Düşünce ve Kuram Dergisi

Coğrafya Gerçekliğinde Oluşan Hakikat: Kader Birligi

Mehmet Akpolat

Kürtler, yaşadıkları coğrafyada binlerce yıldan beri çevrelerini saran güçlerle çeşitli düzeylerde ilişkilere girmişlerdir. Hem bu güçlerin etkisinde kalmış, etkilemiş ve hem de kendi içlerinde özgünlüklerini de korumuşlardır. İşgal ve savaşın eksik olmadığı bu jeostratejik ve jeopolitik coğrafya içinde, jeokültürel bütünsel gücüyle varlıklarını sürekli kılabilmişlerdir. Bu gerçeklik içinde günümüz Ortadoğu coğrafyasında hem süregiden sorunların varlığında ve hem de bu sorunların çözümünde mihenk taşı olan hususların başında Kürt-Türk ilişkileri gelmektedir. Bu ilişki düzeyine genelde geçmişten kopuk, güncel ve gelecek bilincinden yoksun, objektiflikten uzak hamaset söylemleri ve 20. Yüzyılın ulus-devlet dezenformasyon ile gelişen tarihsel süreç göz ardı edilmektedir. Tarih perspektifinden kopuk bir hayatın güncele nasıl yansıdığını bugün gelişen toplumsal ve ekolojik sorunlardan görmekteyiz. Bu noktada, varlığın korunması amacıyla Kürt-Türk ilişkisi nasıl gelişmiş ve bugüne kadar tayin edici özelliği ile bu stratejinin tarihsel seyri nasıldır?

Kürt-Türk ilişkileri, Bizans ve Emevi/Abbasi İslam İmparatorlukları arasında doğal bir sınır konumunda olan Kürdistan üzerinden, İslamiyet’in Asya’ya yayılışı ile Türk boylarında doğudan batıya yönelmelerinin kesiştiği bir tarihsel süreçte gelişerek günümüze değin gelinmiştir. Türklerle ilgili olarak ilk kez Çin kaynaklarında geçen ‘’Tu-kiu, Tu-kue, Tolkol’’ gibi terimler, 9.Yüzyıldan itibaren Arap-Müslüman kaynaklar tarafından ‘’Türk/Türük’’ olarak çevrilerek Arap ve Bizans literatürüne girmiştir.

1893 yılında Danimarkalı dilbilimci Vilhelm Ludwig Peter Thomsen’ın 6-8. yüzyıllarından kalma Yenisey ve Orhun yazıtlarında bazı kelimeleri ‘’Türk’’ olarak okumasıyla batı literatürüne de yerleşmiştir. Her ne kadar kelimeye yüklenen anlam çok farklılıklar arz ediyorsa da, ‘’boy’’ anlamındaki kullanımdan Avrupalılarca etnik bir kullanıma geçiş yapmıştır. Bugünkü Kazakistan, Özbekistan ve Türkmenistan’ı kapsayan ‘’Maveraünnehir’’ de Şamanizm, Zerdüştlük, Budizm, Nestûrîlik, Manicilik gibi inançlar varlığını sürdürürken zor, ikna propaganda ve çoğunlukla da karşılıklı çıkar sonucu İslamiyet bölgede yayılmıştır. Türk boylarının bölgede Çin İmparatorluğuyla yaşadıkları tarihsel sorunlar, bölgede yaşanan iklim değişikliğinden kaynaklı doğa sorunları, boylar arasında gelişen toplumsal sorunlar sonucu Türk boyların 7. Yüzyıldan itibaren Hazar denizi kuzeyinden Kürdistan ve Ortadoğu’ya doğru göçleri 11. Yüzyıla değin süreklilik kazanmıştır. Göçebe yaşam tarzıyla yaşanabilir yurtlar arama ve ‘’geleneksel İran imparatorluk coğrafyasında fethe dayalı yerleşkeler oluştursalar da hem beylerin kendi aralarında yaşadıkları çatışmalar, hem de fethedilen bölgelerde komşu kavimlerle gelişen ilişki ve güç/iktidar odaklı savaşlar kalıcı yerleşmeyi engellemiştir. Kalıcı ve güvenli yurt arayışları ile gelişen batıya göçler, kitlesel olarak Arap, Kürt, Ermeni halklarla karşılaşmayı getirmiştir”[1]

