Düşünce ve Kuram Dergisi

Üçüncü Yol… Neden Ve Nasıl?

Cengiz Çiçek

Demokratik modernite, demokratik konfederalizm, demokratik ulus ve demokratik özerklik kavramsallaştırmalarının ve önermelerinin Ortadoğu ve Türkiye’deki pratik mücadele hattı, biçimi olarak da adlandırılabilecek üçüncü yol çizgisinin her zamankinden daha fazla netleştirilmesi gereken dönemlerden geçiyoruz. Kapitalizmin iç krizleri, küresel hegemonya savaşı ve ortaya çıkan kaos ortamında ulus-devletlerin küresel aktörlerle çelişkilerini derinleştiren bölgesel politikaları gibi çoklu denklem, üçüncü yol tartışmalarını da zorunlu kılıyor. Öcalan’ın genel anti-kapitalist okumalarının içinde özel bir yere sahip olan ulus-devlet kritiği, üçüncü yol teorisini belirginleştiren başat unsurlardan birisidir. Kapitalist uygarlığın insanlığın zihninde zorunlu kıldığı ulus-devletin, sorunların ana kaynağı olduğundan hareketle kendi kaderini tayin hakkı ve reel sosyalizmin zorunlu olarak devlete çıkan çıkmazını eleştiren Öcalan, kendi kaderini tayin hakkının ayrı devlet kurmayla özdeş tutulmasını eleştiri konusu yapmaktadır. Burada itiraz edilen, kendi kaderini tayin hakkı değil bu hakkın zorunlu uğrağının ayrı devlet olduğu yönündeki genel kabul eder. Lenin’in deyimiyle “zora dayanan bağlara ve herhangi bir ulusun siyasal ayrıcalıklarına karşı savaşımın” ifadesi olan kendi kaderini tayin hakkı, Kürdistan ölçeğinde demokratik konfederalizm, demokratik ulus ve demokratik özerklik olarak ifadeye kavuşur.

Öcalan, devletin günümüzün en sofistike iktidar ve sermaye birikimi/tekeli olarak demokratik karaktere sahip olamayacağını, en fazla demokrasiye duyarlı hale getirilebileceğini ve buradan hareketle “devlet olmayan halkın demokratik sistemini” kurmaya odaklanır. Bu teoriye göre demokrasi, tamamen devlete içkin bir hal alamaz; demokrasi ve özgürlük güçlerince devlete dışardan dayatılır. Devlet, demokratik, komünal değerlerle ve bu değerleri temsil eden güçlerle daima çatışma halinde olacaktır. Aralarında uzlaşmaz çelişkiler olan güçler arasındaki denge durumu, politik güç merkezi olma düzeyiyle de doğrudan ilişkilidir. “Daha az devlet daha çok toplum”un teorik/pratik izini süren üçüncü yol, sınıflı uygarlığın geleneksel kodlarına radikal bir şekilde eleştiri yönelten ve ondan büyük oranda kopan zihinsel, kuramsal ve ideolojik bir zemine oturur.

Üçüncü yolun zihniyet, demokratik komünal yaşam, sosyal yaşam, politik yaşam, kültür, emek, hukuk, diplomasi, ekolojik ve kadın özgürlükçü yaşam paradigması temelinde inşa edilmesini mücadele yönteminin temel başlıkları olarak öne çıkmaktadır. Bu başlıklarda ortaya çıkacak her yeni deneyim, üçüncü yol siyasetini klasik iktidar karşıtı geleneksel muhalefet formundan kurtarırken onun devlet dışı toplumsallığını ve politik hegemonyasını güçlendirecektir. Tam da bu noktada Gramscici kuramın ana akslarından birisi olan sivil toplum-devlet (politik toplum) dikotomisine paralellikler arz eder. Gramsci, zora dayalı devlet hegemonyasının karşısına rızaya dayalı ve kendi sınıfsallığının karşı hegemonyasını kurmaya odaklı sivil toplumu önerirken Öcalan, kendi reel politik mücadelesini uzun yıllar boyunca devlet/sistem dışı alanlarda var edip büyütmenin de getirdiği avantajlarla teorisini sınıflı, devletçi ve iktidarcı alanlardan kopuşa, tamamen dış-karşı bir hegemonya kurmaya taşırır. Özcesi Gramsci’de hegemonyaya karşı hegemonya arayışlarının izi görülürken Öcalan da ise politik ahlaki toplum örgütlenmesi ile devletin ve iktidarın sönümlendirilmesi arayışı başattır. O nedenle mevzubahis üçüncü yol çizgisini, kapitalizm ve ulus-devlet dışı kuramsal dayanaklarıyla sık sık bağını kurarak değerlendirmek, daha yerinde bir iz sürmek olacaktır.

