Modern sosyoloji ve siyaset teorilerinde -önemli kesimi halen Aristo’dan beslenerek- toplum (society) ve topluluk (komünalite-cemaat) kavramları, yapıları itibari ile iki ayrı ve çoğu zaman karşıt düzlemlere işaret eder. Toplum (society), daha genel bir dizge iken topluluk (comunity) geneli ve bazen onu bozan daha alt ve özerk birimlere tekabül eder tarzda kullanılmaktadır. Ancak mevcut modernitede hâkim olan “negatif aydınlanmacı” bakış açısı ve özellikle liberal sistem, bu iki yapısallığı birbirine karşıtlık temelinde konumlandırdı.
Modern sosyal bilimlerin çeşitli kampları arasındaki tartışmalara hiç girmeden, hâkim modernitenin yaklaşımını özetleyen Otto Von Gierke’nin (1883 tarihli) şu tespiti bizim de esas aldığımız temel eleştiriyi ifade ettiğini belirtmek yeterli olacaktır: “Doğal hukuk kuramının en öldürücü oku, Germen ulusal yapısına özgü tüm yaratımlar içinde birey ve devlet arasında aracılık yapan grupları (verbande) vurmuştur. Rousseau’nun formüle ettiği kuramın son amacı ve Fransız devriminin hemen hemen gerçekleştirdiği şey; bir yandan devletin merkezileşmiş ve çok güçlü aygıtı, öte yandan da özgür ve eşit insanların parçalanmış ve eşitlenmiş kitlesi içindeki toplumsal bütünün dağıtılması olmuştur.”[1]
Von Gierke’nin “aracı kurumlar” olarak tanımladığı birimler; sosyal, siyasal, ekonomik ve inanç topluluklarını/kurumlarını içermektedir. Modernleşmenin sosyal ve politik ideali, devletle özdeşleşmiş bir totalite olarak (ister ulus ister sınıf veya ister dinsel) “toplum”u tüm cemaatlerden/topluluklardan ve daha da ötesinde komünal özelliklerden arındırarak hakim kılmak oldu. Buna göre, cemaatler-komünler, bireyin gelişimi ve özgürleşmesi önünde engelleyici yapılardır. Bu engeller ortadan kaldırıldığında en azından devletin gücü karşısında zayıflatıldığında, bireyler herhangi başka aidiyet bağı olmadan herkese aynı “hakları” sunduğunu iddia eden “devlet” karşısında eşit vatandaşlar olacaktır. Modernleşmenin esas ideali “vatandaş” üretimidir ki bu vatandaş tamamen devletin ürünüdür ve devlet dışı herhangi bir ahlaki-politik topluluğa bağlı değildir.
Hakim modernitenin dejenere edici saldırılarına karşı toplumun komünler-topluluklar ekseninde özgürlükçü yeniden kurumlaşması, muhalif kesimler açısından temel alternatif olarak öne çıktı. Bu, ilk başta kapitalizme muhalif çevrelerin ortak önermesi gibi görünse de seküler sol, anarşist, liberteryen hareketlerden dini hareketlere, yerel-etnik hareketlerden çevreci hareketlere kadar çok geniş yelpazedeki yapıların komünalite ve toplumsal tahayyülleri noktasında ciddi ayrılıklar vardır. Dikkatimizi yoğunlaştırmak istediğimiz nokta, komün ve tinsellik ilişkisidir.[2]
Aydınlanmacı Aklın Tinselliğin Reddi
Modernliğin gelenekselden keskin biçimde ayrışan unsurunun nasıl tespit edileceği sorunu oldukça çetrefillidir. Ayrıntılara girmeden genel bir tanımla denilebilir ki modernitenin yapısallıklarına da yön veren toplumsal tahayyülü, Reformasyon ve Rönesans süreçlerinin etkileri olmakla birlikte, esas olarak “Aydınlanma”nın oluşturduğu zihniyet yapısı olarak kabul edilebilir. Kant’ın “İnsanın reşit olmama / aklını kullanmama durumundan reşit olma haline geçiş”[3] olarak tanımladığı aydınlanmanın “hakim anlatısı”na göre -hakim anlatıdan kastımız, aydınlanmanın tek tip olmadığı, içinde farklı yaklaşımları da barındırdığıdır- insanlık ilk sefer Batı Avrupa’da 15-17. yüzyıl dolaylarında gerçekleşmeye başlayan bilimsel-akıl devrimi ile aklını kullanmaya başlamıştır. İnsanlığın reşit olmama sürecinde, yani modern öncesi tüm zaman ve toplumlarda geleneksel yapıları, öğretileri, inançları geri ve akıl dışıdır, bunlara itibar edilemez.