Aslen Kürt olan Ebu Müslim önderliğinde, Horasan’da başlayan direnişle, kendi içinde iktidar sorunları yaşayan ve yine farklı nedenlerin sonucu Emevilerin son halifesi 11. Mervan alaşağı edilip, Haşimilerden Ebu’l-Abbas yeni halife yapılarak İslam İmparatorluk saltanatı Abbasilere geçmiştir. Ebu Müslim’in ordularınca Çin ordusu 751 yılında Talas Savaşında yenilmesiyle, İslamiyet Türklerce daha fazla kabul edilme sürecine gidilmiş, Orta Asya’nın İslam İmparatorluğunun egemenliğine geçişini kalıcılartırmıştır. Türklerin de büyük ölçüde yenilgiler sonucunda Müslümanlığı kabul ettikleri tarihi bir gerçekliktir.

Mesudi gibi Arap tarihçilere göre, Mu’tasım (883-842), daha tahta geçmeden Türklerden kurulu bir askeri bir birlik oluşturmuş, halifeliğe de bu ordu sayesinde gelmiştir. Mu’tasım döneminde itibarları artan paralı Türk askerlerin sayısı artarken, Abbasi ordularının başına geçmeye başlamışlardı.

Bu sürecin getirdiği imkanlar sonucu İslamiyet Türkler arasında kitlesel olarak yayılmıştır. Bölgede kalıcı olarak yerleşmelerin önü açılmıştır. Denilebilir ki, Türk tarihinin en önemli aşamaları da İslami uygarlıkla sağladığı ilişkidir. Müslümanlığa geçişleri 7.Yüzyıldan başlayıp 10.Yüzyıla kadar uzun bir süreci kapsar. Türk boy beylerinin Ortadoğu’da yayılmasının iki büyük tarihsel sonucu olmuştur. Birincisi, Araplardan sonra ikinci hakim kavim olma konumudur. Temel stratejileri hep iktidar ve devlet üzerine olmuştur. Fakat bu eğilimin doğal sonucu üst tabakanın Arap ve Fars kültürü içinde erimeleri biçiminde olmuştur. Türklüğe çok açıkça sahip çıkmamışlardır. İkincisi de, sınıfsal planda gerçekleşmiş olanıydı. Tıpkı Arap aşiretleri ile Bedeviler arasındaki sınıf kopuşuna benzeyen bir süreç Türk beyleri ile boyların yoksul tabakaları arasında yaşandı. Beyler daha çok Türk olarak kimlik kazanırken, aşağıdaki boylar kendilerini Türkmen olarak tanımladılar. Türkmen, Sünni Müslümanlık ve iktidar dışına sürülmüş kabile Türklüğünü niteler. Asıl Türklüğü, dil ve kültürde yaşatanlar Türkmenler olacaktır.[2]

 

