Düşünce ve Kuram Dergisi

Demokratik Anayasa Oluşumunda Adalet İlkesi

Hasan Aşkın

Anayasanın nasıl’ına ilişkin tartışmalar kuramsal ve kavramsal düzlemde hem siyaset felsefesinin hem de siyaset biliminin temel gündemlerinden birini oluşturur. Bugün bile tartışmanın öneminden bir şey yitirmemesi konunun sorunsal yanına olduğu kadar, sorunların çözümündeki önemi ve işlevselliğine işaret eder. Anayasa toplum ile toplum üstü kılınma devlet aygıtı arasındaki sorunla ilişkinin yasal dayanağı olduğu gibi, sorunların çözümüne de aynı zeminde yer verilir. Tüm sorun anayasanın nasıl’ına ilişkin sorusunun yanıtıyla ilintilidir. Kapitalist ilişkilerin ilk nüvelerinin şekillenmesinden günümüze bu tartışmalar varlığını korudu. Ortaçağda kişisel iktidarlar olan krallar ve imparatorların keyfi ve istismara açık kararları, bunun bireysel ve toplumsal alana negatif yansımalarına tepki olarak dönemi, burjuva liberal düşünürleri tarafından birey haklarının güvenceye alınması ve iktidarın sınırlandırılması amacına dönük olarak anayasacılık gelişir. Anayasaya böyle bir rol biçilir. Buna paralel anayasayı salt düzen sağlayıcı siyasal (devlet) ilişkileriyle sınırlayan toplumsal bağlamdan kopuk düşünceler de gelişecektir.

Modern ve liberal anayasal tartışmalar siyaset felsefecileri tarafından dar bir alana sıkıştırılır. Önce çıkarılan anayasacılık ve anayasa “kurumsal” ya da “kuralcı” anayasa arasındaki tartışmayla daraltılır. Toplumcu seçenek gündem bile yapılmaz. Kurumsal olan Hobbes ve Hegel tarafından daha çok devlet yapısının güçlendirilmesine dönük makyevelci perspektif iken, Locke ve liberal düşünürler ise, oluşma aşamasındaki kapitalist sistemin daha rahat işleyebilmesi için iktidarın keyfiliklerini sınırlandırıp, bireysel özgürlüklerin güvenceye alınması perspektifinden yaklaşır. Sonuçta her iki anlayış iktidarcı yapının varlığını korumaya, kurumlaştırıp güvenceye almaya dönüktür. Ölüm-sıtma ikilemi arasındaki tercihe zorlanmak bugünkü anayasa düşüncesinin özünü oluşturur. Ehven-i şer olanı demokratik ve toplumcu olarak sunup, halkın zaferi olarak kitlelere kabulü ise, demokrasi olgusunun toplumsal bağlamından koparılmasıyla ilintilidir.

Pozitivist olguculuğun özne-nesne ilişkiselliğinde yürütülen siyasal(devlet) olan ve toplumsal alanın önceliği tartışması devletçi mantalite de siyasal alan olarak önem kazanır. Sonuçta toplumsal alanı da düzenleyecek, toplum üstü kılınmış devlet kurumu olmadan hiçbir şeyin olmayacağı sonucuna varılır. Aristotales bunu “sitenin vatandaştan önceliği” olarak ifadelendirir. Böyle bir tartışma bile öncelikle her iki alanın ayrıştırılması yanlışlığı taşır. Bu iki alan arasındaki organik bağ gereği toplumsal olan siyasal, siyasal olan aynı şekilde toplumsaldır. Siyaset ne de toplum üstü ne de toplum dışıdır. İktidarcı tapının toplum üstü kılmış olduğu siyasetle toplum mühendisliğini amaçlaması siyasete böyle bir misyon biçer. Modern düşüncede devlet anayasa ilkesi etrafında siyasal kılınır. Anayasa bu amaçsallık içerisinde yapılandırılır. Devleti, anayasası kaçınılmaz olarak toplumu, anayasası olarak kabul edilmesi sağlanır.

