Düşünce ve Kuram Dergisi

Demokratik Toplum İhtiyacı ve Barış

Nasrullah Kuran

 

“Devletin edindiği tüm sermaye bizlerden çaldıklarından oluşur. Sorun devletin istediklerimizi verip vermemesi değil, bizim devlete bu kadar vermeyi sürdürüp sürdürmeyeceğimizdir.”

S. James

Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025 tarihli “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı “ile birlikte gündem bulan önemli tartışmalardan birini de demokratik toplum olgusu oluşturdu. Demokratik toplumun ‘ne’liğine dair tartışmaların yoğunluk ve derinlik kazanması, kuşkusuz demokratik toplumu olan ihtiyacı daha da vurgulu hale getirip pekiştirecektir. Bu konuda belki de yüzeysel değinmelerin yol açtığı tıkanışlar bu sefer daha kalıcı bir hafıza ve özümsemeye kapıyı aralayacaktır. Hepsi mümkün; yeter ki tartışmalar gerçekliğin oluşturucu gücüne bağlı gelişsin ve demokratik toplum olgusunun ne geçmişe ait küllenmiş bir arzu ne de geleceğe ertelenmesi gereken “henüz zamanı gelmemiş” bir proje olduğu dogmatizmine düşülmesin.

Nasıl ki stratejik düşünme bütün etkileşimler ve şartlarla ilgili bir düşünme ise demokratik toplum da, toplumsal varoluşu tanımlayan tüm olgularla ilişki ve etkileşim içerisinde olan, dinamik bir oluştur. Demokratik toplum, esasta kendilik bilinci edinmiş, kendi olan toplumdur. Açılımı; özgün ve özerk varoluş, eşit ve demokratik pratikleşme, ahlaki ve politik yapılanmadır. Bu ilişkisel bütünlüğü içerisinde toplumsal özbilinç, özkimlik ve özyönetimdir. Bir nevi iktidar ve devlet aygıtlarının henüz tüm ceberrutluklarıyla baskı ve sömürü altına alamadıkları doğal toplumdur da diyebiliriz. Tabi bunu diyebiliyor olmamız, bizi insan merkezli bir indirgemeciliğe götürmemeli. Evrensel oluşun karakteristik bir yansıması, insandaki dile gelişi olarak değerlendirmek daha gerçekçi gibi duruyor. Zira, “Basit bir amip bile son derece etkindir. Varlığını belirleyen yapılanma ve yok olma süreçleri arasında dinamik bir denge kurarak, kendisi olmakla uğraşır. Çevresiyle ilişki içinde, edilgen değildir; içsel olarak kendi kimliğini korumaya çabalayan başlangıç halinde bir kendilik, tanınabilir bir varlıktır. “[1]

Spinoza’nın demesiyle kendi varlığında sürme çabası ve iddiası, tüm varoluşların ortak belirleyenidir. Evrensel varoluş, özgün ve özel bir varoluştur. Özgün ve özerk varoluşun insani boyutu da kendisini demokratik toplumda ifadeye kavuşturur. Abdullah Öcalan, demokratik modernite kuramında kavramların birbirleriyle ilişki içerisinde oluşturdukları bağlamdan hareketle anlam zenginliği daha yoğun olan “Ahlaki ve Politik Toplum” belirlemesini öne çıkarmayı tercih eder. Bu tercihin sebebini ise şöyle açıklar; “Ahlaki ve politik toplumu demokratik toplum (demokratik komünalite) olarak sunmak da mümkündü. Kapitalist topluma karşılık verecek en uygun kategorik yaklaşım bu olabilirdi. Fakat ahlaki ve politik toplumun doğasında demokratik toplumda içerilmiş olduğundan, daha temel bir kategorik kavram olan ahlaki ve politik toplumu esas almaktan kaçınmadık.”[2] Dolayısıyla ahlaki ve politik toplum derken aynı zamanda birbirlerini içerimleyen demokratik toplum, demokratik komünalite ve demokratik ulus olgusundan da söz etmiş oluyoruz. Kavram-kuram ilişkisindeki bağlama sadakat, ahlaki ve politik toplum kavramını öncellememizi gerektirse de, çağrıda ve güncel tartışmalar ışığında demokratik toplum vurgusu öne çıktığından biz de değerlendirmemizi bu vurgu ekseninde geliştireceğiz.