11-12. Yüzyılda Kürtlerde Önemli Gelişmeler

10. ve 12.yüzyıl arasında Kürtler ve kendilerini çevreleyen güçler ekseninde önemli gelişmeler yaşanmıştır. Bu güçlerin kendi içlerinde yaşadıkları siyasi, ekonomik, toplumsal, haneden, iktidar vb. sorunlar ile birbirlerine dönük ilişki ve çatışmaları Kürdistan üzerinde 9.Yüzyılda önemli bir otorite boşluğu yaratmış ve bu objektif durum, Kürt yerel siyasal gücünün yeniden doğuşunu getirmiştir. Birçok Kürt beyliği, beyliği aşan örgütlenmelere ulaşmıştır. Toplumsal iç dinamiğe dayalı gelişen bu iktidar örgütlenmeleri; Fedlavi Hanedanlığı (913-1424), Şeddadi Devleti (951-1164), Hasnaviler /Hasanveyhiler Devleti (959-1015), Annaziler (991-1118), Büveyhi Beyliği (93-1062), Mervani Devleti (985-1096), Revvadi Emirliği (1025-1059) olarak öne çıkmaktadırlar. Bu Kürt hanedanlarının hem kendi içlerinde yaşadıkları hanedanlık sorunları, hem de kendi aralarındaki ilişki ve iktidar mücadeleleri ve hem de Abbasi, Fatımi, Bizans ve daha sonra Selçuklulara dayalı egemenlik mücadeleleri, iktidarın kendi içerisinde sürekli değişmesine, güçsüz kalmalarına ve en önemlisi de kendi toplumsal kültürlerinden uzaklaşmalarını yaratmıştır. Bu beylik/hanedanlık örgütlenmeleri arasında Kürt-Türk ilişkileri bağlamında tarihsel gerçeklik adına önemle vurgulanması gerekenler de bulunmaktadır. ‘’Selçuklular 11.Yüzyılın ikinci yarısında Azerbaycan, Kürdistan, Erran ve Doğu Anadolu’ya geldiklerinde burada hakimiyet süren Revvadi, Şeddadi, Mervani ve Annazoğulları gibi Kürt hanedanları mevcuttu’’ (Faruk Tümer, Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, S.2, TTK Basımevi) Her ne kadar ilk süreçlerde karşılıklı sorun ve savaşlar yaşamışlarsa da, hem Kürt-Türk beylikleri arası güç/iktidar mücadelesinde ve hem de özellikler Türk boy, Ermeni, Gürcü ve Bizans’a karşı ittifaklar da geliştirilmiştir. Oğuzların, Gaznelilere ve kimi diğer Türk boylara karşı Azerbaycan’ın hakimi olan Revvadilerin hizmetine girmeleri ve yine peşinden bölgedeki bu ittifak arayışları sonucu yaşanan Dandanakan Savaşı, Selçukluların gelişiminde önemli rol oynamıştır. Revvdi/Şeddadiler Bizans, Ermeni ve Gürcü güçlerine karşı bölgede hakimiyet mücadelesinde bulunurken, kendi içlerinde iktidar mücadelesi yaşamışlar ve bu durum Selçukluların yayılma stratejisi sonucu kendileriyle ilişkilenmeyi de arttırmıştır. 1045-1046 yılından sonra Selçukların Şeddadilerle ilk teması da, Bizans’a karşı işbirliği biçiminde olmuştur. Arran’ın stratejik konumu sonucu Şeddadiler, Selçuklularla 1055’ten sonra tabihami çerçevesinde tesis ettikleri münasebet sayesinde hakimiyet alanlarını batıda Ani’ye (1055), kuzeybatıda Tiflis’e (1068) kadar genişletmişlerdir. Şeddadilerin hükmettiği bölgenin stratejik önemi de, Selçuklar açısından Kürdistan/Ermenniye üzerinden Bizans hakimiyeti alanı, Anadolu’ya talan amaçlı akınlar için o süreçte kullanabilecekleri yegane güzergah olmasıdır. Revvadi/Şeddadilerle ilişkiler, Selçukluların bu coğrafyada yerleşmelerinin ve Abbasi saltanat gücüyle bütünleşmesinin yolunu döşemiştir denilebilir.

10.Yüzyıldan itibaren Abbasi İmparatorluğunda merkezi otorite zayıflamış ve taht kavgaları hızlanmıştır. Meydana gelen ekonomik yıkım özellikle Bağdat’ta şiddetli bölüşüm savaşlarının yaşanmasına yol açmıştır. Farklı siyasi, dini ve etnik gruplar arası sorunlar ‘’istikrarı’’ ortadan kaldırmıştır. Bu da göçebe halkları bölgeye akınlar yapmak konusunda iştahlandırıyordu. Çok sayıda göçebe Türk paralı askerin de yer aldığı devşirilen milisler (ayyarın) Bağdat’ı çok şiddetli iç savaşa sürüklemiştir. Bu süreçte ‘’Tevaif-i Mülk’’ adı verilen yarı bağımsız beylikler ve devletler kurulmuştur. Kürt, Bedevi, Deylemi emirliklerinin tabilhami varlıklarıyla şekillenmiş olan İslam’ın merkez ülkesi taht kavgalarından zayıf düşmüş Kürt Şii Büveyhoğullarının hakimiyetinde bulunan Bağdat’ın Selçuklularca fethedilmesi yeni bir süreç başlatmıştır. Mervanilere sığınan halife Kaim geri getirilerek tahta oturtulmuş, Tuğrul, halife Kaim’in kızıyla evlenirken, kendisi de kız kardeşini halifeyle evlendirmiştir. Bu gelişmeler sonrası; 945 yılında halife Mustakfi tarafından, Büveyhoğulları liderine verilen ‘’Emirü’l Ümera’’ (Sultanlık) müessesi 1058’de Tuğrul’a verilmiştir.