Bauma’nın “modernizmin tüm eski şeylere programlanmış düşmanlığı” [4] tanımı, “negatif aydınlanma” olarak tanımlanabilecek yaklaşımın ürünüdür ve hakim modernitenin oluşum tarzını da ortaya koyar. Adorno-Horkheimer ise, aydınlanmanın ve modernitenin niteliğini, “anlamdan vazgeçme” olarak tanımlar: “Modern bilime giden yolda insan, anlamdan vazgeçiyor. Aydınlanmaya göre ve yararlılık ölçütüne uymayan her şey kuşkuludur.”[5]
‘Anlamdan vazgeçme’ tespitini daha geniş çerçevede ele almak gerekir. Sistemlerin zihniyet yapıları, yorumlayıcı çerçeveler ekseninde form kazanır. Aydınlanmanın yorumlayıcı çerçevesi, sekülerizm ve materyalizm oldu. Moderni modern-öncesi yani geleneksel toplumdan ayıran asli unsur, varlık’a ilişkin yorumlayıcı çerçevenin değişmesidir. Modern-öncesi toplumların kutsallık (sacre) ve tinsellik’e dayalı çerçevesinden seküler ve maddeci çerçeveye geçiş temel belirleyici nokta olmuştur. “Aydınlanma”nın esas yaklaşımı olan varlık ve bilginin desakralizasyonu (kutsaldan arındırılması, kutsalsızlaştırma) ve tinsellikten arındırma, insanlık tarihinde gerçekten daha önce görülmüş bir şey değildi ve tarihte ilk kez geleneksel-modern kırılması yaşandı. Kutsal ve tinseli yerinden eden seküler-maddeci bilgi yöntemi, felsefi bakış açısından tümel ilkeleri araştıran ve bütünlüklü bakışı sağlayarak diyalektik yöntemi dengeleyen metafizik yöntemi reddederek “bilgi”yi maddenin olgusal ve zahiri boyutlara sıkıştırdı. Bu, ‘akıl’ (intellect)ın salt us’a (reason) indirgenmesi esas akıl sakatlamasına yol açtığı denilebilir.[6]
Mesele aydınlanmacılığın da ettiği gibi aklın ister dini ister dünyevi gerçek manada çeşitli hurafelerden ve zincirlerden kurtarılması değil, yeni kurulan tahakkümcü uygarlık sisteminin sömürü için savunduğu “serbest” piyasa gibi, aklı da tüm ahlaki değer belirlenimlerinden/sınırlarından “serbest”leştirerek kendini kadir-i mutlak ilan etme arzusudur. Bu akılcılığın nazarında tüm doğa ve toplum sahası, denetime alınacak, üzerinde tahakküm edilecek ve sömürülecek bir değerden-yoksun nesneler yığınıdır. Zira toplumun zihniyeti ahlaki değerlerden arındırılmadan bu yeni sistemi kabul etmeleri mümkün olmayacaktı. Kilise ve muadili aracı kurum iddiasında olan dinsel yapılar, dinin özünü gerçekten çarpıtıp yozlaştırmışlardı. Görünüşte buna karşı mücadele eden yeni-aydınlanmacı akıl, egemenliğin yeryüzüne indirilmesini savunduğunda bu varlık/doğa ve toplum sahasında kurulacak yeni tahakküm arzusunun bir savunusuydu. Hristiyanlık ve İslam başta olmak üzere dinlerin özünde yer alan “egemenliğin/hakimiyetin göklerde” olması, varlık ve toplumsal düzlemin tahakküm ilişkileri ile düzenlenmesine karşı bir duruş idi. Dine karşı mücadele, görünüşte kilise (İslam’da da devletlere kapılanan şeyhu’l İslam, diyanet vb. kurumlar)‘ın elleriyle gerçekten saptırılmış dinselliğe karşı iken, esasta iktidarı kiliseden devralma amaçlıydı.
Ancak modern aydınlanmacı en büyük cinayeti, modernleşme adına geleneksel toplum mirasının, kadim bilgi yöntemleri ve bilgelik birikimlerinin inkâr ve reddedilmesi oldu. Lorenz’in dediği gibi: “insanoğlunun bilgi hazinesini ancak akılcı kavranabilen hatta yalnızca bilimsel olarak kanıtlanabilir şeylerden oluştuğu yönündeki yanlış inancın ürkütücü sonuçları vardır (…) Tüm çok eski kültürlerin geleneklerinde ve büyük dünya dinlerinin öğretilerinde taşınan muazzam bilgelik ve bilgi hazinelerini bir tarafa atmaya kışkırtır.”[7]
20. Yüzyılın Reelliğinden Kurtulmak
Kapitalist sistemde, özellikle 19-20. yüzyılda toplumsalın yaşadığı derin sömürü, katliam, soykırım, doğa tahribatı gibi krizlerin ana kaynağı bu akılcı zihniyet idi.[8] Yeni bir mutlak hükümranlık biçimi olarak modern devlet, tüm eski topluluk formlarını parçaladı; bireylerin, kültürel grupların, ekonomik faaliyetlerin ve toplulukların politik özerkliklerini ortadan kaldırdı. Abdullah Öcalan’ın deyimiyle ‘toplumu toplum olmaktan çıkardı.’ Tinsel kapasitesi (ahlak) ve irade-yapma gücü (politika) sakatlanan toplumun ayakta kalması da düşünülemezdi.
Buna karşı büyük mücadeleler verildi. Batı Avrupa’da özellikle Marksizmde kuramsal bütünlüğe ve politik hareket yeteneğine kavuşan bilimsel sosyalizm, 19 ve 20. yüzyılda kapitalist sisteme karşı güçlü bir politik mücadele veren yapı oldu. Bilimsel sosyalist kuramın, sosyalist devrimin kapitalizmin en çok geliştiği, dolayısıyla sınıf çelişkilerinin de derinleşti Avrupa’da gelişeceği öngörüsü tutmamış olsa da önce Rusya’da, akabinde Çin’deki sosyalist devrimler, Asya’nın ve Latin Amerika’nın çeşitli bölgelerinde de yankı buldu ve dünyanın neredeyse yarısında iktidarlar ele geçirildi. Bu, dünya halklarına kapitalist sisteme karşı adil bir toplumsal sisteme olan özlemini de gösteriyordu.
