Düşünce ve Kuram Dergisi

Demokratik Modernitenin Sistem Kazanması, Krizden Çıkmanın Biricik Yoludur

Zilar Bilmez

 

Kapitalist uygarlık tekeli, modernitenin esas yaratıcı sahipleri olan demokratik toplum güçlerini yok sayarak, kendisini modernitenin esas sahibi olarak ilan etmektedir. Oysa bu zümre modernitenin gerçek sahibi değil, moderniteye el koyanlardır, demek daha yerinde bir tespit olur. Çünkü modernite ve modernite yaratımlarının esas sahipleri, ister zaman içerisinde devletli uygarlıkla uzlaşmış olsun ister olmasın, demokratik toplum güçleridir. Yani dünya nüfusunun hacimsel olarak ezici çoğunluğunu oluşturan kadınlar, emekçiler, işçiler, işsizler, meslek grupları, inanç ve kültür yapıları, çeşitli düşünce akımları, kimlikleri tanınmayıp haksızlığa uğramış etnisiteler ve dışlanmış çeşitli demokratik yapılardır. Günümüz dünyasında üretim ve üretim araçlarının mülkiyetini, yine üretim tekniğini ve üretilen ürünün tekelini elinde bulunduran kapitalist zümre, çağa kendi damgasını vurup kendi adını vermiş olsa da, çağın yani modernitenin esas yaratıcıları, bu saydığımız demokratik toplum güçleri olmaktadır. Çünkü asıl çalışanlar, asıl düşünenler ve asıl üretenler, toplumun çoğunluğunu oluşturan bu kesimlerdir. Kapitalist zümre ise sadece bunların ortaya çıkardığı gelişmelere el koyanlardır. Düşünülene, üretilene, ürüne dolayısıyla her türlü emeğe el koyan ve kendi damgasını vuranlardır. Abdullah Öcalan Özgürlük Sosyolojisi adlı kitabında, bu konu hakkında çok çarpıcı tespitlerde bulunmaktadır. Çağımız sosyal bilimcilerinin bu tespitlerden yola çıkarak, bu konuda çok ciddi yeni incelemeler yapmalarını öneririm. Abdullah Öcalan’ın Özgürlük Sosyolojisi penceresinden baktığımızda, kapitalizm ile moderniteyi birbirinden ayrıştırmamız gerekmektedir. Sadece kapitalizme karşı olmak, kapitalizme karşı çıkmak ve reddetmek, onu aşmaya yetmemektedir. Çünkü kapitalizm, sadece bir sermaye biriktirme tarzıdır. Kâr kanunu üzerinden kendini büyütür ve yaygınlaştırır. Ancak hegemon modernite sadece bununla sınırlı kalmıyor. Bunun dışında kendini ayakta tutmanın ve sürekli kılmanın iki temel aracını daha yaratmış. Endüstriyalizm ve ulus-devlet. Dolayısıyla kapitalizme karşı yürütülecek bir mücadelede, bu iki temel boyutu da gözden kaçırmamak ve hesaba katmak önemli olur. Bu durumda kapitalist üretim tarzı kadar, endüstriyalizm ve ulus devlete karşı da sürekli bir mücadele içinde olmak önemlidir.

Reel sosyalizm, kapitalist sermayeciliği,  özel kapitalizmi durdurarak sorunu çözeceğini iddia etti ve bunu denedi. Ancak kapitalist moderniteyi ayakta tutan diğer iki beslenme kaynağını göremedi. Ulus-devlet ve endüstriyalizmin kapitalist tekelin en temel iki ayağı olduğunu fark etmeyerek bunları sahiplendi ve kendi sistemini onlara dayandırdı. Bu yüzden de bütünlüklü bir tekel olan kapitalizmi aşamadı. Özel kapitalizmden kurtulayım derken, ulus-devlet kapitalizmine saplanmış oldu. Ulus-devlet sisteminin de bir tür hegemon tekel olduğunu göremedi. Kapitalizmin en güçlü temeli olarak tanımladığı kapitalist sermayecilik boyutunu kaldırmakla sınırlı kalması en temel hatası oldu. Günümüzün var olan birçok sistem karşıtı hareketi de kendisini kapitalizm karşıtı olarak tanımlanmasına rağmen, Reel sosyalizmin yaşadığı bu yetersizlikten kendini kurtaramıyor. Kendilerini kapitalizm karşıtı olarak görüyor ve öyle tanımlıyorlar. Ama kendilerini kapitalizmin modernitesinden, yaşam ve örgütlenme tarzından, devletçi-iktidarcı yönetim tarzından kurtarabilmiş değiller. Ulus-devlet gerçeğine ve endüstriyalizme karşı aynı reddetme düzeyini göstermeyebiliyorlar. Bu hareketler arasından kapitalizmi modernitesiyle birlikte reddedenler ise sadece reddetmekle sınırlı kalıyor. Fakat kendi alternatif modernitesini geliştirme iddiasını göstermeyebiliyorlar.

