Düşünce ve Kuram Dergisi

Modern Devleti Yaratan Düşey Hareketler

Cezmi Kartal

 

Batı modern ötesi bize toplum ile devletin aynı şey olduğunu söyler. Modern devlet politik olanın belirleyiciliğinde ve politikanın merkezi alan olduğu bir paradigmanın teşekkülden ibaret. Tüm modern zaman ve mekanın sınırları içine alan Hobbes’çu politika, değerden arınık normatif olmayan, birey menfaatlerinin, imkanlarının üretildiği, şiddet ve yasa tekelini elinde bulunduran bir organizasyon, istisna halini belirleyen, yaşamı üreten, disiplin eden, egemenlik teknikleri kullanan bir muhtevaya sahip. Buna göre toplum, devletle aynı anlamsal ve yapısallığa sahiptir. Modern devlet ister yasa ve hukuk, ister politika, ister ekonomik ya da kültürel bir paradigmanın teşekkülü olsun, kendini toplum olarak sunar ve problem çözme makinası olarak tanımlar. Devletçi paradigmanın bu tarzda doğuşu, doğasına has bazı temel kavramları da henüz oluşum anında yarattığı; iktidar, egemen, yasa, şiddet, tekel, kültürel hegemonya, birey, vatandaş, disiplin ve kontrol sistemleri, bürokrasi. Bunlar aynı zamanda toplum ve toplumsal yaşamda sınırları içine alındığı kavramlardır. Sözleşmeyle bir araya gelmiş bireylerin toplumu olarak devlet ve toplum bu kavramlar üzerine sözleşir. Aksi halde ne toplum vardır ne de devlet. Herkesin herkesle savaşını ifade eden doğal durum hüküm sürer. Burada modern devleti oluşturan, inşa eden ya da bir kez modern devlet hakim olduktan sonra modern devlet öncesi paradigmayla çelişen düşey hareketleri ele almaya çalışacağız. Beş karşıtlıktan oluşan (ki çoğaltılabilir ancak biz en temel olanları ele alacağız) zıddiyet cetveli ile modern devletle yaşanan düşey hareketleri değerlendirme konusu yapacağız.