 

Ortadoğu’da Üçüncü Yol

Devlete ve devletçi sınırlara dayanmayan komünalist sosyalist halk demokrasisi olarak da ifadelendirilebilecek demokratik konfederal teori, başta Ortadoğu olmak üzere toplumun sınıflı uygarlık öncesi ve onun dışında yaşadığı ortaklaşmacı, dayanışmacı değerleri ve kültürleri üzerinden politika geliştirmeyi merkezine alır. Bu yönüyle sınıflı uygarlığın ve özelde kapitalist modernitenin yaratımı olan bütün tahakküm alanlarını tümden reddeden bu radikal reddiye, sadece karşı koymayla sınırlamaz kendini; aynı zamanda karşı toplumsallığı, karşı yönetimi, karşı politikayı da örgütlemeye soyunur.

Örme, inşa etme ve kendini güç kılma safahatının adı olarak da tarifleyebileceğimiz üçüncü yol, teorik olarak kapitalizm ve onun zihinsel, kültürel, toplumsal, siyasal vs. bütün tezahürlerine sınıfsal karşıtlık oluşturur. Buradan hareketle Öcalan, reel politik okumalarında ve bunun pratik mücadele zemininde Ortadoğu’da küresel kapitalist devletler (ABD, Rusya gibi) ve onun Ortadoğu’daki bölgesel saç ayakları olan Arap, Fars ve Türk ulus-devletleri (İran, Türkiye, Irak ve Suriye) arasındaki çelişkileri, gerginlikleri gözeterek başta Kürt halkı olmak üzere Ortadoğu halklarının üçüncü seçeneğini oluşturmaya çalışır. Kapitalizmin ve onun ulus-devletçiliğinin ürettiği sorun alanlarında (halklar, inançlar, kadın, emek, doğa, gençlik vs.) üçüncü yolun kendisini toplumsal zeminde zihniyet, kavram, kuram, kurum ve politik olarak güç kılmasını tarihsel önemde görür. O nedenle demokratik ulusçu ve demokratik toplumcu inşaya soyunmak, ilk müdahaleyi bu alanda yapmak, üçüncü yolun esas hatlarındandır. Öcalan, Ortadoğu için geliştirdiği üçüncü yol çizgisiyle Ortadoğu halklarına dayatılan emperyalist politikalara rıza ya da devletin kurşun ulusu olma çizgisine karşı; komünalist, anti-tekelci, çok kültürlü/kimlikli (demokratik ulusçu), kadın özgürlükçü ve ekolojist yolu önerir. “Ne emperyalist devletler ne de bölge ulus-devletleri!” şeklinde Ortadoğu reel politiğin de formüle edilebilecek üçüncü yol siyaseti, Türkiye ölçeğinde de reel özgün okumalarını yapar ve bunu geliştirmeye çalışır.