Özcesi kapitalizm sadece bir sermaye biriktirme sistemi olmakla sınırlı değil, kendini bir modernite haline getirmiş bulunuyor. Kapitalist modernite, kendisini üç temel boyut üzerinden oturtmuş ve her türlü yol-yöntemi geliştirerek kendisini tüm topluma hakim kılma savaşını günlük olarak veriyor. Görünürde kendisini bir ekonomik ve toplumsal sistem olarak tanımlıyor. Oysa kapitalizm hem toplum karşıtı hem de ekonomi karşıtı bir sistemdir. Dünya toplumunu doyurmayı ve geçindirip ihtiyaçlarını gidermeyi kendine amaç edinmiş gerçek ekonomik bir sistem hiç değildir. Tam tersine dünya toplumunun önemli bir kısmını açlık sınırında tutan, gerçek ekonominin gelişmesini engelleyen bir sömürü sistemidir. Ekonomi adına topluma açlığı ve yoksulluğu dayatmaktadır. Tarihsel toplumun daha ilk çağlarında bile, toplumun henüz sadece fiziksel olarak hayatta kalma mücadelesini verdiği süreçlerde bile geliştirdiği öz ekonomi faaliyetleri, ciddi bir refah ortamına yol açabilmişken, günümüzde bilim-teknik alanının ortaya çıkardığı dev gelişmelere rağmen, insanlığın önemli bir kısmının hala aç ve açıkta olmasının, iş ve aş peşinde koşmasının hiçbir izahı yoktur. Bu durumun tek bir izahı vardır, o da kapitalizmin bir ekonomik sistem olmadığı, tersine ekonomi düşmanı bir sistem olduğu gerçeğidir.

Tarım-köy toplumunun, bin yıllarca refah içinde yaşamış olan insanlarını, günümüz dünyasında milyonlarca nüfusluk mega kentlere mahkum etmek, geçimini devletten veya özel kapitalist sektörlerden alacağı bir maaşa bağlamak, o insanların kaderini belirleme hakkını ve özgürlüğünü elinden almaktan başka bir şey değildir. Bunu en fazla da ulus-devlet teorisyenlerinin ve uygulayıcılarının “vatandaş” propagandasıyla sağlamaktadır. Ulus-devletin vatandaşı; aslında elinden her türlü doğal geçim kaynağı ve savunma silahları alınmış, kaderi ulus-devlet tekelinin ya da özel sermaye tekelinin eline verilmiş bir birey gerçeği olarak yaşanır. Geçmişin toplumsal insanı, en az bir toplumsal komüniteye ait olup, öz yeterlilik temelinde her türlü ihtiyacını karşılayabiliyordu. Klan, kabile ve aşiret komünaliteleri bile her bakımdan, öz yeterliliğe sahip toplumsal hücreler olarak yaşamını sürdürmekteydi. Kendi öz kaynaklarını oluşturabilen, öz ekonomisini örgütleyebilen, öz savunmasını yapabilen, gerektiğinde komşu komünalitelerle barış temelinde diplomasisini bile geliştirebilen yapılardı. Ancak günümüz ulus-devlet vatandaşı, dev gibi devlet veya sermaye tekelleri karşısında bir başına, güçsüz ve savunmasız bırakılmıştır. Uyguladığı temsili demokrasi aracı ise, derinleşen toplumsal sorunlara cevap oluşturamamaktadır. Liberalizm ise bırakalım toplumsal sorunları veya krizi çözmeyi, daha çok ulus-devlet aygıtının ayakta kalmasını meşru kılan, temel ideolojik araç olma işlevi görmektedir. Geliştirdiği ideolojik afyon araçlarıyla ulus-devlet vatandaşının, başka bir hayat seçeneği düşünmesine izin vermemektedir. Yaşanmış tarihsel toplum gerçekliğini yok sayıp tarihi kendisiyle başlatmakta ve gelecek ütopyalarını da kendine eklemleyip tüketmekte ve eritip yok etmektedir.

 

Savaşlarla Pazar Alanları Açıyor

Kapitalist modernitenin endüstriyalizm boyutu ise toplumu adeta yutma seviyesine gelmiş. Sınırsız tüketen bir birey gerçeği yaratmış. Tüketmeye doymayan bir toplum yaratmak için durmadan çalıştırmaktadır. Bireyin kendisi, doyumsuz bir tüketim nesnesi haline getirilmiş. Satın alma gücü olmayınca, bedenini bile pazarlamaya razı olabilecek, kendi vücut organlarını bile satmaya razı olabilecek düzeyde maddiyata muhtaç bir birey gerçeğine yol açmış. Her şeyi endüstrileştirmiş. Spor, sanat, cinsellik, yemek, içmek, tedavi gibi yaşamın tüm alanlarını birer endüstri alanı haline getirmiş. Devletçi iktidarcı kapitalist tekelleri büyütüp ayakta tutmanın temel çarkı haline getirmiş. Kadın bedeni üzerinden geliştirdiği suni estetik ve kozmetik endüstrisi, bugün maddi kazancı en yüksek olan bir endüstri alanı haline getirilmiş. Kadın bedeni, reklam sektörünün baş aktörü haline getirilmiş.