Ancak henüz 20. Yüzyılın ortalarına bile gelmeden bu “devrimlerin”, toplumların özlemini duydukları adil, eşit, özgür bir toplumsallık kurmaktan uzak olduğu, toplumun komün değerlerinin kapitalist devletlerle yarışırcasına devasa hale gelen “sosyalist devlet” tarafından da aynı şekilde bastırıldığı görüldü. İşin ironik yanı, sosyalist devrimler, örneğin Rusya’da ‘Sovyet’lere yani halk meclislerine; daha açık ifadeyle toplumun asli komünal birimlerine dayandığı iddiasındaydı. Sloganları “söz-yetki-karar Sovyetlere” idi. Fakat henüz devrimin üzerinden on yıl bile geçmeden tam tersi olmuş, kapitalist-burjuva rejimlerde zayıflatılmış da olsa bir şekilde kendini yaşatmaya çalışan farklı komünal topluluklar, cemaatler, en genel manada “sivil toplum” birimleri, işçi sendikaları dahil sosyalist devletler tarafından neredeyse tümüyle ezilmişti.
Bu duruma dair çok farklı dışsal sebep ya da tali gerekçelendirmeler yapılabilir. Genel bir belirleme ile şu denilebilir ki; bir kara delik misali olan kapitalist sisteme karşı çıkarken onun “olay ufkunu” aşamamak, hatta bunu da bırakalım onun zihniyet yapılanmasını büyük bir ilerlemeymiş gibi sahiplenmek, bilimsel sosyalizmin ve diğer kimi anarşist ve dini muhalefetin temel sorunu oldu. Abdullah Öcalan 19-20. yüzyıl reel sosyalist hareketleri; “150 yıllık bilimsel sosyalizm adıyla yürütülen hareketin temel başarısızlık nedeni aydınlanmacı moderniteyi aşamaması, daha doğru bu niyeti bile taşımamasıdır”[9] şeklinde eleştirir.
Dolayısıyla seküler sosyalist cephenin temel açmazı, kapitalizme damga vuran hakim modernitenin zihniyet ufkunu aşamamasıdır. Tinselliği tümüyle inkar edip insanı/varlık’ı kaba bir maddeye indirgeyen toplumsallığın manevi boyutunu maddenin kaba bir yansıması olarak tanımlayıp inkar eden, ahlak-maneviyat-inanç gibi temel değerleri tali üst-yapı kurumları olarak ele alıp değersizleştiren ve insanlığın on binlerce yıllık komünal birikimlerini (ahlaki-politik toplulukları) aşılması gereken geri formlar olarak düşmanlaştırdı. Özellikle geleneğe, toplumsal köklere ve inançlara yaklaşımda hakim modernitenin kendini inşa etmek için yaptığı geçmiş inkarcılığını, seküler sosyalist pratik temel yaklaşım olarak benimsendi.
Sovyet sosyalizmi kurulduğunda “modernleşme” adına yürütülen “sosyalist” politikalar da en büyük darbeyi doğal ahlaki politik birimler, örneğin Rus köylülüğünün doğal komünleri olan Obşina’lar çeşitli kırsal-kentsel cemaatler, loncalar vb. birimler aldı. Köy komünleri yerine kurulan Sovhoz ve Kolhozlar ve güya-komünler, merkezi devletin toplumu kontrol etmek için kullandığı birer kaslı aparatından başka bir şey değildiler. Sovyet Rusya’da, Stalin’in çıkardığı bir kararname ile 1929 Noel’i ‘dine karşı savaşın başlangıcı ilan edildi; Hristiyan, Yahudi, Müslüman ve Şamanlara ait on binlerce tapınak yakıldı, yıkıldı on binlerce Rahip-Şaman, kamı ve din alimi katledildi. Birçok komünal cemaat örneğin Tolstoy’a bağlılıklarıyla bilinen, şiddeti ve devlet otoritesini reddeden ve mülkiyetsiz bir komünal yaşamı esas alan gruplar ya katledildi ya da sürgün edildi. Benzer durum Çin’de de yaşandı; çeşitli inançlara ait tapınaklar, özellikle iktidar karşıtlığı ve komünal yaşamlarıyla bilinen Taoist tapınakları, toplumda 85.000 tapınağın %95’i sosyalist rejim tarafından yıkıldı veya yasaklandı.
