Düşünce ve Kuram Dergisi

Tarihsel Hafızadan Güncel Direnişe

Gülay Tekin

 

İnsanın iktidarı elinde tutma arzusunun en yıkıcı ve acımasız tezahürü olan savaş yalnızca bedenleri değil; zihinleri, toplumsal ilişkileri ve gelecek kuşakların yaşam alanlarını da tahrip eder.  Bu süreç, onu hem yaratıcı hem de yıkıcı bir varlık hâline getirir. Savaş, yalnızca bir çatışma veya güç mücadelesi olmaktan çıkar; toplumsal ve ontolojik bir krize dönüşür. Duygularımız, davranışlarımız ve dilimiz anlam arayışımızın tarihsel birikimi, insanın kendini ve dünyayı kavrama çabasıdır. Savaş ise anlam arayışındaki bir sapmanın, tahakküm ve kontrol isteğinin somutlaşmış hâlidir. 

Barış ise pasif bir durum değil, sürekli üretilmesi gereken bir eylem, kolektif bir sorumluluk, toplumsal bilinçle beslenen bir yeniden inşa pratiğidir. İnsan toplumsal bir varlık olarak barış içerisinde yaşama eğilimi gösterir. İnsanın insanla, toplumun doğayla ve bireyin kendisiyle kurduğu yaşam kültürü kadın eksenli toplumsallığın sonucudur. Kadın doğayla dengeli ilişki kurar; topluluk da bu doğal dengenin parçası olarak eşit ve barışçıl bir yaşam sürdürür.  

Savaş, kavramsal olarak insanlık tarihinin başlangıcından beri var olan bir olgu olarak görülür. Oysa ki yapılan araştırmalarda savaşın, insanlığın düzenli, yerleşik yaşama geçişi ve mülkiyet ilişkilerinin getirdiği kurumsallaşmalarla birlikte sistematik olarak geliştiğini göstermektedir. Arkeolojik ve antropolojik bulgular, uygarlık öncesi insan topluluklarında organize bir savaş veya kitlesel çatışma izine rastlanmadığını ortaya koyar. Nil Vadisi’nde MÖ 12. Yüzyıl öncesine ait bazı iskeletler olası erken çatışma örneklerini sunsa da genel olarak paleolitik dönemde mağara resimlerinde de savaş betimlemeleri bulunmamaktadır. 

Abdullah Öcalan’a (1) göre insanlık tarihindeki ilk örgütlü şiddet, birçok tarihçinin sandığı gibi doğal bir saldırganlık değil; avcı erkek zihniyetinin zamanla toplumsal örgütlenmeye sızmasıyla kurumsallaşan bir tahakküm biçimidir. Öcalan, avcı erkek figürünü sadece hayvan avlayan bir özne olarak değil; gücün, kurnazlığın ve öldürme tekniğinin ilk taşıyıcısı olduğu tespitinde bulunur. Av, sadece karın doyurma eylemi değil; iktidarın ilk provası, “öldürme hakkı”nın meşrulaştırıldığı bir tarihsel başlangıçtır. Avcı kulüpleri olarak tanımladığı grupların zamanla kastik katil yapılara dönüştüğünü belirtir. Bu zihniyet, zamanla kendi topluluğunu da avlanabilir bir alana dönüştürmüş; ilk hedef ise kadınlar olmuştur. Öcalan’ın da vurguladığı gibi kadın üzerindeki denetim, yalnızca cinsellik veya aile düzeniyle ilgili değildir; kadının üretici gücünün, yaşamı yeniden var eden kapasitesinin kontrol altına alınması, erkeğin kendi iktidarını güvence altına almasının ilk adımıdır. Bu nedenle şiddet, erkek bedeninin biyolojik üstünlüğünden değil; toplumsal düzlemde erkeğin kendine biçtiği “avcı-egemen” rolünden beslenmiştir.

İnsanın simgesel dünyaya geçişi, şiddetin sadece hayatta kalma aracı olmaktan çıkarak kültürel ve sistematik bir boyut kazanmasına yol açmıştır. Carol J. Adams(2), hayvana yönelik şiddetin, insanın genel şiddet eğiliminin ve ataerkil düzenin kökeniyle bağlantılı olduğunu ileri sürer; bedeni doğal olarak hayvan öldürmeye uygun olmayan insan taş aletlerle silahlanmış, bu davranışı kültürel olarak benimsemiş ve et tüketimi ile hayvan avlama pratikleri, ataerkil şiddetin biçimlenmesinde belirleyici bir rol oynamıştır. Bu bağlamda, ilk cinayetlerden günümüz savaşlarına kadar şiddet, yalnızca bir araç değil, aynı zamanda üretim ve güç hiyerarşilerinin temel kastik mekanizması hâline gelmiştir. İnsan, şiddetin ve savaşın içinde varlığını sürdürürken, bu süreç aynı zamanda onun kendi kendine uyguladığı en büyük sınavdır: Hayatta kalmak ama nasıl bir anlam yükleyerek ve hangi bedelleri ödeyerek?