Silah endüstrisini geliştirmek ve işlevli kılmak için dünyanın belli bölgelerinde savaşlar çıkararak yeni silah pazarları geliştiriyor. Elinde toplanan fazla ürünü satacak iç pazar bulamayınca, sudan bahaneler üretip çıkardığı savaşlar yoluyla, yeni pazar alanları açmaya çalışıyor. Savaş merkezi haline getirdiği Ortadoğu coğrafyasını, sanal düşmanlar yaratarak yakıp yıkarak, sonra da kendini vazgeçilmez kurtarıcı rolünde sunarak hem dolmuş-taşmış silah depolarını pazarlıyor hem de yakıp yıktığı şehirlerin, daha sonra imarını-inşasını kendi sermaye tekelleri üzerinden geliştiriyor. Dünyanın yer altı ve yer üstü zenginlik kaynaklarını, çok hunharca tüketiyor. Endüstride kullandığı üretim teknikleri ve zararlı kimyasalların yol açtığı doğa tahribatının haddi hesabı neredeyse yok gibidir. Tabiat ananın insanlığa ham madde olarak sunduğu doğal kaynakları hızla tükettiği gibi, dengesini bozduğu çevresel doğanın kendini yenilemesine de müsaade etmiyor. İklimsel kaymalar, buzulların erimesi, havanın hızla kirlenmesi, tanımlanamayan öldürücü hastalıkların ortaya çıkması, sınırsız endüstrileşmeye ve kâr amaçlı sınırsız üretim ve tüketime bağlı olarak gelişiyor. Bu anlamda endüstriyalizm, yani adeta bir ideoloji haline getirilmiş olan hızlı ve sınırsız sanayileşme, dünyamızın sonunu yakınlaştırmış desek abartı olmayacaktır.

Kapitalizmi tüm modernitesiyle bütünlüklü bir sistem olarak ele alıp çözümleyen ve buna alternatif olarak demokratik toplum modernitesi tezini geliştiren Abdullah Öcalan, bu anlamda sosyalist teoriye de yepyeni bir ufuk kazandırıyor. Moderniteyi, gerçek üreticileri ve yaratıcıları olan toplumun %90’lık kesimine mal ederek demokratikleştiriyor yani toplumsallaştırıyor. Topluma mal ederek demokratikleştirdiği moderniteyi, alternatif üç temel ayak üzerinden teorik düzeyde de olsa yeniden inşa ediyor. Abdullah Öcalan’ın sunduğu bu teorik düzey, demokratik toplum lehine ortaya çıkmış çok büyük ve çok tarihi bir gelişmedir. Demokratik toplum güçlerinin bu yeni tezi görüp bundan hem güç ve moral alması hem de kendi sistemlerini kurma yönünde pratikleşmesi halinde çok muazzam gelişmelerin ortaya çıkacağını şimdiden görmek mümkündür. Nitekim bu konuda Rojava deneyimini, kendi içinde birçok pratik yetersizlik barındırsa da demokratik modernite tezinin, pratik düzey kazanması bakımından bir başlangıç adımı sayabiliriz.

İyi bir bilimsel analiz yapıldığında gerçekten de kapitalist moderniteyi sistemli ve uzun ömürlü kılan üç temel boyutunun olduğunu görmek ve anlamak mümkündür. O zaman Demokratik modernite güçlerinin de kendi sistematiğini bu üç temel boyut üzerinden kurmasına ihtiyaç doğuyor. Bunlar; kapitalist sermayeciliğe karşı ahlaki ve politik toplum boyutu, endüstriyalizme karşı ekolojik endüstriyel toplum boyutu ve ulus-devlet aygıtına karşı Demokratik Konfederal Toplum boyutlarıdır. Demokratik moderniteyi bu temel boyutlar üzerinden sistemleştirip inşa etmek, içinde olduğumuz zamanın en vazgeçilmez devrimci görevi olmaktadır. Çünkü bu üç temel ayak üzerinden düşünsel örgüsü kurulan demokratik modernite tezi, kapitalist modernitenin yarattığı toplumsal krizden çıkmanın biricik çözüm yoludur. Dolayısıyla gelişen toplumsal mücadele hareketlerinin içine düştükleri temel yetersizliğe düşmemek ve yeni bir tekrarı olmamak açısından, artık devletçi-iktidarcı çözümleri terk etmek gerektiği konusunda net olmak gerekir. Çünkü toplumsal mücadeleler tarihi açısından bu tür devletçi-iktidarcı-uygarlık içi çözüm yöntemleri yeterince denenmiş ve sınanmıştır. Bu bakımdan demokratik moderniteyi de üç temel boyut üzerinden sistemleştirmeye odaklı bir çözüm yolunu geliştirmek, gerçek bir demokratik toplumun gelişmesi açısından da tarihi önemdedir.