 

Osmanlı’dan Günümüze İki Hegemonya: Beyaz Türkçülük ve Yeşil Türkçülük

Özellikle Osmanlı’nın dağılma sürecine tepki olarak doğan ve sonrasında pratik hareketler haline gelen ‘’Batıcılık’’, ‘’İslamcılık’’ ve ‘’Türkçülük’’ düşünceleri, bugünün Türkiye’sinin hegemonik sistem partilerinin de temelini oluşturur. Osmanlı’dan ulus-devlete geçiş sürecinde tüm düşünceler içinden kristalize olarak sıyrılan İslamcılık ve Türkçülük, yeni devletin kodlarını oluşturan ideolojiler olarak varlıklarını devam ettirirler. Bugüne kadar kimi zamansal uğraklarda değişik formlar kazanarak özünü ve hegemonyasını koruyan bu ideolojik kimlikler, yüz yıllık Cumhuriyet sürecinde kitlesel rızasını üretmiş güçler olarak, toplumu kendi seçeneklerinde adeta hapsetmek istemektedirler. İşte Türkiye ölçeğindeki üçüncü yol çizgisi, Osmanlı’nın dağılma sürecinden ulus-devlet sürecine geçiş ve sonrasında günümüze kadar seyreden siyasal fay hatlarının tarihsel ve güncel okumalarına dayanır. Söz konusu okuma, ‘tarihi günde, günü tarihte yakalayan, gören’ bir okuma biçimidir. Bu bakış açısındaki her sakatlanma, sistem dışı bütün siyasal güçlerin politik özne olarak Türkiye’de mücadele yürütmelerini de sakatlayacaktır. O nedenle her fırsatta üçüncü yolu güncellemek, onun stratejisini ve taktiksel hatlarını belirginleştirmek, önceliklerinden birisi olmalıdır. Bu noktada Türk-İslam sentezli ulus-devletleşme süreciyle ve Kemalizm’le de hakikat zemininde yüzleşmek önceliklidir.

Kemalist ideoloji, Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren kendisini sadece kurumlaşma düzeyinde ve askeri/sivil bürokraside değil toplumsal alanda da örgütleme hamlesine girecekti. Batı Avrupa modernizminin pozitivizmine saplanan Kemalizm, Anadolu ve Mezopotamya toprakları üzerine kurulan imparatorluk bakiyesi Cumhuriyeti, bu toprakların tarihsel, kültürel, inançsal, kimliksel bütün hakikatlerin örtücülüğünde inşa eder. Benzeri ulus-devletleşme süreçlerinde olduğu gibi adeta Osmanlı İmparatorluğundan bir intikam alma süreci olarak kurgulanan yeni ulus-devlet, adı üzerinde ‘yeni devletin yeni ulusunu’ yaratmak üzere işe koyulur. Tekçi, egemenlikçi, jakobenist anlayışla bina edilen yeni devletin ulus kimliği olan Türklük, bütün kimliklerin yok sayılması ve yok edilmesi üzerine inşa edilirken, adeta bir pozitivist din olarak da katı laikçilik, bütün inançlara ‘gericilik’, ‘yobazlık’ yaftası yapıştırarak kendisini üretecekti. Bu dönemin kurucu aklını “Beyaz Türkçülük” olarak tarifleyen Öcalan, katı laikliği ve Türkçülüğü kendi ulus-devletlerinin dini haline getiren Kemalizme mesafesini çok açık bir şekilde koymuştur: “Dinsel dogmatizmin yerine ikame edilen pozitivist dogmatizm, Türkiye’de halen laik milliyetçi kesim üzerinde derin bir etkiye sahiptir. Sanıldığının aksine laisizm, demokratik cumhuriyetçi hatta cumhuriyetçi olmayıp, despotik ve diktatöryaldir. Tipik uygulaması İttihatçılık ve etkilediği kadarıyla CHP’ciliktir.”(Abdullah Öcalan/Yol Haritası)

