Hiç kuşkusuz kuram ile gerçekleşen arasında her zaman çeşitli derecelerde bir açı farkı vardır. Bu açı farkı özde değil, formda karşımıza çıkar. Bu da kuramın uygulandığı toplumun tarihsel, kültürel, sosyo-psikolojik ve sosyo-ekonomik özelliklerinden kaynaklanır. Eğer kuram her toplumda aynı beklenmedik sonucu veriyorsa, demek ki kuramın kurgulanmasında sorun olduğu anlamına gelir.
Bu bağlamda reel sosyalist devleti ve onun çözülüş nedenlerini inceleyebilmek için öncelikle Marx, Engels ve Lenin’in devlet anlayışını ele almak gerekir. Çünkü reel sosyalizmde şekillenen devletin kuramla bağını anlamak ve nasıl bir form kazandığını bilince çıkarabilmek için böylesi bir ele alışa ihtiyaç vardır. Bu nedenle Marx’ın devlet anlayışıyla başlamak istiyoruz.
Marx’ın Devlet Anlayışı
Marx, devletin, tarihin bir aşamasında toplumun bağrında doğduğunu ama süreç içerisinde topluma yabancılaştığını ileri sürer. İşte bu yabancılaşma sürecinde devlet, sınıf karşıtlıkları temelinde bir sosyal sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerindeki baskı aygıtına/cihazına dönüştüğünü savunur.
Bu devlet tanımında doğruluk payı olmakla birlikte Marx, devleti bir üstyapı kurumu olarak ele alır. Marx’ın bilimsel sosyalizmini dikkate aldığımızda, bunu kavram seti ışığında irdelediğimizde, her üstyapı kurumu gibi devletin toplum tarzı açısından rolü etki düzeyindedir. Toplumsal alt-üst koşullarının yaşanmadığı zaman ve mekânda belirleyici olan altyapı veya başka bir söylemle ekonomik yapıdır.
Ne var ki, devlet bir kültür, ahlak, hukuk vb. gibi bir olgu değildir. Üstyapının da ötesinde bir organizasyondur. Çünkü devlet hem sermayenin ve hem de iktidarın kümülatif bir ifadesidir. Bu nedenle devlet hem bir altyapı ve hem de bir üstyapı kurumudur. Aynı zamanda iktidarın hukukla çerçevelendirilmiş icra organıdır. Adına devlet denilen bu organ artı-ürün sömürüsü üzerine inşa edilen tekeli sürekli kılmak için zor aygıtı ile ideolojik araçları yönetim sanatıyla birlikte kullanan bir organdır. Kurnaz yönetici, din adamı ve komutan üçlüsüyle yola çıkan bu organ sermaye, siyasi ve askeri bürokrasi üçlüsüyle yetkin bir düzeye kavuşur. Bu üçlüden hangisinin daha baskın olduğu sorunun özünü değiştirmez. Kapitalist modernleşmesini militarist tarzda gerçekleştirenlerde askeri bürokrasi daha baskınken, diğer ülkelerde sermaye veya siyasi bürokrasi daha etkindir.
Bu bağlamda devletin gelişim diyalektiği incelendiğinde, günümüze gelindiğinde daha komplike bir yapı kazanır. Makro ve mikrosuyla bir bütün olarak iktidarın sınırına ulaşma çabası bir yana, devleti devlet yapan asıl işleviyle daha illegal veya derin bir nitelik kazandığını söyleyebiliriz. Asıl kararlar, stratejik planlar bu derin dehlizlerde veya labirentlerde hazırlanır. Onun görünen yüzü toplumda rıza duygusunu pekiştirmek, kurumun kırtasiye işlerini yapmakla meşguldür.
Yine Marx devleti, burjuvazinin işlerini icra eden bir komite olarak değerlendirir. Oysa devlet, adına egemen güçler de denilen bir üçlü çıkar grubunun organizasyonudur. Bu sonradan olan bir şey değil. Kurnaz yönetici, din adamı ve komutan üçlüsü üzerine inşa olan, köleci, feodal, kapitalist ve hatta reel sosyalist -ki bu sınıflandırma pek kavratıcı değil- tüm devlet tiplerinde karşımıza çıkar. Yukarıda da belirtildiği gibi günümüzde bu üçlü ifadesini sermaye, siyasi ve askeri bürokraside bulmaktadır. Bu nedenle devasal bir yapıyı komite olarak adlandırmak devlet olgusunu tanımlamaya yetmez.