 

Özgür  Toplum Öz İşlerini Yapabilendir

Demokratik toplum her şeyden önce özgürlük, eşitlik ve demokrasi ortak paydasında buluşanların, ortak çaba ve mücadelesi ile inşa ettikleri bir toplumdur. Ulus-devlet faşizminin tekçilik ve tektipleştirme dayatmasına karşı farklı kültür ve kimliklerin özgün ve özerk yapılarını koruyarak karşılıklı saygı temelinde birbirleriyle ilişkilendikleri, ortak örgütlülük temelinde kendi özyönetimlerine kavuştukları bir açık toplum zeminidir. Tek renkliliğin çirkinlik ve fakirlik olarak görüldüğü; çok renkliliğin ise zenginlik ve güzellik taşıdığına inanılan demokratik toplum zemininde hiçbir toplumun homojenleştirilme kaygısı olmadığı gibi kendi özkültürünü geliştirme ve siyasetini yapma özgürlüğüne sahiptir. Demokratik toplumda toplumun niteliğini belirleyen kıstas, o toplumun devletli veya sınıflı olup olmaması ve yine endüstriyel vb. gelişmişlik gösterip göstermemiş olması değildir. Bir toplumun niteliğini, onun gelişmişlik düzeyini belirleyen ölçü, ahlak ve politik bir düzey kazanıp kazanmaması, dolayısıyla demokratik bir niteliğe erişip erişmemesidir.

Demokratik toplum olgusunun varlık bulması iki temel koşulun somutluk bulmasına ve işler hale gelmesine bağlıdır. Bunlardan birincisi demokratik siyaset, ikincisi ise öz savunmadır. Toplumun demokratik siyaset ve özsavunma yapma imkanının bulunmadığı yerde gerçek manada bir demokratik toplum varlığından söz etmek de mümkün olmayacaktır. Çünkü demokratik siyaset; demokratik örgütlenmelerle topluma demokrasi bilincinin taşınılması, demokratik yaşam tarzının deneyimlenerek oluşturulması ve toplumun ahlaki-politik nitelik kazanarak özgürleşmesi işlevini görür. Bu sayede toplumu meydana getiren her kesim ve kimliğe kendini ifade etme ve güç haline gelme olanağı, politika yapma fırsatı sunar. “Demokratik siyaset yürütmeden, genelde toplumun, özelde de her halkın ve topluluğun ne politikleşmesi ne de politik yoldan özgürleşmesi mümkündür. Demokratik siyaset özgürlüğün öğrenildiği gerçek okullardır. Politikanın işlerini ne kadar demokratik özneler yaparsa, demokratik siyaset de toplumu o denli politikleştirir, dolayısıyla özgürleştirir. Politikleşmeyi özgürleşmenin ana biçimi olarak kabul edersek, her toplumu politikleştirdikçe özgürleştirebileceğimizi, tersi olarak da toplumu özgürleştirdikçe daha fazla politikleştirdiğimizi bilmek durumundayız.”[3]

Öz savunma ise, özgün ve özerk varoluşunu sürdürme iddiasında bulunan her canlıya ve henüz sömürgeleşmemiş olan toplumlara mahsus bir direniş kültürüdür. Özkültür, özkimlik ve özyönetim ancak özsavunmanın varlık bulduğu koşullarda gelişip süreklilik kazanabilir. Bu nedenle demokratik toplum; politik, kültürel, ekonomik, hukuki, askeri ve diplomatik her alanda özsavunmasını yapabilen toplumdur. Öz savunma, tamamen iktidar ve devlet odaklı saldırılara karşı kendini savunma stratejisine dayanır. Özgür ve özerk varlığına, kimliğine, özetle onu o yapan değerlere herhangi bir saldırı yapıldığında buna savunma savaşıyla (Devrimci Halk Savaşı) yanıt verir. İşgalci, sömürgeci ve soykırımcı saldırganlığa karşı özsavunma savaşı ile karşılık vermesi, toplumunu savunmasının meşru bir gereğidir. Nasıl ki doğadaki her madde, her canlı varlık, bozuma uğramaya karşı kendini koruma refleksine ve yeteneğine sahipse demokratik toplum da özsavunma birlikleri ile oluşturduğu özgür, eşit ve demokratik doğasını koruma altına alır. Savunma tamamen demokratik toplumun güvenliğini sağlamaya dönüktür; bunun dışında kalan tahakküm, işgal veya sömürü amaçlayan saldırı savaşlarını ifade eder. Saldırının olmadığı koşullarda savunma da olmaz. Altı çizilmesi gereken husus, özsavunmanın salt askeri bir direniş olmadığı, onunla birlikte esasta ideolojik, politik, kültürel, ekonomik, hukuki ve cinsi boyutlarda yürütülmesi gerektiğidir. Bu boyutlarda doğru ve bütünlüklü bir özsavunma savaşı verilmediğinde, geriye sadece askeri özsavunmayla korunacak bir değerde kalmayacaktır.