Ancak bunlar yukarıda da vurguladığımız üzere bazı şahısların (Stalin’in, Mao’nun, Enver Hoca’nın vb.) veyahut rejimlerin teknik hataları değil, kaynağını bilimsel sosyalizmin zihniyet yapılanmasından alan asli tutumlardı. Marksist tarih-toplum tezinde komünal dönem “ilkel” sıfatıyla anılmış ve tarihin derinliklerinde kalan bir form olarak bırakılmıştı. Köleciliğin getirdiği büyük acıları hatırlatarak tarihsel ilerlemeci tezi eleştirenlere Engels tepki gösteriyor ve yaşattığı bütün acılara rağmen insanlık tarihinde bir “ilerleme” olduğunu savunuyordu.[10] Marksizmin ilerlemeci tarih kavramına göre tarihin ilerlemesi zorunlu aşamalar biçiminde geliştiğinden, her bir aşama bir öncekine göre daha ileri ve doğal olarak meşrudur. Bu nedenle toplumsal tarihin devletleşmeye, kapitalistleşmeye direnen doğal ahlaki-politik birimleri geri formlar olarak mühürlenirken, kapitalizm üretici güçlere yaptığı büyük katkı nedeniyle övülmekteydi: “Burjuvazi daha önceki kuşakların hepsinden daha büyük ve daha görkemli üretici güçler yarattı.” (Komünist Manifesto) Sadece bu tespit bile, komünün şeklen savunucusunun bilimsel sosyalizmdeki tarih tezini savunduğu “tarihin nesnel eğilimi “karşısında en başta yenildiğini göstermeye yeterdir. Marks, İngilizlerin Hindistan’daki işgallerini, Hindistan’ın “durağan ve gerici” toplumsal yapısını objektif olarak yıkması nedeniyle ilerici bir durum olarak tanımlar: “İngiltere’nin Hindistan’da yerine getirmesi gereken çift taraflı bir görevi vardır; biri yıkıcı, diğeri yeniden yaratıcıdır: eski Asya toplumunun imha edilmesi ve Asya’da Batı toplumunun modeli koşullarının yaratılması(…)”[11] Engels ise, Cezayir’in Fransızlar tarafından işgalini aynı şekilde destekleyecek, işgale karşı halk direnişlerini feodal gericilik olarak kötüleyecekti: “Cezayir’in fethi, uygarlığın ilerlemesi açısından önemli ve talihli bir olgudur.”[12] Aynı yaklaşımı cumhuriyetin kuruluş esnasında Kürtleri inkar edip katliamdan geçiren, Türkçü ulus-devlet burjuvazisine destek veren Türkiye Komünist Partisi (TKP) ve Sovyet Rusya güdümündeki enternasyonal de görürüz. TKP, saldırıya uğrayan ve inkar edilen hakları için mücadele eden Kürt halk direnişini ‘yobaz gericilik’ olarak damgalamış ve feodal gericiliğe karşı ilerici burjuvazisinin yanında yer aldığını iftiharla deklare etmişti: “Yobazların sarıkları yobazlar zümresine kefen olmalı!(…) Türkiye siyasi bağımsızlığını kazandıktan sonra iktisadi ve toplumsal devrim yoluna girmiştir. Gençteki (Şeyh Said direnişini kastediyor. b.n.) İsyanın gerisinde Kürdistan derebeyliği var. Öyleyse arkadaş, kara kuvvet (Kürtler b.n.) bizim de burjuvazinin de düşmanıdır. Önce bu düşmanı yenmeliyiz.”[13] Sovyet Rusya’da, Şeyh Said direnişini gericiliğin isyanı olarak gördüğü ve TC’ye destek verdi. Daha sonra 1928-30 Ağrı direnişi esnasında Sovyetler Türkiye’ye doğrudan askeri destek verdi ve Politbüronun 25 Ağustos 1930 tarihli toplantısında alınan karar gereği Kızıl ordu, Türk ordusunun sıkıştığını gördüğünde Aras nehrini geçerek Kürt birliklerine topçu ateşi ile saldırdı, ayrıca kendisine sığınan Türk askerlerini yeniden silahlandırarak geri göndermelerini sağladı.
Komün ve Tinsellik
Bu noktada burjuvazinin ve kapitalizmin çeperlerinden kurtulmak istiyorsak, aydınlanmacı olmayan yol tartışmasının cesurca yapılması gerekir. Hâkim moderniteye alternatif bir moderniteye giden yol; tarihsel toplum değerlerine, çok daha somut olarak “aydınlanmacılığın” ‘geri’ olarak gördüğü ve mahkum ettiği toplumsal formlar ve inanç-kültür değerleri ile sadece barışmaya değil, daha ötesi onlarla ciddi etkileşimlere açık olmaya cesaret etmekle olabilir.
İnanç ve dinle etkileşime açık olmaktan kastımız; felsefi tutum olarak ateizmi benimsemiş bir karakterin ya da ferdin bu tutumundan vazgeçip herhangi bir kuramsal dine tabi olmasını, teist olmasını değil, dinlerin, irfani-gnostik felsefi-tasavvufi tecrübelerin, sanatın hatta bilimin de özünde yatan tinsellik/ruhsallık algısını kendi bakış açısına dahil edebilmesidir. 18-20. yüzyıl kaba materyalizmini, sakat olguculuğunu bir kenara bıraktığımızda göreceğiz ki insan (ve varlık) asla sadece ruhsuz bir madde yığını değildir, çözümlenemez bir şekilde ruhsal ve metafizik bir varlıktır.
İnsanlığın tinselliği yaşama biçimleri çok değişik, hatta görünüşte birbirinden uzak formlarda olabilir. “İlk insandan” itibaren evreni, varlığı canlı olarak kavrayan düşünüş, en “ilkelinden” en gelişmiş olanına (hiçbir dinsel / tinsel deneyim bir diğerine göre ne zamansal, ne biçimsel olarak daha ilkel veya daha gelişmiş kabul edilemez) dinsel deneyimler, İrfani-gnostik ve felsefi yönelimler, sanat, hatta bilimin kendisi bir tinsellik arayışı ve tecrübesi içerir.