Tüm yasalara kaynaklık eden, temel yasa olarak kabul edilen anayasa: Gelenek, yasalar, kurumlar ve değerlerden oluşan, toplumun kendisini yönetme konusunda uzlaştığı genel sistemi ifade eder. Bu oluşan yasalarla toplumsal yararın kazanmasını, dokunulmazlığını amaçlar. Yasalar toplumun toplumsal değerlerin ortak çıkarların eseri: yönetimler ise, bu yasaların eseri olmalıdır. Ancak pozitif hukuk; ahlak, toplum, dağa, tarih ve değerlerden kopuk hukuk anlayışıyla yasaları iktidar ilişkilerinin temeli olarak düzenler.

Modern anayasacılık İngiliz, Amerika ve Fransa ulus-devlet oluşumlarından sonra esas yapısını almış, oluşan tüm ulus-devletlere de model teşkil etmiştir. Ulus-devletlerin model aldığı bu anayasa toplumsal bir karakter taşımaz. Tekçi, redci ve tüm toplumsal birimlere sirayet eden iktidar ilişkilerinin yasal temeli yapılır. Siyasal ilişkilerin de yasama, yürütme ve yargı güçler ayrılığı esasında oluşan bir ilişkiyi yasallığın ve demokrasinin temeli sayarlar. Bu elitler arası bir iktidar paylaşımının düzenlenmesidir. Totaliter ve faşizan dönemlerde bu güçler ayrılığı alenen birliğe dönüşür. Bir nevi öze dönüş yaşanır. Bu anlamda devlet kurumu için yasanın amacı sistemini yasal kılıp ve uygulamalarına işlerlik kazandırmaktır. Kendisi oluşturduğu yasalara göre hareket etmez, onu sınırlayan yasalar değildir. Yasaları sınırlayan iktidarın çıkarlarıdır. Yasa-iktidar ilişkisi azami sömürü ile şekillenir.

Her devletin oluşturduğu siyasal yapıyı hukuki ve yasal kılma çabasına anayasa; sorunlara neden olan ve keyfiyete varan kuralların yasa olarak nitelendirilmesi; yasayı, dengeleyen, sorun çözen, düzenleyen, işlevinden uzak sorunların kaynağı yapar. Anayasayı salt düzen sağlayıcı olarak kabul edip, siyasal birliği ve siyasal düzenin sağlanması temelinde kabul eden anlayış devleti bunun merkezine koyar. “Düzen”in sağlanması amacıyla her türlü baskı, zor aygıtını “düzen” bozucu tüm toplumsal dinamiklere ve muhalefete karşı kullanımını meşru görür. Güç ilişkilerine dayanan yasaların özü iktidarın keyfi, sınırsız uygulamalarını sınırlamaya dönük değil, iktidar karşısında toplumu, toplumsal dinamikleri sınırlamayı amaçlar. Tüm bireyse, toplumsal, grupsal ve doğa ile ilgili sorunların kaynağı bu yasal kılınmış sorunlu ilişkilerdir. Bu nedenle önemli olan uygulamaların yasalara uygun olması değildir. Uygulanan yasaların hakkaniyet ve adalet ilkesine uygunluğudur.

Anayasa tüm toplulukların geleneksel ve güncel değerleri üzerinden oluşturdukları konsensüs ve mutabık kaldıkları ilkeleri güvence altına almaya yönelik bir mekanizmalar bütünüdür. Yönetimlerin üzerinden hukuksal ve toplumsal bir sözleşmedir. Doğa, toplum, birey ve grupların haklarını güvenceye alan, özgünlüklerini ve özgürlüklerini koruyan, tüm tarafları bağlayıcı yasalardır. Ancak Liberal anayasacılık birey ve bireysel özgürlüklerin güvenceye alınmasını demokrasinin kırmızı çizgisi olarak belirler. Toplumsal haklar için ise, yasağa varan bir hukuk anlayışıyla toplumsal olana karşı tekçi, retçi, ve saldırgandır. Bireyin özgürlüğü ve hakları demokratik bir ilke olmakla birlikte toplum dışında bir realiteye sahip değildir. Oluşacak siyasal ve toplumsal bir yapıda anayasa tüm toplulukların olduğu gibi, bireylerin de güvencesidir. İlişkilerde birey-toplum dengesi yasalarla da sağlanır.