Demokratik siyaset ve özsavunmayla pratikleşme olanağı bulan demokratik toplum, buraya kadar yaptığımız tanımlamalardan da anlaşılacağı üzere iktidar ve devlet dışında oluşmuş, kendi öz işlerini kendi gören bir toplumdur. Bununla birlikte, modern dünya sisteminin ulus-devletler tarzındaki gerçekleşmesinin ve toplumları ulus-devletlerle kuşatıp baskı altına alma stratejisinin farkında olmasına rağmen, devletin sürekli savaş halini terk edip demokrasiye duyarlı hale geldiği yerde ilkeli ilişkiye ve uzlaşmaya açıktır. İlkeli ilişki ve uzlaşının zemini ise, Devlet + Demokrasi, yani Demokratik Cumhuriyet çözümüdür. Demokratik Cumhuriyet; ulus-devletin, demokratik toplumun (demokratik ulus) varlığını ve özerkliğini kabul ederek anayasal çözüme kavuşturduğu, çoğulcu demokratik siyaset zemininin somutluk bulduğu ve bu kapsamda şeffaf, açık ve güvene dayalı ilişkilerin geliştirildiği bir cumhuriyettir. Demokratik siyasetle çoğulcu parti anlayışının yer verildiği, her kültür ve grubun tercih ettikleri fikir ve programla katılım gösterdikleri çağdaş demokrasi düzenidir. Demokratik Cumhuriyet düzeninde demokratik siyasetin araçları siyasi partiler, kültürel, sanatsal, sosyal, ekonomik, bilimsel, sportif ve çevresel sivil toplum yapılanmaları biçiminde öne çıkarken; üçüncü olan olanak da adlandırdığımız bu zeminde insan hakları ve kadın özgürlüğü öncelikli temel konular olarak belirlenirler. Zira toplumsal varoluşu büyütmenin ve geliştirmenin, daha özgür kılmanın yolu, kadının özgürleşmesinden ve insan haklarının kadın öncülüklü gerçekleştirilmesinden geçmektedir.

 

Savaşı Olmayanların Barışı da Olmaz

Kapitalist modernitenin kapitalizm, endüstriyalizm ve ulus-devlet üçlemesi ile yol açtığı tahribat, doğa ve toplum açısından yaşanmakta olan yıkım göz önünde bulundurulduğunda sürdürülebilir olmaktan çıkmıştır. Abdullah Öcalan’ın da belirttiği gibi, gerçekte devletin dini ve milleti yoktur; “O her zaman bir azınlığın çıkar koalisyonudur. Devletin Araplısı, İranlısı, Türklüsü görüntüdedir veya konjektürel bir yaklaşımdır. “ Çok uzaklara gitmeye gerek yok; günceldeki Türk devleti aygıtına ve onun Kürtlerle ittifak yaparak “Türklük Sözleşmesi“nin dışına çıkan Türk muhalefet unsurlarına yönelik uygulamalarına bakmak yeterli olacaktır. Sermaye ve iktidar tekelleri için Türklük, kendini maskelemeye yarayan ideolojik bir araçtan başka bir şey değildir. Bu doğrudan hareket edildiğinde demokratik toplumu olan ihtiyaç tüm şiddetiyle ve her açıdan kendisini hissettirmektedir. Toplumsal öz, paramparça olma halini sürdürse de, anlam ve hakikat olarak içerisinde bulunduğu kaotik oluşumu asma ümidi taşımaktadır. Ona bu ümidi veren kuşkusuz demokratik modernite kuramının demokratik toplum inşasıdır.