Zira insan gerçek manada “metafizik” boyutlu bir varlıktır. Ve sadece fiziki varlık sınırlarında seyredemez: “Metafizik, toplumsal insanın onsuz edemeyeceği bir toplumsal inşa gerçeğidir. İnsanı metafizikten soyutlarsak, ya süper bir hayvana (Nietzche’nin Almanlar için kullandığı bu kavramı faşizm Almanya’sında kanıtlanmıştır) ya da süper bir bilgisayara dönüştürülmüş olur. (…) Toplum bir bütün olarak metafizik tanıma daha uygun düşmektedir. (…) İnsan gerçekten fiziğin sınırlarını çok zorlayan bir varlıktır. Fiziğin ötesi olarak metafizik yaşaması ontolojik karakteri gereğidir. Sadece fiziki olarak kalabilmeyi savunmanın anlamı yoktur”.[14]
Ancak tinsellik salt ferdi olarak duyumsanan değil, topluluk halinde olan insanın özelliğidir. lişki kurmaya yönelik tutumdur: “Ruhanilik, dünyayla, ben-olmayanla, evrensel hayatın derinlerindeki yapılarıyla iletişime ve ortaklaşma yönelik bir işlevdir(…) O, ben sınırlarının ötesine taşan, karmaşık bastırılmamış sevgi dolu ilişkinin niteliğidir”[15]
İşte komünün, tüm insanlık tarihi için temel önemi bu tinsel-ruhsal ilişkinin sağlandığı zemin olmasından gelir. Ailede anne-çocuk ilişkisinden başlamak üzere çeşitli biçim ve nitelikteki topluluk birimleri, insan ferdinin kendi özünü gerçekleştirdiği ilişkiler ağını sağlar, kimlik ve benlik oluşumunu mümkün kılar, ferdin evrenselle buluşmasına olanak sağlar. Komünalitenin özü dayanışma ve paylaşmaktır. Bu, ruhun hazzı/mutluluğudur. Organizmal varlığın (bedeni boyutun) hazzı; almak, biriktirmek, sahip olmaktır. Rasyonel akıl biriktirir, sahip olmak ve egemenlik kurmak için yollar arar. Ruhun hazzı ise paylaşmak, vermek, sahip olmamak ve olunmamak üzerine kuruludur. Dinlerin paylaşmayı “infak” etmeyi imanın ve erdemin temeli saymaları komünal özün en güçlü yansımalarındandır: “Mallarınızı paylaşmadıkça (infak etmedikçe) gerçek erdeme ulaşmış olamazsınız” (Kur’an Al-i İmran. 92) “Sana, mallarından ne kadarını paylaşmaları (infak) gerektiğini soruyorlar. De ki: ihtiyacınızdan fazlası (malınızı infak edin)” (Kur’an, Bakara. 219). “Ekmeğini yoksullarla bölüşmen gerekmez mi? Çaresizleri evine koyman gerekmez mi? Bir çıplak görünce onu giydirmen gerekmez mi? Eğer böyle yaparsan, o zaman yüzün sabah güneşi gibi parlar” (Tevrat, İşaya, 58-10). “Müminler hep beraberdiler. Aralarında her şey müşterekti. Mallarını, yığılmış eşyalarını satar, aralarında paylaşırlardı. Her biri ihtiyacını bu ortak maldan giderirdi.” (İncil-Resullerin İşleri 2-44,45)
Aile başta olmak üzere komünal birimler, benliğin oluşum zeminidir de. Öyleyse tinsellikten arındırılmış ve salt maddi çıkarlara indirgenmiş toplumsal ilişkiler zemini bir “benlik” oluşturabilir ama bu benlik salt maddi çıkarlar matrisine indirgenmiş olur. Tin’i toplumsal ilişkiler bağlamında “ahlak” kavramıyla karşılayabiliriz. Öyleyse tinsiz yani ahlaki ilkeden yoksun toplumsallık/komünallik elbette yeni amaçlılıklar, idealler de üretebilir fakat bu amaçlılıklar egoist benlikler ve mevcut politik tahakküm yapılarına sahte kutsallık atfeden milliyetçilikler, faşizmler, sınıfçı totalitarizm veya “dinci”-mezhepçi baskıcılıklar üretecektir. Tinselliği, yani ahlakı sakatlanmış topluluklar ancak sakat benlikler üretebilir.
Öyleyse komünü (ve toplumsal alanı) sadece maddi üretim tarzları ve ilişkileri üzerinden tanımlayarak salt ekonomik-politik birim/oluşum olarak ele alan materyalist sekülerizmi de derinlikli sorgulamak gerekir. Politik-ekonomik kurum olarak tasarlanan 19-20. yüzyıl komün pratiklerinin (devrimlerin) başarısızlığının ve bir toplumsal kültüre dönüşememesinin temel sebebi burada bulunabilir. Bu pratikler hâkim modernitenin toplum-kırımını inceden inceye yeniden üretmekten kurtulamazdı. Toplumu “kitle”leştirdi, “yığın”laştırdı (halen sol hareketlerin kahir ekseriyetinin toplum ya da halktan bahsederken çok doğal bir şeymiş gibi yığın, kitle kavramlarını kullanmaları bu zihinsel sapmaya işaret eder), birey ise iradesiz bir kalıp haline getirdi. Bireyin gerçek manada özgür ve iradeli bir varlık olması onun ruhsal meleke/tinselliğe sahip olmasıyla doğrudan ilgilidir. Zira “ruh”, hiçbir politik irade veya ekonomik ilişkiler ağı tarafından ele geçirilemeyecek “tanrısal” bir hassasiyettir. Bütün dinlerde ruhun tanrının nefesinden üflenmiş olması, bedenin dünyevi materyallerden oluşmasına karşın ruhun tanrısallığına işaret eder. Akıl (us olarak) maddi gerçekliği kavrama olanağı verirken, onu aşamaz; maddi “gerçekliği” reel olanı olumsuzlama (ret ve isyan) ruhun yeteneğidir. İşte modern insanın yapma ve irade gücünün, daha geniş manada politik ve ahlaki ret yeteneğinin zayıflamasının temelinde, tinsellik/ruhsallık melekesini ve komünalitesini yitirmiş olması yatar.
Komün ve Ahlak
Komünü tinsel bir oluşum olarak görmek, ahlaki değer kavramını da tartışmayı gerekli kılar. Ahlak tinselliğin toplumsal ilişkiler ağında somutlaşmış halidir ve bütün dinlerin özüdür. Hz. Muhammed, kendi görevini “Ben sadece güzel ahlakı tamamlamaya geldim” diye açıklarken bu gerçeğe işaret ediyordu.