Bu üç temel boyuttan birincisi, kapitalizme karşı ahlaki ve politik toplum boyutudur. Yani demokratik toplum boyutudur. Toplumun varoluş tarzı, doğası gereği anti kapitalisttir. Toplum ağırlıklı olarak kapitalizmin karşısındadır. Çünkü toplumun ezici çoğunluğu, günlük olarak sermaye tekelinin sömürü ve tahakkümü altındadır. Adeta bir isyan halindedir. İşçiler, işsizler, kadınlar, gençler, sömürge halkları, birçok dini cemaat ve inanç yapısı, emekçiler, tarihsel toplumun ana gövdesini oluşturan etnisiteler, çağımızın yaşam tarzına biçim veren, form kazandıranlardır. Halk toplulukları tüm bunlardan oluşmaktadır. Yunan dilindeki demos, yani halk, tüm bu kesimlerden oluşuyor. Dolayısıyla kapitalizm, toplum düşmanlığıdır. Toplumu ezerek, sömürerek, köleleştirerek kendini var eden bir sistemdir. Sınıf çıkarları uğruna, sermaye tekelini büyütme uğruna gözden çıkarmayacağı, yok edemeyeceği hiçbir şey yoktur. Geçerli kıldığı tek kanun, kâr kanunudur. Bilim dünyasını, bu kanunu uğruna koşturuyor. Tarihi, bu kanun doğrultusunda anlatıyor. Sosyolojiyi, psikolojiyi bu kanun uğruna işletiyor. Doğaya bu kanun doğrultusunda hükmediyor. Bireyi bu kanunla eğitiyor, büyütüyor ve kontrol ediyor. Ev ve aile kurma anlayışının temeline bile bu kanunu yerleştiriyor. Toplumsal doğayı bu sayede değiştiriyor, dejenere ediyor, başkalaşıma uğratıyor. Dünyanın aç olanlarıyla, hasta düşenleriyle, savaş ve çatışmada ölenleriyle, taciz ve tecavüze uğrayanlarıyla ilgilenmiyor, sorunlarını gündemleştirmiyor, tersine teşvik ediyor. Sistemin mağdurları, ilgi alanının dışında kalıyor. Kapitalisti ilgilendiren tek şey, dünyayı ve toplumun büyük çoğunluğunu kendi kontrolünde tutmanın, sermaye tekelini büyütmek için hizmetine koşturmanın yollarını bulmaktır. Çünkü Kapitalist sermaye tekelleri; toplumu ele geçirmeden, topluma hem zihinsel hem fiziksel olarak hükmetmeden kendini var edemezler. Gelişim diyalektiği hep böyle olmuştur.

 

Toplum Bilinci, Süreklileşen Değer Varlığını Gerektirir

Demokratik moderniteyi oluşturan; emekçiler, işçiler, işsizler, kadınlar, gençler, meslek sahipleri, din ve düşünce tarikatları, inanç ve kültür yapıları, dışlanmış ve yok olma eşiğine gelmiş etnisiteler tarih boyunca hep bir direniş ve var olma mücadelesi içerisinde olmalarına, özgür ve demokratik yaşamak için çok büyük bedeller vermelerine ve tüm bu konularda haklı olmalarına rağmen, kendi sistemlerini geliştirememişlerdir. Bunun bir nedeni, tekelci kapitalist zümrenin elindeki iktidar çarkını her an çevirip hiç boşluk bırakmaması için kendini sürekli planlı, programlı, taktikli ve stratejili kılmasıdır. Diğer nedeni ise, demokratik moderniteyi oluşturan potansiyel güçlerin, kendi gücünün yeterince farkında olamaması, farkına varanların da kendini yeterince örgütlü ve sistemli kılmaması, sürekli bir savunma pozisyonunda bırakmasıdır. Bazen de karşısında direndiği sistemin elindeki araçlarla kendini inşa etmeye kalkmasıdır. Bunların yanı sıra tarihi, günceli ve geleceği teorikleştiren aydın ve düşünürlerin sürekli olarak ilgi alanlarını kapitalist modernite lehine geliştirmeleri ve egemen modernitenin oluşmasına katkı sunmaları da bunda rol oynamıştır. Aydın ve düşünürlerin, gerçek demokratik modernite güçlerini görmemeleri, onlara gereken ilgiyi göstermemeleri, onlara moderniteyi oluşturan gerçek unsurlar gözüyle bakmamaları, onlar için özel bir çaba harcayıp alternatif bir demokratik sistem geliştirme yönünde düşünce önermemeleri de bunda rol oynamıştır.

Uygarlık tarihi boyunca çok çeşitli toplumsal mücadeleler gelişmiştir. Büyük direnişler örgütlenmiş ve büyük bedeller verilmiştir. Tarih, sayısız direniş ve savunma savaşlarıyla doludur. Birçok dini hareket, tarikat ve mezhep oluşumu ortaya çıkmış, düşünce ekolleri gelişmiş, sınıf hareketleri boy vermiştir. Kimi başarılı olduğunu düşünerek kendi iktidarını kurumlaştırmış, kimi de başarılı olamamıştır. Başarıyı iktidarlaşmada ve devletleşmede görmek, tarihteki toplumsal mücadelelerin ve devrimci hareketlerin en temel hatası olarak önümüze çıkmaktadır. Üç büyük dinin devletleşme ve iktidarlaşma serüveninden tutalım da proleterya diktatörlüğüne dayalı reel sosyalist devletleşmeye kadar, bu temel yanılgı aşılamamıştır. Kapitalist sistemi ve yol açtığı toplumsal krizleri, kendi sınıf veya ulus-devlet iktidarlarını oluşturarak aşacakları yanılgısını aşamamışlardır. Oysa kendi devlet ve iktidarını geliştirip kurumlaştırmak yerine, demokratik toplumun doğasal bütünlüğü içinde moderniteyi geliştiren gerçeğini görüp, demokratik moderniteyi sistemli hale getirmeye yönelselerdi, gelişen bu çok değerli toplumsal mücadeleler, verdikleri bedellere göre daha başarılı sonuçlar elde edebilirdi. Kendi dönemlerinin demokratik modernitelerini sistemli kılıp güçlendirebilir ve modernite üzerindeki kapitalizm damgasını daha o zamanlar kaldırabilirlerdi. Yaşadıkları yetersizliklerin, her birinin kendi dönemlerindeki düşünsel, bilimsel, tekniksel gelişmelerle ve ortaya çıkan toplumsal deneyimlerin düzeyi ile de ilgisi elbette vardır.