“Hakikat çağlar boyunca gelişen toplumsal anlamlılığın bilince varmış halidir.” Batı modernitesi ve bilgi yapısı, hakikatin karşısına “inkarın olağanüstü gücü” ile elde edilecek bir bilme ve güç istenci yerleştirmek, istediğinde tarihsel sosyolojinin en büyük fay kırılmalarından biri gerçekleşti ve modern devlet ancak bu hakikat algısındaki kırılmayla mümkün oldu. Buradan kapitalizm de, ulus-devlet de her tür menfaati merkeze koyan hayat teşekküller, teşekküllerde meşruluk zeminine kavuştu. Francis Bacon, “Bilim güçtür” paradigmasını ancak inkarı merkeze alan bir düşünce sistematiğiyle gerçekleştirebileceğinin farkındaydı, neredeyse bütün modernist düşünürler ve pozitivist bilimciler de bu yöntemi esas aldı. Modernitenin damgasını vurduğu her fenomen’de “inkarın olağanüstü gücü”nü görüyoruz. Bu onun yok edici diyalektiğinden, aklı yegane sabite alarak ele alan rasyonalizmden ve insanı evrenin merkezine yerleştiren hümanizmden gücünü almaktadır. Modern devleti geliştiren muazzam bir bilgi ve tekno dünya yaratan bu felsefi ihtisas sahaları hakikat rejimini yapmıştır. Yöntemde Francis Bacon, epistemolojide René Descartes, siyasette Thomas Hobbes karşısında konumlanan öncülerdir ve oluşturdukları paradigma gücünü inkardan alır. İnkar, bilgi ve güç istenci ile modern öncesi tüm tarihsel ve toplumsal hakikatin yöntemsel olarak reddini ihtiva eder. Dünya hakikatle değil, bilgiyle inşa edilecek bir sürece girdi. Bilgi, güç ve iktidar için bir anlamsallık etrafında yeniden tanımlandı. Hakikat, insan ve toplum için evren ve dünyayla uyumlu anlamsal bir bağ ve yapısal uzanımları da buna bağlı olarak şekilleniyordu. Hakikat, tarihsel, uyum ve süreklilik, bu paradigmanın temel köşe taşlarıydı. Her türlü yaratımın ve gelişimin, kaynağını toplumsal akıldan alan ahlak, inanç ve kültürle belirlenen bir yapısı mevcuttu. Var olmak, yaşamak, hakikat ve bilmenin tüm enerjisi bu alanda aktifleşiyordu. Ancak modern bilgi ve devlet birey menfaatini en yüce gerçekleşme olarak hayatın merkezine koydu. Bilgi ve güç hakikati ilgi ederek ve modern yönetim tekniklerini inşa ederek bunun mümkün hale getirdi. Ulus-devletin buradan doğduğu aşikardır. Güç istence doğaya, daha sonra insana hükmetme biçiminde varlık kazandığında Napolyon şahsında tanrının yeryüzüne inme vakti de gelmişti. Maddi ve teknolojik ilerleme için bununla ters orantılı olarak hakikat algısında gerileme daha doğru bir ifadeyle hakikatin reddi zorunluydu. Zira tarihsel toplumun hakikat algısı modern devlet tarzında bir gelişime engeldi. Hakikatten bilgiye düşey hareket modern devleti de kendi kaynağı haline getirdi. İktidar ve devlet hakikat algısının silikleştiği bu tabloda herhangi başka bir amacın -örneğin toplumun, insanın hatta ulusun- değil, bizzat kendisi için bir amaçtır. Başka şekilde söylersek o toplum için değil, toplum onun içindir. Kendi dışında her şeyi reddederek ve ona yaşam şansı tanımak var olur.

 