Anayasal bir halkın siyasal, ekonomik, kültürel, sanatsal, ekolojik, özgürlükler vb. bütünlüklü olarak toplumsal değerler  yapısının nasılına verilen cevaptır. Anayasa ile belirlenen o toplumun yazgısıdır. Bu nedenle “nasıl bir anayasa?” sorusuna cevap hayati önemdedir. Bu sorunun önemli oranda cevabı anayasada direkt etkilenecek olanların katılımı ve hangi temel ilkeler esasında anayasanın da oluşturulacağında gizlidir. Hukukun evrensel karakterine uygun, yerel aidiyete sahip demokratik değerler ve adalet ilkesi esaslarında oluşacak bir anayasanın toplumsal doğaya uygunluğu aranan sorunun yanıtı olacaktır. Bu anlamda anayasanın nasılına ilişkin soruya cevap, nasıl bir toplum ve ilişki biçimine verilecek yanıtla iç içelik oluşturur. İktidarcı ulus-devlet yapısının kendi oluşturduğu sistemine uygun anayasası, hukuk anlayışı ve adalet ilkesi bu amaçsallığın dışında değildir. Aynı şekilde adalet ilkesi temelinde demokratik bir anayasada kendi toplumsal zemini ile ilişkili ve uyumludur. Demokratik ulus olarak amaçlanan bir toplumsal yapının anayasası da bu toplumun yapısına uygun olacaktır. Demokratik anayasayı demokratik toplumdan ayrı düşünemeyiz. Anayasanın oluşum süreci, özü ve temsili bu toplumun kimliğini, aidiyetini ve karakterini yansıtacaktır.

Hukuksal zeminde yasal kılınmış dahi olsa, “demokrasiye dayanmayan özgürlük ve eşitlik ancak sınıfsal olabilir.” (Öcalan, Bir Halkı Savunmak) Demokrasi liberal anlamda çoğunluğun karar vericiliği üzerine şekillendirilmeye çalışılır. Bu durum, çoğunluğun azınlık üzerindeki istismar potansiyeli, baskısı ve zorbalığı riski taşıdığı tartışmalarına neden olur. Demokrasiyi salt çoğunluğa indirgeyen mantık kendi içinde tekçi ve redci bir yönetim arzular. Demokrasi çoğunluğun kararlarda belirleyiciliği kadar, bireysel, grup ve azınlıktaki toplulukların haklarının korunması güvencesidir de. Çoğunluğun karar alma ilkesi gibi, azınlığın haklarının korunması demokrasinin vazgeçilmezidir. Bu istismara yer vermeyecek bir düzenlemeyi hem ahlaki, hem yasal olarak demokrasinin temel gündemi yapar. Ve anayasanın ilkesel bağlamda demokratik kılınmasını ifade eder. Bu bağlamda azınlıklara, kadın ve temsili sorun yaşayan gruplara karşı pozitif ayrımcılık çoğu zaman olumlanır ve onaylanır. Ancak pozitif ayrımcılık kulağa hoş gelse de, bunun diğer bir anlamı eşit ve adalet olmayan ilişkilerdir. Hak ve adalet ilişkisinin hakim olduğu toplumsal ve politik ilişkilerde pozitif ayrımcılığa ihtiyaç duyulmaz buna ihtiyacın duyulduğu yerde ciddi demokrasi sorunu vardır. Pozitif ayrımcılık ve demokrasi ilkesel olarak aynı zeminde bulunmaz. Mevcut anayasaların hiç biri temsili demokrasi dahilinde azınlığın kararı değildir. Ancak bu “çoğunluğun” kararıyla oluşan anayasalara tek başına demokratik bir nitelik kazandırmaz. Temsili demokrasinin tüm gücü altın tepside iktidar elitine sunan işleyişi, demokrasinin nasıl’ına cevap arayışını zorunlu kılar.

Yönetimlerin eseri olan anayasa ancak eserin sahibine hizmet eder, anayasanın iktidar elitleri elindeki toplum karşıtı işlevini değiştirip, toplumsal ve yaşamsal kılabilmek demokratik ilke ile mümkündür. Amaçlanan demokratik bir anayasa öncelikle demokrasinin temel karakteri olan radikal, doğrudan katılımı ve temsili önceler. Doğrudan katılım ve temsilin yansıtılması oluşturulacak anayasayı demokratik ve adil kılacaktır.