İnsanın toplumsallaştığı ilk dönemlerden beri, toplum hep ahlaki ve politik karakterde gelişmiş ve öyle yaşamıştır. Bir diğer adlandırmayla demokratik karakterde yaşamıştır. Ahlak kurumunun tüm toplumlardaki, tüm inanç ve kültürlerdeki versiyonlarında; yalanı, hırsızlığı, şiddeti, haksız kazancı, adaletsizliği, eşitsizliği, tacizi-tecavüzü kötü sayması, haram kılması, lanetlemesi, yasaklaması ve hatta cezalandırması boşuna değildir. Çünkü insan denen varlık; toplum olmayı, ürettiği bu ortak değerleri yaşatarak başarmıştır. Toplum olma bilinci, süreklileşen bu değerlerin varlığını gerektirir. Kapitalist zihniyet ve sistemi; toplumun ahlaki açıdan ürettiği bu değerlerin muğlaklaştırıldığı, zayıflatıldığı ve ortadan kaldırıldığı yerlerde ve zamanlarda gelişme olanağı bulmuştur. Toplumsal yaşamı mümkün kılan bu ahlaki değerlerin gücünü koruduğu yerlerde ve zamanlarda ise, kapitalizm gelişme imkanı bulamamıştır. Çünkü toplumun kendi ahlak ve politikasını, kendi öz bilinç ve iradesiyle geliştirdiği yerde ve zamanda kapitalizmin ayakta kalması ve hüküm sürmesi mümkün değildir. Bu açıdan kapitalizm; ahlakın, kültürün ve inançların zayıfladığı ortamları, kendini büyütmenin, egemen kılmanın, hegemonlaştırmanın zemini yapmıştır. 14. ve 15. Yüzyılların batı Avrupa’sındaki bu yönlü gelişmeler incelendiğinde, durumu pratik yaşanmışlıklarla aydınlatmak mümkündür.

Toplumsal tarihin en uzun kesiti, ahlaki ve politik tarzda yaşanmıştır. Bu gerçeklik bugün dahi, kendisini toplumsal doğanın bazı derinliklerinde yaşatmaktadır. Fakat toplumun ahlaki ve politik doğası, günümüz açısından son derece daraltılmış ve geri plana düşmüş bir durumdadır. Günümüz toplumuna tek tipleştirme dayatılmaktadır. Toplum içindeki renkler ve çeşitlilik adeta griye boyanmış, zorla veya ideolojik propaganda yoluyla tek tipleştirilme dayatılmıştır. Kapitalist modernitenin kendi okul ve kışlalarında, pozitivist bilim merkezlerinde yetiştirdiği, kâr elde etmek dışında temel bir amacı tanımayan, her bakımdan rekabetçi, toplumsal değerleri, ahlaki ve vicdani ölçüleri tanımayan, maddi yaşam ve tüketim kültürüne entegre edilmiş bir birey ve toplum yetiştirilmektedir. Demokratik modernitenin; bu bireyi zihniyet, sosyoloji ve psikoloji açısından iyi çözümlemesi ve ahlaki politik niteliklerine yeniden kavuşmuş özgür bireyler haline getirmeyi hedeflemesine ihtiyaç vardır. Bunun için çok ciddi eğitim ve örgütleme çalışmaları yürütmek gerekmektedir. Ahlaki, politik, demokratik ve özgür bireylerin yetişeceği zeminler ise; geliştirilecek alternatif okul ve akademiler sistemi içinde olabileceği gibi demokratik konfederal toplumu oluşturan küçük demokratik komün ortamları olarak da geliştirilebilir.