Kapitalizm Yaratımı: Modern Devlet

Hakikaten bilme projesine geçiş başka bir zıtlığı da gerektiriyordu. İnkarın ikinci aşamasında gelenekten moderne düşey kaçınılmazdı. Gelenek toplumun gen haritası olarak onu tarihselleştiriyordu. Gelenek toplumun başta kültürel yapısı anlam dünyasını toplumsal form ve biçimlerini, ahlak, maneviyat ve inancını kapsayan bütüncül bir paradigmaydı. Toplum varlığını böylesi bir paradigma içinde akışkan kılıyordu. Akıl dışı değildi ve kendi çemberi etrafında dönen alışkanlıklarla da bir ilişkisi yoktu. Bunlar modern yakıştırmalardır. Devletin 5000 yıllık tarihinde ulus-devlet gibi sadece kendine özgü ve modern bir devlet açığa çıkmamışsa bu geleneğin gücünden kaynaklanıyordu. Devletle toplum gerçekten birbirinden ayrı iki dünyaydı. Mekansal olarak kesişmemeleri bile aradaki farkı kapatmıyordu. Geleneğin reddiyle modern alana geçiş, tüm tarihsel sosyolojik genleri yapı bozumuna uğrattığında modern devlet tüm toplumsal gözeneklere sızma şansını buldu. Gelenek ahlaki-politik ve kültürel bir paradigma ve modern devlet ancak bunu yıkarak hukuka ve maddiyatın ölçü olduğu bir moderniteye geçebilirdi. Rene Guenon’un tespit ettiği modern karakter olarak bireyci, yararcı, ilerlemeci ve yabancı insan geleneğinin bu reddinin ve modern eğilimli düşey hareketin bir sonucu oldu. Modern devlet bu hayat mimarisi ile modern insanı vatandaş olarak biçimlendirebilir ve devletin bir uzantısı kılabilirdi. Onu resmi okullarda eğitebilir, resmi geçitlerde sihirli konuma düşürebilir, birtakım haklarla donatıp özne olarak takdim edebilir ve özgürlük ehliyeti verebilirdi. Keza onu çalışma denen bir disiplin içinde azami karın nesnesi kılabilirdi. Zorunlu askerlikle vatansever yapabilir, hapishanelerde ıslah edebilir ve piyasa kanunlarına tabi tutup metalaştırabilirdi. Modern yaşamın düşey hareketlerinin bu kıyılara vurup köpürmesi tesadüfi değildi. Aydınlanma ideali aklın önderliğinde yaratılan doğrularla sonsuz bir ilerlemeyi esas alır. Bütün tarihsel sürecin aklın kriterlerinden geçirilmesi ve yeniden inşasıdır modern devlet. Modern devletin lokomotifliğindeki dünya “Kar Küreyici” filmindeki gibi durmadan ilerleyen bir trendir. Dünya sonu ne zaman geleceği bilinmez bir kışa teslim olmuş. Donmamak ve hayatta kalmanın tek yolu trenin hiç durmadan ilerlemesidir. Durmak ölümdür. Modern devletin bina edildiği bu ilerleme ulus-devletin varlık gerekçesidir. Tren ilerlemek için tüm engelleri yıkmak zorunda, ulus-devletin son 200 yıllık tüm icatları bu kapsam içerisinde gelişir. Kralın başı (16. Louis) demokrasi, insan hakları ve özgürlük için kesildi. Bunlar modern yaşamın, geleneğin karşısına konumlandırdığı kutsallarıydı. Ümit vardı. Kral tahtanın yerini parlamentolar, kral sözünün yerini hukuk aldığında insan tarihsel yabancılaşmasını aşıp kendi bilincine varacak ve özgürleşecekti. Ancak modern yaşamın devlet için bir malzeme olduğu çabucak görüldü. Büyük savaşlardan soykırım kamplarına, dünyanın tamamına yayılan emperyalizm ve sömürge rejimlerine, her şey bunun aksinin doğru olduğunu kanıtlarcasına haykırmaktadır.

Toplumdan devlete düşüş, modern paradigmada halkayı tamamlayan diğer bir dinamik, düşey harekettir. İlk iki başlıkta ortaya koyduğumuz gibi bilgi yapısı toplumda da köklü dönüşümleri yarattı. Modern devletin kökenini Hobbes’a kadar götürmek mümkün. Hobbes politik devletin yaratımına zemin olan “Leviathan” adlı eserinde devlet ve toplum öncesi döneme dair bir doğal durum tanımlaması yapar. Bu doğal durumda insan kendi menfaatlerinin peşinde koşan bir öznedir. Doğası bencil ve kendine dönüktür. Ne kural ve yasa vardır ne egemen ne de bunları birleştiren kolektif bir bilinç. Herkes bu doğal durumda özgür, şiddet ve güç bakımından eşit. Ne toplum ne devlet denen bir fenomen vardır. Ancak o bu doğal durumda bir yok oluş ve tükeniş görür. Kendi menfaatinin peşinde olan biri vardır ve onun karşısında ona benzer biri. Hobbes bunu herkesin herkese karşı savaşı olarak ortaya koyar. Devlet, politik olarak bu savaşın durması, insanların bir sözleşmeyle bir araya gelmesiyle doğar. İnsanların bir araya gelmesi olarak toplum ve güç, şiddet yetkililerinin bir egemenine devriyle oluşturulan devlet birbirinin zeminidir. Toplum ancak devletin olduğu yerde vardır. Modern devletin Avrupa’da politik olarak doğuşuyla Avrupa’da toplumdan devlete geçiş süreci de hız kazandı. Bu geçiş modern devletin en temel karakteri olan yasama, hukuk ve şiddet tekeli bu düşey hareketi pekiştirmiştir. Hukuku oluşturan normu koyan ve şiddet kullanma yetkisini elinde bulunduran sadece devlettir. Devlet burada da kendi kendisinin kaynağına dönüşür. Yasa, hukuk ve şiddet devlet içindir; son karar daima ona aittir. İnsan hakları sözleşmesinde yazıldığı gibi “yasa herkesin yaşam hakkını korur, yasanın ölüm cezası verdikleri hariç.” Toplumun devletleşmesi elbette formel değişiklikleri de zorunlu kılıyordu. Devletle özdeş ve ona ait olan yeni toplum ulus olarak inşa edildi. Ulusta toplum inkarının olağanüstü gücünü görürüz. Toplum bir piyasa düzenlemesi olarak sınırlar ve ortak pazar üzerinden ifadeye kavuşturur. Ve tarihsel toplumun tüm ortaklaştırıcı kolektif zihniyeti bir kenara atılarak dil, bayrak, milli marş, resmi semboller üzerinden yeni bir metafizik kurgulanır. Bu da tesadüfi olmayacak biçimde modern devlet ve kapitalizmin kendine özgü bir yaratımı oldu. Modern devlet bu ulusun meşru çıkarları için savaşacak dünyanın dört bir yanına yayılacaktı. Ulus adına savaş modern devlete sağladığı meşhurluğu başka hiçbir fenomen sağlayamazdı. Faşizm, şovenizm ve milliyetçilik gibi inkar rejimleri bu sosyolojik teknolojinin kaçınılmaz olarak varacağız noktaydı. Tarihsel toplumun tasfiyesi, ulusal sorun taksim edilen coğrafyalar, yıkılan ve bölünen toplumlar modern devletin yarattığı bu oluşun çıktılarıdır. Toplumsal problem, uluslar çağıyla zirveye ulaştı ve bundan sadece devlet ve kapitalist modernite karlı çıktı.