Demokrasi; kimliksel, düşünsel, iradesel ve eylemsel bir katılımı gerekli kılar. Bu katılım doğrudan bir katılımdır. Her etnik, kültürel, inançsal, ekonomik, siyasal vb. grup ve farklı toplumsal dinamiklerin katılımı esas olandır. Oluşacak hukuksal sistem ve yasaların ruhu bu katılıma uygun olmalıdır. Anayasa toplumsal doğaya uygun ve bu doğanın ihtiyaçlarına göre belirlenmelidir. Bunu demokratik bir anayasa ile mümkün kılmak olasıdır. Demokratik anayasanın temel ilkesi oluşacak yasalarla doğa, birey ve toplumun sınırlandırılması değil: Doğa, birey ve toplumu sınırlayan iktidarın sınırlandırılmasıdır. Demokrasi toplumsal yapıda tüm farklılıkların barış içerisinde, bir bütünün ana parçaları olarak yaşamasına en uygun zemini sunar. Sorunlar bu eksende adil yöntemlerle çözüme kavuşturulur. Birey ve toplum ilişkisi sorun olmaktan çıkarılır. Bireyin özgürlükleri teminat altına alınıp, toplumla ilişkilerinde optimal denge sağlanır.

Demokraside salt yönetime gelecek olanlar toplumsal dinamikler tarafından belirlenmez. Aynı şekilde oluşacak yönetimin nasıl’ını ve kurallarını da belirler. Çıkarılacak yasalarla yetkiliye yetkiden çok sorumluluk yüklenir. Yetki sorumlulukla sınırlandırılıp sıkı denetime tabi tutulur. Hesap sorulup, hesap verirlilik yasayla kararlaştırılıp, kurumlarla işlevsel kılınır. Siyaset toplum üstü değil, kurum ve yönetimi ile toplumsal merkeze çekilir. Bu durum toplum dinamiklerinin aidiyetini oluşturup, farklılıklar arasında empatiyi güçlendirir. Geniş bir toplumsal katılımı işlevsel kılar. Seçim, referandum vb. oylamalar tek başına demokratik nitelik taşımaz. Önemli olan seçim ve referandumda oylanacak olan tercihlerin toplum tarafından toplumun doğasına, ihtiyaç ve değerlerine ahlaki ve politik yapısına uygun belirlenmesidir.

 

Demokratik toplumlar hukuktan çok ahlaki ve politiktir

Yasal düzenlemeler önemli bir ihtiyaç olmakla birlikte, tüm toplumsal ilişkileri önceleyen ve düzenleyen bir niteliğe sahip değildir. Toplumun doğasında var olan ahlaki temel kuralcılığı öteler. Aşırı kuralcılık iktidarsal ve sınıfsal olanın toplumsal yapıya ve ilişkilere dayatmasıdır. Bu nedenle hukuksal düzenlemeler özünde toplumsal olana müdahaleler olarak somutluk kazanır. Her hukuksal düzenleme yeni bir müdahale ve sınırlandırılmış toplumsallıktır. “Bir toplumda hukukun çok gelişmesi ahlaktan yoksunluğu ifade ettiği gibi, o toplumda çok gelişkin bir sınıf çatışmasının, dolayısıyla sömürü ve baskının mevcudiyetini gösterir. Ayrıntılı hukuk düzenlemeleri çokça idea edildiğinin tersine halkın gücünü ve adaletin temsilini değil, baskı ve sömürü tekellerinin sistematik olarak kodlanmış çıkarlarını yansıtır.” (Öcalan, Demokratik Uygarlık Manifestosu 5.Cilt)

Bugünkü siyasal yapılar hukuki kılınmış, güç ilişkilerine göre düzenlenen, sömürü ve baskıyı yasal kılan bir karaktere sahiptir. Bu yapılarda hak ve dağılımı olan adalet ilkesi aynı şekilde güç ile ilişkilidir. Hak, bu sınırlar dahilinde tanınan bir olgudur. Devletin sınırsızlığı ona her türlü hakkı tanır. Böyle bir sistemde yargıçlar adaleti sağlayamaz. Adaleti, oluşturulan yasaların özü sağlar. Yargıçlara kalmış bir adalet sorunlu olacaktır. Çünkü adalet ile güç ilişkisi hep sorunlu uygulana gelmiştir. Adaletin güç olmadan aciz kalacağı söylemi iktidarcı yapının, güvenlik bürokrasisinin meşru ve işlevsel kılınmasıyla ilintilidir. Adalete dayanmayan gücün zalimliği burada gündem bile yapılmaz.