Politikleşen ve kendi politikasını belirleme iradesini gösteren bireyler ve toplumlar, sınıflaşma sorununu da çözen bireyler ve toplumlardır. Gerçek politik toplumlar, sınıf ayırımı ve eşitsizlik üretmezler. Tersine var olan sınıf ayırımlarını ve eşitsizlikleri ortadan kaldırmak için çaba harcarlar. Bu açıdan da toplumun tüm renkliliği, tüm çeşitliliği ile tüm kültürel yapılarıyla politika yapma gücü ve iradesine kavuşması, toplumun eşitlikçi ve özgürlükçü karakterine kavuşması açısından da gereklidir. Bilimi ve bilgiyi salt nesnel sınırlara hapseden pozitivist bilim anlayışının aşılıp, nesne ötesini de aydınlatmayı esas alan, manevi dünyaları da tanımaya ve tanımlamaya odaklı yeni bir bilim anlayışının geliştirilmesine ve hem bireyin hem toplumun bu temelde yeniden aydınlanma faaliyetlerini geliştirmesine ihtiyaç vardır. Demokratik modernitenin kendini alternatif bir sistem haline getirmesi için öncelikle düşünce ve zihniyet alanının da, kendini baştan aşağı yeniden bir inşa sürecine almasına ihtiyaç vardır.

İkinci boyut ise kapitalist endüstriyalizme karşı ekolojik bir endüstri anlayışının geliştirilmesidir. Yani endüstri alanında da yeni bir demokratik ve ekolojik devrim ihtiyacı vardır. Endüstriyalizmin yol açtığı doğa ve toplum tahribatlarını hızla gidermek, alternatifini yaratmaya bağlıdır. Bu temelde endüstriyalizm bir ideoloji olarak eleştirilip sorgulanırken, yol açtığı dev gibi sorunların çözümü endüstri karşıtlığında değil, daha ekolojik ve ihtiyaca dayalı bir endüstri anlayışının geliştirilmesinde görülmelidir. Bu alanın sınırsız bir tüketim anlayışına göre değil de ihtiyaç temelli ekolojik bir anlayışla ele alınıp inşa edilmesi adeta belirleyici önemdedir. Demokratik modernite toplumunun endüstri anlayışı, doğası gereği böyle olmak durumundadır. Endüstriyalizmin hem çevresel doğada hem de toplumsal doğada yol açtığı tahribatların hızla giderilmesi çerçevesinde, yeni ekolojik bir endüstri programı üretmek mümkündür. Bunun için özellikle de köylere dayalı tarım ve ziraat alanlarının modernizasyonuna ihtiyaç vardır. Köylerin demokratik ve ekolojik temelde modernleştirilerek birer toplumsal üretim mekanlarına dönüştürülmesi, toprağın veriminden faydalanan organik tarımın geliştirilmesi, kentlerde motorlu taşıt üretiminin ve trafiğinin sınırlandırılması, kimyasal atıkların arındırılması, iklim kuşağının gördüğü zararın giderilmesi için üretim politikalarında gerekli tedbirlerin alınması, mega kentlerde kapitalist tekellerin maaşlı işçisi olmaya mahkum bırakılmış yoksul işsiz ve ucuz işçi kesimlerinin modern köylere teşvik edilmesi gibi çok kapsamlı ve çok yeni politikalar belirlenebilir. Ancak temel ölçü, çevresel doğaya ve toplumsal doğaya verilen zararın hızla giderilmesi ve zararsız bir ekolojik endüstri anlayışının geliştirilmesi anlamına gelecektir. Silah endüstrisine, makine kimya endüstrisine, seks-spor-sanat endüstrisine gereğinden fazla yapılan yatırımların sınırlandırılarak, insan yaşamı için daha vazgeçilmez olan, toplumun huzuru ve refahı için daha acil olan bazı endüstriyel üretim alanlarına ağırlık verilmesi, Demokratik modernite perspektifi bakımından daha faydalı olacaktır.

Kapitalizmin bir ekonomik sistem olmadığını, tersine ekonominin canına okumuş bir sistem olduğunu söylüyoruz. O zaman demokratik modernitede ekonomi, gerçek sahipleri tarafından gerçek tanımına yeniden kavuşma şansı kazanacaktır. Uygulanacak ekonomi politikalar, sınıflar arası uçurumları kapatmaya ve ekolojik zararları hem gidermeye hem de sıfır ekolojik zarara indirmeye odaklanır. Demokratik komünal ekonomiye geçişin en uygun yol ve yöntemleri, bu kaygılar dikkate alınarak geliştirilebilir. Sınırlı bir kâr düzeyi ve sınırlı bir mülkiyet düzeyi geçerli kılınabilir. Fiyatlandırmada, bir malın gerçek kullanım değeri ve değişim değeri doğru tespit edilerek belirlenebilir. Böylelikle ekonomi alanı, üzerine sınırsız kâr hesabı yapılan bir alan olmaktan çıkarılabilir. Temel ihtiyaçların karşılanması ve toplumsal refah ortamının yaratılması için, bunlara dikkat edilmesi esastır. Bunun için tarım köy birlikleri oluşturulabilir, işsizliğe karşı binlerce ekolojik-ekonomik topluluk hem modern köy ortamlarında hem de kent ortamlarında geliştirilebilir. Ekonomik faaliyetin ahlaki bazı ölçüleri de geliştirilebilir. Kentin köye üstünlüğü propagandalarının asılsızlığı, rahatlıkla kavranabilir ve ortadan kaldırılabilir. On binlerce yıldan beri insan toplumunu besleyen ve adeta topluma Analık etmiş olan köyler, sahip olduğu gerçek itibarına yeniden kavuşabilir. “Köysüz kentin var olması mümkün değil” kavrayışını tüm toplumda geliştirmek gerekiyor. Çünkü kendisini besleyen köyleri olmazsa, kentlerin ayakta kalması mümkün değildir. Kentleri ayakta tutan, esasen köylerdir. Köye dayalı, dolayısıyla toprağa dayalı gerçek organik üretimdir. Kapitalizmin yarattığı sentetik ürünlerin yol açtığı tahribatlar hem insan sağlığını hem de çevre sağlığını devasa felaketlerle yüz yüze bıkarmıştır. Bir diğer açıdan demokratik modernite ekonomisi; işsizliği yoksulluğu ortadan kaldırır. Hem fazla üretime hem de eksik üretime yer vermez, köy-kent çelişkisini birbirini besleyen ilişkilere dönüştürür, aşırı kâr ve sınırsız mülkiyete gerekli sınırları getirerek, sınıfsal uçurumları kapatmayı esas alır, endüstri faaliyetlerini ekolojik ölçüler içinde yürütmeye odaklanır.