Modern devlet kendini bir problem çözme makinası olarak sunar: Suçluları kim cezalandıracak? Pazarı kim düzenleyecek? Üretimi kim örgütleyecek? Kamu düzenini kim sağlayacak? Yolları kim temizleyecek? Yaşlılara kim bakacak? Hastaları kim iyileştirecek? Soruları çoğaltılabilir. Modern devlet kurnazca tüm bu sorumlulukları alarak modern devleti rasyonalize eder. Doğal ve kendi kendine işleyen bir toplumdan, toplumun edilgen olduğu, devletin ise faal olduğu ve böylece tüm toplum yaşamını düzenlediği bir harekete neden olur. Ahlaktan politikaya (Hobbes’çu anlamda) sorumluluktan menfaate düşey bir harekettir bu. Ahlak tarihsel toplumun yaşam ilkeleri ve kural düzeni iken, politika kaynağını bu ahlaktan alan yaşamın yönetimi, inşa tekniği ve çözümüdür. Ahlak topluma karşı sorumluluğu içerdiğinden kendi kendine işler bir düzeni vardır. Girişte yönelttiğimiz soruda olduğu gibi huzurevleriyle yaşlıların bakımını siyasal devlet üstlenmeden önce ahlakla tarihsel toplum bu görevi büyük bir sorumlulukla üstleniyordu. Düşey hareketin nedeni, modern bilgi yapısı ve modern devletin ahlakı keyfi bir alan ve bireysel bir tutum olarak görmesinin de ötesindedir. Daha önemli faktör toplumun kapitalist piyasa ve çalışma disiplini adaptasyonu ve devletin sürekliliğidir. Modern devlet toplumsal sorunların çözümüne ahlaka bırakmayacak denli düzenleyici olarak doğduğu ve ahlaktan beslenen sorumluluğun karşısına modern politikadan doğan menfaati koydu. Yaşam ahlakın sorumluluğuna bırakıldığında yaşanacak olan düzensizlikti ancak menfaatin peşinde koşmak (herkes böyle davranacağı için) karşılıklı menfaati yaratırdı. Ahlakın doğuracağı kaos, politik olanın yükselişiyle çözülecekti. Bir yaşlı annenin bakımını oğlunun vicdanına terk edemeyiz, sokaktaki bir çöpün kaldırılması, yoldan geçenin sağduyusuna bırakamayız. Bu düşey hareket devletin diğer bir temel özelliği olan rasyonel bürokratik devleti yarattı ve modern devletin işleyişi de böyle tamamlandı. Ahlakı duyulan güvensizlik işin meşrulaştırıcı ve propagandatif yanıydı. Bürokratik yerine sahip olduğu paradigmaya göre düzenlemeyi esas alır. Zira toplumun kendi kendine işlediği yerde devlet gereksizleşir. Hukukla çepeçevre kuşatılmış bir toplum demir kafes içine alınmış bir toplumdur. Modern yaşam bir bütün devletin direktifleriyle işler hale gelir. Ahlaktan uzaklaşmış toplum ve kültürel olarak yıpranmış toplum, artık o aşamaya gelir ki devlet ortadan kalktığında bugün bile ayakta kalamaz. Modern devlet, toplumu ayakta tutacak ve ona karşı doğrultacak tüm silahları elinden almıştır.

