İnsan ve tarih diyalektiğinin, “Tarih günümüzde gizli biz tarihin başındayız” düsturuyla şekillendiği 21. Yüzyıl; demokratik, kadın özgürlükçü ve ekolojik yaşam paradigmasıyla, bir hakikat olarak kendini kabul ettirmeye başlamıştır. İnsan ve doğa yaşamının her geçen gün felakete uğradı bu yüzyılda, yeni bir yaşamın inşası hız kazanırken, kapitalist modernitenin üçlü sacayağının kadın, toplum ve ekoloji üzerinde yarattığı tahribatlar da en somut halini almıştır. Yaşamın tüm hücreleri kanserli bir hal almaya başlarken, en fazla sorgulanması gerekenler de bu kanserli hücrelerinin nedeni ve çözümü üzerine olacaktır. Bunların başını da ilk oluşumdan bu yana bela haline gelen, devlet ve ulus-devlet yapılanmaları çekmektedir.
Devlet ve ulus-devlet diye tanımladığımız toplumüstü yapılanmaları, karşıdevrim olarak ele alırken, bunun neye ve kimlere karşı geliştiğini de ortaya koymak gerekmektedir. İnsanlığın, insanlaşmaya başladığı ilk andan itibaren, binlerce yıllık deneyim ve tecrübe ile ahlaki-politik toplumun ana damarını oluşturan kadın öncülüğündeki toplumsallığın kazanımlarına ve emeğine “karşı” yapılmış bir karşıdevrim hareketi olarak tanımlamak ve okumak, kadının ve dolayısıyla tüm bir toplumun karşı karşıya kaldığı çıkmazları çözümlemek önem arz etmektedir. Tarihin ilk ahlak yapıcısı olarak, ikinci doğaya giden yolu açan kadın aleyhine gerçekleştirilen her hareket anti toplumsal niteliktedir. Bu nedenle de devlet ve ulus-devlet, en çok kadını sömürmüş ve en çok onun emeği üzerinden kendini yaşatmaya çalışmıştır. “İlk sömürge kadın” belirlemesi de bu açıdan çözümlenmeye değerdir.
Devlet ve Kadın
İnsanlık tarihi, tıpkı evrendeki ikilemler gibi kendi içerisindeki kriz ve kaoslardan çıkış yakalayarak günümüze ulaşmıştır. Doğadaki her şey nasıl canlılık özelliğini taşıyorsa, tarih de, doğa ve insanlığın edimleri ve sürekliliği ile canlı bir olgu haline gelir. Zaman-mekan ile kendi yaşam çerçevesini çizen ve sürekli bir gelişim halinde olan tarih, birinci ve ikinci doğa olarak sürekli bir inşa hali içerisinde ilerlemektedir. İnsan aklı, gelişen zeka düzeyi ile doğada kalma, varlığını sürdürme gücüne erişerek kendini korumayı başarmıştır. Kendini koruma altına almanın en somut hali ise topluluk halinden toplumsallığı kurma, maddi ve manevi değer üretimidir. Primatlıktan kopuş ve sonrasında insanlaşma dediğimiz gelişim, işte bu özsavunma ile gerçekleşmiştir. Kuşkusuz her canlının birinci amacı hayatta kalmaktır. Üreme, beslenme, barınma vb. temel güdüler olurken, insan türünün diğer canlılardan farklı olarak ortaya koyduğu en önemli gelişme, toplumsallığını inşa etmesidir. Tür olarak doğada en savunmasız konumda iken belki de tek şansı, hızla gelişen zekasının ortaya koyduğu birlikte yaşama istemi veya zorunluluğudur. Birlikte yaşam onu koruyacak, neslini devam ettirecek, besleyecek ve daha güvenli bir yaşam sunacaktı. Bu nedenle de ilk klan oluşumunu da bu özsavunma mekanizmasının nüveleri olarak adlandırabiliriz.
Binyıllar içerisinde, birlikteliğin her anlamda geliştirici yanını keşfeden, giderek değer üreten-yaratan insanlığın ilk topluluk şekli klanlaşma olup oradan kabile, kavim ve aşiret gibi daha geniş formlar halini almışlardır. Bahsettiğimiz bu toplumsal formlar, nicelik olarak farklılık gösterse de öz itibari ile insan topluluklarının aslında beraber yaşama isteminin, adı konmamış bir kimliğe ulaşma hali olmaktadır. Bunun en somut örneği ise doğal toplum döneminde karşımıza çokça çıkan totem kültürüdür. Günümüzde çokça çarpıtıldığının aksine totem, küçük insan topluluklarının kendilerini adlandırma şeklidir. Bu bazen bir sembol, bir hayvan veyahut bir bitki olabilmektedir. Mitolojilerde çokça rastladığımız, kentlere adlarını veren tanrıça ve tanrıların hayvan veyahut bitki sembolleri ile anılması, köklerini bu kültürden alır.