Kemalizmin pozitivist seküler inşacılığının daha ilk yıllarından itibaren sert bir şekilde baskılanan Osmanlıcılık ve İslamcılık, kendisini Kemalizm (Beyaz Türkçülük) karşıtı bir düşünce olarak uzun yıllar muhafaza etmeyi başarmıştı. Siyasal kodları itibariyle Türkçülüğe içkin olan ancak Kemalizmle hesaplaşma motivasyonuyla ideolojik hegemonyasını zinde tutan ‘ittihad-ı İslamcılık’, özellikle karşı kutup mertebesine ulaşma şansını, iki kutuplu dünyanın çelişkilerinde yakalar. Sovyetler Birliği karşısında ABD’nin başını çektiği kapitalist blok lehine tedavüle sokulan “Yeşil Kuşak” projesiyle Türkiye’deki ‘kapalı İslamcılık’, sağcılık ve uluslararası Gladio ile buluşarak ‘açık İslamcılık’ karakterine bürünür. Sovyetler sonrası “Ilımlı İslam” projesiyle kapitalizm ve uluslararası sermayeyle bağını daha fazla geliştiren ve günümüz AKP’sine kadar kendisini var eden İslamcılık (Yeşil Türkçülük), ikinci kutup olarak kendisini tesis etmiştir.

Kurucu ideoloji olarak kendi siyasal ve kültürel (yaşam tarzı) hegemonyasını oluşturan “Beyaz Türkçülüğ”ün, özellikle seksenli yıllarla birlikte siyasal hegemonya olarak zayıfladığı, uluslararası sermayeyle ilişkiler bağlamında içe kapandığı ve günümüzde büyük oranda kültürel ve yaşam tarzı direnişiyle varlığını koruduğu söylenebilir. Aksine Yeşil Türkçülük, yetmişli yıllara kadar büyük oranda kültürel ve yaşam tarzı olarak direnişini, varlığını korurken özellikle yetmişli yıllarla birlikte neoliberal politikalara, kapitalizmin siyasal ortaklığına daha fazla ‘uyum’ sağlayıp dışa açılarak kendisini bugünlere bir siyasal hegemonya, güç olarak taşırabilmiştir. Aralarındaki kültürel ve siyasal rekabetler, uluslararası hegemonik merkezlerle (NATO, Avrasya) askeri-siyasal-ekonomik ilişkileri ve olası değişim süreçleri/parametreleri bir yana bugün “Beyaz Türkçülük” (merkezinde CHP) ve Yeşil Türkçülük (merkezinde AKP), Türkiye halklarını sosyal, siyasal, sınıfsal ve kültürel olarak teslim almak istemektedir. Bu ‘zorunlu seçeneklere’ karşı bir özgürlük seçeneği olarak üçüncü yolu güç kılmak, büyütmek demokratik-devrimci bir ödev olarak önümüzde duruyor.

 