Abbasi/Selçuklular, kendilerine bağlı beylik/devletlere yönelik politikasını iki ilke belirtmiştir. Bir taraftan sultan, kendi imparatorluğunu sünni halifenin ve Abbasi/Selçuklu hükümranlığını tanıyan emirliklerinin hamisi olarak görüyordu. Öte yandan kendi iktidarını bir anlamda kendi boylarının adaletine borçlu olduğundan, Türklerin ganimet ve toprak talebine cevap verebilmek için de düzenli olarak zengin ve verimli Kürdistan üzerinden Anadolu topraklarına sefere yönlendirilmişlerdir. Bizans’la savaş durumunda olmak zorunda kalınsa da, bu yöntemle Türk boylarının egemenliği altındaki toprakları yağmalanmasının önüne geçilebiliyordu. Kürtlerle ilk başta gelişen çatışmalar sonrası, birbirini gözeterek akınlar Anadolu’ya doğru geliştirebilinmiştir. Kürdistan’ın yerleşik halkı olan Kürtleri gözetmeyen hiçbir akının Anadolu’ya doğru geliştirilemiyeceği ve kalıcı sonuçlar doğurmayacağını tarihin kendisi anlaşılır kılmaktadır.

10.Yüzyılın son çeyreğinden itibaren Kürdistan’ın göbeğinde Mervaniler, Erciş’ten Musul’a kadar uzanan hat boyunca egemenlik kurmuş, Mervanilerin hakim olduğu bu bölge, her biri başka bir dinin veya mezhebin sözcülüğünü yapan birbirine rakip üç büyük gücün ortasında ticaret yollarının kesişme noktasında yer alıyordu; kuzeyden güneye, doğudan batıya gelişen bu ticaret yolları yanında, verimli topraklara da sahiptir. 10. ve 11.yüzyılların son çeyreği arasında, yaşanan iklim değişikliği sonucu gelişen doğa olayları ve talana dayalı iktidar savaşları sonucu ticaretin kesintiye uğradığı, bununla birlikte Mezopotamya ve Anadolu’da ciddi kıtlığın yaşandığını kaynaklar göstermektedir. Bu durum bile bir yönüyle Mervanilerin o süreç açısından söz konusu güçler açısından önemini gözler önüne sermektedir. Mervaniler de, 1049-1050’den itibaren tabi-hami biçimde Selçukluların hükümranlığını kabul etmiş olsa da, Bizans’la da ilişkiler sürdürmeye gayret etmiştir. Bundandır ki, 1074’de Bizanslılarla Selçuklular arasında yapılan barış görüşmelerinde arabulucu olarak kendilerini göstermişlerdir. Bunu yaparken de en formel bir diplomatik ağa sahip Yakubi Hristiyanlarla (Süryani) geliştirdikleri iyi ilişkilerden de faydalanmıştır.