İlk klanlaşma ve sonrasında gelişen daha değişik toplumsal formların ahlaki-politik bir dokuya doğru ilerlemesinde kadınların rolü oldukça fazladır. İnsanlaşma sürecinden topluluk ve toplum formu kadın öncülüğünde ve emeğiyle gerçekleşmiştir. Kadının doğurganlık özelliği ve doğa ile kurduğu maddi-manevi özdeşlik, insanlık tarihinin doğal kimlik kazanmasında büyük rol oynamıştır. Bilge kadın dediğimiz olgu aslında toplumsallığın kendisi olmaktadır. Özel mülkiyetin, hiyerarşinin ve de iktidar olgusunun olmadığı binlerce yıllık insanlık tarihi, kadının toplumsal öncülüğünde gerçekleşmiştir. Ne zamanki kurnaz-avcı erkek devreye girdi ve kadın toplum gerisine itilmeye başlandı, işte o zaman bugün halen bile toplumun başına bela olan sorunlar oluşmaya başladı.
Devlet dediğimiz oluşum da kent-sınıf ve pazar ekseninde gelişirken, aynı zamanda kendini bir zorunluluk olarak (gerek ordusuyla gerekse de yasalarıyla) benimsetmeye çalışmıştır. Resmi tarihi çalışmaların herşeyi devlet ile ele almasının arkasında yatan neden de budur. Gelişen merkezi uygarlık ve ona hizmet eden araştırmacılar ve ortaya koydukları tezler ile devlet olgusu, insan belleğine vazgeçilmez bir zorunluluk olarak benimsetilmeye çalışılmıştır. Giderek dallanıp budaklanan devlet ve onun kolları, toplum üzerinde yaratmaya çalıştığı meşruluk zeminini bu yollar ile oluşturulacak, kendinden önce ve sonra devletsiz yaşayabilen ahlaki-politik toplum yaşamını “karanlık” “ilkel” “tarih öncesi” olarak ele alacaktı. Bu doğrultuda devleti, insan doğasının bir gereği gibi göstermek için çeşitli tezler ileri sürülmüştür. Bunlardan en ilgi çekeni Hobbes’in devleti ele alışıdır. Hobbes’e göre, devletin doğal bir yanı yoktur. İnsan, yasa ve otorite olmadan yaşamıştır. Ancak bu yaşam herkesin bir ötekine “düşman” olduğu bir yaşamdır. Bunu da “herkesin herkese olan savaşımı” olarak tanımlar. Bu savaşı durdurmak için de bir otoriteye ihtiyaç vardır. Bu otorite de devlettir.
Yine yakın dönem Hindistan ulusal lideri Mahatma Gandi de devleti bir gereklilik olarak görmektedir. Gandi aslında devlete olumlu bir rol yüklemez hatta “yoğunlaşmış biçimiyle şiddetin görünümü” olarak değerlendirir. Ancak insanlığın henüz ahlaken gelişmediği için bir devlet yani otorite mekanizmasına ihtiyaç duyduğunu belirtir. Yine devleti de ahlaki ölçülere göre kendince yeniden tanımlar. Her iki tanımlamada da “zorunluluk” durumu vardır. Gandi devleti “ahlak düzenleyici” olarak ele alırken Hobbes ise “mutlak düzen sağlayıcı güç” olarak ele alır. Bu iki isim dışında tarihe damgasını vuran daha binlerce isim ve teori devletin meşru zeminini oluşturmaya çalışacaktır. “Toplumsal düzeni sağlama” aracı olarak görülen devletten başka bir alternatif veyahut yaşam yoktur adeta. İnsan doğasının kötü ve ahlaksız olduğu, saldırgan olduğu tezinin temellerinin gelişen batı hegemonyası ile Avrupa’da atılmasının da, bu meşruluk zemininin oluşturulma amacı ile paralellik gösterir. Kapitalizmin gelişimiyle, birey ve toplum üzerinde hakimiyet kurmak en çok başvurulan yöntem, tekel haline gelen “bilimsel” araştırmalar olmaktadır.
Marksist ideolojinin, determinist anlayışının devletin varlığına yüklediği “zorunluluk” ilkesi de, onun “tanrısal varoluş”una yaptığı “devrimci” bir katkı niteliğindedir. Bu açıdan ele alındığında kendini yani varlığını korumak için yaptığı tüm talan ve işgaller, sömürüler ve katliamlar da meşruluk zemini kazanmaktadır. Bu noktada devlet özne haline getirilirken doğa ve toplum sömürülen nesne konumuna düşer. Abdullah Öcalan’ın deyişiyle ; “Tahakkümcü zor aygıtına devrimci içerik sığdırmak aslana devrimci rol vermekten farksızdır.” Bu zorunluluk ilkesinin özellikle kadınlara yüklediği “nesne” olmak durumunu da çözümlemek gerekmektedir. Doğa ve toplum, bir zorunluluk olarak nasıl ki devlet tarafından nesneleştirilmiş ise kadın da nesneleştirilmiş ve bir bütün edilgen hale getirilmiştir. Marksizmin en büyük eksikliklerinden biri de doğal komünal dönemin kadın emeğini görmemesi ve tarihi salt maddi olarak ele almasıyla, kadının hem zihnen hem de fiziken bu yaşamdan koparılmasıyla köle durumuna getirileceğini çözümleyememesidir. Birçok ideolojik düşüncede olduğu gibi Marksist düşüncede de kadının yeri yok denecek kadar azdır. Kadın özgürlüğünü devrim sonrasına bırakarak, toplumsal özgürlük ile bağını kuramamıştır. Oysa devlet ve eril akıl arasındaki tarihi bağ çözülmeden hiçbir toplumsal sorun çözülemez. Çözüm içerisinde kadın özgürlüğü yoksa da bu bir hayalden öteye geçemez. Tarihe yön veren kadınlar. Tarih kadınlar olmadan bir anlam ifade etmez.
