Düşünce ve Kuram Dergisi

İmralı Kayalıklarına Çivilenen Hakikat!

Nasrullah Kuran

Gerektiğinde, varlıkları söz konusu olduğunda, özgürlük ve onurlarını yitirmekle karşı karşıya kaldıklarında halkların direnmeleri kaçınılmaz olur. Direniş dışında hiçbir yöntem varlıklarını, özgürlüklerini ve onurlarını korumaya götürmez. Kürdistan’da direnmek, özgürlükten ve kurtuluştan önce varoluş yöntemiydi.
Öcalan

Kimileri Machiavelli gibi her ne kadar direnişi hukuki bir kavram olarak nitelendirse de, özünde direniş yaşama mahsustur ve yaşam iddiasında bulunan tüm varlıkların ortak çabası, yokluk karşısında varlık bulma iradesi ve öz savunması olarak karşımıza çıkar.

Yaşama gücünü taşıyan her varlık bu güce sahip olma bilinciyle hareket ettiğinde kendine yöneltilen saldırıları karşılayabilme, direnç göstererek boşa çıkarabilme ve direnişi örgütleyebilme yeteneğini gösterir. Bu nedenledir ki direniş, canlılık ve yaşam belirtisi gösteren her varlığın varoluş gücü ve oluşum kaynağıdır. İnsan bahsinden hareketle değerlendirdiğimizde özü, toplumsal örgütlülüğe, ahlaki ve politik insana, özgürlüğe dayanır. Ahlaki- politik toplum bilinci, onun özgürlük anlayışı ve bunun için örgütlenme olmaksızın hakiki manada direnişten söz etmek mümkün değildir.

Çünkü insan denen varlığın oluşumu özgürlükten, özgürlük için ahlaki politik bilincine erişmekten ve bunun için direnmekten, direnişi örgütlemekten geçer. Zira bir toplum için direniş, kendisi hakkındaki düşünce eylem gücünü koruması, saldırılar karşısında öz değerlerini savunabilmesidir. Dolayısıyla direniş, var olma, varlığını anlamlandırma ve kendi varlığında sürmenin dolaysız ve biricik çabasıdır. Toplumsal politik bir varlık olarak insanı ve insansal varoluşun örgütlü ahlaki ve politik ifadesi olarak toplum gerçeğini, bu sebeple direnişsiz düşünebilmek güçtür. Direniş gösteremeyen, Öcalan’ın demesiyle “kendi hakkında düşünce ve eylem gücünü yitiren toplum, kendi için varlık olmaktan çıkmış dolayısıyla gelişimi kesintiye uğratılmış olan toplumdur. Ortak aklın işlemediği, politikanın ve ahlakın özgürleştirici özelliğinin yitirildiği böylesi bir durumda yaşanan toplumsal kötürümdür, felçtir. Zira bir toplum ancak felç edildiğinde direniş gösteremez hale gelir.

Toplumsal felç, toplumsal bünyeyi meydana getiren örgütsel ağların ve beyni oluşturan ideolojik yönetim gücünün işlevsizleştirmesi ve işlemez hale gelmesi durumudur. Toplumun düşünce ve hareketten, teori ve pratikten düşerek ağları arasında bağ ve bağlam oluşturumaz, birlik ve eylem üretemez hale gelmesidir. Toplumsal yaşamın sekteye uğratıldığı bu türden anları toplumsal bilinç, “ölü toprağının serpildiği anlar” olarak değerlendirilir. Yanı sıra, toplumun kendi zamanını yaşayamaması anlamına gelir. Peki “kendi için varlık” olamayanın zamanı kendinin edebilmesi mümkün müdür? Tarihsel toplum bilinçliliğinin bu soruya verdiği yanıt, bunun mümkün olamayacağı yönündedir. Kendi için varlık olamayan, başkaları için varlık olma özelliği sergiler ve haliyle başkalarının zamanını yaşar. Varlık, var olma fiiline anlam ve biçim kazandırmak ve bu doğrultuda zamanı kendinin kılmak istiyorsa, kendi özünü kavramak ve ona sahip çıkmak, yani direnmek zorundadır. Böylesi bir sahiplenme sayesindedir ki varlık zamanın kendisi haline gelir ve kendi için varlık olma yolunda bilinç ve form kazanır. Bütün toplumsal, ulusal ve bireysel gerçekleşmelerin şeysi bu çerçevede hayat bulmuştur. Bunun dışında kalan tek bir varlık bulma ve özgürleştirme hali yoktur. Toplumun kendi doğasına göre hareket ettiği ve tamamen kendi zihinsel etkinliğiyle tercihte bulunduğu bu türden bilinç ve form bulma anları ancak direnişle varlık bulmuştur ve biz bunu özgürlük ve özgünce oluş anları olarak tanımlıyoruz.