Engels’in Devlet Anlayışı
Engels’in devlet anlayışı Marx’tan farklı değildir. Fakat onun anarşistlerle tartışmasında kullandığı bir ifade oldukça dikkat çekicidir. Bu ifade tarzı sadece Engels’in değil, Marx’ın ve hatta bir bütün olarak geleneksel Marksist anlayışı ifade eder.
Engels, anarşistlerle devlet sorununu tartışırken, eğer devlet kavramı çok itici geliyorsa, onun yerine komite diyelim, gibi bir ifade kullanır. Başka bir söylemle Engels, sorunu devletin içeriğinde/özünde değil de, sorunu söz konusu içeriği/özü ifade eden sözcükte görür. Oysa aynı içerik veya özü hangi sözcükle ifade edersek edelim sorun değişmez. O içerik veya öz işlemeye devam eder.
Tam sırası gelmişken, etimolojik açıdan devlet hiç de masum bir sözcük değildir. İngilizce’deki “state” sözcüğüne hiç mi hiç benzemez. İngilizce’de “state” sözcüğü denge, durum anlamındadır. Oysa İbraniceden gelen devlet, bir kadını bir geceliğine alıkoymak anlamına gelir. Devletin özünde bulunan çok yönlü gaspı en iyi ifade eden sözcüktür. Batı dillerindeki devlet sözcükleri hileli ve durumu anlaşılmaz kılar.
İçeriğinde zoru, gaspı ve her türden haksızlığı bulunduran bir araç kimin elinde olursa olsun, en iyi niyetli insanın inisiyatifinde bile bulunsa sorun değişmez. Çünkü bu mekanizme kötülük üretmeye ayarlıdır. Sorun kimin elinde olup olmadığına bağlı değildir. Ona sevgi de desek, dost veya baba da desek sonuç aynı olacaktır.
Engels devletin sönümlenmesine odaklandığı için bunu görmemekte ısrar eder. Oysa bu devasal gücü elinde bulunduran proletarya bile olsa, onun sönümlenmesini ister mi veya neden istesin? Bu gücü tekeline alıp diğer egemen güçler gibi yaşamak varken!
Lenin’in Devlet Anlayışı
Lenin’in devlet anlayışında devlet, bir fizik veya kimya formülü gibidir. Marx ve Engels’in devlet anlayışıyla öz olarak aynı olmakla birlikte, Lenin’de vurgular daha keskindir. Bu devlet anlayışında dikkat çeken iki yön var. Birincisi, demokrasiyi devletin bir biçimi olarak görür. Hatta Lenin’e göre devletin bir yüzü diktatörlük, diğer yüzü ise demokrasidir. Yani kapitalist devlet burjuvazi için demokrasi, işçi sınıfı için diktatörlüktür. Bunun doğal sonucu olarak sınıfların ortadan kalktığı bir ortamda ne demokrasiden ve ne de diktatörlükten söz edilir.
Oysa devlet ile demokrasi birbirlerine taban tabana zıttır. Demokrasi güçlendiğinde devlet, devlet güçlendiğinde demokrasi zayıflar. Ancak devlet artı demokrasi koşuluyla bir arada bulunabilirler. Bu durum tamamen geçicidir. Birinin diğerini tasfiye etmesiyle noktalanır. Bu sürenin ne kadar süreceği devletçi güçlerle demokrasi güçlerinin mücadelesine bağlıdır.