Bu tespitler, modern savaşların doğasını kavramamız açısından hayati bir öneme sahiptir. Çünkü en ileri teknolojiye sahip yıkım araçlarında bile aynı zihinsel örüntünün tekrarlandığını gösterir. İnsanlığın kendini koruma gerekçesiyle başlayan sürecin, zamanla mutlak bir tahakküm aracına dönüştüğünü ortaya koyar. Bu dönüşümün zirvesi ise köleliktir: Bedenin tamamen mülkiyete dönüştüğü, insanın kendi öznelliğinden koparıldığı, şiddetin bir eylem olmaktan çıkıp bir sisteme dönüştüğü ilk tarihsel eşiktir. Bu durum, şiddetin kaynağını biyolojik içgüdülerde değil, insanın kendi anlam dünyasını inşa ederken kurduğu toplumsal yapılar ve örgütlenme biçimlerinde aramamız gerektiğini açıkça gösterir. 

 

Kadın Bedeninin Sömürgeleştirilmesi 

Savaş, erkek egemen iktidarların yalnızca askeri bir çatışma alanı değil; aynı zamanda kadın bedeninin tarih boyunca maruz bırakıldığı köleleştirme, sömürü ve biyopolitik denetim biçimlerinin en açık şekilde sergilendiği kurumsal bir şiddet alanıdır. Kadınlara yönelik toplumsal cinsiyetçiliğin derinleştirilmesi, kadın bedeninin mülk gibi görülmesi, kadın emeğinin görünmez kılınarak sömürülmesi ve doğurganlığının devlet tarafından planlanması, tarihin hiçbir döneminde kendiliğinden gelişen bir süreç olmamış; sistematik, ideolojik ve politik bir iktidar mühendisliğinin ürünü olmuştur. Kadına yönelik görünür veya görünmez her türlü şiddetin, savaşın yarattığı kesişimsel sorunlardan ayrı tutulmaması gerekir. BM tahminine göre her yıl ortalama 50.000 kadın ve kız çocuğu en yakınındaki aile üyeleri veya çevrelerindeki diğer erkekler tarafından öldürülmektedir. Kadın bedeninin savaş alanı olarak sürekli saldırıya uğramasından da anlaşıldığı gibi toplumsal dönüşüm öncelikle kadının varlığı ve kimliği üzerindeki şiddetin son bulması ile başlar. 

Michel Foucault’nun(3) biyopolitika kavramı, devletin nüfusu yönetmek için bedenleri nasıl disipline ettiğini gösterir. Kadının doğurganlığı, modern ulus-devletlerde yalnızca kişisel bir deneyim değil; ulusal güvenlik, ekonomik kalkınma ve demografik güç adına düzenlenen bir devlet programıdır. Hangi kadınların doğuracağı, kaç çocuk doğuracağı, doğan çocukların hangi kimlik ve ideolojiyle yetiştirileceği devletin politika alanına dâhil edilmiştir. Savaş zamanlarında bu biyopolitik müdahale daha da şiddetlenir. Kadın bedeni, savaşın ihtiyaç duyduğu “geleceğin askerleri”nin üretildiği bir biyolojik kaynak olarak görülür. Böylece kadın, nüfus üretiminin temel bir bileşeni hâline getirilerek ulus-devletin biyopolitik aygıtının içine yerleştirilir.

Silvia Federici(4), kapitalist modernitenin kadın bedenini disipline etmek için cadı avları, zorunlu doğurganlık ve ücretli/ücretsiz emek ilişkileri üzerinden bir tür “beden savaşları” yürüttüğünü belirtir. Kadın bedeni yalnızca cinsel bir nesne değil; ekonominin devamlılığı için bir üretim aracı ve stratejik kaynaktır. Judith Butler’ın (5) toplumsal cinsiyet performativitesi kuramı da savaşın kadın üzerinde yarattığı baskının kültürel yönünü açığa çıkarır. Savaş, eril kahramanlık mitlerini besleyen bir toplumsal sahneye dönüşürken, kadına ise ya “korunması gereken zayıf varlık” ya da “doğurgan ulusal beden” rolü biçilir. Bu roller, kadınların varoluşunu sınırlandırır, onların toplumsal ve siyasal özneliklerini bastırır ve savaşın gerektirdiği ataerkil cinsiyet düzenini yeniden üretir.