Özgürlük, yani öz’ün kendi değerleri temelinde herhangi bir baskıya maruz kalmaksızın kendini sürdürebilmesi ve güçleşmesi olayı olduğuna göre, direnişi bu oluşan meşru yaşam gücü ve enerjisi biçiminde bir yoruma kavuşturmak daha doğrudur. Devlet ve iktidar aygıtlarının “yasallık” kılıfları karşısında direnişi, daha otantik, daha köklü ve daha tarihsel-toplumsal bir aidiyete ve meşruiyete sahiptir. Meşruluğunu tarihsel ve toplumsal yaşamın kendisinden, varoluşun çoklu ve özerk karakterinden alır. Yasallık ise, iktidar ve devletçe üretilmiş sınıfsal tahakküme ve bu tahakkümün sömürüye dayalı kemirgen karakterinin cezai kurallarla güvence altına alınmasına dayanır. Neticede toplum, insan ihtiyaçlarının bir gereği, devletse kusurlarının bir ürünü olarak açığa çıkmıştır. Toplum, ortak yaşamı, iyi, doğru ve güzel olana ulaşma ereğini tanımlarken, devlet bir avuç sömürgen bürokratın ve hakim tekellerin topluma uyguladığı şiddeti ve mutlak kötülüğü tanımlar.

Her ne kadar Machiavelli, bozuma ve yozlaşmaya uğrayan bir devlet için başvurulacak en iyi yol “kurucu ilkelere geri dönmektir” dese ve yeniden kurma hareketi üzerinden başlangıç ilkelerini canlandırarak çürümenin önüne geçilebileceğini belirtse de, bu, iktidar ve devlet gerçekleşmeleri açısından yerine getirilmesi oldukça zor bir reçetedir. Tarihsel ve güncel realitede “kurucu ilkelere dönüş”, yaşamı güncel gerçeklikle ilişki içerisinde yeniden kurmayı gerektirir. Ancak tarihsel ve güncel anlamda bunu başarabilmiş tek bir iktidar ve devlet örneği bulunmamaktadır. Örneğin; güncel Türkiye zemininde kısmi bir didişme içerisinde görünen Beyaz Türk ulusçuluğu ile Yeşil Türk ulusçuluğu da karşılıklı kurucu ilkelerine dönüş tutumundan söz etmektedirler. Fakat her ikisinde de kurucu ilkelerden anladığı farklı bir dünya tasavvurudur. Biri kurucu ilkelere dönüşten medeniyet, Kemalist düzen anlayışına dönüşü anlarken, diğeri “Yeni Osmanlıcılık” fikriyatı temelinde eski hegemen Osmanlı rüyaları görmektedirler. Biri sol model olarak M.Kemal’i belirlerken, diğeri Ertuğrul veya Osman figürleri üzerinden tarihi çarpıtma pahasına da olsa, olmayan bir tarih ve olmayan kişilikler kavgasına sarılmaktadır. Red ve inkarın, örgütlü yalan ve imalatın kurucu ilkeleri belirsizleştirdiği böylesi koşullarda, haliyle hiçbiri yaşamı güncel gerçeklikle bağ içerisinde yeniden kurma basireti gösteremeyecektir. Çünkü her iki rejimde tarihin çarpıtılması, toplumun baskı altına alınması ve homojenleştirilmesi üzerinden kendilerini kurgulamışlardır. Yaşadıkları ideolojik iflas da bu tarihsel ve köksüzlükten almaktadır.