Demokratik toplumlar hukuktan çok ahlaki ve politiktir. Hukuksal düzenlemelere fazla yer vermez. Toplumun en eski düzenleme ilkeleri olan ahlak ve politika ne kadar başat kılınırsa hukuksal düzenlemeler o kadar sınırlanır. Toplumsal ilişkilerde ahlaka öncelik vermek topluma öncelik vermektir. Aynı şekilde hukuk ne kadar devletçi yapılarla oluşup, çelişip kurumsal bir sistem oluşturmuşsa da, bugün toplumsal çeşitliliğin ihtiyaç duyduğu yasalar, hukuksal düzenlemeler söz konusudur. Gelişmiş, kurumsallaşmış ve çeşitliliğiyle daha komplike bir yapıya sahip toplumların düzenlenmesinde ahlakın önceliğinde hak ve adalet ilkesi önem kazanır.

Adalet kavramı toplumsal ahlakla ilintilidir. Bir toplumun değer, ilke, idealler ve erdeminin somutluk kazanmasıdır. Bu değerlerin merkezinde olduğu davranış, ilişki ve kararları toplumsal adalet bağlamında ele almak mümkündür. Temelini toplumsal ahlak ve vicdandan alan adalet, doğru, dürüst, tarafsız ve uygun davranış olarak karşımıza çıkar. Tarafsızlık ahlaki ilke yönünden değil, kişi ve taraflar yönündedir. Kişi ya da kurumların hakları birbirini engellediği ya da çatıştığı bir zeminde adalet her iki tarafın hakları açısından bir uyumun ve dengenin oluşturulabilmesidir. Adalet ne toplumsal vicdandan ne de ahlaktan ayrı, salt kurallara dayalı olanla sınırlandırılamaz. Oluşacak yasalar ve hukuk sistemi bu ilkeye göre yapılanmak durumundadır.

Toplumsal ilişkilerde birey ve grup davranışları, eylemleri bir başkasının haklarını gasp etmediği, ötekinin haklarının savunulduğu ve hak’lar ilkesine saygılı olunup sahiplenildiği durumlarda adil olabilir. Yasaların adalet ilkesine göre oluşması ön şarttır. Adalet ilkesi temelinde oluşan yasaların uygulanması ise, birey ve kurumlara göre gerçekleşmez. Herkesin ve kesimin hakkı olanın yasalarca güvenceye alınıp bunun eylemsel kılınması adalet ilkesi açısından zorunludur. Önemli olan çıkarılan yasalar karşısında herkesin eşitliği, aynı haklara sahip olması değildir. Esas olan, ilkesel olan çıkarılan yasaların her kesin ve kesimin eşitliğini, haklarını teslim eden, savunan, koruyan ve güvenceye alan bir nitelik olmasıdır.

Hak’ın dağılımının doğruluk ilkesine göre yapılanması öncelikle yasalarla başlar. Yasalardaki adalet ilkesi hak’ın dağılımı sorununa işaret eder. Ortak doğru, ortak iyi ancak toplumsal vicdan ve ahlakın evrensel ilkeleri üzerinden belirlenir. Yasalara yansıtılması gereken bu ruhtur. Her birey ve birim kendisini bu temel üzerinden konumlandırır. Bura da büyük-küçük, çok-az, güçlü-güçsüz tartışma konusu bile olmamalı, bilakis pozitif ayrımcılığa ihtiyaç duyulmamalı. Doğru ve iyi olanın ölçüleri genel adalet ilkesine göre belirlenmelidir. Aksi halde sonuçlarıyla göreceli olarak iyi-kötü, doğru-yanlış tartışması hep bir kısır döngüye dönüşecektir. Uygulamalarda çıkabilecek sorun esas itibarıyla yasaların oluşturulması süreçleriyle ilintilidir. Yasalar oluşturulurken tüm toplumsal kesimler; birey, topluluk ve yapılar eşit temsil edilip, hukuktaki hak olgusu ve hak’ken doğru dağılımı ilkesi olan adalet sisteme yansıtıldığında bunun uygulama sonuçları da uyum ve denge içerisinde pozitif yansıyacaktır. Bu ekonomik, siyasal, güvenlik ve özgürlükler yönüyle bir bütün olarak böyledir.