Ulus-Devlet Aşaması ve Kadın
Mezopotamya topraklarında başlayan ilk sorgulama ile gelişen düalist düşünme sistematiği, insanlığın bilinmeyeni anlama ve anlamlandırma yöntemidir. Her şeyin bir karşıtı olmalıdır. Ancak bu karşıtlık kendi içerisinde verdiği savaşta bir anlama kavuşmuş olmalıdır. Bu anlam, yaşamın döngüsü hatta oluşum nedeniydi. Batı felsefesine ruh-beden ya da akıl-beden olarak giren bu ikilem aslında, toplumsallıktan kopuşun ilk eril iktidarın giderek kendini daha fazla hissettirdiği bir dönemin başlangıcı olmaktaydı. Karanlık, kötü, şeytan, canavar vb. gibi nitelendirmelerin açığa çıkması, karşıdakini şeytanileştirerek veyahut korku yaratacak bir konumu düşürerek lanetlendirme çabaları, savaşan iki güç arasında sürekli kullanılan bir yöntemdir. Gözden düşürmek dönemin psikolojik savaş yöntemidir. Bu yöntemi ilk devlet yapılanması ile ele aldığımız takdirde karşımıza çıkacak olan şey, en başta kadınlar ve iktidara karşı sürekli bir savaşım içerisinde olan demokratik uygarlık olarak adlandırdığımız topluluklar olacaktır. Her ikisi de tüm kötü sıfatlara mahkum edilmek istenmiş ve lanetli kılınmıştır. Bu bağlamda, eskinin anlamsal ikilem çatışması, devletsel oluşumlar ile yerini sonsuz bir düşmanlaştırma faaliyetlerine dönüştürecekti. Batı felsefecilerini bu noktada ele almak açıklayıcı olacaktır. Yunan toprakları içerisinde herkes Yunan kanı taşıdığından birer yurttaş, onlar dışında kalanlar ise “barbar” olarak adlandırılacaktı. Diğer bir boyut da, toplum arasında uygulanan bu ayrımın, cinsiyet noktasında da devreye sokulmasıdır. Bunun temsilcilerinden biri de Aristoteles’tir.
Aristoteles, hiyerarşik bir düzlemde karşıtlığı savunur. Ona göre ruh ve akıl nasıl beden üzerinde üstünlük sağlıyorsa, erkek de kadın üzerinde üstünlük sağlamalıdır. Çünkü kadın pasif ve edilgendir. Erkek ise etkindir! Hatta kadını erkek üzerinden tanımlayarak “eksik kalmış, sakat kalmış erkek” olarak kadını tanımlar. Aslında onun bir kadın tanımı yoktur. Çünkü her şeyi erkek üzerinden ele alır ve erkek akıl ve ruh olarak kutsaldır, yüceltilmeyi hak etmektedir. Kadın ise sadece bedendir ve beden düşünemez, akıl olmadan hareket edemez. Dolayısıyla bedenin yani kadının yürütücü aklı ve gücü erkektir. Erkek olmadan kadın bir anlam sahibi olamaz. Bu durumun en çarpıcı örneği ise erkekler arasında meşru sayılan hatta sanatsal ve siyasal bir misyon yüklenen ve “oğlancılık” diye adlandırılan aynı cinsin yaşadığı cinsel ilişkinin kadınlar arasında yaşanmasının yasaklanmasıdır. Burada çok ince bir çizgi mevcuttur. Konumuz neden yaşanmıyor ya da yaşatılmıyor meselesinden ziyade bunu yaşayan iki kadından birinin kendini erkek konumuna getireceği için kabul görmemesidir. Yani hiçbir kadın kendini erkeğin sahip olduğu özelliğe büründüremez. Çünkü buna ulaşacak güce ve kutsallığa sahip değildir. Erkek her şeyi, cinselliği ile bile yüceltilip, bir damla menisinin bile boşa akıtılmayacak şekilde koruma altına alınırken, kadının kendini onun gibi hissetmesi bile yasaklanmıştır. Kadın, erkeğin rolünü çalamayacak kadar zayıf ve bu onura layık olamayacak kadar düşük bir ruh ve akla sahiptir! Bu düşünce sistematiği de bilindiği üzere daha sonra gelişecek olan Hristiyanlık dünyasına da şekil verecektir.
Verdiğimiz bu örnek Mezopotamya’dan Antik Yunan’a oradan Avrupa’ya yayılan hegemonik iktidar yapılanmasının, ulus- devlet aşamasına kadar ki uzun yılları bulan toplumsal cinsiyetçi kodlarını anlamak ve bu tarihi düşmanlığının nedenini çözümlemek için küçük bir örnektir. Mitoloji, felsefe ve oradan tek tanrılı dinler ile başlayan toplumsal hareketlerde kadına yüklenen olumsuz özelliklerin hatta varlığının bile yok sayılması, Avrupa’da gelişen ulus- devlet yapılanması ile zirveye ulaşacaktı.