Yaşamı güncel gerçeklikle ilişki içerisinde yeniden inşa etme çabası ise, devrimci demokratik bir çaba ve eylemdir. Özgürleşme ve özgür oluşma bilinciyle iradeleşen direniş içerisindeki politik insanın süreçlere uyguladığı düşünsel ve eylemsel müdahaleler esas kurucu rolü oynar. Direniş burada hem düşünsel hem de eylemseldir. Direnişin düşünsel yönünü kavram ve kuram üzerinden yürütülen teknik mücadele oluşturur. Eylemsel yön ise, teorisinin ideolojik-politik, taktik örgütlülük ile topluma mal edilmesi ve amaç ihtiyaç stratejisi doğrultusunda harekete geçirilmesidir. Her ikisinin bütünlüklü ve birbirini tamamlar içerikte gelişmesi direnişin niteliğini ve sonuç yaratma düzeyini belirler. Diğer taraftan direniş kollektif bir muhtevaya sahiptir ve tüm topluma yayılmayı, toplumu bir araya getirmeyi ve toplumsal yaşamı yeniden kurmayı amaçlar. Direnişi anlamlandıran veya anlamsızlaştıran temel öğe, bu örgütlenme ve örgütleme ilkesinin gereklerini yerine getirip getirmemesiyle ilişkilidir. Direniş, eğer örgütleniyor ve örgütlüyorsa, yeni topluma yayılıyor ve yeni bağlamlar oluşturup buna stratejik bir düzen ve akışkanlık içerisinde süreklilik kazandırabiliyorsa, bu anlamlı bir varoluş mücadelesinin yürütüldüğü, özgürlük ve kurtuluşu da garantilediği anlamına gelir. Yok eğer bunun aksi söz konusuysa yani direniş olan bir çekirdek yapı ve alanla sınırlı kalıyor, ahlaki-politik ve demokratik toplum inşalarıyla bütünleştirilemiyorsa, o direniş anlam ve değer üretemiyor ve bu nedenle kendi kendine oluşturduğu sınırlara çakılıp kalıyor demektir. Bu tarzdaki direnişler bir tür kendi kendini tüketme mekanizması gibi işler ve hep aynı kısır döngü içerisinde devinmekten kaynaklı aşınma ve çözülmeyi yaşamaktan kurtulamazlar. Daha çok mücadele kültürünü ve bileşenlerini öğütme işlevi görürler.

 

Politik Direniş Zihin Esnekliğini ve Savaşçılığı Gerektirir!

Kendi burada oluşuna bağlı olsun da bir yere fırlatılmış, bırakılmış olsan da içinde bulunduğun durum sana yabancı olsa da burada olmakla suçu üzerine almış olsun, dünya sana yabancı ve düşmanca da olsa, bilinmeyen bir alınyazının elinde de olsan, bütün bunlara karşın, yine de kendine ait olmaya, yenilmeye bırakma. Sıkı dur. Alınyazısını, ölümün bile söz konusu olsa, kendi eline al. Göçüp gitmeye mahkumsan, o zamanda kendi ölümünle bir kahraman olarak öl. Böylece kararlılık insanın güçlükler içinde de kendi eline aldığı ve kahramanca üstesinden geldiği son bir duraktır.