Bütünü oluşturan herkesin ve kesimin iyiliği sorunu adalet ilkesi ile somutluk kazanır. Parça-bütün, birey-toplum, azınlık-çoğunluk ilişkilerindeki optimal dengenin sağlanması ancak bu ilke ile mümkün. Seçimler, referandum demokratik bir yöntem olmakla birlikte 50+1 perspektifi ile adaletin temsili oluşmaz. Yasalara ruhunu veren adalet ilkesi tüm dinamiklerin kabulü, buyruk niteliği taşımalıdır. İlkenin evrenselliği uygulamada tekçi bir mantıkla sınırlandırılamaz. Farklı toplumsal yapılar, bileşimler ve sorunların varlığı evrensellik ve yerellik ilişki ve dengesini de zorunlu kılar.

Adalet kaba gücün, salt keyfiyetin ve yararcılığın egemen olamayacağı bir dünya beklentisi amacını taşır. Adaletin yönlendiriciliği toplumu oluşturan tüm kesimleri bağlayan idealler kadar somut değerler üzerinden mümkündür. Bu devletsel kılınmış siyasal kurumlar arası ilişki için de geçerlidir. Adalet, çıkarlar, ihtiyaçlar ve rekabet sonucundaki yükümlülükler bakımından bireyler ve kurumların hem kendi iç hem de birbirleriyle kurdukları ilişkileri kapsar. Bu durumda adalet sürtüşme ve çatışmalara bir denge içerisinde çözüm bulmaktır. Yaşanacak bir çatışmada ne kazananın ne de kaybedenin adaleti olmaz.

Hak kavramı etrafındaki tartışmalar ve kuşak hakları olarak somutluk kazanan değerlerin gelişim dinamiğinde adaletsiz ilişki ve dayatmalara ret ve karşı duruş vardır. Buna paralel gelişen mücadele hak olgusunun merkezde olduğu toplumsal dinamiklerin insan olmadaki ısrarıdır. Yasalar; insan hakları olarak formüle edilen temel haklar olan özgürlük ve demokratik haklar, dil, din, etnik ve kültürel haklar, ekonomik ve güvenlik, ekolojik ve barış ortamının sağlanması gibi daha da çoğaltılabilecek hakların gerçekleşmesine katkıda bulunduğu oranda adildir. Adalet ilkesi hakların korunmaya alınması ve uygulanması kapsamında önem kazanır. Adaletin temel ilkesi toplumsallıktır. Ortak sorumluluk adalet ilkesinin uygulanması ölçüsüdür. Adalet eşitçi bir ilişki, paylaşım olarak somutluk kazansa da, ahlaki temeli ve özgürlük iradesi dışında tek başına anlam kazanmaz. Eşitsizliği ahlaki ve politik temelin yokluğu olarak görmek mümkün.

Soyut olarak birey, grup ve toplulukların temel haklarının olduğu her kesin kabulüdür. Ancak bunun somutluğu için bu hakların bir diğeri, öteki tarafından kabul edilmesi gereklidir. Adalet olgusu siyasal zeminde tartışılır. Hakkın kabulü ve tanınması siyasal bağlamda, yasal zeminde sağlanır. Günümüz toplumsal ilişkilerini siyasal zeminde güç ilişkileri düzenlemektedir. Bu da anayasaların oluşum süreçlerinde adalet ilkesini yasaların temeli yapılmasını, demokratik kılınmasını gerekli kılar. Anayasaya konu olan toplumsal dinamiklerin ve toplum üstü kılınmış devlet kurumlarının karşılıklı ilişkileri, sınırları, ayrıcalıkları ve öncelikleri adalet ilkesi esaslarında yasalarla belirlenip güvenceye alınır.