Bizans ve Selçuklular arasındaki güç dengesi arasında, Selçukluların lehine sonuçlanan 1071’de gerçekleşen Malazgirt Savaşı, Kürt-Türk ilişkilerinde nirengi noktasını oluşturmaktadır. Malazgirt savaşını konu eden birçok kaynakta, savaşın gerçekleştiği coğrafyanın yerleşik halkı olan Kürtlerden, resmi tarihin inkara dayalı anlatımıyla söz edilmektedir. Hayatın doğal akışına ters böylesi bir çarpıtmanın temel amacı, Kürt varlığının inkarı üzerinden geliştirilen resmi söylemdir. Sibt İbnü’l Cewzi (ö-1257) ve İbnü’d Devadari (ö-1335) gibi kimi yazarlar, konuyla ilgili çalışmalarında Kürtlerden söz etmektedir. Ancak resmi söylemin etkisinde olan zihniyet bu seferde, Kürdün görünmez kılınmasının aklıyla ve bir de ‘’aydın objektifliği’’ havasıyla, ‘’Malazgirt muharebelerinden sonra kaleme alınmış iki kaynakta birer cümlede geçen ifadelere dayanarak Kürtler olmadan Türklerle Anadolu’nun kapısının açıldığını demek yanlıştır’’ gibisinden söylemlerle, bir başka cepheden söz konusu inkar politikasını pekiştirme gayretindeler. Oysa savaşın gerçekliği bölge gerçekliğine bağlamak bile açığa çıkan gerçekliği anlamaya yetmektedir. Bu süreçte bölge koşulları neydi?

10.Yüzyılda Abbasi hilafetinin siyasi otoritenin sarsılması ve parçalanmasıyla, erken İslam döneminden beri ilk kez Bizans ordularının kitlesel biçimde Doğu’ya taarruzda bulunması mümkün oldu. Bizans, Anadolu bölgesine yapılan akınlar için üs vazifesi gören Maraş ve Malatya üzerinden Kürdistan’ın serhat bölgesini de içine alan Ermeniyye kentlerine kadar uzanan bölgeler, bu kez Bizanslıların karşı ataklarının ilk kurbanı oluyordu. Bizans, nüfuzunun yeniden oluşmasına hedefleyecek bir dizi sefer gerçekleştirmiştir. 965 yılından sonra bu bölgeden Anadolu’ya dönük akınlar engellendiği gibi, Bizans ordusunun Abbasilerin iktidar merkezi olan Bağdat’a ilerlemesini engelleyen tek şeyin su ve yiyecek kıtlığı olduğu aktarılır. Bizans’ın bu dönemde Kürdistan’daki bu toprak kazanımlarını arkasındaki başarılarına ne kadar borçluysa, sınırlarını Kürdistan’ın kuzeydoğu yönünde genişletmekteki başarıları da din eksenli geliştirilen diplomatik yeteneğin rolü de o kadar büyüktür.

Emeviler devrinde İslam halifeliğine tabi bir eyalete dönüştürülen ve din merkezli tayin edilen valilerce yönetilen Ermeniyye bölgesinin bu vaziyeti, Abbasiler döneminde de devam etmiştir. Kürtler gibi merkezi bir iktidara sahip olmayıp, çeşitli hanedan aileleri arasında bölünmüş bulunan Ermeniyye, kendi içerisinde ise birbiri üzerinde otorite kurmaya çalışan hanedanlara mensup prensler tarafından idare edilmekteydi. Abbasi siyasi otoritenin zayıflamasına bağlı olarak, 850 yılında gerçekleşen isyan, hilafet yönetimini zorlamıştır. El-Müstain döneminde isyanları önlemek, Kürtleri dengelemek, halifeliğe tabiiyeti sürdürme maksadıyla Ermeni Bagrutini prensine payeler verilmiştir. Ancak bu durum Bagrutini, Varburakan Ardzruni vb. kimi hanedanlıklar arası iktidar mücadelelerini de arttırmış ve bu parçalık hali daha sonra gelişecek olan Selçuklu akınlarını etkilemiştir.

Ermeni ve Kürt İlişkileri

10.Yüzyılın başlarında Bizanslılar, o zamana dek kazandıkları Ermeniyye topraklarıyla, müstakil thema bölgesi oluşturup, bu thema 934 yılında ilhak edilen Malatya bölgesine kadar genişletilmiştir. Böylece Bizanslılar, Ermeni prensliğin stratejik önemdeki Van Gölü’nün kuzey kıyısı boyunca Anadolu’yu Azerbaycan’a bağlayan hattın önemli bölümünü ellerinde tutmaktaydılar. Kürt ve Müslüman emirlerinin geleneksel konuşlanma alanı olarak kullanılan Amed’in de çevresini sarmayı amaçlamıştır. Yine Van Gölü’nün doğusu ve güneyinde yer alan dağlık bölge, doğal bir kale oluştururken, Ermeni ve Kürtler arasında aynı coğrafyada yaşamanın sonucu, ilişkileri tarihsel olarak hep karşılıklı çıkara dayalı ‘’simbiyotiktir’’.