Kardeş-Düşman Hegemonyalar

Her iki Türkçü ideoloji özünde ulus-devletin dini olan milliyetçiliği (Türkçülüğü) kendine rehber edinirken katı laiklik ve İslamcılık birbirlerine karşıt gibi görünerek toplumu bu suni gündemler üzerinden ayrıştırmaya çalışırlarken; Türkçülükte de adeta birbirleriyle yarışan siyam ikizleri gibidirler. Katı laiklik ve İslamcılık, gerek Osmanlı’nın çöküş dönemindeki paylaşım savaşlarının denge ortamında kurulan ulus-devletçiliğin ve gerekse Sovyetlere karşı tedavüle sokulan “Yeşil Kuşak Projesinin” küresel kapitalizm tarafından bu topraklarda tahakkümcü hegemonya kılınan öğelerdir. Her iki ‘din’in birbirine karşıt görünümü ve aralarındaki mücadele, özellikle 1990’lı yıllardan itibaren küresel medeniyetler çatışması tezinin bu topraklara düşen aslan paylarından birini alarak, yeni bir niteliksel düzeye kavuşur. Nasıl ki medeniyetler çatışması tezi kapitalist sömürünün aracısı kılınan bir tezse laiklik ve İslamcılık görünümlü “savaş halinin” bu küresel sömürü düzeniyle ilişkisini kurmak da zorunludur. 28 Şubat süreci ve sonrasında “Türk siyasetinde” kartların yeniden karılması ve günümüz AKP’sine kadar uzanan yol, bu zorunluluğun ispatıdır.  Bahsedilen savaş hali, Hobbes’un “İnsan, insanın kurdudur” cümlesiyle ifade edilen doğal savaş hali, yani toplumun doğasında var olan bir çatışma hali değildir. Bu durumu, kapitalist düzenin yol güzergâhlarında tedavüle sokulan ve kapitalizme bir hizmet rekabeti olarak ortaya çıkan iç hegemonya savaşı olarak da ifade edebiliriz.  Böyle başlayan ve yıllar içerisinde topluma zorla dayatılan ve büyük oranda temel çelişki buymuş gibi kitlelere kabul ettirmede ve bunun rızasını üretmede başarılı olan resmi düzene “düşman kardeşler düzeni” demek doğru bir tanımlama olur. Çünkü her iki zihniyet ve onun politikası, temsil ettiklerini var saydıkları toplumsal kesimlere ne refah ne de barış getirebilmişlerdir. Ekonomik krizler, yoksulluğun derinleşmesi, Kürt meselesi üzerinden kendisini var eden savaş hali ve daha da sıralayabileceğimiz onlarca sorunun varlığı bile bu iki katı dinciliğin toplumun yararına olmadığının ispatı gibidir. Kıssadan hisse, dünden bugüne ne laik hegemonya sekülerlere ne de İslamcı hegemonya Müslümanlara demokratik, özgürlükçü bir seçenek sunabilmiştir. Çünkü bu her iki hegemonyanın çelişkisi ve savaşı, toplumun esas sorunlarının üstünü örten bir perde görevi görürken; Türkçülükte adeta birbirleriyle yarıştıkları ve birbirlerini aratmadıkları da yalın gerçektir. Türkçülük ideolojisi, laiklerin ve İslamcıların hegemonya devşirmelerinin yegane aracı olarak, yaklaşık yüz yıldır kaos, kriz, savaş, yoksulluk, işsizlik, doğa talanı ve kadın kırımı gibi sorunların baş müsebbibi durumundadır. Türkçülük, bir ulus-devlet dini olarak her iki hegemonist anlayışın birbirlerine kaptıramayacakları bir alandır. Türkçülük potasında bütün farklı kimliklerin inkâr edilmesi, eritilmesi, hak taleplerinin bastırılması gibi politikalar geçmişten günümüze her iki hegemonya temsilcilerinin istikrarlı bir şekilde ortak gündemleridir. Örneğin İttihat ve Terakki dönemindeki Ermeni soykırımı, tek parti dönemindeki Kürt katliamları ve AKP dönemindeki Rojava/Güney Kürdistan’a yönelik işgal politikaları, aynı ideolojik havuzdan beslenir. Hepsinin ortak motivasyonu ve ideolojik kaynağı Türkçülüktür. Bir ideolojik kimlik olarak, -başta Türkmenlik olmak üzere- coğrafyanın bütün doğal kimliklerini inkâr eden ve esas bir ulus-devlet dini olarak kapitalist modernitenin sürdürülebilirliğinin temel ayaklarından olan milliyetçiliğin Türk ulus-devletine münhasır buluşu olan Türkçülük, Kemalizm ve onun karşıtı görünen İslamcıların bugün ortaklaştıkları temel husustur.

 

Üçüncü Yol ve Tarz-ı Siyaseti

Beyaz ve Yeşil Türkçülük olarak tariflediğimiz bu iki ana hegemonya karşısında konumlanan üçüncü yol siyaseti, bu bağlamda tarihselliği ve güncelliği ile stratejik bir konumdadır. Kendisinin tarihsel olarak temsil ettiği toplumsal kimlikleri ve düşünceleri hesaba katar. Çünkü üçüncü yol, Osmanlı’dan Türk ulus-devlet sürecine geçişten bugüne her türlü iktidarcı-faşizan politikaların dışladığı, yok ettiği ve kaybettirmeye çalıştığı bütün halkların, inançların ve düşüncelerin güncel politik güç birikimidir denilebilir.