Ancak “ahlak” kavramının kendisi oldukça tartışmalıdır; her bir sistemin/yorumlayıcı çerçevenin kendine göre bir ahlaki çerçevesi bulunmaktadır. Bu yüzden hangi ahlak ve nasıl bir ahlak sorusuna doğru cevap üretmek önem kazanmaktadır.
Kapitalizmi eleştiren kuramların ortaklaştığı nokta, kapitali sistemin insanı aşırı derecede maddeleştirdiği ve egoist çıkarcı bir ahlaksızlık durumu oluşturduğudur. Buna karşılık, bireyin sadece maddi dürtüler ve maddi çıkarlar peşinde koştuğu durumun aksine “bireyden-öte” yani toplumsalın çıkar ve faydalarını gözeten bir idealin oluşturulması gerektiği savunulur. Yani bireyin davranışına göre yön veren sahiplerin bireysel değil toplumsal olması, bireysel göstergelerin değil, kolektif göstergelerin esas alınması savunulur. Ahlaki olan bireysel değil, toplumsal yarar-çıkarı gözetendir sonucu çıkarılır.
Ancak bu noktada bir açmaz oluşur; ahlaki değerler göstergesi, bu durumda kolektivitenin (ister ulusal ister sınıfsal ister ideolojik veya dinsel kolektivitenin) ortak çıkarlarına/faydasına indirgenmiş olur. Peki ahlak, bireysel ya da kolektivitenin faydasına-çıkarına-yararına indirgendiğinde sadece maddi üretim ilişkilerinin yansımasına dönüşmüş olmaz mı? Oysa metafizik bir boyut olarak ‘ahlak’, elbette toplumun/insanın yararı/faydasını da gözettiğini de göz önünde bulundurarak, hiçbir maddi yarar-fayda amaçlamadan salt iyi’ye, erdem‘e ulaşma çabası olarak tanımlamak durumundadır. Meselenin sadece fayda/yararın bireysel mi, kolektif mi olduğuna sıkıştırılması, 20. Yüzyıl düşüncesinin tinsel boyutu göz ardı etmenin sonucudur. Burada da ince bir yanılgı vardır ki kapitalizmi salt bireycilikle eleştirirken, onun “vatan, ulus, devlet vb.” kavramları etrafında bir kolektif kimlik, dolayısıyla sahte de olsa “toplumsal değer” inşa ettiği gözden kaçırılmaktadır. Yine “sınıf”ı esas alan reel sosyalist sistemde benzer kolektiviteler etrafında bir “değer” algısı inşa etti. Dolayısıyla “putlar” sadece bireyciliklerde değil, aynı zamanda da çok daha fazlası toplumsal kolektivitelerden doğabilmektedir. “İnsanların en büyük yanılgıları, putların Baal ya da Astarte değil de ‘anavatan’, ‘üretim’, ‘şeref’ veya izole edilmiş bireysellik olduğunda, onlara bir put olarak görmemelerinden kaynaklanır.”[16]
Ahlaki davranışın niteliği, onu belirleyen “ahlaki norm”un ne olduğudur.
Birinci önerme olarak; ahlakçı norm “metafizik” olmak zorundadır.
İkinci önerme olarak; ahlaki norm mutlak manada evrensel (tümel) olmak zorundadır.
Üçüncü önerme; ahlaki norm herhangi bir (bireysel ya da kolektif) yarar-fayda kavramına indirgenmeyecek olan “mutlak iyi”ye dayanmak zorundadır. Dördüncü önerme olarak; ahlaki norm, ancak özgür-failin davranışında ahlaki erdeme dönüşebilir, ahlak öznenin özgürlüğünü gerektirir. Kısaca açarsak;
1- Ahlakın metafizikliği, metafizik kavramının bazen maddi yasallığı aşan şey manasında kullanılsa da daha doğru ifade ahlakın toplumsallığı ilgilendirdiği halde mevcut toplumsallığa “aşkın-transandantal” olmasıyla ilgilidir. Aşkınlık (müteallik) ahlaki norm basit bir toplumsal-politik norma/yasaya indirgenmesine, dolayısıyla “şu an” var olan toplumsal-politik (ister despotik devlet olsun ister demokratik toplum birimleri veya dinsel topluluk olsun) irade tarafından belirlenen ilineksel-arızî bir durum olmadığıdır. Ahlaki norm, toplumsaldır fakat toplum tarafından belirlenmiş değildir, o bir nevi “topluluk öncesi” (zamansal öncelik kastedilmemektedir) ve toplum-kurucu öğedir. Toplum, ahlakı belirlemez fakat ahlaki norm komünü/toplumu belirler.
Burada pratik ahlaki davranıştan bahsetmiyoruz. Bahsedilen şey, ahlaki norm’dur. Sınırlama (nehy) ve yönlendirme (emr) ilkesinin varlığıdır. Her bir topluluk, bazı davranışların sınırlanması (negatif ahlaki norm, yapmamalısın) ve bir şeylerin yüklenmesi-yönlendirilmesi, (pozitif ahlaki norm, yapmalısın) ile oluşur. Yani her komün, en genel manada bu ahlaki yükümlülükler (obligation) ile vücut bulan bir “sınır”dır. Daha sonra bu negatif ve pozitif norm çerçevesinin içeriğini kendi şart ve imkanlarına göre kendisi doldurur.
2- Ahlaki boyut, bireylerin davranışlarıyla topluluk zemininde oluşur. Yani soyutlanmış, atomize bireyde değil, ancak bir topluluk halinde yaşayan ilişkisel-bireyler topluluğunda yaşanabilir ve belirebilir. Ahlaki davranışı belirleyen etmen, iki özne arasında ya da daha geniş bağlamda ben ve diğer varlık arasında açık veya örtük bir ilişki, birbirini etkileyen davranışlarla ilgilidir.