Temel haklar birey ve toplumun vazgeçilmez değerleridir. Bunun siyasal olarak devlet tarafından tanınması, yasalarla güvenceye alınıp uygulamalarının takipçisi olunması gerekliliği devletin yapısını da tartışmaya açar. Despotik bir devlet yönetiminin hakları adalet ilkesi çerçevesinde tanıması beklenmez. Oluşacak devlet yapısı salt anayasanın adalet ilkesine uygun oluşumuna zemin sunmayacak, aynı şekilde kendi ilişkilerini de, bu oluşacak anayasaya uygun yeniden yapılandırarak buna uyumlu hale getirecektir. Bu durumda devlet kurumu hakları kabul edip saygılı olan, uygulanmasının koşullarının oluşmasını sağlayan, ihlallerinin önüne geçen ve ihlalleri devlet kurumları tarafından da gerçekleşse cezalandıran bir konumda olacaktır.

Bir çok ülke kendi toplumsal barışını sağlamış durumda. Buna paralel ekonomik, siyasal, kültürel, sanatsal, inançsal, cinsiyet, ekolojik, ve temel hakları açısından görece daha refah, özgür ve adil olduğunu söylemek mümkün. Tersi durumda söz konusudur. Problem yaşanan ülkelerdeki soruna neden devlet kurumlarıyla, toplumsal ilişkilerin nasıl düzenlendiğiyle ilintilidir. Anayasal zeminde devlet ve toplumsal dinamiklerin demokratik değerler ve adalet ilkesi esasında düzenlenen ilişkiler toplumsal barışlar sonuçlanır. Aksi ülkelerde toplumsal barış yerini devlet kurumları ve toplumsal dinamikler arasında daimi bir çatışmaya sürükler. Karşılıklı irade tanımama yasalar da olduğu gibi uygulamalara da yansır. Bu iki örneğin bir çok ülkenin yakın tarihinde iç içe görmek mümkün. Kısır döngüye dönüşen toplumsal çatışmalarını birliğe dönüştürebilen ülkeler birçok yönden örnek teşkil eder. Bu başarılarını toplumsal uzlaşmaya borçludurlar.

Hiçbir zaman tek bir tarafın çıkarı genel çıkar olarak kabul görmez. Devlet kurumları ile toplumsal dinamiklerin çatışmalarını ortak noktalarda buluşturmak, oluşturulacak ortak değerler ve uzlaşılarla mümkündür. Toplumsallığın inkarı üzerine temellenen devletin toplumsal dinamiklerin haklarını, iradesini tanıdığı, toplumsal dinamiklerin aynı şekilde devletin kurumlarını ortak paydalarda tanıyıp, kabul ettiği oranda ortak hareket noktası, uzlaşı olanağı bulmak mümkündür. Bunu, sağlayacak olan demokratik değerler kadar adalet ilkesi olacaktır. Tek yanlı kılınmış hiçbir ilişki sorunlara çözüm, çatışmalara barış zemini oluşturmaz. Bu nedenle tarafların temel hakları demokratik değerler ve adalet ilkesi temelinde oluşturacakları bir anayasada tüm farklılıkların zenginlik kabul edilip birey, grup ve toplulukların haklarının güvenceye alındığı karşılıklı irade kabulü ve ortak değerlere saygı güçlü bir toplumsal barışın temeli olacaktır.

 

Sonuç Olarak:

Anlam bozumuna uğratılan hukuk, barbarlığa karşı uygarlığın altın kuralları olarak kabul edilip, hukuksuz toplumun hayvanlaşmasıyla eşdeğer olduğu kabulü, ne kadar hukuk o kadar insanileşme olarak formüle edilir. Ardısıra toplumsal yaşam ve ilişkilerin tüm alanları ahlaktan kopuk kurallarla örülüdür. Hukukun temeli olan hak kavramı tanrıyla özdeşleştirilip onun yeryüzündeki temsilcisi olan kralın sözünde, eyleminde somutluk kazanır. Yasalardaki hak olgusunu devletin eylemleri ve kararlarıyla özdeşleştiren hukuk sistemi esasında haksızlığı perdeler. Bu devletçi yapının toplumsal ahlak karşılığı ve karşıtlığında oluşturmuş olduğu kendi ahlakıdır. Geleneksel toplumun doğasına uygun olan ahlak tüm toplumsal yaşamı, ilişki, üretim ve paylaşımı düzenlerken; hukuk, oluşan devletli toplumun tüm kurallarını sömürü ve baskıya dayanan sınırsızlığını belirlemektedir. Her şeyin kurallar içerisine sıkıştırılması düzenlenen bir toplumsal yapı, ilişki değildir. Toplum dışı kılınmış bir sistemin yasal karşılığıdır.