Ortadoğu toplumlarının yaşamında bir yer tutan sabır kavramının direniş kavramıyla benzer bir içerikte dayanma ve yılmaksızın mukavemet aşamasında kullanılması dikkat çekicidir. Sabır dileyen ya da telkin eden toplumsal kültür, uygarlığın çarpıttığı biçimiyle başına gelenleri sineye çekme, rıza ve teslimiyet gösterme, boyun eğme tutumunu değil, tersine buna bağlı dayanma ve direnç gösterme gücünü sergilemeye çağırmaktadır. Bu bağlamda kadercilik toplumun bir tercihi olarak değil, başta Emevi iktidarı olmak üzere dini iktidarlarına alet etmek isteyen tüm siyasi projelerin topluma giydirmek istediği bir tercih olarak şekillenmiştir. Bu kesimler, topluma yaşattıkları baskı, zulüm ve adaletsizlik durumlarını mukadderat karşısında yapılması gerekeni ise “ilahi adalet gününü, mahşeri bekleme” biçiminde vaaz ederken, Kuran’ın Şura Suresi, “ Kim zulme uğradıktan sonra kendini savunursa, böyle birisine söylenecek bir şey yoktur” der ve H.z Muhammed, “Bir toplumda zayıflar güçlülerin karşısına dikilip dili sürçmeksizin haklarını istemedikçe, o toplumun kutsiyete varıp pak olması; kusur, ayıp ve kötülüklerden kurtulabilmesi mümkün olmayacaktır” değerlendirmesinde bulunur.

Demek ki iyinin kötü karşısında haklılığı ve hak arayışı doğal, meşruve olması gerekendir. Kutsallık ve arınma, kusur ve ayıptan kurtulma, kendini savunabilmekten, hakları için direniş gösterebilmekten geçmektir. Diğer dinlerde de bu böyledir. Zerdüşt’ten Musa’ya, İsa’dan Muhammed’e kadar uzanan bütün önderliksel çıkışlar, iyinin kötü karşısındaki direnişi toplumunu savunma bilinci, ahlakı ve eylemi olarak vücut bulurlar. Hepsinin ortak çağrısı şudur; İyinin ve kötünün savaşında erdem, sadece iyinin yardımında bulunmak değil, onunla birlikte mücadele etmek ve direnişin kendisi haline gelebilmektir. Ahlaki ve politik her direniş böylesi bir bütünlüklü karakter sergilerken, mücadeleyi yaşamın tüm alanlarına yapmaya özen gösterir. Yaşamı kavramsal, kuramsal ve kurumsal olarak yeniden kurup üretirken, bütün bu mecralarda ideolojik-politik ve örgütsel bir mücadele yürütür. Bilimi, felsefeyi, sanatı, sosyolojiyi ve savunma sanatını içeren bu mücadeleyle yeni bir etik ve estetik anlayış meydana getirir. Kavramların yeniden anlamlandırılıp yaşama işleyiş kazandıran kurumlar oluşturur. Toplumsal devrimler, esasta bu gelişme şeysinin açığa çıkardığı yaratıcı ve bütünlüklü mücadelenin bir sonucu ve sentezidirler.

İnsanın ahlaki ve politik bir varlık olarak direniş mücadelesiyle özgürlüğe doğru sağladığı etik ve estetik gelişim bir bilgelik düzeyi açığa çıkardığı gibi güçlü bir politik özne haline de getirir. Önderliksel gerçekleşmeler doğrultu kazandıran ve onları tarih sahnesine çıkaran da bu zemindeki komple direniş bilinci ve ahlakıdır. Sosyalizm ve ulusal kurtuluş mücadelelerinde bir Lenin’in, Mao’nun, Ho Chi Minh’in, Castro’nun ve Öcalan’nın tarih önünde farklı zaman ve mekanlarda yer alsalar da, benzer bilgelik, direniş bilinci ve ahlakını sergilediklerini belirtmek gerekir. Bu tablo içerisinde Öcalan’ı baskın bir öğe olarak öne çıkaran yeni özellik ise, adeta tüm bu direniş önderlerinin bir sentezi ve daha zorlu koşulların zorlu önderliği olma vasfını, varlık bulduğu tüm zaman ve koşullarda bilgelikle sürdürebilmesidir. Bunun en somut göstergesi Öcalan’ın İmralı Adasındaki duruşudur. İmralı Adası Öcalan’nın bir mutlak tecrit, izolasyon ve psikolojik özel savaş yöntemlerinin her daim devrede tutulduğu bir taktik savaşları alanı haline getirilmiş ve tüm ön savaşlar bu sahada yürütülmüştür. Amaç, Öcalan’ın ruhsal ve düşünsel yapısının akamete uğratılması, zayıf düşürülmesi ve telkinlere açık hale getirilerek teslim alınmasıdır. İmralı’nın koşulları her ne kadar tam bir yoksunlaştırma üzerinden kurgulanmışsa da, direniş bilinci ve ahlakıyla bilgelik vasfını edinmiş olan Öcalan’ın buna ruhta, duyguda ve düşüncede mutlak direnişle karşılık vermesi, günümüze kadar taşırılmak sürdürülen mücadelenin özünü oluşturmaktadır.