 

 Toplum Demokratik ve Konfederaldir

Kapitalist modernitenin ulus-devlet aygıtına karşı da Demokratik modernite, demokratik konfederal toplum sistemini geliştirir ve bunu bir demokratik yönetim tarzı olarak uygular. Ulus-devletin hem merkeziyetçi hem sömürücü yönetimi karşısında, toplumun demokratik öz yönetimlerini geliştirir. Örgütleyip uyguladığı demokrasi tarzında liberal değil, radikaldir. Radikalliği doğrudan demokrasi uygulamasından gelir. Bilindiği üzere toplum denen olgunun bünyesinde çeşitlilik vardır. Tıpkı çevresel doğadaki görsel çeşitlilik gibi, toplumun bünyesi de kendi içinde zengin bir çeşitlilik barındırır. Fakat kapitalist ulus-devlet tekelleri, toplumsal bünyede taşınan tüm çeşitliliği ve var olan farklılıkları adeta ideolojik sömürü tırpanından geçirmiş ve günümüz toplumunu tek tipleştirmiştir. Toplumsal çoklukları silikleştirmiştir. Buna karşı demokratik konfederal yönetim tarzı, toplumu oluşturan tüm renkleri, tüm çeşitliliği, tüm kollektiviteleri federe veya konfedere özerk yapılar olarak tanır ve irade sahibi görür. Tüm dillerin, tüm kültürlerin, tüm inanç kesimlerinin, tüm etnisitelerin kendi politik konfedere yapılarını geliştirmelerine ve yönetime yerinden katılmalarına imkan ve olanak sunar. Bu anlamıyla politikayı demokratikleştirir. Yani toplumsallaştırır. Böylelikle toplumu oluşturan tüm kesimler, fark gözetmeksizin politika yapma, karar alma süreçlerine katılmış olur. Kendi kendini yöneten gerçek bir demokratik toplum gelişir. Dolayısıyla demokratik konfederal sistem hem toplumun politikleşmesi için hem de demokratikleşmesi ve özgür irade sahibi olması için vazgeçilmezdir. Zaten tarihsel toplum doğası da incelendiğinde, daha çok demakrotik ve konfederal olduğu görülecektir.

Toplumsal doğanın, özü itibariyle homojen ve monolitik olmadığını bilmeden ve kavramadan, demokratik konfederal sistemin değerini ve gerekliliğini anlamak mümkün değildir. Bu anlamda toplumsal doğayı iyi araştırmak ve kavramak, Demokratik modernitenin kendini sistemleştirme sürecinin görevlerini başarıyla yürütmesinin, en olmazsa olmazlarının başında geliyor. ‘Tarihte en uzun süreli yaşanmış toplumların doğası, homojen ve monolitik değildi ancak günümüz toplumu maalesef böyledir’ deyip inançsız yaklaşmamak gerekir. Evet, kapitalist modernitenin yarattığı tahribatlar çok fazladır. Toplumsal doğayı azımsanmayacak derecede zedelemiş ve dejenere etmiştir. Ancak günümüz devrimciliğinin en başat görevi, tam da bu zedelenen toplumsal doğayı iyileştirmektir. Toplumun, bireyin yabancılaştırıldığı ahlaki ve politik niteliklerine, yani demokratik niteliklerine yeniden kavuşmasını sağlamaktır. Yoksa devrimcilik, kendini adeta tanrı yerine koyup, yeni toplum yaratımlarına soyunmak değildir. Bu nesnel olarak mümkün olmadığı gibi, psikolojik ve ruhsal olarak da kendini halkın ve toplumun üstünde ve adeta yaratıcısı gibi görmeye götürür. Demokratik modernite potansiyelinin, taşıdığı değişim ve dönüşüm gücünü kendinde görmesini sağlamak, kendisini üç temel boyut üzerinden inşa ederek sistemini oluşturmasına yardımcı olmak, buna öncülük etmek, zayıflayan ahlaki politik nitelik ve özelliklerine yeniden kavuşmasını sağlamak, günümüz devrimciliğinin en temel amacı olmaktadır. Demokratik toplumu inşa görevlerine, böyle yeni bir devrimci anlayışla doğru bir öncülüğün yapılması halinde, çağımızın geçerli modernitesinin Demokratik modernite haline geleceği, kuşkusuzdur.