Mezopotamya’nın Uruk kentinde binlerce kadının devlet atölyelerinde köleleştirilmesi, kadın emeğinin devlet tarafından ilk kez kitlesel biçimde el konulduğu tarihsel bir örnektir. Scott (6) Uruk’ta en temel işçi kaynağı ve en karlı ticari ham maddenin kadın köleler olduğunu belirtir. Akdeniz’de kurulan ilk devletlerin çoğu ihtiyaç duydukları insan gücünü karşılamak için sistemli olarak köle savaşları yapmıştır. Savaş, erkek egemenliğini güçlendirirken kadın ise hem üretim aracı hem nüfus kaynağı olarak sistemin en altına yerleştirilir. Erkek egemen zihniyetin bu yaklaşımı zaman ve mekanı anlamsızlaştırarak günümüz dünyasında yeniden sirayet etmiştir. İŞİD’in esir aldığı Êzidî kadınlarını ganimet olarak pazarlarda satması, erkek egemen aklın savaş ve şiddet üreten cinnet halinin başka bir örneğidir. Kadınlar savaş ganimeti olarak pazarlarda satılmış, kadın bedeni savaş aracına dönüştürülerek toplum üzerinde mutlak güç ve kontrol algısı yaratılmaya çalışılmıştır. 21. Yüzyılda savaşın yarattığı göçmenlik sorunu, kadınların fuhuşa sürüklendiği, organ ticaretinin ve uyuşturucu trafiğinin artığı içinde devletlerin, bürokratların ve suç örgütlerinin bulunduğu mekanizmaların oluşturulduğu yeni zeminler hazırlamıştır. Geçtiğimiz günlerde basına yansıyan mülteci kadınların internetten elleri bağlı bir şekilde “ticari ürün’’ olarak satışa sunulması organize ve kapsamlı ticari bir ağın varlığına işaret etmektedir. Bu da gösteriyor ki kadınlar savaşın yarattığı sonuçlardan dolayı bedenen, ruhen ve fikren düşürülerek ideolojik ve stratejik bir şekilde köleleştirilmekte ve kırıma uğratılmaktadır. 

 Devletli uygarlık ortaya çıktığı andan itibaren, toplumsal yaşamın merkezinde yer alan kadını hedef hâline getirilmiştir. Çünkü kadın, üretimin, toplumsal dayanışmanın, doğayla uyumlu yaşamın ve etik değerlere dayalı komünal ilişkilerin taşıyıcısıydı. Bu nedenle devletli uygarlık, toplumu kontrol etmek için ilk olarak kadın bedenini kontrol altına almak zorundaydı. Abdullah Öcalan’ın (7) ifadesiyle; “İlk sömürgeleştirilen ülke kadın bedeni, ilk köle kadın, ilk savaş kadın üzerinde yürütülendir.” Öcalan, kadının özgürlüğünü toplumun özgürleşmesiyle özdeşleştirir. Öcalan’a göre kadın köleleştirildiğinde toplumun yaşam üretme kapasitesi zayıflar; erkek egemen iktidarın ve şiddet düzenlerinin genişlemesine alan açılır. Kadın özgürleştiğinde ise toplumsal ilişkilerdeki tahakküm çözülür ve barışın kurucu dinamikleri görünür hâle gelir. Kadın meselesi, salt hak eşitliği sorunu değil; toplumsal barışın ontolojik eşiğidir. Kadın özgürleşmeden, toplum şiddetin döngüsünü kıramaz; şiddet çözülmedikçe barış da inşa edilemez.

 

Barışı İnşa Eden Kurucu Özneler 

Barış, kadınlar açısından yalnızca silahların susması veya çatışmanın sona ermesi değildir; savaşın gündelik hayata, bedene, emeğe, kültürel hafızaya ve toplumsal ilişkilere kazıdığı tüm tahribatların onarıldığı, yaşamın yeniden anlam ve bütünlük kazandığı köklü bir dönüşüm sürecidir. Kadınlar, tarih boyunca savaşın en ağır yükünü taşıyan, şiddetin en görünür hedefi hâline gelen ve toplumsal dokuyu yeniden örerek toplumun dağılmış bağlarını onaran kurucu güç olmuşlardır. Onların, barışı kurucu özne olarak deneyimlemesi, sadece çatışmayı durdurmakla sınırlı kalmaz; barışı demokratik bir toplumsal düzenin temeline yerleştirir, toplumsal eşitlik, adalet ve dayanışmayı görünür kılar ve kalıcı hâle getirir. Kadınların bu rolü, devlet merkezli diplomasi ve dar politik müzakere alanlarının ötesinde, etik, ekonomik, kültürel ve toplumsal boyutları kapsayan çok katmanlı bir yaşam örgütlenmesini ifade eder.

Modern çatışmaların özel savaş stratejileri kadın bedeninin hedefe dönüştürülmesi, cinsel şiddetin sistematik bir silah olarak kullanılması, ekonomik bağımlılığın derinleştirilmesi, kültürel hafızanın zayıflatılması ve toplumsal dayanışmanın parçalanması toplumun bütününe yönelen saldırılardır. Dünya deneyimleri, kadınların barışın kurucu ve dönüştürücü rolünü açık biçimde ortaya koyar. Sri Lanka’da Tamil gerillası kadınların deneyimi, barış süreçlerinden dışlanmanın yol açtığı yıkımı çarpıcı biçimde gösterir. Gerilla kadınların, savaş sırasında yaşadıkları zorunlu göçler, kayıplar ve cinsel şiddet gibi travmalarla yalnız bırakılmış; barış masalarında tanıklıkları yok sayıldığı için toplumsal hafıza ve adalet zayıflamış, barış yüzeysel ve kırılgan kalmıştır. Bu deneyim, kadınların barışın görünmez ama kritik kurucu öznesi olduğunu ve onların dahil edilmediği barış süreçlerinin sürdürülebilir olamayacağını açıkça ortaya koyar.(8)