İnsan varlığı, özellikle de politiklik kazanmış insan varlığı söz konusu olduğunda, şartlar ne olursa olsun onu direniş potansiyelinden tümüyle koparamaz ve bütünüyle yoksunlaştıramazsınız. Direniş bir potansiyel enerji olarak varlığını korur ve politik öznenin bilgelik anlayışına, onun tarzına göre biçim ve yöntem kazanır. Bununla birlikte esaret ve kuşatma koşullarında kendi sözünü söyleyebilmek, dünyayı buna göre adlandırabilmek ve değiştirme mücadelesine girişmek her politik öznenin boşanabileceği, güç getirebileceği bir iş değildir. Bunun için bir de ruhunu ve bilincini koruyacak söz ve eylem haline gelebilmek vardır. Ruhunuz, bilinciniz ve yüreğiniz eksikse, karşıtlarınızın sizi çekmek istedikleri bireysel edinimler zeminine ve geriye düşme, halklar adına söz söyleme ve eylemde bulunma etkinizi yitirme riskini hep taşınırsınız. Nitekim, ruhu, bilinci ve yüreği eksik olanlar ya da her üçü arasındaki ince dengeyi kuramayanlar, tarih sahnesinde yer bulsalar da kaybetmekten kurtulamamışlardır. Öcalan tam da bu noktada zoru başarabilen ve o ince dengeyi sağlayabilen önder konumundadır. Devrimci ahlak ve bilinç sahibi her kişi bilir ki devrimci özgürleşme, Gordion Düğümü misali düğümlenmiş tarihsel ve toplumsal çelişkileri çözmeniz durumunda mümkün hale gelir. Çelişkileri açığa çıkarmak, tanımlamak ise sadece bir boyutunu tanımlar. Tamamlayıcı diğer boyut ise, “Nasıl Yaşamalı?” sorusuna varlığın özgürleşme eylemi olan örgütleme modeliyle vereceğiniz cevaptır. Sizi başarı yoluna koyacak olan da, ideolojiyi örgütlenmeyle buluşturacak olan bu politik adımdır.