Her ne kadar Lenin’de iktidar-hükümet ayrımı varsa da, bu ayrım atanmışlarla seçilmişler ayrımıyla özdeştir. Başka bir söylemle Lenin’de iktidar ile devlet özdeştir. Yani devleti iktidarın icra organı olarak değil de bizzat kendisi olarak görürü. Oysa iktidar devlete oranla daha geniş bir inşadır. Mikro ve makro iktidar biçimleriyle toplumu derinliğine ve genişliğine bir ahtapot gibi sarar. Her ne kadar her devlet kendi sınırlarını iktidarın sınırlarına ulaştırmak istese de bugüne kadar bunu başaran devlet yok gibidir. Öte yandan devlet, iktidarın sadece ve sadece görünen yüzüdür.
İkincisi, Marx ve Engels’in devlet anlayışında muğlak olan komünizmin alt aşamasından, sosyalizmden komünizmin üst aşmasına geçişte devletin biçiminin nasıl olacağı sorunudur. Her ne kadar Marx ve Engels, söz konusu devlet biçimini proletarya diktatörlüğü kavramıyla ifade etse de, onlarda bu kavramın içeriği pek net değil. Oysa proletarya diktatörlüğü kavramı Lenin’de oldukça nettir. Genellikle proletarya diktatörlüğüne Paris Komünü’nü örnek verirler. Fakat bu örnek Rusya’da kurulanla veya Lenin’in proletarya diktatörlüğü kavramıyla hiç de örtüşmez.
Lenin, proletarya diktatörlüğünü işçi sınıfının biricik devlet biçimi olarak ifade eder. Bu devlet biçimi işçi sınıfı için demokrasi, burjuva sınıfı için ise diktatörlük anlamına gelir. İşçi sınıfının elindeki bu aracın en önemli işlevlerinden birisi de devletin sönümlenmesini sağlamaktır. Yani kent-kır ayrımının, kafa emeği ile kol emeği arasındaki eşitsizliğin ve tüm sınıfların ortadan kalkmasıyla devletin zor aygıtlarına ihtiyaç duyulmaması ve sadece insanın yönetimi yerine eşyanın yönetimini sağlayan bir araca dönüşmesi durumunun açığa çıkarması misyonunu yüklenir.
İşte reel sosyalist devlet anlayışı, yukarıda sıralanan ve özellikle de Lenin’in devlet anlayışından kaynağını alır. Bu bağlamda Rusya/Sovyetler en iyi örnekleyenin başında gelir. Diğerleri orada inşa edilen devletin bir türevi veya versiyonudur. Küba ve Yugoslavya’nın bazı özgünlükleri olmakla birlikte, öz değişmez.
Nasıl ki kapitalizmi incelerken onun en gelişkin versiyonu olan İngiltere baz alınıyorsa, biz de reel sosyalist devleti incelerken onun en gelişkin örneği olarak Rusya’yı baz alacağız.
Bolşevik Devrimi’nden Proletarya Diktatörlüğüne
Özellikle Şubat Devrimi’nden itibaren Lenin, dilinden “İktidar Sovyetlere!” sloganını düşürmez. Ne var ki, bir darbeyle kışlık sarayının ele geçirildiği andan itibaren söz konusu sloganı hiç mi hiç anmaz. Öyle ki, fabrika yönetiminde bile işçilere yer vermez. Sendika örgütlenmesiyle işçiler yönetimden uzak tutulur. Troçki’nin muhalefetine rağmen Lenin, işçi sınıfının kendi devletine karşı kendi çıkarlarını koruma iddiasıyla her fabrikada sendikal örgütlemeyi bir politika haline getirir. Fabrikanın başına geçirilen partili bir müdür her şeye kadir hale gelir. Sendikanın işçi sınıfının haklarını koruması bir yana, işçilerin kırtasiye işlerini yapmaktan öteye geçmez. Ne planlama, ne üretim ve ne de dağıtım sürecinde düşüncesi sorulmaz.
Çarlıktan devralınan devlet ve bürokrasiyle çalışmaya başlanır. Moğol-Tatar geleneğinden öğrenilmiş devlet, Rus sosuyla aynen sürdürülür. Süreç içinde kendi kadrolarını yerleştirmekle birlikte, devlet geleneği hiç mi hiç özde değişmez.