Kendi bağrında biriktirdiği bu tarihsel çoklu kimliklerin iz düşümünde resmi tarih tezlerinden bir kopuşu sürekli canlı tutar ve alternatif tarih okumasıyla alternatif politikaları belirler. Türkiye halklarının seçeneğe zorlandığı CHP şahsındaki Beyaz Türkçülük ile AKP şahsındaki Yeşil Türkçülüğe sıkışmaz. Üçüncü yol kuruculuğunun olmazsa olmazlarından olan bu karakter, bütün resmi iktidar savunucularının toplumu zehirleyen zihniyetlerine karşı-zihniyet örgütler ve bu karşı-zihniyetin toplumsal merkezliliğini örgütlemeye çalışır. Yanısıra her iki devletçi hegemonist çizgiye karşı kendi toplumsal özgürlük gücünü kurmaya çalışır. Çünkü AKP ve CHP şahsında ortaya çıkan siyasal rekabetin ana odağını demokrasi, eşitlik ve özgürlük değerlerinin oluşturmadığını savunur.

Üçüncü yol, Osmanlı’nın yıkılışı sürecinde ortaya çıkan ve yeni Cumhuriyete miras kalan ve bugüne kadar uzanan geleneksel Osmanlı savunuculuğunun İslamcılık ve milliyetçilikle bezenmiş yeni haliyle Jön Türkler, İttihat Terakki ve Teşkilatı Mahsusa geleneğinden devşirilmiş ve bugüne kadar katı laiklik, milliyetçilikle form kazanmış haline eşit mesafede uzaktır. Bu iktidarcı kamplaşmaların dışında ve onlara karşı, toplumun öz sorunlarına yine toplum içinden siyasal, sosyal, kültürel, dayanışmacı, meclislere dayalı çözümler üretmeye çalışan somut bir mücadele biçimini ortaya koyar. Kendisini karşısında bir denge olarak konumlandırdığı iki hegemonik çizginin Türk ulus-devletinin bugüne kadar gelen siyasal yolculuğundaki duraklarda yeni biçimler kazanmış olup, bu değişim sürecinin halen içinde olduğunu gözetir. Ancak bu değişim parametrelerini gözetirken Cumhuriyetin üzerine bina edildiği ve her türlü iktidarın toplumsal rıza ürettiği Türkçülük politikaları ve kuruluşundan itibaren kapitalist modernitenin bölgedeki temel politikalarına (Rus Devrimi tehdidi, NATO üyeliği, İsrail’in kuruluşu ve güvenliği, neoliberal politikalara uyum, ılımlı İslam projesi gibi) uyumlu olmayı, bu iki hegemonyanın şaşmaz/değişmez karakterleri olduğunu belirtir.

Her iki devletçi/iktidarcı hegemonist siyasetin aralarındaki çelişkilerinin, bulundukları iktidar veya muhalefette olma durumlarına göre değiştiğini reel olarak gözlemler. Bu, dönemsel politika ve dillerinde bir değişim yaratmış gibi görünse de ya da kimi değişimlere zorlasa da hâkim sistemin ve onun tarihsel hafızasının müdahaleleri, her iki hegemonist çizgiyi devletçi havuzda tutmaktadır. Bunların karşısında konumlanan üçüncü yol siyaseti, elbette ki bu güç mücadeleleri sürecinde ortaya çıkan fırsatları taktiksel olarak değerlendirecektir. Sistem güçlerinin iktidar savaşlarının arasındaki çatlakları kimi taktiksel hamlelerle derinleştirmeyi esas alırken, biriktirdiği toplumsal ve siyasal güçle birlikte kendisini karşı güç olarak muhatap kıldırmaya da çalışacaktır.  Örneğin AKP’nin neredeyse 20 yıla yaklaşan iktidarında CHP, içindeki ittifaklar ve aralarındaki çelişkiler, demokrasi güçleriyle ilişkilenme düzeyi ya da kimi sorunlara yaklaşımlardaki farklılıklar itibariyle belirli zorlanmaları yaşamaktadır. Aynı durumu Kemalist iktidarlar döneminde Yeşil Türkçülük de yaşamaktaydı.