Doğu’ya yönelik genişleme politikası ile bağlantılı olarak iki siyasi strateji yürüten Bizans imparatorluğu, gerilemeye başlayınca, Anadolu’daki iktidarının parçalanmasını hızlandıran izlenen bu stratejinin de payı vardır. Bunlar; Ermeniyye bölgesinin ilhakı ve savunma odaklı oluşturulmuş thema askeri gücü yerine paralı askerlerden oluşturulan birliklerin kurulmasıdır. İmparatorluğa bağlanmak, bunun Selçuklu talanlarından korunmak için etkili bir yol olacağını düşünen Ermeni nüfusunun büyük bir kısmı tarafından başta olumlu karşılanmış fakat dinsel çelişkiler yüzünden Bizanslıların ayrımcılığına uğrayan çok sayıda Ermeni bir süre sonra Selçuklu iktidarını tanımanın kendilerini gelişen talanlardan daha iyi koruyacağına kanaat getirmişleridir.

7.Yüzyılda başlayan Müslüman yayılmalarında 10.Yüzyılda gelişen Bizans karşı taarruzlarına kadar, Anadolu etkili ve de ucuz bir yöntem olan thema’lar temelinde örgütlenmiş yerel çiftçi-askerler tarafından korunmuştur. Bölgenin Bizanslarca ilhakından sonra, merkezi iktidarın savunması için silahlandırılmış bu yerel birliklerden vazgeçip, yerine, ücretleri ödenen paralı askerlerin oluşturduğu sürekli bir ordunun bölgede konuşlanmasına gidilmiştir. Böylece kitlesel Selçuklu akınlarının başladığı bir dönemde, savunma savaşı için bir avantaj oluşturulabilecek yerel askerlerden oluşan güçten vazgeçilmiş olundu. Sürekli ordunun finansmanı için sınır bölgelerinde yaşayan halktan vergi alınması, imparatorluk yönetimine duyulan hoşnutsuzluğu besleyip arttırmıştır.

Mervani bölgeleri özellikle de denetiminde olan Ahlat, o süreçte genel anlamda vazgeçilmez stratejik bir öneme sahiptir. Nasıl hayati bir gereklilik olduğunu Malazgirt muharebesinin sonucu göstermektedir. Zira civardaki Bizans bölgeleri gelişen yağma, talan akınları nedeniyle harabeye dönüştüğü halde, Ahlat’ın da içindeki bulunduğu Mervani toprakları tarımsal zenginliğiyle bir istisna oluşturmuştur. Malazgirt muharebesi sürecinde Mervani topraklarına ilişkin iki şeyi göstermektedir; Tabi-hami ilişkisi çerçevesinde Mervanilerin siyasi bağımsızlığının kısıtlanması arasında, Ahlat Selçuklular için üs olarak kullanılmış, Mervani Emirliği de 1071 Malazgirt muharebesinde Selçukluların saflarında aktif olarak yer almıştır. Yine ticaret hayatı ve zengin bir zirai üretim söz konusuydu. Çevresindeki geniş Bizans toprakları terk edilmiş ve ıssızlaşmışken, Ahlat’ın sırf bu yüzden erzak ve hayvan yemine muhtaç oldukları için bir çekim merkezi olduğu görülmüştür. Sibt İbn el-Cewzi’nin Ahlat’tan Malazgirt yönüne doğru ilerleyen Selçuklulara ‘’10 bin Kürt gönüllü olarak katıldığını’’ belirtmesindeki temel nokta burasıdır. Muharebe sonrası Türkmen boyları kitlesel şekilde, herhangi bir engellemeyle karşılaşmadan Anadolu’ya, yerleşmeye dayalı akınlar geliştirmişlerdir. Bizans politikaları sonucu, 10.Yüzyılda göç ettirme ve yeniden iskan ettirme stratejisi Kürtlere, Ermenilere acı vermekle birlikte, kısa süre içinde Bizanslıların kendisi içinde ölümcül sonuçlara yol açtığını savaşın sonucu göstermektedir.