Bu perspektiften soruna baktığımızda reel sosyalizmin çözülüş nedenleri hakkında şunları söyleyebiliriz:
Reel Sosyalizmin Dağılışı
Reel sosyalizmin çözülüşüne yol açan nedenler esasta yapısal bir niteliğe sahiptir. Hiç kuşkusuz uygulamanın da bunda payı vardır. Ne var ki, uygulamanın çözülüşteki payı etki düzeyindedir. Burada belirleyici olan reel sosyalizmin inşasında kendini pratikleştiren yapısal sorunlardır.
Reel sosyalizmin çözülüşünün nedenlerinden ilki, sosyalizmin iktidar ve devlet düzleminde inşa edilmesidir. Çöküşe yol açan nedenlerin tamamı kaynağını hemen hemen bu ana nedenden almaktadır. Söz konusu nedenler ana nedenin birer bileşeni olmaktadır.
Hiç kuşkusuz reel sosyalizmde kurulan iktidar ve devlet tarihsel, sosyal ve kültürel bir arka planı vardır. Bu arka plan öncekilerden miras kalmıştır. Bu mirastan faydalanmakla birlikte, kendisini işçi sınıfının iktidar ve devleti olarak ifade etmektedir. Oysa gerçekleşen iktidar ve devletin sınıf niteliği, işçi sınıfı adlandırması retorikten öteye geçmez. Sadece işçi sınıfının adı vardır ve her şey onun adına yapılmaktadır. Ne var ki, bundan nemalanan bir başka sosyal kesim olmaktadır.
Tüm reel sosyalist ülkeler incelendiğinde başta üst düzey bürokrasi olmak üzere, bir bütün olarak iktidar ve devlet bürokrasinin damgasını taşır. Genellikle ara ve orta orta sınıftan ailelerden gelen bu kesimler, bireysel mülkiyetlerinin olmamasına rağmen, hem kolhoz ve hem de sovhoz temelinde yapılan üretimlerin denetimini gerçekleştirdiklerinden dolayı, ücret yoluyla kendilerine adeta bir burjuva sınıfı gibi yaşam modelini örgütlemiş bulunmaktadır. Bu kesim fabrika ve tarlaların özel mülkiyetine sahip olmamasına rağmen yönetimden gelen gücünü kullanarak kendilerine elit bir statü veya kast oluşturabilmişler. Kendilerine ait alışveriş mağazaları, tatil köyleri ve hatta çocuklarının okuduğu okullar bile buna göre dizayn edilmiştir.
İktidar ve devlet doğası gereği her düzeyde sınıf farklılıklarını yeniden ve geliştirerek ürettiğinden dolayı yöneten sınıf ile halk arasındaki uçurum giderek hiç kapanmaz, daha da açılır.
Bolşevik örneği incelendiğinde, başlangıçta bir parti devleti vurgusu olmamasına rağmen -her ne kadar teori buna zemin sunsa da- süreç içerisinde Menşevik ve Sosyalist-Devrimciler’in Duma’dan ayrılması pratik açıdan parti devletine giden yolun döşemesinin önü açılır. Bir yandan Çarlıktan alınan devlet geleneği ve öte yandan da 1918-22 yılları arası süren iç savaşın etkisi parti devletinin komple tarzda taşları adım adım örülmüştür. Hem Lenin ve hem de Troçki’nin anlayışı böyle bir duruma uygundu. Yani parti devleti sadece ve sadece Stalin’in kişilik özellikleriyle açıklanamaz. Uygulamada Stalin’in kişilik özelliklerinin bunda önemli bir payı olmakla birlikte, parti devleti sadece bununla açıklanamaz. Marx, Engels, Lenin ve Troçki’nin anlayışı buna uygundur. Her ne kadar tasfiye edildikten sonra Troçki’nin buna dönük kimi eleştirileri olsa da, onun mantalitesi, parti devleti bir yana, saf proletarya vurgusu bile böylesi bir duruma yol açmaya müsaittir.