Böylesi dönemlerde üçüncü yol siyasetinin belirli taktikler geliştirmesi gayet anlaşılırdır. Örneğin üçüncü yolun temsilcisi konumundaki HDP’nin 31 Mart yerel seçimlerinde yükselen AKP faşist rejimi karşısında “Batı’da kaybettirme Kürdistan’da kazanma” taktiği oldukça önemliydi. O dönem için geliştirilen bu taktik yaklaşım, stratejik olarak CHP’nin demokratikleşme problemlerindeki tarihsel ve güncel sorumluluğunu görmeyen, AKP ve CHP’nin milliyetçilik yarışını bilmeyen ya da ekonomi politikalarındaki paralelliklerini okumayan bir yaklaşım değildi. Hedef oldukça sarihti. Sistem partilerinden iktidarda olanın faşistleşen ve adeta toplumu nefes alamaz durumda bırakan kırım siyasetine tarihsel bir darbe vurmak ve demokrasi mücadelesine bir nebze de olsa soluk kazandırmak öncelikli hedefti.

Bu geriletmeyi başardığı andan itibaren Türkiye ve Kürdistan’da üçüncü yol çizgisinin toplumsal siyasetin tam merkezine oturması işten bile değildi ve oldu da. Olmayan, tarihsel bir seçim taktiğinin zaferinin herkesçe hakkının teslim edildiği bir dönemden sonra o güne kadar kendisine mesafeli duran toplumsal kesimlerde oluşan sempatiyi örgütleyecek toplumsal hamlenin yapılamamasıydı. Bu örnekten de yola çıkarak belirtmek gerekir ki, üçüncü yol anlayışı, her dönem, fikriyatın toplumsallaştırılmasını öncelemeli, başarı ya da başarısızlık ölçüsünü buradan kurmalıdır.

Özellikle AKP-MHP iktidarına Batı’da kaybettirme gibi bir taktiğin, geniş bir coğrafyada milyonlarca insan tarafından disiplinli ve kusursuz bir şekilde uygulanması ve sonuç alması, üçüncü yolun yıllar içerisinde siyasal ve ideolojik olarak biriktirdiği toplumsal gücün niteliğini göstermesi bağlamında tarihsel bir düzeydir. Üçüncü yolun böylesine örgütlü bir toplumsal tabana sahip olması, birçok yönüyle avantajı olsa da bu potansiyelin politik mücadelede doğru konumlandırılmaması, önceliklerinin ve hedeflerinin somut olarak programa ve pratik mücadele hattına/biçimine kavuşturulmaması, tıkanma ya da çözümsüzlüğün derinleşmesine dönüşebilecektir.

Bu bağlamda öncelikli mesele, ideolojik ve siyasal olarak her iki Türkçü hegemonyaya karşı tutumunu net almış milyonların örgütlü mücadele araçlarının, yöntemlerinin, formlarının nasıl olacağıdır. Meclisler, komünler ve dayanışma ağları gibi sisteme karşı-pratik eleştirel örgütlenme ve mücadele biçimleri, aynı zamanda bir özeleştiri pratiğidir. O nedenle toplumsal inşayla, örücülükle içerik kazanmamış, derinleştirilmemiş mücadele tarzı, üçüncü yoldan ciddi kopuşu ifade eder. Devletçi hegemonyalar ve onların gelişmiş ideolojik ve zor aygıtlarına karşı üçüncü yolun kuracağı dengenin esas merkezi, kitlelerin öz örgütlülüğüdür. Bu örgütlü ağlar kurulmadığı ve süreklileştirilmediği sürece siyasal mücadele, belirli takvimsel aralıklarla (seçimler, kongreler vs.) sınırlanır ki bu da sistem güçlerinin bahsedilen takvimsel aralıklar dışında kalan zamanlarda kendi demokratik hegemonyalarını geliştirmeleri gibi bir karşı sonuç doğurmaktadır.