Öcalan’ın zoru başarma gücünün kaynağı, bu politik adımı her şart altında atabilmesi ve süreçleri kendi politik amaçları lehine tüketebilmesidir. Direniş felsefesi katı, statik ve mekanik olmaktan çok, esnek, yapıcı ve etkileyen ve etkilenen ilişkisine açık bir dinamizmi barındırır. Düşünce yapısının hızlı ve akışkan özelliğinin yanı sıra olay ve olguları çok yönlü ele alıp değerlendirebilme kabiliyeti, süreçler ne kadar aleyhine olursa olsun bir yerinden yakalayıp dahil olma imkanı bulduğunda, etkide bulunarak süreci lehine dönüştürme imkanı yaşatmaktadır. Nitekim; politik özne ve politik esneklik konusunda yapmış olduğu şu değerlendirmeler, yöntem ve tarzına ilişkin önemli ipuçları vermektedir. “… politikada kesinlik diye bir şey yoktur. Daima başlangıç diye bir şey vardır. Kendini kesinliklere bağladın mı, kendi kendini kıskıvrak bağlamış olursun. Bu durumda da hareket kabiliyetin kalmaz. Bu nedenle ufku çok net görsen bile, önüne bir bulut kümesi koyup belirsizleştirecek ve öyle okumaya çalışacaksın. Flulaştırıp öyle çözmeye çabalayacaksın. Bu seni daha çok yoğunlaşmaya, çözmeye yöneltir. Sonuçta yorulacaksın, ama gerçeği çok boyutlu görme ve değerlendirme imkanın olur. Düşünce gücüne esneklik kazandırırsın. Politikada kesinlik katılığa, katılık da donmaya, durağanlığa yol açar. Bu da eşittir: Politika, inancı da içine alan akli bir faaliyettir. Hiçbir şey politika çalışması kadar zihin esnekliğini, yaratıcılığı ve savaşçılığı gerektirmiyor. Dogmatizmin ağır tahribatı, zihni melekeleri zayıflatması ve statik hale getirmesidir. Mücadele tarzınızda açığa çıkan sonuçlar bu dogmatizmin ürünüdür. Ortadoğu’da en ucuz şey ağır tahribatı altında yaşadığımızdan payımıza düşen az olmuyor. Ortadoğu’da en ucuz şey ölümdür değil mi? Neden, çünkü yaşam anlamını kaybetmiştir. Evet, bir tarafta ölüm aşılmış ama diğer taraftan yaşam inşa edilemiyor. Esas olan ölmek, feda olmak değil, yaşamayı ve yaşatmayı başarmaktır. Evet, ölüm yenilmiş gibi görünse de yaşamda kazanılmamıştır. Yaşam ihtiyacı da ölüm zorunluluğu da birbirine karışmış haldedir. Bu da dogmatizmin eseri oluyor.”

 

Öcalan’la Sosyalizme Yeni Bir Soluk

Öcalan’ın direniş felsefesinde kapsayıcılık ve ittifak inşası politik eylemin örgütlendirilmesinde başlıca yer tutar. Çünkü sığ ve sekter bir dogmatizmin üretmekten çok tükettiğini, kapsayıcılık ve ittifak stratejisinin ise gerçek ve sonuç yaratıcı bir gelişmenin tetikleyicisi olduğunu iyi bilir. Bu yönüyle Öcalan ve Gramsci arasında çarpıcı bir benzerlik söz konusudur. Örneğin 1928-1929 yıllarında Komintern ortak cephe politikasını terk edip kapitalizmin dengesizleştiğini ve sosyal demokrasinin gericileşerek ve İKP’nin de bu yaklaşımı devreye koyması gerektiğini, aksi takdirde faşizmin güç kazanacağını belirtir. Diğer İKP’li tutsaklar Gramsci’nin bu pozisyonunu olumsuzlar ve tepki gösterirler. İKP, Kominterinin perspektifini pratikleştirir ve Gramsci tecrit edilir. Ancak gelişmeler şaşmaz bir biçimde Gramsci’yi doğrular. Mussolini parçalanmış sol karşısında başarı elde eden ve iktidarını tahkim eder. Öcalan’da 2008’den başlayarak, fırsat bulduğu her zeminde demokratik bir birliğin, cephenin Türkiye’nin dönüşümünde oynayacağı hale işaret etti ve bunun gerçekleşmemesi durumunda ya darbe mekaniğinin devreye gireceğini ya da Erdoğan’ın kendi hegemonyasını ilan edeceği uyarılarında bulundu. 2012’de Erdoğan’ın Ergenekon ile uzlaşma olasılığının güçlendiğini gördüğünde, Erdoğan’in tümden teslim olmasının önüne geçmek için belirli girişimlerde bulundu ve bilinen 2012-2014 arası süreç gelişti. 2015 seçimlerine giderken, Türkiye’nin siyaset sahnesinde demokrasi mücadelesi yürüten politik özneler, hala esasta yaşananların farkında değillerdi ve Öcalan’in çabalarını anlamdırmaktan ziyade, sürece adeta Erdoğan’ın ürkmesini ve Ergenekon ile ittifak etmesini kolaylaştıracak slogan ve argümanlarla, toptancı bir reddiye ile yüklendiler. Sonuç, Öcalan’a giden tüm yolların kapatılması ve günümüzde sıkışmış da olsa kendini sürdürmekte olan faşizm oldu.