Yugoslavya gibi yerelden yönetimi diğerlerine oranla biraz daha öne çıkarması bile onun bir parti devleti olmaktan öteye geçmediği görülmüştür. Küba gibi bir ülkede bile son tahlilde karşımıza çıkan bir parti devletidir. Che’nin iktidarlı ve devletli sosyalizminde insan vurgusu güçlü olmasına rağmen, yine de Küba’da gerçekleşen parti devletinden öteye geçmemiştir. Hatta diğerleriyle aynı olmamakla birlikte, Castro’nun yerini kardeşine bırakması bir hanedan görünümü vermiştir. Üstelik Castro ve ailesi hasat zamanlarında halkla birlikte hasada katılmaları, Castro’nun bilinen protokol kurallarına hiç uymaması, halkla ilişkilerinde doğal bir ilişkiyi esas alması bile bilinen parti devleti özelliklerinden öteye geçmesine yetmemiştir.
Reel sosyalizmin çözülüşünün nedenlerinden ikincisi, sosyalist demokrasinin olmayışıdır. Bu neden birinci nedene bağlı olmakla birlikte, Lenin’de açığa çıkan devlet anlayışının, devlet ve demokrasi ilişkisini bunda belirleyici bir etkisi vardır. Sosyalist zeminde bile farklı tonlara izin verilmemesi, parti merkezi tarafından belirlenen adaylar arasından bir seçim yapılması başlı başına bir sorundur. Bu uygulama bürokratik zeminde faşizm diyebileceğimiz ya da genel kabul görmüş ifadeyle despotizmden başka bir şey değildir. Gerçi despotizm ve faşizm arasında çok büyük bir fark görülmemektedir. Faşizm günümüzün despotizmi, despotizm ise dünün faşizmidir. Uygulama ve araçlarda bir farklılık söz konusudur. Özsel olarak her alanda pratikleşme biçimleri hemen hemen aynıdır. Yaşamın her alanında siyah-beyaz ikilemini dayatan, ruhsuzlaştıran bir özelliğe sahiptir.
Reel sosyalizmin çözülüşünün üçüncü bir nedeni ise kadın özgürlüğünü geliştirme yerine, geleneksel kadın ve aile ilişkilerini farklı bir söylemle kurumsallaştırmasıdır. Teoride söylenenler yetersiz olsa bile, onu bile hayata geçirmekten uzaktır. Sovyet örneğinde her ne kadar 1921 Anayasası’nda kadın hakları belli bir düzeyde korumuşsa da,1924 Anayasası’nda bunlar dumura uğratılmış, özellikle İkinci Paylaşım Savaşı yıllarında sosyalizmin ana yurdunun tehlikede olması gerekçe gösterilerek kadınlar eve, çocuk yapmaya gönderilmiştir. Böylece eski geleneksel kadın ve aile ilişkisi varlığını sosyalizm cilasıyla sürdürmüştür. Lenin kabul etmese bile, devrim koşullarında Kollontay ve benzerlerinin kadın konusunda ileri düşünceler taşımalarına rağmen, bunu parti fikri olarak geliştirememeleri sonraki yıllarda ortaya çıkan sorunun kolayca devam etmesini yol açmıştır.
Teoride her şey emek-sermaye çelişkisi bağlandığında, bu çelişki çözüldüğünde kadın sorununu da çözüleceği iddia edilmiştir. Reel sosyalim örneğinde emek-sermaye çelişkisinin ne kadar çözüldüğü bir yana, kadın özgürlüğü sorununda bir çözüm ortaya çıkmamıştır. Bir anlamda kadın özgürlüğü emek-sermaye çelişkisine feda edilmiştir. Oysa tüm çelişkiler çözülse bile, sadece cins çelişkisi kaldığında tarihte görüldüğü gibi “ilk sınıf” ve “ilk sömürge”nin yine kadın üzerinden geliştirileceği tartışılmazdır. Tarihsel örneklerde olduğu gibi ilk kırılma, komünal yaşamın sekteye uğratılması öncelikle kadının düşürülmesiyle başlamıştır. Bundan edinilen tecrübelerle ardından erkek düşürülmüş ve kendi içinde birçok sınıf ve tabakaya ayrıştırılmıştır.