Buna karşılık, Chiapas’ta Zapatistalı kadınlar, çatışmayı durdurmanın ötesine geçerek demokratik özerklik modelinin inşasında aktif rol oynamış; toplumsal cinsiyet eşitliğini yerel yönetimlerin ve kolektif karar alma mekanizmalarının temel ilkesi hâline getirmiştir. Zapatista kadınları, toplumsal yaşamın her alanında ekonomi, eğitim, sağlık ve adalet barışı somut bir gerçekliğe dönüştürmüş, kurucu güç olarak barışın sürekliliğini güvence altına almıştır.(8)

Kolombiya’da Toplumsal Cinsiyet Alt Komisyonu ise kadınların barış müzakerelerinde karar alıcı olarak yer almasının önemini göstermiştir. Havana Görüşmeleri’nde kadınların müdahalesi, cinsel şiddetin savaş yöntemi olarak tanınması, kırsal alanlarda kadınların toprak ve kaynaklara erişiminin sağlanması ve kadın gerillaların sivil yaşama entegrasyonu gibi kritik maddelerin anlaşma metnine dahil edilmesini mümkün kılmıştır..(8)

Sırbistan’daki Siyahlı Kadınlar Hareketi, barışın yalnızca siyasi bir hedef değil; aynı zamanda etik, kültürel ve hafıza temelli bir dönüşüm süreci olduğunu göstermektedir. Kadınların yıllarca sürdürdüğü sessiz nöbetler ve “bizim adımıza öldürmeyin” müdahaleleri, militarist ideolojinin toplumsal yaşam üzerindeki etkilerini görünür kılmış; savaşın bir kader değil, politik iktidarların iradi tercihi olduğunu ortaya koymuştur. (8)

 Kuzey İrlanda’da her görüşten kadınlar bir araya gelerek Kuzey İrlanda Kadın Koalisyonu’nu kurarak, İrlanda seçimlerini 9. sırada kazanmış, barış müzakerelerine katılan ilk on parti arasında yerlerini almıştır. Barış masasında taraflar arasında köprü görevi görerek uzlaşma zemini oluşturmuş ve barış anlaşması imzalanmıştır. Kadın Koalisyonu kadınların kolektif iradesinin açığa çıkarılmasında iyi bir örnektir.

Rojava, kadınların barışın kurucu öznesi olarak toplumsal yaşamı dönüştürdüğü en kapsamlı örneklerden biridir. Suriye iç savaşının en yoğun döneminde ortaya çıkan demokratik özerklik modeli, çatışmanın şiddetini durdurmanın ötesinde, toplumsal, ekonomik ve kültürel kaynakları dönüştürerek kalıcı barış ve eşitlik temelli bir toplumsal düzen inşa etmeyi amaçlamıştır. Kadınlar, özsavunma güçleriyle fiziksel güvenliği sağlarken, kadın meclisleri ve eşbaşkanlık sistemi aracılığıyla yönetimde eşit temsili güvence altına almış ve karar alma süreçlerinde aktif rol oynamıştır. Jineolojî Akademisi kadın bakış açısını bilgi üretiminin ve toplumsal bilincin merkezi haline getirerek toplumsal planlama ve politikaya taşımıştır. Kadınlar tarafından inşa edilen Jinwar, erkek şiddetinden uzak, ekolojik ve kolektif bir yaşamın mümkün olduğunu somutlaştıran özgün bir kadın köyü olarak ortaya çıkmıştır. Jinwar, kadınların kendi emekleriyle kurdukları özgür yaşam alanları aracılığıyla barışı pratikte üretebildiklerini ve toplumsal dönüşümü doğrudan hayata geçirdiklerini gösteren çarpıcı bir örnektir. Kadın kooperatifleri ekonomik bağımsızlığı sağlarken, üretim ve paylaşım süreçlerini toplumsallaştırarak dayanışmayı güçlendirmiştir. Şiddetsiz toplumsal iletişimi esas alan alternatif adalet mekanizmaları, barışın etik ve kültürel boyutlarını kurumsallaştırmıştır. Rojava’da kadınlar, barışı yalnızca müzakere eden değil; doğrudan inşa eden, demokratik toplumun temellerini atan ve toplumsal yaşamın her alanına yerleştiren kurucu özne konumundadır. Kadınların eşit temsili ve özgürlüğü, barışın sürdürülebilirliğinin vazgeçilmez koşulu olarak toplumsal zihniyet dönüşümünü ve demokratik yaşamın kurumsallaşmasını sağlamaktadır.