Bütün bu bağlamları içerisinde Demokratik topluma duyulan ihtiyaç, belirtmek gerekir ki aynı zamanda hakiki barışa duyulan ihtiyaçtır. Çünkü demokratik toplum, doğayla ekolojik uyum içerisinde, halkların özgürlük, eşitlik ve demokrasi temelinde barışı tesis ettikleri; dil, din, ırk vb. üzerinden geliştirilen yapay ayrışmaları ortadan kaldırıp demokratik ulusta bütünleştikleri çoğulcu bir toplumdur. Bu yönüyle ana toplumun, “Hiçbir insan birbiriyle savaşmamalıdır; çünkü tüm canlılar akrabadır; dolayısıyla bütün canlılar ve varlıklar değerlidir“ tarzında dile gelen, insana ve doğaya zarar vermeme anlayışını güncelleyen bir yaklaşıma sahiptir. Haliyle demokratik toplumun barışı, ne sahte vatandaşlık hakkı tanıyarak halkları özgürlüklerinden yoksun bırakan Pax Romana (Roma barışı) dır ve ne de liberal anlayışın toplumları özsavunmasız bırakarak ölüm tuzağına çektiği uzlaşma adı altındaki sahte barıştır. Bu türden barışlar geçici özellikte olup, daha çok soluklanmayı ve savaş için daha iyi hazırlanmayı amaçlarlar. Saldırı stratejilerindeki öldürücü vuruşu yapmadan önce karşıtını yumuşatmayı, taktik yaklaşımı ifade ederler. Sun Tuz’nun “Belirgin bir anlaşma ile birlikte gelmeyen barış önerileri tuzak belirtisidir” uyarısı tam da buna yöneliktir.

Demokratik toplum bakımından savaş, iktidar ve devlet özünün bir yansıması ve bu özün oluşturucusudur. Barış ise, toplumsal varoluşun doğasına içkindir. Bu nedenle de taktik değil stratejiktir, stratejik yaklaşımı gerektirir. Esasta ise “Yüksek Strateji”nin konusudur. Zira, “Strateji, sadece askeri zaferin kazanılması sorunu ile ilgilidir. Buna karşılık yüksek strateji, daha uzak görüşlü olmak zorundadır. Çünkü yüksek stratejinin amacı, barışın kazanılmasıdır. Böyle bir düşünüş şekli ‘arabayı atın önüne koymak’ değildir. Aksine, atın ve arabanın nereye gittikleri hususunda emin olmaktır.”[4] Bugünün savaşını yürütenler yarının barışını nasıl kuracaklarını öngörüp planlamak zorundadırlar. Savaş kadar barış üzerine düşünmemiş olanlar, gelecekleri hakkında da belirleyici olamazlar. Bu nedenle demokratik toplum zihniyeti savaş ve barış denklemindeki yerini, ilkeli uzlaşı ve özsavunmayı içeren bir barıştan yana belirlemiştir. Halkların yabancılaşmadan kurtularak özgürleşme yoluna girmelerini ve öz kimliklerini herhangi bir dış müdahaleye maruz kalmaksızın taşıyabilmelerinin biricik yöntemi, herhangi bir aldanmaya veya aldatmaya yer bırakmayacak olan özsavunmaya sahip bir barıştır.

Özsavunması olmayan bir barışta ısrar, örtük bir şekilde savaşı ve sömürgeciliği sürdürmekte ısrardır. Teslimiyetin ve modern köleliğin, bu sefer demokratik istikrar ve uzlaşma altında meşrulaştırılıp sermaye ve iktidar tekellerinin hizmetine koşturulmasıdır. Stratejik manada tam barış, aslında devletin ortadan kalktığı koşullarda gerçekleşecek olan barıştır. Ancak hegemonik sistemin varlığı ve ulus-devlet tarzındaki yayılımı, bu teorik gerçekliği bütünüyle pratikleştirebilmenin önündeki engeldir. Dolayısıyla devleti ve devletin hakimiyeti altındaki toplumu demokrasiye duyarlı hale getirerek Demokratik Cumhuriyet’e, olmadı mı isyan ve silahlı direniş dahil, her alanda özsavunma savaşına yönelmek kaçınılmazdır. “Barış istiyorsan savaşa hazır ol“ deyimini de öz itibari ile bu içerikte değerlendirebiliriz. İktidar ve devlet aygıtları, doğallığında ve kendiliğinden demokrasi ve barışı kabullenmezler. Demokratik toplumun güç haline gelmesi ve direnç göstermesi üzerine esneme ve barışçıl bir tutum izleme ihtiyacı duyarlar. Özetle savaşı olmayanların barışı da olmaz. Toplumsal mücadeleler tarihi bunun örnekleri ile doludur; kimler savaşmışsa barışı da onlar yaparlar.