 

İnsan Topluma Birey Devlete Aittir

Bu manzaradan bakınca biz insandan çok bireyi görürüz. İnsandan bireye düşüş bu hareketin son halkasıdır. İnsanın reddi ile bireyin kabulü modern devletin diğer bir özelliği olan hukuki vatandaşlığı doğurdu. İnsan ile birey iki ayrı fenomendir. İnsan topluma, birey devlete aittir. İnsanın sorumluluk ve ödevleri bireyin de hakları vardır. Komşunuz açlık içinde can vermişse modern devlet bunu sizin sorumluluğunuz olarak görüp yargılamaz. Bir sorun varsa da devlet bu çözümü zaten üstüne alır. Bireyin haklarını kullanıp kullanmama üzerinden ancak hukuk konusu edilir. Oysa sorumluluk üzerinden tanımlanan insan, böylesi bir durumda toplumun ahlaki ve vicdani tarafından yargılanır. “Yalnız birey yoktur, toplumu yıkılmış birey vardır.” Modern devlet toplumu yıkarak insanı da yıkmıştır ve yerine hukuki bir özne olan devletin üyesi birey vatandaşı koymuştur. Max Horkheimer, bu bireyi her türlü spekülasyona maruz kalan bir fenomen olarak tanımlar. Fall özne yaratım tezgahlarından çıkmış bu birey ile insanın ölümünü ilan eder. Rene Guenon sabitesi ve ontolojik kökeni olmayan bir “ben” olarak tanımlar. Ali Şeriatî insan ve beşer ayrımı üzerinden beşer kategorisine yerleştirir. Ontolojik kökenin yıkımı ya da bu düşey hareketin nasıl gerçekleştiği ortadadır. Bireyin gerçekleşmesi toplumdan devlete geçişin bir uzantısı olarak gerçekleşti. Toplumsal kültürün ve geleneğin reddiyle bireyin önünde sonsuz bir özgürlüğünün açılacağı algısı geliştirildi. Ancak modern kontrol sistemiyle şekillendirilen bu yalnız bireyin kapitalist piyasa düzeninin bir parçası kılındığı çok geçmeden ortaya çıktı. Birey kimliğinin tanımı ve işlevi tüketici olmanın ötesine geçmez. Dünya bireyin içinde gezindiği seyirlik bir pazar yeridir. Alıp satılabileceği, mülk edebileceği, tüketebileceği bir uzamdır. Anlam ve kutsallıktan boşanmış sahte bir özgürlüğe teslim olmuş ve bu türden bir mutluluğun kölesi olmuştur. Bilgi ve teknik olarak ilerlemiş ancak kültür gelenek ve anlam dünyası olarak zayıflamıştır. Birey teknik bir varlıktır artık. Theodor W. Adorno’nun “Yanlış hayat doğru yaşanmaz” sözüne koyduğu noktadır artık insan.