Ulus-devlet ve bu öze uygun oluşturulan anayasalar tekçilik üzerine yapılanmıştır. Bu dil, kültür, inanç, etnik yapı vb. çeşitliliğe dayanan tüm toplumsal değerlerin tekleşip üst bir kimlik iddiasıyla geri kalanının ret, inkar ve imhasını içermektedir. Bu çatışmalara neden olmakta; bireysel, grupsal ve doğa ile tüm sorunların ana kaynağı haline gelmektedir. Bu mantalite aşılmadan ne toplumsal ne de hukuksal düzlemde adil bir ilişki ve sorunların çözümü mümkün. Anayasalar demokratik ve adalet ilkesi temelinde yeniden yapılandırılacaksa, buna paralel ulus-devletlerinde demokratik ulus şeklinde yapılandırılması gerekmektedir. Tek başına yasalardaki değişiklikler uygulamada ciddi sorunlara neden olacaktır. Oluşan yasaların yaşamsal değeri, karşılığı hep iktidarcı sistemin tekçi zihniyetine takılacaktır. Toplumsal bağlamda demokratik ulus, hukuksal olarak demokratik ve adil bir anayasa, iç içe birbirin bütünleyerek oluşmak durumundadır.

Toplumsal sorunlara yasalar bağlamında çözüm aranacaksa güncele olduğu kadar tarihe ve geleneğe gerçek değerini iade etmek gerekir. Toplumların özü demokratiktir. Çünkü toplumsallık özgürlük temelli ahlaki, politik, demokratik ve komünal değerler esasında özgür iradeleriyle oluşan birliklerin toplamıdır. Kapitalist modernitenin kriz üreten ulus-devlet yapılarına alternatif demokratik çözüm, yasaların toplumsal doğaya ve onun ahlaki, politik yapısına uygun olmasıyla mümkündür. Demokratik toplumlar, tüm dinamiklerin yerelden evrensele doğru kendini bütün farklılıklarıyla örgütleyen demokratik, komünal, ekolojik ve kadın özgürlüğünü temel alan, bu kimliklerin tümünü toplum aidiyeti olarak kabul eden ve gücünü toplumsal değerlerden alan ahlaki ve politik bir toplumdur. Her yapının kendi farklılığını, varlığını özgür iradesiyle bütünün içerisinde var edip, temsil edebilme olanağına sahip olması bu toplumsal yapının temel önceliğidir. Farklı dil, kültür, inanç ve farklı etnik toplulukların aynı çatı altında özgür iradeleriyle oluşturdukları bir bütünlüktür. Yerel ve evrensel, bireysel ve toplumsal olanın varlığını, kimliğini özgürce oluşturup ifade ve temsil etmesidir. Bu, zenginlik kabul edilen çeşitlilik barış ortamının da güvencesidir. Bir ve bütün olanın, yerel ve evrensel olanın diyalektiği bu bağlamda yaşamsal kılınabilir. Demokratik toplumun ilişkilerini yaşamsal kılacak, düzenleyecek yasalarda bu gerçekliğin dışında değildir. Demokratik toplumun doğasına uygun yasal düzenlemenin anayasal düzeyde demokratik ve adil kılınması birbirini bütünleyecektir.

Bu anlamda demokratik toplum hukuki bir çerçeve ve yasal bir düzene sahip olmakla birlikte, daha öncelikli olarak ahlaki ve politiktir. İhtiyaç duyulan kuralların niteliğini ve sınırlarını bu toplumsal değerler belirleyecektir. Kurallarla kuşatılıp, nefes alamaz hale getirilen toplumsal ilişkilerin demokratik ve iradesel kılınmasının koşuları ortadan kalkar. Esas olan yasalarla homojen, tekçi kılınmış bir toplumsallık değil, toplumsal yapısının uyumu; farklılıkların temel değer ve zenginlik kabul edildiği demokratik bir toplumdur. Anayasanın demokratik ve adalet ilkesi temelinde oluşumu, demokratik toplum amaçsallığı ile diyalektik bir ilişki içerisinde mümkündür. Sonuçta demokrasi ve adalet farklılıkların, çeşitliliğin olduğu yerde anlam bulur ve değer kazanır.

Bunları da beğenebilirsin