Reel sosyalizmin çözülüşüne yol açan dördüncü neden, birey-toplum ilişkisine yüklenen misyondan ileri gelmektedir. Kolektivizm adı altında toplumculuğa aşırı vurgu yapılarak birey yok sayılmıştır. Bireyin yok sayılması da toplumun dağılmasına yol açmıştır. Böylece ne toplum ne de birey istenilen misyonu yerine getirebilmiştir. Bir ikilem etrafında yapılan kutuplaşma, başka bir söylemle hiçleştirme hem toplumun ve hem de bireyin dumura uğratılmasına neden olmuştur. Oysa her ikisi dalga-parçacık ikileminde olduğu gibi birbirini etkileyen ve birbirinden etkilenen, aynı zamanda birbirini tamamlayan özelliktedir. Güçlü toplum güçlü birey, güçlü birey de güçlü toplumu gerekli kılar. Biri olmadan diğeri olmaz. Kolektif birey olmadan kolektif toplum, kolektif toplum olmadan da kolektif bireyi olmaz. İkilemden birisi yetersizse, bu yetersizlik diğerini de etkiler. Kolektif toplumun kolektif bireyi ortaya çıkarabilmesi için öncelikle toplum, bireyin özgünlüğünü, varlığını, farklı bir dinamik olduğunu ve hatta toplumun atomu olduğunu kabul etmesi gerekir. Nasıl ki atom olmadan molekül, organ, beden olmuyorsa, birey olmadan da toplum olmaz. Özgür birey özgür toplumu, özgür toplum da özgür bireyi gerektirir.
Reel sosyalizmin çözülüşüne yol açan nedenlerden beşincisi, parça-bütün ilişkisidir. Sosyalist anayurdun bütün, diğer ülke ve hareketlerin de parça olarak ifade edilmesi dünya devrimin gelişmemesi ve hatta bazı devrimlerin tasfiye edilmesine yol açmıştır. Her şey Sovyetler Birliği’nin devlet çıkarlarına endekslendiğinden ortaya çıkan sonuç vahim olmuştur. Batı Avrupa devrimleri başta olmak üzere birçok ülke devrimi tasfiye edilmiştir. Bu süreçte bir Çin Devrimi gerçekleşmişse, o da Sovyetlere rağmen olmuştur. Oysa teoride bütün dünya devrimidir. Parça ise tek tek ülkelerin devrimi ve o ülkelerde devrimci mücadeleyi geliştiren hareketlerdir. Eğer bir parçadan vazgeçilecekse, buna dünya devrimi açısından ne getirip, ne götüreceğine bakılarak karar verilmeliydi. Bugüne kadar ortaya çıkan pratik irdelediğinde parça-bütün yerine, öncelik sırası daha işlevsel bir yaklaşım olmaktadır. Bu öncelik sıralaması bile dünya devrimi açısından ele alması gereken bir durumdur. Zaten küresel dünyada devrimler ülkesel veya bölgesel gelişmelerde son tahlilde devrime dünya devrimi perspektifinden bakmak gerekmektedir ve hatta dünya devrimini hedeflemelidir. Tümel-tikel diyalektiği bunu gerektirir. Kürt Özgürlük Hareketi’nin bölge için Ortadoğu Halklar Konfederasyonu, dünya için Dünya İnsanlığı Konfederasyonu perspektifi bu nedenden ötürüdür
Reel sosyalizmin çöküşünün nedenlerinden altıncısı, ulus-devlet perspektifini aşamamasıdır. Ulusal sorunu devletli tarzda cumhuriyet, özerk cumhuriyet, federasyon, siyasal ve kültürel özerklik temelinde bir çözüme kavuşturma iddiasına rağmen, milliyetçilik hep canlı tutulmuş, ortak değerlerde enternasyonal bir zihniyet oluşturulamamıştır. Sistem çöktüğünde ulusların boğazlaşması en az eskisi kadar vahşi olmuştur. Yugoslavya bunun en bilinen örneğidir.