Kapitalizmi anlamadan ulus-devleti anlamak imkansızdır. Modernitenin en önemli sacayağı olması da bu özelliğinden gelmektedir. Ulus olma, kendi başına olumsuz bir olgu değildir. Binlerce yıllık kültürel birikimin, beraber yaşama ve değer oluşturma hali ile soyut bir şekilde gelişen ve insanlar arasında bağ kuran toplumsallığın modern bir adlandırmasıdır. Ancak bir devletin “ulusu” olmak, kapitalist kâr üretme mantığıyla ilişkilidir. Bunun doğuş yeri de Avrupa kıtasıdır. Tanrının yerine konulan ulus-devlet ile bunun dışında kalan topluluklar, Antik Yunan mantığının yeni döneme uyarlanmış hali olarak, “tarihsiz toplumlar” “devletsiz topluluklar” olarak adlandırılacaktı. Toplum yaşamı devlet olmadan “yok” hükmündeydi. Doğal kalan kabileler üzerinde araştırma yapan ve her şeyi devlet olgusu ve mantığı ile ele alan antropologların en çok şaşırdığı nokta da buydu. Devletsiz nasıl ayakta kalınır? Bu nedenle de onları medenileştirmek, yani bir devlete bağımlı hale getirmek, aynı dili konuşturmak, onlar gibi giydirmek ve hatta onların inandığı tanrıya inanmalarını sağlamak gerekiyordu. Binlerce yıldır o toprakları yurt edinen, kendi varlıklarının bir parçası gören Ortadoğu halklarına, Kuzey Amerika yerlilerine, Asya ve Afrika kıtasındaki yerli kabilelere uygulanan fiziki ve zihni soykırım politikaları da bu şekilde gelişecekti. Tüm bunların temelinde yatan neden ise sömürgeleştirme ve dolayısıyla benzeştirerek yok etme istemidir. Kuşkusuz sömürü dediğimiz şey salt maddi olanı sömürmez. En büyük sömürü, zihni ve ruhi olan sömürü tarzıdır. Kapitalizmin ulus-devleti önce zihniyeti sömürür. Sömüremediğini de katliamlardan geçirir. Çünkü farklılıklara tahammülü yoktur. Farklılıklar ulus-devletin varoluşuna aykırıdır ve ortadan kaldırılması gerekir.
Ortadoğu’nun merkez olma özelliğini kaybetmesi ve de çevre konumuna düşmesi Avrupa’da gelişen kent devletlerinin içerisine girdiği ekonomik, siyasal ve sosyal güç kazanma arayışı ile bağlantılıdır. Uzun süreli savaş ve çatışmalar, dinin dogmatikliği ve düşünsel gelişim önündeki engeller nedeniyle adeta karanlık bir döneme giren ve halen dahi bunu aşamayan bu topraklardaki, maddi-manevi zenginliklerin Avrupa kıtasına taşınması, Batı’da başlayacak olan hegemonyanın ilk adımlarıydı. Taşınan, daha doğrusu çalınan bu zenginlikler Avrupa’da salt maddi anlamda değil, düşünsel ve sanatsal gelişmeleri beraberinde getirecekti. 15. ve 16. yüzyıllardaki reformasyon, aydınlanma ve Rönesans hareketleri bunların başında gelmektedir. Dini tabuların yıkılması, kilisenin güç kaybetmesi ve de krallıkların güç kazanmasıyla başka dönemin kapıları açılacaktı.
Özellikle reform hareketinden sonra mezhepsel farklılıkların yarattığı çatışma ortamı, Avrupa’da kanlı savaşların yaşanmasına neden olmuştu. 1648 Westfelya Anlaşması bu açıdan bir dönüm noktasıdır. Bu anlaşmada sonra mezhep savaşları son bulmuş artık giderek sınırlar belirginleşmeye başlamıştır. Murray Bookchin bu dönemi şöyle özetler: “Devlet ve kilise, kral ile papa, seküler ile tanrısal arasındaki büyük bölünme ortaçağ toplumunu meşgul eden çok sayıda bölünmenin sembolik ifadesi olarak ele alınabilir. Ortaçağ’daki bu bölünmeler ulus-devletin çıkışına olanak sağlamıştır. Ortaçağ toplumu bölünmez bir nitelik taşısaydı, babadan oğula geçen dev imparatorlukların yükü altında ezilmeyebilir, imparatorlukların kaynaklarını kurutup kendilerini durgunluğun olduğu bir çıkmaz sokağa sürüklemesini önleyebilirdi. Avrupa’nın parçalanmasının, ulus-devletleri ortaya çıkaran bir birleşmeye neden olması, tarihin ironilerinden biridir.”