Diğer taraftan barış olgusunun kendisi, en az savaş kadar çaba gerektiren bir eylemdir. En doğal insani-toplumsal gereksinimlerin dahi mücadele ve savaş konusu yapıldığı, savaşın güç ilişkilerinin ve tahakküm tekniklerinin sürekli uygulama yöntemine dönüştürülerek yaşamın işleyişi haline getirildiği bir çağda yaşıyoruz. Günümüzde savaş, bir bioiktidar rejimi olarak neredeyse tüm yaşam alanlarına yaydırılmış durumdadır. Uzamsal ve zamansal bağlamda sınırları belirsizleşen ve hiçbir ilke, kural tanımayan topyekun bir savaştan söz ediyoruz. Devlet şiddeti ve terörü, gündelik yaşama artık anlık olarak etki etmektedir. Foucault’un “iktidar her yerde“ vurgusu “savaş her yerde“ pratikleşmesiyle adeta gerçek anlamına erişmiş bulunmaktadır. Bu realite, barışı pasif bir eylem olarak değerlendiren mantığa son vermektedir. Barış dinamik bir olgudur ve siyasal yaşamın en yoğun yaşandığı süreçleri tanımlamaktadır. O halde barış için direniş, biodireniş olarak her yerde olma sorumluluğundadır. Salt askeri sınırlara sıkıştırılıp daraltılmadığında, özsavunma savaşı, aslında tam da bir biodireniş savaşıdır.

Sonuç itibariyle Demokratik toplum; çözümü kendinde üreten ve bu yönüyle de iktidar-devlet aygıtlarını gereksizleştiren toplumdur. Devletçi çözümsüzlük kuramına karşı kendi demokratik çözüm kuramını seçimlerken şunu söyler; “Demokratik çözüm kuramı sorunların sahibinin devlet değil toplum olduğunu dolayısıyla çözümünün de ilgili toplumdan gelmesi gerektiğini esas alır. İlgili toplum birimi kendini ne kadar özgür ifadeye ve örgütlenmeye kavuşturursa, bunun kendi çözümüne de o kadar yol açacağını idea eder. Devletçi kuram ilgili topluma hep kural dayatırken, demokratik kuram ilgili toplumun kendi inisiyatifinin önem taşıdığını ve kendisini belirleme ve inşa etme hakkına sahip olduğunu söyler. Devletle ilişkinin birbirini ya tamamen reddetmesini veya tersini içermez. İlişki ve çelişki içinde gerginlikler yaşansa da, uzlaşma ve barış içinde bir arada yaşamalarını öngörür. Bu meyanda demokratik çözüm barışla da bağlantılıdır. Her barış demokratik çözüm eksenli olmayabilir, ama her demokratik çözüm ‘onurlu barış’ dediğimiz, her varlığın gelişim hakikatini sağlama alır. Onurlu barışlar birbiriyle barışan güçlerin birbirlerinin varlıklarını ve gelişim hukukunu tanımaları ile gerçekleşir.“[5]

Gelinen nokta, demokratik toplum arayışının kendi çözümünü onurlu barışta bulduğu ve bunu demokratik inşa ile taçlandırmak istediğidir. Gerisi, bin yıllık kardeşlik tarihi vurgusunda bulunanların bunun hukukunu yasal ve anayasal çerçevede demokratik güvenceye kavuşturmalarına kalıyor.

[1] M. Bookchin, Toplumu Yeniden Kurmak, syf:223, Sümer Yayıncılık
[2] A. Öcalan, Özgürlük Sosyolojisi, syf:368
[3] A. Öcalan, Özgürlük Sosyolojisi, syf:43
[4] B. Liddell Hart, Strateji “Dolaylı Tutum” Truva Yayınları
[5] A. Öcalan, Kürt Sorunun Demokratik Çözümü İçin Yol Haritası, syf:25-26
Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.