Öcalan’da ifadesini bulan direniş diyalektiğinin özü, kaba ve anlık alışılmış reflekslere, tekrarlara değil, her daim açığa çıkmış, oluşumun neyi amaçladığını anlamaya ve ona mutlaka yeni ve farklı bir yanıt oluşturmaya dönüktür. Direnişi kurucu politikanın enerjik yayılımı ve inşa eylemi tarzında kurarken, sergilediği devrimci esneklik sayesinde kendisini yeni ve farklı olana genişlemesine ve derinlemesine uygulayabilme kabiliyetini gösterir ve yeni bir politik paradigma haline getirir. Apocu direniş, ya da Apoculuk biçiminde algıladığımız olgu tam da budur. Bu bağlamda pratiğiyle tarih yapan ve tarihte kendisini yaratan insan olmak reber ya da önderde bu anlam yoğunluğu derinliğine yaşayan, an ve anlam ilişkisini doğru kurarak eyleme geçen oluş halindeki varlıktan, varlığı varlık yapan bilinçten başka bir şey değildir. Tarihsel toplum geleneği çizgisinde gelişen demokratik modernite militanlığı bu bilincin cisimleşmiş, vücut bulmuş halidir. Prometheus‘un baş tanrı Zeus’a ve onun sistemine başkaldırmasıyla ve ateş simgesi altında bilgiyi, aydınlanmayı, doğruluğu ve açıklığı insanlara taşınmasıyla başlayan bu yürüyüş, bugün “Maskesiz Tanrılar ve Çıplak Krallar Çağı”nda Öcalan’ın başkaldırısı ve yürüyüşüyle sürdürülmektedir. Öcalan’ın sosyalizme yeni bir soluk kazandıran ve çıkış yaptıran paradigmasal öğretisinde ve önderliksel yürüyüşünün her anında bu Prometheusvari yürüyüşü gözlemlemek mümkün. Bugün Öcalan, Prometheus sözcüğünün Yunancadaki “hızlı düşünen, ileriyi gören” anlamını da üstlenmiştir. Goethe’nin, “O ne tanrı, ne tiran, ne de insandır. O isyankâr insanın ölümsüz bir örneği ve inançlarının doğrulayıcısıdır; yeryüzünün asıl yerlisi, tanrı karşıtı olarak görünen dünyanın efendisidir” tarzındaki Prometheus yorumunuda. Haliyle kaçınılmaz bir biçimde özgün fakat cezalı ve zincire vurulmuş vurgusu da Öcalan’ı pasif etmektedir. Prometheus’un çaldığı ateş Öcalan’ın elinde yeni sosyalizm bilinciyle insanlığı aydınlatır. Hakikat ve özgürlük meşalesine dönüşmüştür. Zamanımızın maskesiz tanrılarınca İmralı kayalıklarına zincirlenmesi ve mutlak tecritle cezalandırılması da bu nedenledir.

Buna rağmen zamanımızın Maskesiz Tanrıları ve onların Çıplak Kralları oldukça öfkeliler. Çünkü Öcalan’ı teslim almak bir yana, Öcalan’la hegemonik uygarlık sistemi ve onu ayakta tutan Avrupa merkezli tarih, bilim, felsefe ve sosyolojiler, liberal siyaset anlayışının toplum ve insanlık karşıtlıkları sorgulanarak deşifre edilmiş, demokratik modernite kuramıyla yeni bir alternatif demokratik sistem üretilmiştir. Demokratik modernite kuramının örgütlü ve dinamik bir güç olarak Ortadoğu coğrafyasına gösterdiği varoluşsal etkinlikle bu öfke daha da perçinlenmiş görünüyor. Bu nedenle hegemonik uygarlık sisteminin BM, AB, AİHM gibi kurumlarının insanlık değerleri, adalet ve demokrasi temelinde tutum geliştirmelerini beklemek, her türlü yanılgıya kapıyı açık tutmak anlamına gelecektir. Öcalan’ın bu yönlü bir beklentisi yoktur. Çünkü çözümlemeleri ile hegemonik uygarlık sisteminin ayakları altındaki halıyı çektiğinin farkındadır. Diğer bir öfke nedeni ise, Öcalan’ın devlet ve iktidar eksenli sosyalizm anlayışlarına son vermiş olmasıdır.