İ. Kant, erdemli davranışın belirleniminin failin bu davranışı herhangi bir dışsal etmene bağlı kalmadan veya davranışın sonucunda ortaya çıkan sonucun getirisine bakmadan evrensel bir norm olarak kabul etmiş olmasına bağlar. Bu, “kategorik imperatif”tir: “Öyle davran ki, bu eyleminin dayandığı ilke (maksim) aynı zamanda bütün insanlar için bir ilke ve yasa olabilsin.”[17] Yani Kant, etik davranışın kriterini, öznenin etik olarak tanımladığı normu, evrensel bir norm olarak kabul etmesi biçiminde koyar. Böylece özne, bu normu kendisi için de uygulandığında içeriksiz kabul edecektir. Bu haliyle birey, tutarsızlığa düşmeden veya yarar beklemeden bir davranışı sergilediğinde, bu davranışın içeriğinden bağımsız olarak erdemli davranış olacaktır. Bu önermenin, dinlerin ve kadim geleneğin savunduğu bir durum olduğu söylenebilir;[18] Ancak Kantçı etiğin ince bir açmazı vardır ki buradaki “evrensel norm” iradesi, tamamen tikel özneye bırakılmıştır. Bu noktada tikel öznenin evrenseli belirlemesi durumu oluşur. Bu durum, ister bireyciliğe (indivi-dualizme) uygun atomize ferd özne olarak kabul edilsin, ister herhangi bir toplumsal grup (sınıf-ulus veya dinsel kolektivite) fail olarak kabul edilsin ki bunların hiçbiri evrenseli ifade etmez, tikel faillerin kendini evrensel ahlaki norm koyucu olarak konumlandırması ve bu normun (Kantçı maksim) tek meşrulaştırıcı kaynağını da kendi evrensellik arzusu olarak koyması sonucunu doğurur. Bu etik ilkenin evrenselliğini öldürür. Kantçı manadaki kategorik imperatifin evrensellik iddiası, kendi kendisini bozguna uğratır.
3- Ahlaki norm kaynağı metafizik ve evrensellik olarak konulduğunda, herhangi bir topluluğun (veya ferdin) çıkar-yarar-faydasına göre düzenlenmiş “politik” yasalar toplamı (göreli ve konjektürel) olmanın ötesine geçer ve gerçek küresel bir karakter kazanabilir.
İyi-erdemli ve yararlı-faydalı-çıkarlı davranış, bazı durumlarda kesişebilir, bir kesişim kümesi oluşturabilir fakat erdemin bunlarla doğrudan amaçsal bir ilişkisi yoktur. Erdemli davranışın, herhangi bir sonuca bağlı olmadan tamamen kendisinde iyi-erdemli olduğu kabul edilmelidir. Aynı şekilde mutluluk kavramı da erdemli davranışı belirleyen ahlaki normun amacı/belirleyeni olamaz. Erdemli davranışın ruhsal bir haz/mutluluk doğurduğu bir gerçektir. Ancak davranışın sonucu olarak ortaya çıkan hazzı, bir amaca dönüştürmek ve erdemli davranışı bu “ödül”e indirgemek farklı yoldan da olsa erdemli davranışı “Carpe Diem”- “günü yaşa!” hedonizmine indirgemek olur. Hz. Ali, dini pratik içinde iyi davranışın normlarını tartışırken, üç tip insan davranışı ayrımını koyar. Kimileri cehennem korkusuyla, kimileri cennet beklentisiyle, sonuncular ise sadece ve sadece en yüce tanrısal ilkeye inandıkları için hiçbir korku ve vaat beklentisi olmayan özgür insanın davranışı olarak gerçekleştirenlerdir.
Günümüzde en sık yaşanan durum; ahlakın basit bir toplumsal yarar hususuna indirgenmesidir ki bu, ahlakı bir otoritenin politik çıkarları ve “hukuk”a indirgemeye yol açar. Bu noktada dinlerin, ahlakın en yüce evrensel ilke olarak tanımlanabilecek “Tanrısallık”a bağlamaları dikkate alınmalıdır. Tanrısal ilke tarafından belirlenen “ahlaki norm”, herhangi bir zamana veya herhangi bir topluluğun çıkarları tarafından değil, bütün toplulukları ve bütün zamanları kapsayan “evrensel” (külli) irade olan Tanrısallık tarafından belirlenmiştir. Hatta daha ötesinde bu ahlaki norm insan-merkezci de değildir. Tanrı sadece insanların değil, tüm varlıkların, bitki ve hayvanların da “yararını” gözeten bir evrenselliği ifade eder. Bütün tikel öznelerin evrensel olarak evrensel öznenin koyduğu norm zaman ve mekân sınırlarına bağlı olan herhangi bir tikel aklın çok ötesinde mutlak kapasiteye sahip olmak anlamındadır. Aksi durumda her bir tikel (ferdi veya kolektif) öznenin mutlak doğruyu-belirleme hakkına sahip olduğunu savunmuş oluruz ki, 20. Yüzyıl sistemini hâkim güçlerinin esas iddiası olan ahlaki doğruyu kendisinin belirleyebileceği dayatmasının dayandığı nokta budur.
4- Dördüncü noktaya varmış oluyoruz ki ahlaki norm aşkın olmakla beraber aşkın (müteal-transendental) olarak kalamaz, o aynı zamanda “içkin” olmak zorundadır. Her bir tekil fert, fert olmak ile bu ilkenin varlığını dışsal bir dayatma olarak değil, kendi özünde bulunmalıdır ve bu, öznenin özgürlüğü-otonomluğu anlamındadır.