Ulus-devlet zihniyeti tıpkı Antik Yunan düalistliği gibi, bir arada anlamsal bir bütünlüğü ulaşamayacak şekilde oluşan karşıtlıklardan meydana gelmekteydi. Devlet akıl, toplum ise bedendi. Akıl ne isterse beden de onu yapmak durumundaydı. Toplum üzerinden kazanç sağlama argümanı ile kurgulanan ulus-devlet projesi ile toplumsal zehirlenme de başlamıştı. Devlet ve onun tüm kolları insanları “yurttaş-vatandaş-seçmen” gibi sıfatlar ile zehirleyerek, kendi eğitim fabrikalarında tek tip hale getirmeye çalışacaktır. “Vatandaş” tanımına yüklediği rol ve görevler ile kendinden olmayan inanç ve halklara karşı gizli bir toplumsal sözleşme ile düşmanlaştıracaktır. Tek dil, tek vatan, tek bayrak gibi söylemler ile toplum özüne ihanet edecek düzeye getirilmiştir.
Ulus-devlet sistemi de tüm iktidar yapılanmaları gibi kadın karşıtıdır. Tüm bir toplumun kapitalizm ile metalaşmaya başladı bu süreçte kadın “metaların kraliçesi” konumuna getirilmesi ulus-devlet ile gelişecekti. Ulus-devletin militarist toplum yaratma amacıyla yüceltilen “asker doğuran kadın” figürünü, sürekli kazanmaya odaklı, doyumsuz kapitalist tekellerinin kadın bedenini, aklını ve estetiğini metalaştırması arasında birbirini besleyen bir amaç vardır. Hepsi de kadını bir araç olarak kendi ideolojisine uyarlamak istemektedir. Kapitalist modernitenin ulus-devlet aşamasında kadın, “kölenin kölesi” konumuna düşürülmüştür ve bu kölelik, zincirlere vurulan eski tarihi kölelik anlayışından daha derin bir düşmanlığın ifadesidir. Kadınlar en fazla ulusun üretici gücü yani devlet ulusunun “kuluçka makinesi” olarak görülerek aşağılanmaktadır. Başat olan mantık da budur. Kadının tarihi toplumsal öncü misyonundan korkan ulus-devlet sistemi kadına yüklediği bu vb. sıfatlar ile kendi aracı haline getirmektedir. Eril iktidarın somut ve modern yapılanması olan ulus-devlet düşünen kadın istemez, hele kendisine hizmet etmeyen düşünen kadını hiç istemez. Bunu için de medyasından sanatına, sporundan siyasetine her alanı toplumsal cinsiyet kodları ile donatıp, kadını da tıpkı koca bir topluma yaptığı gibi sınırlara yani erkek aklının sınırlı sınırsızlığına hapsetmiştir.
Kutsallaştırılan Aile Kurumu
Ulus-devlet, onun için kendini feda edecek vatandaşlar arzulamaktadır. Bunun için de ilk el attığı aile kurumu olacaktır. Özel mülkiyet anlayışı ile beraber aile yaşamına kapatılan kadın, kendini evinin iktidarı olarak gören erkeğin gölgesi altında yaşamdan koparılmaya çalışılmıştır. Karşısına benzeşme istemi, ezilen, sömürülen her birey ve toplumun bilinçaltında yer edinen bir düşüncedir. Bu aynı zamanda görünmez bir gücün (hakim düşüncenin) teşvikidir de. Sonuç olarak kendisine benzeşmeye çalışan kişi veyahut toplumsal kesim, aynı düşünce ve eylem sahibi olmak için çabalamak ve yarar sağlamak durumundadır. Bu yarar, hakim olan düşünceyi beslediği oranda, benzeşmeye çalışan ile imzalanan sözleşmedir. Dikkat edilirse şiddetin toplumsal alanda en fazla yayıldığı yönetim biçimleri, otoriter baskıcı rejimlerdir. Toplumun militarize olma hali de bunun yansımasıdır. Herkesin kendini gücün temsilcisi olarak görmesi ve “öteki” üzerinde hakimiyet kurma istemi, var olan baskıcı, faşizan rejimden kaynaklanmaktadır. Bu aynı zamanda kendini yaşatma istemidir. Ne kadar benzersen o kadar yaşarsın! Ne kadar benzersen o kadar konfor alanın oluşur! Erkeğin kadın üzerinde kurmaya çalıştığı hakimiyet tıpkı devletin toplum üzerinde kurmaya çalıştığı hakimiyet gibidir. Erkek, kendi hakimiyet alanını kaybetmek istemez. Çünkü o alan aynı zamanda ezilmişliğinin acısını çıkardığı, kendini var kılabildiği tek konfor alanıdır. Tüm enerjisini gerek cinsellik, gerek üreme gerekse de şiddete başvurarak aile ortamında akıtır ve bir nevi deşarj olma durumunu yaşar. Kadına dayatılan şey ise bunun bir toplumsal görev olduğu, yani “kadınlık görevi” olduğu düşüncesidir. “Kol kırılır yen içinde kalır” “yuvayı dişi kuş yapar” “sırtından sopayı karnından sıpayı eksik etme” gibi çarpık söylemlerin altında da aileyi koruma adı altında oluşturulan, eril kodlar ve kadın köleliğinin yaratılması vardır.