Modern devlet olarak ulus-devlet artık pürüzsüz bir uzamda varlık gösterir. Tüm küreye yayılmıştır. Egemenlik sınırlarına dahil olmayan bir yeryüzü parçası kalmamıştır. Bir devletin sınırlarından çıkmak başka bir devletin sınırlarına girmektir. Modern devlet yarattığı düşey hareketlerle hiçbir zaman çözüm olamadığı gibi bugünde olamamaktadır. Kendiliğinden yıkılmasını da beklemek beyhude. Tersine siyasal gücünü koruma çabası gün geçtikçe artıyor. Ancak bu defa işler farklı; yeni dalga teknolojiler kapitalist üretim sürecine dahil olup etkinliğini arttırdıkça ulus-devletin geleceği de tartışmalı olmaktadır. Sistemin kendiliğinden demokratik bir toplumun yaratacağını beklemek yanlış olacağı gibi bu geçiş sürecinin sistem karşıtı güçlerin önünde yapısal engellerin kalkacağını beklemek de gerçekçi değil. Ekonomik küreselleşme ve liberalizm ulus-devletin sonu olmadı. Ulus adına olan siyasi konumun ve kazanımlarını korudu. Yeni dalga teknolojilerinin gelişmesiyle gücünün ve yetkililerinin azalıp azalmayacağı, etkinlik alanlarının ne kadar sınırlanacağı kapitalist modernite ve üretim sürecinin yeniden örgütlenmesine bağlı olarak netleşecektir. Ancak bu ulus adına mı olur bilinmez. Modern devlet, modernite için her zaman işlevsel bir yapıdır. Günümüz uluslararası sistemin çözülme evreleri gösterdiği, büyük savaşların beklendiği, bölgesel dizaynların gündemde olduğu şu günlerde ulus-devletin bu süreçten nasıl çıkacağı tartışmaya değer bir konu. Ancak hakim eğilim modern ulus-devletlerin yakınlaşan ve artık belirginlik kazanan yapay zeka-nanoteknoloji, genetik mühendisliği ve bilgi bilişim sistemlerinin oluşturduğu yeni dalgaya göre kendinin yeniden yapılandıracağıdır. Bu yeniden yapılanmanın anlamsal değil yapısal olduğu aşikar. Yeni teknolojilerin yapısal krizi aşıp aşmayacağı tartışılırken, modern devlet için bu yeni teknolojiler muazzam bir gözetim ve kontrol imkanı sunuyor. Modern devletin ve bir bütün olarak kapitalist modernitenin bu düşey hareketleri tersine çevirme gibi bir gündemi yok. Tersine transhümanizmle tarihin en büyük kırılması ve yeni bir düşey hareketin temelleri atılıyor.

Sistem karşıtı güçlerin çözümü de tam da bu noktada şekilleniyor ve anlam kazanıyor. Bu düşey hareketleri tersine çevirecek bir demokratik toplum inşası. 2017 yılında yapılan bir ankette 50 Nobel ödüllü bilim insanına insanlığın sonunu getirecek olasılıklar sorulmuş. Verilen on yanıt kıyamet senaryosuna işaret ediyor. Nüfus artışı, çevresel bozulma, nükleer savaş, bencillik, dürüstlüğünün yitirilmesi, eğitimsiz liderler, kökten dinci terörizm, cehalet ve gerçeğin çarpıtılması, yapay zeka, eşitsizlik ve adaletsizlik, bağımlılık yapan uyuşturucuların yaygınlığı… Demokratik toplum inşası bu sorunların çözümünü gündeme aldığı ve ahlaki toplumun yaşam alanını daha fazla örgütlenerek genişlettiği oranda bu geçiş döneminde yaygınlık kazanacaktır. Demokratik toplum ahlaki ve politik toplumdur. Bu sorumluluğu duyan insandır. Ekolojik duyarlılık ve doğayla uyumlu yaşamdır ve hepsinden önemlisi kadın özgürlüğünün ve yaşam alanının genişlediği toplumsal yaşamdır. Bunlar olmadığında konfederalizm, din ya da devlet dışına çıkan herhangi bir örgütlenme modern devlete aşamayacağı gibi onun bir simetrisini de yaratacağı aşikardır.