Reel sosyalizmin çöküş nedenlerinden yedincisi, endüstriyalizmdir. Bu yaklaşımla doğa nesnelleştirilmiş, üzerinde pervasız bir iktidar yürütülmüştür. Böylece kapitalist moderniteyi aratmayan bir doğa tahribatına yol açılmıştır. Bunun doğal bir sonucu olarak kaynaklar pervasızca kullanılmış, doğa üzerine kurulan bu iktidar tarzı insan merkezli olmakla birlikte, bir yandan diğer canlıların yaşam alanlar tahrip edilmiş ve bir yandan da diğer iktidar biçimlerinin üretimi desteklenmiştir. Eko-endüstriye dayalı üretim dışlanmıştır.
Reel sosyalizmin çözülüş nedenlerden sekizincisi, inanç ve dine karşı gösterilen kaba materyalist yaklaşımdır. Kiliselerin kapılarına kilit vurularak sorunun çözüleceği sanılmış. Sistem çöktüğünde devrim yıllarında doğanlar bile kiliseye koşup kendilerini vaftiz ettirdiler. İnsanın inançsız yaşayamayacağını göremedi. Kaba retçi yaklaşım daha vahim sonuçlara yol açtı. Bunun yeri doldurulmadığından ahlaksızlığa bir alan açılmıştır. Biçimciliğin de bir din olduğu fark edilmemiştir. Özellikle insanın her alanda bilimsel ve akılcı yaşayamayacağı gerçeği görülememiştir.
Reel sosyalizmin çözülüşüne yol açan bu nedenlerin dışında felsefi bakış açısından tutalım bilime kadar, sanattan ahlaka kadar yaşamın her alanında kendini açığa vuran birçok neden sıralamak mümkündür. Çalışmanın kapsamı açısından temel ve öne çıkan nedenleri ele almak yeterlidir. Ancak bu nedenlerin arkasında devletli bir zihniyetin yattığını söylemek yanlış olmasa gerek. Başka bir söylemle iktidarsız-devletsiz bir zeminde bir sosyalist zihniyet devrimi yapılamadığından, en azından bilimcilik, milliyetçilik, cinsiyetçilik, dincilik formatında bir ateizm aşılamadığından söz konusu sorunlara düşünsel zeminde bir alan açılmıştır.
Sonuç Olarak:
Günümüzün devrimci hareketleri sosyalizmi iktidarsız ve devletsiz bir zeminde tahammül etmeleri gerekmektedir. Aynı bakış açısı ve tarz hep aynı sonuca yol açıyorsa, Marksizm ve Leninizm bakış açısının ötesine geçmek, günümüzün biliminin ulaştığı seviyede sorunları ele almak gerektiği tartışılmaz bir gerçektir. Müslümanların her sorunda Kuran’dan ayetleri referans göstermesi gibi sosyalist hareketlerin de her sorunda Marx, Engels, Lenin ve Mao’dan referans göstermesi tutuculuk ve dogmatizmin pratikleşmesinden başka bir şey değildir. Bu yaklaşım anlaşılmadığı sürece devrimler hep karşı-devrimlere evrilmek zorundadır. Özellikle devrimlere öncülük edenlerin ara ve orta sınıftan gelme özellikleri bilinçaltında ister istemez iktidar ele geçirdiğinde kendi sınıfına dönme, “sınıf güdüsü” refleksi her zaman vardır. Doğası gereği orta sınıf kimin adına hareket ederse etsin, iktidarı ele geçirdiğinde kendi özüne dönüp hep istediği ve özlediği egemen sınıf haline gelme amacını gerçekleştirmekten geri durmayacaktır.
Kaynakça:
– Abdullah Öcalan; Bir Halkı Savunmak, Aram Yayınları
– Abdullah Öcalan; Kapitalist Uygarlık, Aram Yayınları
– Abdullah Öcalan; Özgürlük Sosyolojisi, Aram Yayınları
– Marx; Alman İdeolojisi, Sol Yayınları
– Engels; Ailenin, özel Mülkiyetin Ve Devletin Kökeni, Sol Yayınları
– Lenin; Devlet ve Devrim, Sol Yayınları
– Marx, Engels, Lenin; Paris Komünü, Sol Yayınları
– Marx, Engels; Mektuplar, Sol Yayınları
Yoruma kapalı.