Ahlaki davranışın özü, özgürlüktür. Öznenin özgürlüğü ile ahlakiliği birbirini koşullar ve birbirine öncelik kabul etmez biçimde bağlantılıdır. Bir fiilin ahlakiliğini sağlayan şey, öznenin özgürlüğü olarak konulduğunda, bu aynı zamanda dışsal hiçbir otorite tarafından ele geçirilemez ve yok edilemez bir öz’e sahip olduğuna işaret eder ki bu ruhsallıktır. Sadece akli (analitik zekâ manasında) bir varlık olarak kaldığı sürece, insanın nesnelerin ve şartların determinist yasalarının belirlenimi altında hareket eden bağımlı varlık olacağı açıktır. Ruh, insanın rasyonalite sınırlarının dışında taşmasına olanak veren bir boyuttur ki aynı zamanda evrenselin bir parçası olur. Evrenseli ve evrenselin normunu tam da içinde bulur. Böylece insan ruh vasıtası ile aklın nesnelerin / şartların tikelliği içinde hapsolan algısını aşarak evrensele ulaşır ve evrensel tarafından belirlenen ahlaki iyiyi, Kant’ın kategorik imperatif olarak tanımladığı şekilde hiçbir dışsal dayatma olmaksızın salt kendi içinde duyum sandığı için gerçekleşir.
Tanrı, ruhtur ve tanrı insana kendi ruhundan üflemiştir. Her insan, evrenseli aynı zamanda içinde taşır. Kalp, bu evrenselin mekanıdır ve en yüksek otoritedir. Kadim dini ve felsefelerin kalbi sadece bir organ değil, bütün ruhsal donanımıyla akletmenin, hissetmenin, sezebilmenin toplamı olarak ele almaları buna işaret eder. “Kim sana ne fetva verirse versin, sen kalbine danış! Kalbine hoş gelen şey doğrudur. Kalbini ezen, sıkıntı veren şey ise kötüdür-günahtır.” (Hz. Muhammed). Zira “Kalp, Allah’ın mekanıdır.” (Hz. Muhammed).
Böylelikle tikellik ve evrensellik erdemli insanda birleşir; bunun tezahürü kalbi bir durum olan “vicdan”dır. Gayri-şahsi olana ulaşan kalbi/vicdani yargıya ulaşan fert, evrenselin arzusunu/emrini, kendi arzusu olarak içinde duyumsar ve bu ahlaki normu, dışsal değil, kendi içsel sesi (vicdan) olarak ele alır. Bu gerçek özgür insanın ahlaki erdemidir.
5- Gerçek özgür insanın ahlaki duruşu, komünün ahlakiliğinin temelidir. 19. ve 20. yüzyıl komünal hareketlerinin (ister sosyalist ister dinsel) temel sorunu da özünde kapitalist modernitede içkin olan egoist ve kolektivist totalitesini, bireyciliği ret adına açıkça savunmuş ve sahiplenmiş olmasıdır.
20. Yüzyıl sosyalist düşüncesinin nadide zihinlerinden olan Simone Weil, çok erken bir dönemde, henüz 1930‘ların başında hem faşizmin hem de Sovyet Rusya’nın uygulamalarında güçlü bir sezgi ile kişi kutsaması kadar toplum kutsamasının da aynı derecede hatalı olduğunu vurguladı, bireyci egoist kapitalizme karşı toplumun/kolektivitenin kutsanmasının, toplumu “tanrı” mertebesine çıkaran yaklaşımda farklı boyutta bir yanlışı üretti. Simone Weil, bunu açık bir hata olarak “topluma tapınma” olarak eleştirir: “Topluluğa kutsallık atfetme hatası, ona tapınmadır.”[19] Ona göre birey veya toplumun kutsallaştırılması aynı derecede hatalıdır, sahte bir kutsallık algısı oluşturur. Kutsallığı topluluğa/topluma atfetmek, her tür kolektiviteyi (ulus adına veya vatan, sınıf yahut din-mezhep adına fark etmez) mevcut Siyasal otoritenin iradesine bağlı şekilde kutsallaştırmak anlamına gelir. Faşizm, Nazizm ve totalitarizmlerin dayanağı budur. Bu nedenle Weil’e göre kutsal olan ne fert, ne topluluktur; bunları aşan bir gayri-şahsilik durumu olmalıdır. “Bilimde kutsal olan hakikattir, sanatta kutsal olan güzelliktir. Hakikat ve güzellik (ise) gayri-şahsidir.”[20]
Bütün inançlarda somut hiçbir varlığa indirgenemeyecek olan Tanrı-Allah ve “ahiret” düşüncesi, bizi sarmalayan madde zindanından bizi kurtarmaya yardımcı olabilir. Tanrı’yı öldürenler, nihayetinde insanı da öldürmeye teşebbüs etti. Oysa tanrı, hay’dır, hayattır, hayat verendir, öldürülmemelidir.
19. Yüzyılın çaresiz fakat muhteşem zihni Nietzsche, Tanrı’yı öldürdükten sonra onun yalnızlığını çekti ve ömrünün sonlarında büyük bir yakarışla onu yine çağırdı:
“Hayır geri dön, bütün azaplarınla
Ah geri dön, sonuncu yalnızlığa
Gözyaşı sellerim senin için dökülüyor
Ve yüreğimin son alevi senin için tutuşmuş
Ah geri dön! Bilinmez tanrım! Acım! Benim son mutluluğum.”
Kaynaklar:
Yoruma kapalı.