Bakur Kürdistan’da kadınların barış mücadeleleri, bölgedeki tarihsel çatışmaların karmaşıklığı içinde barışın sürekliliğini sağlamak için kritik bir rol oynamaktadır. Devlet şiddeti, zorla kaybetmeler, militarizm ve özel savaş politikaları en yoğun biçimde yaşansa da kadınlar direngen ve etik temelli bir barış arayışıyla toplumsal yaşamı ayakta tutmuştur. Barış Anneleri ve Cumartesi Anneleri, kaybettikleri yakınlarının anısını barışın diline dönüştürerek toplumsal vicdanı harekete geçirmiş; devletin hafızayı silme çabalarına karşı, kararlı ve dirençli bir hafıza mekânı oluşturmuştur. Barış İçin Kadın İnisiyatifleri, Özgür Kadın Hareketi, Türkiyeli feministler, STK’lar, siyasi partiler ile birlikte kadınların yaşadığı şiddeti görünür kılmış, toplumsal cinsiyet eşitliği, adalet, demokratik katılım ve sosyal onarım taleplerini barış süreçlerine taşımış; ulusal ve uluslararası dayanışma ağlarıyla barışın kurucu öznesi olma iradesini pekiştirmiştir. Barış Akademisyenleri ise akademiyi, militarizme karşı etik, hukuki ve bilimsel bir barış alanına dönüştürerek hakikat ve hafıza üretimine katkıda bulunmuştur. Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi, savaşın ve şiddetin etkilerini görünür kılmak, toplumsal adalet ve hakikat mekanizmalarını güçlendirmek ve barış sürecine kadınların doğrudan katılımını sağlamak amacıyla meclis komisyonuyla görüşme yapmıştır. TJA’nın ‘Umutla özgürlüğe yürüyoruz’ şiarıyla Amed’den Ankara’ya yürüyen kadınlar Öcalan’ın fiziki özgürlüğünün sağlanması, siyasi tutsakların serbest bırakılması, kayyum politikalarının son bulması, kadın katliamlarının engellenmesi ve demokratik entegrasyon için siyasi partilere ve hükümete “Barışın tarafı olun” çağrısı yapmıştır. 

Kürdistan deneyimi, kadınların barışın yalnızca destekçisi değil; aynı zamanda demokratik toplumun kurucu ve dönüştürücü öznesi olduğunu gösterir. Kürt kadınları hem cins hem de ulusal kimlik mücadelesi verdikleri için çok boyutlu sistematik şiddete maruz kalmıştır.  Savaşın derinleştirdiği fiziksel, ekonomik, toplumsal, cinsel ve kültürel şiddete rağmen bir araya gelmenin, seslerini duyurmanın koşullarını yaratmıştır. Mağdur, edilgen bir durumu reddederek aktif direnişçiler olmuştur. Kadınlar sadece fiziksel bir mücadele vermeyip politik olarak da iradi bir güç açığa çıkarmıştır. Dünya deneyimlerinde de görüldüğü gibi savaş süreçlerinde kadınların kadın olmaktan kaynaklı yaşadığı sorunların görünür kılınması hayati önemdedir. Kalıcı barış, sadece çatışma dönemi hak ihlallerini giderilmesi ile sınırlı değil aynı zamanda yapısal şiddetinde sonlandırıldığı bir süreçtir. Kadın hakikatlerini araştırma komisyonu, adalet komisyonları ile toplumsal cinsiyet eşitliği komisyonlarının kurulması ve kadınların güvenlik sorunlarının giderilmesi gibi yapısal ve hukuki düzenlenmelerin yapılması gerekir. Kadınların katılımı, negatif barıştan pozitif barışa geçiş aşamasında toplumsal eşitlik, adalet, kolektif hafıza, demokratik katılım ve hakikatin yeniden kurulmasında belirleyicidir. 

Kadınların bu çok yönlü barış pratiklerinin, jineolojînin hakikat arayışıyla karşılaşması, barışın dar diplomatik alanın ötesinde, yaşamın bütünsel yeniden kuruluşu olarak kavranmasında somutluk kazanacaktır. Jineolojî kadınların tarihsel, kültürel ve toplumsal deneyimlerinden ortaya çıkan bilgiyi, sadece bireysel bir mücadele alanı olarak değil, toplumsal bir çözüm üretme biçimi olarak kabul eder. Bu bilgilerini ve deneyimlerini toplumsal bilincin bir parçası hâline getirir. Toplumun tüm kesimlerini barış sürecine dâhil ederek barışı kolektif bir sorumluluk alanına dönüştürür. Şiddetin mantığını çözer, dayanışmayı kurumsallaştırır, eşitliği ve adaleti görünür kılar. Bu çerçevede, kadınlar barışın yalnızca destekçisi değil; demokratik toplumun kurucu ve dönüştürücü öznesi olarak, kalıcı barışın gerçekleşmesinin ön koşulunu oluşturur. 

Kadınların barış süreçlerindeki rolü salt “müzakere masasında temsil edilme” gibi dar bir alana sıkıştırılamayacak kadar önemlidir. Asıl mesele, iktidar ve tahakküm ilişkilerini çözümleme, toplumsal yaşamı diyalog, çoğulluk ve özgürlük temelleri üzerine inşa etme kapasitesidir. Kadının akışkan enerjisi toplumsal dönüşümün yaratıcı öznesi olarak “Barış ve Demokratik Toplum” inşasını etik estetik değerlerle gerçekleştirir. Kadının estetik yaklaşımı, ilişkileri, duyguyu, emeği ve yaşamı odağa alan bir güzellik anlayışını temsil eder. “Barışın öncüsü kadınlardır” tespiti yalnızca bir klişe veya romantik bir söylem değildir, tarihsel ve toplumsal gerçeklikle de desteklenen bir olgudur. 