Klasik Marksizmin 19. Yüzyıl teorisiyle at başı giden devlet ve iktidar odaklı çözümler yaşamdan çok yıkım ve devlet çarkına bağımlılık, esaret getirmiştir. Tıkanmış olan bu oyunu 21. yüzyılda da sürdürmek uygarlık sisteminin yarattığı kısır döngüye mühimmat taşımaktan başka bir işe yaramayacaktı. Maske her ne kadar Kapital’i Hegel’in baş aşağı duran felsefesini ayakları üzerine dikme amaçlı geliştirdiğini belirtse de, özünde Hegel’in devlet felsefesini aşamamıştır.

Öcalan’ın belirttiği gibi, “Marks’ın ve Marksistlerin iyi niyetlerinden kuşku duyulamaz. Ancak iktidar- devlet ve emek-değer inşaları devlet kapitalizmi olarak sisteme liberal kapitalizmden daha fazla hizmet etmiştir. Yalnız başına Çin ve Sovyet deneyimleri bile bu gerçekliği kanıtlamaya kafidir. Sağ Hegelizm Avrupa ve Alman ulus devletçiliğini doğururken, sol Hegelizm ise Sovyet Rusya ve Çin başta olmak üzere çevre ulus-devletçiklerini doğurmuşlardır. Sonuçta her ikisi de kapitalizmin ulus-devletçiliği ile bütünleşmişlerse herhalde temeldeki Hegelyan felsefe ile bağları bu konuda inkar edilemez. Çok sarsıntı geçirmiş olsa da, halen güncel olarak yaşamında Hegel’in devlet felsefesidir. Marks’ın kapitalizmi yine kapitalist modernitenin resmi ideolojisi olan Pozitivizmle çözümlemeye çalışması, içerisine düşülen diğer bir açmazı oluşturur. Marks’ın yaptığı gibi sol Hegelcilik yapmayı sürdürmek, çok karşıt gibi görünse de özünde kapitalizmin liberal sol bir versiyonu olarak sistem işleyişinin tamamlayıcısı rolünü devam ettirmek anlamına gelecektir.

K. Marks’ın düştüğü hataya düşmemek için Öcalan, Hegelyan felsefenin sağ ve sol varyantlarını içeren uygarlık sistemini eleştirmekle işe başlar. Hegemonik uygarlık sisteminin değil, tarihsel toplumun yarattığı demokratik uygarlığın tüm ideolojik siyasi programlarıyla stratejik uygarlık felsefesini yapmayı varlık sebebi sayar. Demokratik modernite kuramı ya da Demokrasi Prensi, bu çabanın en somut biçimde vücut bulmuş hali olarak açığa çıkar. Bu anlamda Öcalan’ın demokratik modernite kuramını aynı zamanda hem felsefik hem de pratik boyutta Marksizmin aşılması ve sosyalizmin yeniden inşası biçiminde okumak yerinde bir yaklaşım olacaktır.

Öcalan, “Özgür, fakat yine de cezalı ve zincire vurulmuş” halde İmralı kayalıklarına zincirlenmiş olsa da varoluşumuzun içeriği ve yansıması olmaya devam etmektedir. O, insanlığın ortak kaderine ait hepimizin katlanması gereken yükün en büyük ağırlığı altında olsa da, direnişiyle Maskesiz Tanrılara ve Çıklak Krallara Goethe’nin ilminden seslenmeyi sürdürmektedir;

Göklerin ve yerin Enginliklerini toplayıp
Ellerime bırakabilir misiniz?
Beni kendimden ayırabilir misiniz?
Beni esnetebilir misiniz?
Beni bir dünyaya sığacak kadar büyütebilir misiniz?
Aşağı bak, ey Zeus
Benim dünyamda: O yaşıyor!

 

Bunları da beğenebilirsin