Birçok kadının fiziki ve psikolojik şiddete uğrarken toplumsal reflekslerin gelişmemesi kaynağını burdan alır. Aile kurumunun dokunulmazlığı, kadının aile içi şiddetini geliştirirken, erkeğe de hem devlet hem de toplum nezdinde bir güvence verir. Kadına yönelik şiddet, cinayet ve tecavüz olaylarında yaşanan artışın nedenleri de burada aranmalıdır. Bu devlet destekli bir erkek katliamıdır. Bu nedenle de her kadın cinayeti ve tecavüzü ideolojiktir, bu da ulus-devlet ideolojisidir.
Kadın Bedeninin Vatanlaştırılması
Tarih boyunca kadın bedeninin toprak ile özdeş kılınmasının nedeni, onun doğal döngüsünün içerisindeki yaşamsal benzerlik ve kadının bu döngü içerisinde hem bedenen hem de düşünce olarak sürekli bir yaratım içerisinde olmasıdır. Toprak nasıl ki hayatta kalmak için bir yaşamsal kaynak ise kadın da kendi bedeninden var ettikleri ile insan türünün devamlılığını sağlamış ve bu devamlılığı korumak için toplumsal zekanın oluşumuna büyük katkıları olmuştur. Düşünmek, yaratmak ve yararlı hale getirmek doğal toplum sürecinin en başat ilkeleridir. Toplumsal yaratıcılık beraberinde toplumsal saygınlık ve kutsallığı da getirmekteydi. Kadın da bu saygınlığı, varoluş özellikleri ve de emeği ile kazanmıştır.
Konumuza dönecek olursak; toprak ve kadın metaforunun temelinde bu gerçeklik yatarken, ilk toplumsal sapmadan bu yana açığa çıkan iktidar olgusuyla beraber nesneleştirilen kadın ve doğaya yüklenen anlam da kendi zihniyet dünyalarının yansıması doğrultusunda şeklini almaya başlayacaktır. Kuran’da geçen “kadınlar sizin tarlanızdır, istediğiniz gibi sürün” ayeti de bunun somut örneğidir. Kadın ile toprak doğal bir birliktelik içerisindeyken, eril düşüncenin kurduğu hakimiyet ile kadın bedeni, ekilmesi gereken bir meta haline getirilmiştir. Erkeğin haz ve soyunu sürdürme nesnesi! Ve erkek onun üzerinde her türlü tasarrufa sahipti!
Giderek daha da belirginleşen sınırlar ve merkezi iktidar ile durum kadın aleyhine gelişecekti. Ulus-devlet ile çizilen sınırlar, tıpkı üzerinde hakimiyet kurulan, mülk altına alınan kadın misali, “anavatan” ismiyle anılıp, namus gerekçesi halini alacaktı. Her saldırı, mülk haline getirilen “ana”ya bir saldırı olarak görülüp, her işgal “ana”nın bedenine yönelik saldırıların tehlikesini durduracakmış gibi sapkın bir düşünce olarak görülecekti. Namus adı altında mülk haline getirilen kadın aklı ve bedeni, vatan ile aynı görülüp, kadına olan bakış açısını şekillendirmeye başlayacaktı. Ulus-devlet aklının kadını sömürme yollarından biri de “anavatan” fetişizmi olacaktı.
İktidar doğası gereği hükmetmek ister. Sadece kendi toprağında değil, başka topraklarda da sürekli olarak kendine hakimiyet alanı açmak istemektedir. İktidar ve eril zihniyetin bir oluşu da burada en iyi kendini dışa vurur. Erkek birden fazla kadın üzerinde hakimiyet kurduğunda nasıl ağalaşıyorsa, ulus-devlet de başkalarının topraklarında kurduğu hakimiyet ile hegemonlaşır ve ulus-devlet zihniyetini işgal etmek istediği her toprağa, “hakimiyet altına alınması gereken bir kadın!” mantığıyla işgala kalkar. Namus olan “anavatan” dışında kalan her toprak, bir “fahişedir!” Ulus-devlete düşen görev ise onu “analaştırmak”tır!
Milliyetçilik ve Kadın
Ulus-devletin yegane ideolojisi milliyetçilik dinidir. Milliyetçilik ve faşizm arasında bir fark yoktur. Her ikisi de her anlamda tekçi bir zihni sapma ile yaşam bulmaktadır. Bunun yanında tamamen erkek aklı üzerine kurulan ulus-devlet milliyetçiliği de doğallığında kadın düşmanı bir ideolojidir. Toplum karşıtı olan her düşünce nasıl ki aynı zaman kadın karşıtlığıysa milliyetçilik de kadın karşıtlığı üzerine kurulmuştur. Çünkü milliyetçilik ideolojisi kendini, kadına yüklenen rol ve misyonlardan yaşam alanı yaratır. Onu bir cins olarak görmekten ziyade yüklediği sıfatlar ile ele alır. Ve rolünü ne kadar iyi yaparsa o kadar makbuldür.