 

Tanrıçalık Geleneğiyle Demokratik Toplum İnşası

Mezopotamya mitolojisi, insanlık tarihinin toplumsal hafızasında barışın, adaletin ve kozmik düzenin kadın merkezli bir anlam dünyası etrafında şekillendiğini gösteren güçlü bir epistemolojik miras sunar. Bu kadim hafızada tanrıçalar yalnızca biyolojik doğurganlığın değil; bilgeliğin, adaletin, toplumsal dengeyi kuran etik sezgilerin ve yaşamı koruyan bütüncül bir zihinsel evrenin kurucu özneleridir. Mezopotamya’nın büyük ana tanrıçası Ninhursag, varoluşun kendisini besleyen toprak ile yaşamın sürekliliğini sağlayan doğurganlık arasındaki ilişkiyi temsil ederek kozmik düzenin, döngüselliğin ve toplumsal barışın temel gücü olur. Sümerlerin ilk yazman tanrıçası Nisaba ise kayıt tutmanın ötesinde, toplumsal hayatı düzenleyen bilginin, hafızanın ve sürekliliğin kadın eliyle şekillendiğini gösterir. Adalet tanrıçası Nanşe’nin zayıfları ve mağdurları koruyan ilkesi, barışın ancak eşitlik ve hakkaniyet temelinde var olabileceğini gösterir. İnanna/İştar’ın bereket ve şenlikle örülü toplumsal rolü ise barışın yaşayan, sevinci ve ortaklaşmayı örgütleyen kültürel bir bütünlük olduğunu hatırlatır. Böylece Mezopotamya mitolojisi, bilgeliğe dayalı barışın, sezgiye dayalı adaletin ve yaşamı koruyan ilksel kadın enerjisinin bütünlüklü bir insanlık tasavvuru sunduğunu gösterir.

Abdullah Öcalan’ın (9) “Tanrıçalık kaba gücün değil, yaşamı gerçekleştiren bir zihinsel yücelişin ifadesidir” sözü de bu kadim mirası felsefî bir düzlemde yeniden görünür kılar. Tanrıçalık, tarihsel olarak şiddetin ya da tahakkümün değil; üretimin, bakımın, sezginin, düşüncenin ve yaşamı bütünleyen etik-estetik duyarlılıkların yüceltildiği bir varoluş biçimiydi. Bu nedenle tanrıçalık, kadının toplumsal yaşamdaki rolünü yalnızca biyolojik işlevlere indirgemez; yaşamın anlamını kuran, toplumsal ilişkileri dengeleyen ve kültürel değerleri taşıyan bir zihinsel derinlik olarak yorumlar.

Bu tarihsel ve düşünsel çerçeve, kadının özgürleşme sürecinin yalnızca dış baskıların aşılmasıyla değil, kendi varlığını anlamlandırma, tanımlama ve özneleşme kapasitesiyle mümkün olduğunu da ortaya koyar. Kendi doğasına yabancılaşan kadın kendi varlığını anlamlandırıp tanımladıkça özgürleşebilir. Bu özgürleşme ise yalnızca bireysel bir kazanım değil, toplumun bütün hücrelerine yayılan bir dönüşümün başlangıcıdır. Kadın özneleştikçe, toplumsal yaşamı yeniden örgütleyen etik, ilişkisel ve yaşam kurucu bir güç olarak ortaya çıkar. Özneleşme kadınların barış süreçlerine anlamlı katılımını sağlar. 

Barış süreçlerinde çatışma ve şiddetin yarattığı yıkım, kayıplar ve toplumsal acılar, sıklıkla iktidarlar tarafından propaganda aracına dönüştürülür. İnsanların yaşadığı travmalar ve kolektif acılar, hakikatin ortaya çıkarılması ve toplumsal onarım için bir fırsat olmaktan çıkarılır; yerine, milliyetçi ve şoven ideolojik kurguların hammaddesi konur. Kayıpların simgesel değeri, toplumsal hafızayı güçlendirmek yerine “biz” ve “onlar” kutuplaşmalarını derinleştirir, düşman algısını pekiştirir ve öfke, kin ile nefret duygularını sürekli canlı tutar. Bu söylem, toplumu psikolojik olarak manipüle eder ve demokratik düşünme kapasitesini felce uğratır. Çatışmaların yarattığı acılar, böylece barış için bir fırsat değil, iktidarın kendi ideolojik ve politik çıkarlarını sürdürdüğü bir araç hâline gelir. Devletlerin şiddeti bir varoluş koşulu hâline getirmesi ve savaşın toplumsal yaşamda sürekli bir olasılık olarak yer almasını sağlaması, barışın inşasını da son derece zorlaştırır.