Demokratik modirnitenin gelişip sistemleşmesi, her bakımdan örgütlü bir toplumla mümkündür. Bu bakımdan, demokratik modernite sistemini kendisi için esas alacak olan toplumların tüm bireyleri, konfederal bir bağ içinde örgütlü olmak durumundadır. Söz konusu toplumların her bireyi, toplumsal yönetime yani demokratik halk yönetimine katılmak için, en az bir komünal birimin üyesi olmak durumundadır.

Demokratik halk örgütlemesinin dışında kalacak bireylerin, günlük yönetim ve politika belirleme işlerine katılımı da mümkün olmayacaktır. Bu bakımdan her birey, en az bir komünal birime üye olmak durumundadır. Bu komünal birimler, birer meslek komünü olabileceği gibi, içinde yaşanılan bir köyün veya bir mahallenin komünü de olabilir, bir sivil toplum kurumu da olabilir. Çünkü, bireyin günlük olarak ihtiyaç duyacağı konularda görüş belirtebileceği, politik karar süreçlerine katılabileceği bir tartışma komününde yer alma olanağına sahip olması, esas amaçlardan biridir. Kendisini radikal demokrasiyle yöneten bir toplum, kendi bireyinin katılımcılık yeteneğini de geliştirmek ister. Bu biçimdeki bir katılımcılık tarzını, kendi bireyinin iradi gelişimi ve iradi katılımı açısından da önemser. Toplum olarak, yaşamını, geleceğe dair kaderini, her konuda günlük politikasını belirlerken, kendisine ait tüm bireylerinin görüşünü almayı temel prensip sayar. Böyle tüm bireylerinin iradi katılımı ile yürüyen bir toplumun, yaşadığı her türlü soruna çözüm oluşturmaması mümkün değildir. En küçük bir sorundan en büyük soruna kadar, her türlü sorununu çözme gücünü geliştirebilir. Herkesin ortak katılımıyla kararlar alındığı için, kimse kendisini bu kararların uygulanma sürecinin dışında görmez. Kimse kararları sahiplenmeme yaklaşımına girmez. Ciddi düzeyde bir birey toplum bütünleşmesi ve kaynaşması yaşanır. Ne bireyler, sınırsız haklar kullanıp yeni krallar haline gelir, ne de toplum; bireyini sürekli baskılayabilir. Çünkü; her şey, demokratik ortamlarda tartışılarak kararlaşır ve uygulamaya konulur. Temsili demokraside olduğu gibi, küçücük bir azınlık, büyük çoğunlukların adına oturup konuşmaz, kararlar almaz ve onlara uygulatmaz. Karar alıcılar ve uygulayıcılar aynı zemini paylaşınca, duyulacak kaygılar da ortak olur.

Görüldüğü üzere demokratik modernite için ön görülen demokratik konfederal sistem, cins ve sınıf ayırımı gözetmeksizin tüm halkın doğrudan, aracılar olmaksızın kendi kendini yönetme modelidir. Halkın kendi özyönetimi temelinde kendi yaşamını örgütlemesi olarak da tanımlayabiliriz. Yerinden yönetim de denilebilir. Herkesin bulunduğu yerden yönetime katılmasını mümkün kılan bir demokrasi modelidir. Her bakımdan öz yeterliliğe dayalı gerçek bir halk demokrasisidir. Halkın kendi belirlediği ahlak ve politikası temelinde kendi yaşamını günlük olarak planlaması, örgütlemesi ve yürütmesi, yönetmesidir. Halkın birilerine güvenip kaderini teslim etmesi, kendi adına kararlar vermesine onay vermesi olarak oturtulmuş olan temsili demokrasiden, bu anlamıyla çok çok farklıdır. Tüm kararlar, halkın günlük olarak işleyen demokratik komünal birim ortamlarında ve konfederal bağlar içerisinde alınır. Demokratik Konfederal toplum sisteminde demokrasi, giderek bir yaşam tarzına dönüşür. Yöneticilik ve politika, bürokratik olmaktan çıkar ve devletlerin tekelinden kurtulur. Çünkü politika belirleme sürecine ve yönetime, herkes bulunduğu yerden doğrudan katılmış olur. Yöneticilik, artık bir iş olarak bir meslek olarak değil, demokratik komünal yaşama normal bir katılım biçimi olarak gelişir. Tam oturduğunda ise özgür yaşamın bir parçası ve vazgeçilmezi haline gelir. Bir yaşam tarzına dönüşür. Özgür yaşamayı imkanlı kılan, yepyeni bir demokratik toplumsal sisteme dönüşür. Bu anlamıyla yaşanmakta olan toplumsal krizden çıkmak için umut vaat eden ve denemeye değer yeni bir demokratik toplum modelidir. Bu anlamda demokratik modernitenin kendini örgütleyip sistemli kılması, yaşanmakta olan toplumsal krizden çıkmanın biricik yoludur.

 

Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.