Kadın, milliyetçi ideolojide onun taşıyıcısı rolündedir. Nasıl erkeğin soyunu sürdürüyorsa milliyetçi ideolojiyi de o sürdürmeliydi. Yeni nesle bu ideolojiyi aşılayan, milliyetçi kadın figürü olmalıdır. Kuşkusuz bu durumun toplumsal gerçekliği vardır. Çünkü çocuk dünyaya geldiği andan itibaren anne ile gelişip şekil alıyor ve o şekli milliyetçi ideoloji ile vermek kadının elindeydi. Hakim ulusun dilini, kültürünü, bayrağını özcesi tanrısallaştırılan her olguyu veren kadın olmalıydı. Bu nedenle de kadın milliyetçi ideolojide “milli taşıyıcı” konumundadır.
Kendinden olmayanı “O da insandır” söylemiyle ötekileştiren, bir lütuf gibi “insan olduğunu” dile getiren bu zihniyetin dışında kalanları, medeniyetsiz, cahil hatta vahşi olduğu düşüncesi ile ele alan hakim milliyetçi yapının, diğer kadınlar ve toplum üzerinde yarattığı kendinden utanma hali de ayrı bir tartışma konusudur. Kendi ulusuna ait olan bireyi, kadını yücelttiğini vurgulasa da aslında en aşağılayıcı nesne konumunu düşürmektedir. Çünkü kendi halkı, milleti ulus-devlet için sadece bir araçtır. Kadın ise kendi doğası ile değil bu ideoloji ile şekil almak ve ona göre yaşamak zorundadır.
Bunun temel somut ispatı da hukuk kurallarıdır. Çok sonradan bir lütuf gibi verilen seçme seçilme hakkı bile 21. Yüzyılda halen şekilsel olarak yapılmakta, kadın katliamı yapan erkekler korunmakta, tecavüzcüler ise “tahrik var” denilerek ceza indirimi almaktadır. Bunun gibi daha binlerce örnek verilebilir. Bu nedenle ulus-devlet hukukunun kadını koruduğunu düşünmek ve savunmak, çelişkilerin en büyüğü anlamına gelmektedir. Onun tek amacı kendi iktidarını yaşatmak ve ölümsüz kılmaktır. Toplum ve kadın da bunun sadece birer aracıdır.
Savaş ve Kadın
Ulus-devlet inşaları ile beraber gelişen yeni toprak ve ham madde arayışı dünyada yaşanan yeni arayışların üçüncü büyük evresine geçilmiştir. Her büyük dönüm noktaları aslında yeni arayışın acımasız yüzüydü. Toplumlar bu arayışın altında kalarak büyük yıkım ve kırımlardan geçirilmiştir. Ancak hegemon devletler salt kendi çıkarları için yüzyıllardır bu savaşı sürdürmüş ve sürdürmeye de karar kılmışlardır. Çünkü besleneceği başka bir argüman yoktur. Ulus-devlet varlığını savaş ve yıkımlardan idame ettirmektedir. Milyonlarca insan, kadın, çocuk bu savaşlarda can vermiştir. Bu durum halen dahi yaşanmaktadır.
Ulus-devletin ahlakı yoktur. Kendini, ahlaksızlık üzerine inşa ettiği için savaş zamanlarında en fazla yöneldiği kadınlar olmaktadır. Kadın, toplumun ana damarıdır ve ona göre önce o damarı kesmek gerekir! Bunu da ya katlederek ya tecavüz ederek ya da kendine mülk edinerek yapmaktadır. Bunun en somut ve acımasız hali de Kürdistan’da yaşanmıştı. Ağrı ve Dersim direnişlerinde binlerce kadın ve çocuk katledilmiştir. Yine binlercesi tecavüze uğramış, geriye kalanlar ya sürgün edilmiş ya da onları katleden asker ve militarist gruplar tarafından kaçırılarak kendilerine eş veya hizmetçi yapılmıştır.
Tecavüz, düşman tarafından kullanılan en ahlaksız ve insanlık dışı bir yöntem olarak özellikle kullanılmaktadır. Kadınlar şahsında bir halkın onuru, belleği yok edilmek istenmektedir. İşgal edilen her kadın onlar için işgal edilen toprak, yüceltilen milliyetçi faşizan duygular, bunun da derinine bakarsak yüceltilen eril iktidarlarıdır.
Çoğu devlet, ordusuna bu izni vererek, hatta onları teşvik ederek kendi zaferini taçlandırmak ister. Sıcak ya da soğuk savaş dönemlerinde kesintisiz bir şekilde uygulanan bu ahlaksız yöntem ile toplumsal değerler ayaklar altına alınmaya çalışılır. Esir alınan kadınlar “fahişe” olarak askerlere sunulur. Vietnam örneğinde gördüğümüz üzere seyyar genelevler bizzat o halkın kadınlarından oluşturularak, moralden düşen, savaş gücü azalan erkeklerin güdülerini harekete geçirerek bu duygulardan uzaklaştırmak, diğer yanıyla da o halktan kadınların üzerinde kurulan cinsel iktidar ile yenilgi psikolojisini aşmak amaçlı kurulur. Bu bilinçli ve çok yönlü bir politikadır. Bunun yanında erkek tarafından düşürülmeye çalışılan kadınların hakim ideolojiye hizmet eder pozisyona getirilmesi durumu da yaşanmaktadır. Bugün Kürdistan’da yürütülen özel savaş politikaları doğrultusunda, asker tiplerinin genç kadınlara yaklaşımı, tecavüz olaylarının yaşanması da bu ahlaksız savaş yöntemlerinin sonucudur. Kadınlar “aşk” adı altında kandırılmakta ve tecavüze uğramaktadır.