Politik dil, bu bağlamda adeta bir psikolojik savaş mekanizmasına dönüşür. Medya, eğitim ve kamusal alanlar, milliyetçi ve şoven söylemin tahakküm araçları hâline gelir; toplum rasyonel ve etik değerlendirmeden yoksun bırakılır. Savaşın maliyeti görünmez hâle gelir, barış ise yalnızca düşmanı yok etmekle mümkünmüş gibi sunulur. Savaş toplumsallaştırılarak meşruluk kazanır. Bugün sanattan futbola, eğitimden sağlığa, yaşamın her yerinde sürekli pompalanan ırkçı ve nefret söylemleriyle karşılaşırız. Bu durum, demokratik toplumun inşasını doğrudan engeller ve barışın toplumsal zeminde kalıcı biçimde tesis edilmesini güçleştirir. Siyasetçiler, günübirlik çıkar hesaplarıyla çatışmayı sürekli gündemde tutar; barış talebini ihanetle eşleştirerek toplumu manipüle eder. Bir barış süreci başlatılacak ise öncelikle medya ve tüm iletişim alanlarında kullanılan dilin değiştirilmesi gerekir. Tüm tarafların kendini şeffaf bir şekilde ifade edebileceği, hakikatleri anlatabileceği mekanizmaların oluşturulması barışın toplumsallaşmasını sağlar. Birlikte konuşmanın, barışa dair söz kurmanın imkanlarının oluşturulması temel ihtiyaçtır.

Tam da bu noktada, kadınların geliştirdiği barış dili ve pratiği kritik bir rol oynar. Kadınlar, empatiyi, şiddetsiz iletişimi, karşılıklı sorumluluğu ve toplumsal yaşam etiğini merkeze alan bir duyarlılık üretir. Bu dil, toplumu şiddetin normalleştirici etkisinden kurtarır ve barışı gündelik hayatın değerleri içine yerleştirir. Sessiz nöbetlerden hafıza mekânlarına, ortak yas süreçlerinden dayanışma ağlarına kadar uzanan pratikler, milliyetçi ve şoven propagandayı aşar; barışı etik, estetik ve toplumsal bir değer olarak yeniden kurar. Kadınların barışı örgütleme biçimi, temsil tarzı, iletişim şekli, gündem üretme kapasitesi yalnızca çatışmayı durdurmakla sınırlı değildir; toplumsal hafızayı onarır, travmaları görünür kılar, adaleti tesis eder ve demokratik toplumun kurucu temellerini atar. Bu yönleriyle kadınlar, barışı toplumsal katılımla genişleten en etkili aktörlerdir. Katılım arttıkça barış kalıcılaşır; bu nedenle kadınların örgütleyici rolü yapısal bir önem taşır.

Kapitalist modernitenin krizli yapısının ortaya çıkardığı ırkçılık, milliyetçilik, cinsiyetçilik, ekolojik kırım ve ekonomik sorunları kesişimsel bir sorun olarak ele almak gerekmektedir. Özgür Kadın Hareketi ve feminist hareketler, bu kesişimsel mücadele zeminlerini kalıcı barış ve demokratik toplumun inşası için evrensel dayanışma ağlarına dönüştürmektedir. Kadınlar savaşların herkesin ve en çok kadınların etkilendiğini ve ortak mücadele yürütülmesi gerektiğinin farkındadır.  Farklı kimlik, inanç, etnisite ve cins olarak deneyimlediğimiz savaşın yarattığı ortak acı ve yıkımlara karşı, yaşamak ve yaşatmak için bir araya gelmek, barış koşullarını oluşturmak önemlidir. Kürdistan ve Türkiyeli kadınların oluşturacağı barış iradesi, ahlaki ve politik yaklaşımı, Ortadoğu ve dünya barışını geliştirecek dinamiklere sahiptir. Bu dinamizm kadınların hem kendi toplumsal alanlarında özneleşmelerini hem de dünyanın farklı yerlerinde süren mücadeleleri birbirine bağlayan kolektif bir bilincin oluşmasını sağlar. Kadın konfederalizmi ise bu kolektif bilincin yerelden başlayarak küresel ölçekte örgütlenmesini amaçlayan kapsayıcı bir model olarak öne çıkarmaktadır. 

 Kadın Özgürlük Hareketinin önerdiği yerelden evrensele Kadın Konfederalizmi(10) kadınların kendi özgürlüklerini toplumsal özgürleşmenin temeli olarak gördükleri, bu nedenle yaşamın her alanını yeniden örgütlemeyi hedefleyen kapsamlı bir toplumsal modeldir. Erkek egemen tahakkümün yerini dayanışma, katılım ve karşılıklı sorumlulukla kurulan bir yaşamın almasını hedefler. Bu model, devletin merkezî ve hiyerarşik yapıları yerine kadınların yerel düzeyde başlattıkları ve sınırları aşan bir dayanışma örgütlülüğüyle büyüttükleri yatay bir yapılanmayı esas alır. Yerel meclislerden bölgesel ağlara, eğitim çalışmalarından ekonomik kooperatiflere kadar uzanan geniş bir örgütlenme hattı kurar. Üretimin toplumsallaştırılması, ekolojik bir yaşam duyarlılığının geliştirilmesi, kaynakların adil paylaşımı, alternatif adalet mekanizmaları ile şiddetsiz çözüm yollarını geliştirmesini amaçlar. Dünyanın farklı coğrafyalarından kadınlar deneyimlerini, bilgilerini ve mücadele pratiklerini paylaşarak yalnızca kendi toplumlarını değil, küresel ölçekte dönüşebilecek bir barış ve özgürlük fikrinin taşıyıcısı hâline gelirler. Barışın gerçek anlamda kök salabilmesi için toplumun bütün kesimlerinin kadınlar, gençler, yerel topluluklar, kültürel gruplar, emekçiler ve ekolojik hareketler sürece dâhil olması elzemdir. Katılımın genişliği barışı toplumsallaştırır, barış toplumsallaştıkça kalıcı, dönüştürücü ve kendini yeniden üreten bir yaşam biçimine dönüşür.