Yakınlaşan teknolojik dalga henüz oluşum halinde, ancak hareketliliği o kadar aktif bir konumda ki tüm tarafları şimdiden gerçekleşecek bireye göre kendini konumlandırmak durumunda. Yeni teknolojik dünya üzerine söz olan bütün “tekno peygamberler” yeni şekillenen teknolojilerin tarihteki hiçbir teknolojik dalgayla kıyaslanamayacak denli kapsamlı köklü sonuçlar ve dönüşümler yaratacak kadar devrimci ve hiçbir yenilikte kıyaslanamayacak denli hızlı geliştiğinin altını çiziyorlar. Yeniden tanımlanmaya muhtaç özne, toplum, devlet, birey, çalışma, bilgi, egemenlik gibi kavramlar gündeme geliyor. Sanayi toplumu ve ulus-devlet kolayca hakimiyetini kuramadı ancak modern zamanlar dediğimiz bir dünya yarattı. Sorulacak soru da burada gerginlik kazanıyor. Yeni dalganın hayatı domine ettiği koşullarda nasıl bir dünya şekillenecek ve ulus-devletin kaderi ne olacak? Kendi varlığını mevcut tarzda sürdürebilecek mi, yoksa şirket-devlet ya da küresel teknoloji imparatorluğu hakim mi olacak? Çoklu tarz yapı ve egemenlik biçimlerinin gelişim olanağı var mı? Sistem kaç güçlerin bu geçiş dönemindeki pozisyonu ne olacak? Bunlar arasındaki mücadele önümüzdeki elli yılı belirleyecek ve günümüzden çok farklı bir dünyayla karşılaşacağımız aşikar.

Modern zamanların başında kapitalizmin eski krallıklarla uyuşmaz bir yanı vardı. Şirketler dev ekonomik birlikleri, ticaret hatlarını kontrol ediyor, dev askeri birlikleri bünyesinde barındırıyor. Batı dışı coğrafyalar ağlarda kontrolü sağlayacak ve koloni rejimleri kuracak denli güçlüydü. Şirket egemenliği devletin de üzerindeydi. Sanayi sonrası dönemde bu güç ulus-devlete devredildi. Yeni şekillenen ve sanayiden katbekat güçlü olan bu yeni dalga ulus-devlette de köprü değişimler yaratacağı öngörülüyor. Uyum ve çelişki içinde yürüyen bir süreç var önümüzde. Daha şimdiden yeni teknolojik dalga devletin hakimiyet ve işlev alanlarında birçok gedik açmışa benziyor. Oluş üstü kurumlar işlevini yitirmekle yüzde yüze, Çin gibi devletler yeni teknolojilerle uyumlu ulus-devlet gücünü tahkim ederken, ABD bir şirket devlete dönüşümün emarelerini gösteriyor. AB devletleri güç kaybına uğruyor. Liberal demokrasiler kriz yaşarken, sağ yükseliyor. Ortadoğu ve çevre ülkelerde ulus-devletler yıkım, bölünme ve yeniden bir dizayn yaşıyor. Öte yandan yeni dalga teknolojileri büyük bir toplum mühendisliğini doğuracak denli güçleniyor. Kontrol ve hayatı üretmede büyük bir biyo-politik güce dönüşüyor. Bu manzaradan bakınca dünyanın yeni düşey hareketlerin ivme kazandığı bir sürece giriyoruz. Oluşum halinde ve ne zaman olacağı belirsiz bir hareketlenme içinde.

Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.