Savaş zamanında kadınların yaşadıkları kuşkusuz salt fiziki olumsuzluklar değildir. Göç ve göçertme politikaları da en çok kadınlara ve çocuklara zarar vermektedir. Göç yollarında yaşanan beslenme, temizlik, barınma ve güvenlik sorunları, gittikleri yerlerde yaşanan uyum ve hayatta kalma sorunları da en çok kadınları etkilemektedir. Birçok kadın ve çocuk bu yollarda hayatlarını kaybetmiştir. Bunun da en somut örneği 2014 yılında DAİŞ’in Şengal’e saldırısı sonucu yollara düşen Ezidi halkının yaşadığı trajedidir. Hegemon devletler tarafından beslenen gözü dönmüş, kadın düşmanı bir çete olan DAİŞ binlerce Ezidi kadına tecavüz edip, kaçırmış, pazarlarda satmış ve göç yollarında ölümüne neden olmuştur. Bilenen resmi rakamlara göre yedi bin kadın DAİŞ çeteleri tarafından kaçırılmıştır. Kayıtlar dışında bu sayının daha fazla olduğu da bilinmektedir. Kurtarılan kadınların halen dahi psikolojik sorunları vardır ve bunu aşmak oldukça zordur. Büyük hegemon ulus-devletler eliyle beslenen ve kadınların, halkların ve inançların başına musallat edilen DAİŞ’in amacı ile ulus-devlet mantığı aynıdır. Aralarında hiçbir fark yoktur. Adı ne olursa olsun kadına yönelik her saldırı bir eril ortaklıktır ve ittifaktır. Yaşanan her katliam ve tecavüzde de tüm ortakların payı vardır.
Sonuç olarak; ulus-devlet bir karşıdevrim hareketi olarak en çok kadın karşıtıdır. Ulus-devlet doğası ile kadın doğası ontolojik olarak birbirini reddeder ve birbiriyle asla uyuşmaz. Kadın özgürlüğünü ulus-devletin hukuk yapısında, kurumlarında aramak bu nedenle abes ile eşdeğerdir. Kadın özgürlüğü ulus-devlet mantığının asla kabul etmeyeceği, ettiği anda da aslında kendini inkar edeceği bir durumdur. Bu nedenle de varoluşundan bu yana en çok kadınlara zarar vermiştir ve halen dahi vermektedir.
Kadın doğası gereği esnek bir düşünce dünyasına sahiptir. İlk komünal yaşamın kurucu olarak iktidarın sürekli olarak hedefinde olması çözümlenmesi gereken bir konudur. Devlet ve ulus-devletin toplumsallıkla bir ilgisi yoktur. Ona rağmen kendini oluşturan yapılardır. Ulus-devleti aşmak demokrasi, kadın özgürlüğü ve ekolojik yaşam arayışında en önemli amaçlarından biridir. Ulus-devlet oluşumundan bu yana savaş ve yıkımdan, katliam ve tecavüzden başka bir şey vermemiştir. Toplum artık bunu kaldıramaz hale gelmiştir. Bugünkü toplumsal bunalımın altında yatan neden de bundan kaynaklanmaktadır. Bunun da panzehiri demokratik modernitenin, demokratik ulus ideolojisidir. Herkesin eşit ve özgürce kendi iradesini ortaya koyduğu, rengini yansıttığı, doğa ile bir bütün olarak yaşadığı bu sistem ulus-devlet ideolojisinin tersine kadının politikleşmesi ve dolayısıyla özgürleşmesiyle yaşanacak bir yaşamı amaçlar. Ulus-devlet kadını ne kadar bastırmak istiyorsa demokratik ulus bir o kadar öncü konumuna çıkarmak istemektedir. Çünkü tarihsel politik bilincini, kadının doğal toplum kazanım ve emeğinden almaktadır. Kadının toplumsal gelişim için ne kadar önemli olduğunun farkındadır. Yine kadın zekasının tüm toplumsal krizlerin çözümünde başat olduğunun da bilincindedir.
Kadın nasıl ki, ilk “ana”lık (klasik analıktan bahsetmiyoruz) duygusu ve düşüncesi ile yavrusunu, kendi alanını, yiyeceğini suyunu koruma altına alıp, belki evrenin bile öngöremediği yeni bir yaşamın inşacısı olduysa, demokratik ulus yaşamının da inşa edilip korunması misyonunu, yeniden kazandığı demokratik, ahlaki-politik düşünce sistemiyle kuracak ve her şeyi ile onu koruma altına alacaktır. Burada aslında güvenceye alınan demokratik ulus ile beraber kendi özgürlüğüdür. Bu sistemin inşacısı olmak onun özgürlük yolunu açacaktır. Binyıllar süren fiziki ve zihni köleliğin intikamını da geliştirilecek demokratik, özgür ve ekolojik yaşamı kurarak, özsavunmasını oluşturarak alacaktır.
Yoruma kapalı.