 Öcalan’ın ‘’Dönemin ruhu demokratik siyasettir, dili de barış dilidir. Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı aynı zamanda kadınlar için de bir rönesanstır’’ söylemi, (11) toplumsal dönüşümü, demokratik toplumun temellerini yeniden şekillendirirken ve kalıcı barışı mümkün kılarken, kadınların rolünü merkezi ve belirleyici bir konuma taşır. Bu süreç, kadınların kamusal görünürlüğünün ötesine geçerek bilgi üretimini, etik değerleri, ekonomik ve kültürel ilişkileri, toplumsal örgütlenmeyi ve yaşam biçimlerini kökten yeniden yapılandırır. Kadınların barış pratiği, şiddeti, nefret söylemini ve kutuplaştırıcı politikaları aşan bir dil ve eylem alanı yaratır. 

Kadın bilgisinin toplumsal değer olarak tanınması, tahakküm ve hiyerarşik yapıların çözülmesi, paylaşımcı ve ekolojik ilişkilerin güçlenmesi, özgürlük temelli demokratik bir toplumun kurulmasının temel taşlarını oluşturur. Bu rönesans, yalnızca bireysel güçlenmeyi değil, insanlığın barış, yaşam ve özgürlük perspektifinde yönünü yeniden belirlemesini sağlayan kapsamlı bir zihinsel ve toplumsal dönüşümü temsil eder. Bu dönüşüm erkek egemen zihniyetin çözülmesi, militarizmin toplumsal olarak etkisizleştirilmesi, hiyerarşi ve tahakküm ilişkilerinin dönüşmesi, kadın özgürlüğünün toplumsal yaşamın merkezi hâline gelmesini sağlar. Bu nedenle kadınların barışı kimlik, kültür ve zihniyetin yeniden inşasıyla birlikte ilerler.  Jineolojî  bilimi ile tarih boyunca bastırılmış kadın bilgeliği, hafızası ve toplumsal kuruculuğu görünür kılındıkça, barış salt çatışmanın sona ermesi değil; dayanışmayı derinleştiren, yaşamı çoğaltan ve adaleti somutlaştıran bir toplumsal paradigma hâline gelecektir. Kadim tanrıça kültlerinin yaşamı kutsayan mirası ile kadın özgürlük mücadelelerinin politik gücü birleştiğinde, yerelden evrensele uzanan dayanışma ağları aracılığıyla, barış ve özgürlük temelli bir gelecek inşa etmenin yolu açılacaktır… 

 

Dipnot Kaynakları 

1- Öcalan, A. (2025), Barış ve Demokratik Toplum Manifestos
2- Adams, C. J. (2010), Etin Cinsiyet Politikası: Feminist ve Vejetaryen Kuramsal Eleştiri (Çev. E. Uçar). İstanbul: Metis Yayınları.
3- Foucault,M.(2014), Cinselliğin Tarihi,Cilt1:Bilgi İstenci(Çev. A. ağlayan). İstanbul:Ayrıntı Yayınları.
4- Federici,S.(2010), Caliban ve Cadı:Kadın, Beden ve İlksel Birikim(Çev.B. Erbay).İstanbul:Metis Yay.
5.Butler, J. (2016). Toplumsal Cinsiyet Sorunu: Feminizm ve Kimliğin Altüst Edilişi (Çev. A. Çırak). İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
6- Scott, James.C.(2019), Tahıla Karşı: ilk Devletlerin Derin Tarihi(çev: Akın Emre Pilgir) Koç Üni.Yay.
7- Öcalan, A. (2015). Kadın, Toplum ve Demokrasi, İstanbul: Özgürlük Yayınları.
8- Güneş Daşlı & Nisan Alıcı, Flader, U. (2016). Kadınların Barış Mücadelesinde Dünya Deneyimleri. İstanbul: DEMOS Araştırma Merkezi Yayınları.
9- Öcalan, A. (2015). Kadın, Toplum ve Demokrasi, İstanbul: Özgürlük Yayınları.
10 -Jineoloji Dergisi 32. Sayı Kadın Konfederalizmi (2024), Jingeh Yayınları
11- Öcalan, A. (2025). 8 Mart Mesajı
Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.