Kimi kaynaklara göre 8.Yüzyıldan itibaren Türk boyları, Bizans’ın Anadolu topraklarına ganimet eksenli talan ve yağma akınları gerçekleştirmişlerdir. Yerleşmeye dayalı olmayan bu seferler üzerinden, Malazgirt savaşı sonrası geliştirilen yerleşmeye dayalı seferler gerçekliği görülmez kılınma amaçlanmaktadır. Bilinmektedir ki, dönemin devlet yapısının niteliğini belirleyen şey, yerleşmeye elverişli kullanılabilir durumdaki arazilerin dirlik olarak dağıtılmasıdır. Malazgirt savaşı sonrası gerçekleşen yerleşmeye dayalı seferler ve bunun nerede nasıl atabeylikler sistemine geçildiğine bakmak bile, gerçekleşen Kürt-Türk karşılıklı çıkara dayalı ilişkisi görülüp anlaşılacaktır. ‘’Birinci Anadolu Atabekler süreci’’ de denilen örgütlenme sisteminin kurulduğu alan Kürdistan ile Anadolu’nun kesiştiği bölgede Bizans arasında tampon bölge işlevi de görmesi bu ilişkinin resmidir denilebilir. Söz konusu bu karşılıklı çıkar ilişkisi nedir? Bu coğrafyada her iki halkın varlığını sürdürme istemidir. Bu istemde, İslamiyete dayalı ortak bir aidiyet önemli bir yön oluştursa da, aynı zamanda Bizans ve Fatimiler gibi dış tehditlere karşı varlığın ortak kader biçiminde korunması istemi de belirleyicidir. Kürdün, yaşadığı coğrafyada varlığı sürdürme istemi ile, Türkün dahil olduğu bu coğrafyada varlığını geliştirme ve sürdürme istemi ortak bir kader biçiminde birleşmiştir.

Bu kadar birliği gerçekliğinin tarihsel seyrinde 1920-1922’de TC’nin kuruluş süreci, Osmanlı imparatorluğunun Ortadoğu’ya hükmedişinin aşamaları olan 1517-1514 Osmanlı Safavî ve Memlük savaşları süreçleri ile Türklerin Anadolu’ya yerleşmesini getiren 1071 Malazgirt Savaşı süreçleri önemli dönemeçler olmaktadır. Kürtler bu coğrafyanın yerleşik halkıdır. Kendine yeter bir yaşam gerçekliğinde yaşamını sürdürmüştür. Bu da yayılma gibi bir amacın gelişmesini ortadan kaldırmaktadır. Göçebe, üretimden kopuk Türk boyların dahil olduğu bu coğrafyada, Kürtler kendisine tehdit oluşturan Hristiyan Bizans’a karşı ittifak geliştirmişlerdir. İttifakla Kürtler, Türklere yerleşmesinin kapısını açmış; Türkler de, Bizans ve Kürtler arasında yerleşmekle tampon görevi görmeyi kabullenmişlerdir. İslamiyet bu ilişkinin harcı olmuştur. Bu tarihsel perspektifi görerek, bunun üzerinden bir geleceğin yaratılabileceğini anlamak tarihsel bir perspektifin yüklediği bir sorumluluk da olmaktadır.

Ortadoğu, bugün yeni bir tarihsel şafağın, kıyısında ve tarih yaşanılan coğrafyada Kürt, Türk ve diğer etnik, dinsel vb. kimliklerin bütünsel kültürel hakikati üzerinden halkların özgürlüğü, eşitliği ve demokratikliği ile kader birliği geliştirmiştir. ‘’Eşme Ruhu’’ bu gerçekliğin ifadesi olmaktadır.

 

 

Kaynakça

[1] Öcalan, Demokratik Uygarlık, Cilt V

[2] Öcalan, Demokratik Uygarlık, Cilt V

 

Bunları da beğenebilirsin