Oysaki üçüncü yolun temel hedefi, sistem güçleri karşısında ve dışında kendini karşı toplumsal-siyasal güç olarak konumlandırmaktır. Devletçi/iktidarcı siyasetlerin demokrasi ve özgürlük güçleri lehine geriletildiği her kazanım, her ilerleme, politik çözümlerin de kendisini dayatması demek olacaktır. O nedenle üçüncü yol, karşı toplumsallığı örgütledikçe, politik güç biriktirdikçe başta Kürt meselesinin demokratik çözümü olmak üzere toplumsal sorunların çözümünde diyaloğu ve müzakere siyasetini öncelikleri arasına alır. Buradan hareketle geliştirdiği toplumsal/politik dinamik ve tazyikle her iki hegemonik güç arasında kategori oluşturmaz ve toplumsal alanı örgütlediği ölçüde bu güçleri demokratik değerler/teamüller ışığında köklü sorunların çözümüne zorlar.

 

Kürt Meselesi ve 3. Yolun Güç Olması

Bahsedilenlerden hareketle üçüncü yol mücadelesinde Kürt Sorununun toplumsal barış temelindeki çözümü öncelikli ve ivedidir. Üçüncü yol mücadelesinin olağanüstü koşullardan daha olağan zeminlere çekilmesi, Kürt meselesinin demokratik çözümüyle doğrudan ilgilidir. Demokratik Kürt muhalefetinin Kürt sorununu gündemleştirme, çözümünü dayatma ve bu konuda sorunun çözümüne daha yakın duran güçlerle demokratik müzakere yürütmesi, üçüncü yolun en temel siyasal ilkelerindendir. Üçüncü yol, iktidar üretim merkezi ve bu konuda mevcut iktidarların elinde adeta sürekli bir darbe mekaniği haline gelmiş Kürt çözümsüzlüğünü sonlandıracak politikaları öncelemektedir. O nedenle ‘Savaşa karşı Barış mücadelesi’ üçüncü yolun siyasal pusulasıdır.

Savaş ortamında sadece demokrasi ve özgürlük güçlerinin mücadele zeminleri/mevzileri sakatlanmıyor; aynı zamanda tarihsel kazanımların/birikimlerin berhava olması da ihtimal dahiline giriyor. “Soykırım kıskacında Kürtleri savunmak” olarak da adlandırılabilecek savaş ortamında barış politikasını büyütmek, derinleştirmek ve halkları barış mevzisinde buluşturmak üçüncü yol mücadelesinin temel yükselme zeminini oluşturmaktadır.

Sadece bir mücadele yöntemi, seçeneği olmayan üçüncü yol, aynı zamanda bir çözüm ve demokratikleşme seçeneği olarak farkını korumak zorundadır. Üçüncü yol Türkiye ölçeğinde yüzyıldır farklı halklara, kimliklere, inançlara, sınıflara boca edilen ulus-devletçi ideolojik ve zor yöntemlere karşı halkların özgürlüğünü, ülkenin demokratikleşmesini ya uzlaşı sonucu anayasal, yasal garantiyle sağlayacaktır ya da tek taraflı devletten beklemeden kendi toplumsal örgütlenmesini ve bunun bütün ayaklarını toplum içinde örecek, örgütleyecektir.

Son açıklamalarında Öcalan’ın özellikle üçüncü yol vurgusuyla Beyaz Türkçülük ve Yeşil Türkçülük dışında başta Kürtler olmak üzere bütün ezilen kimliklerin hem varlık olarak hem de ideolojik olarak üçüncü yolda buluşmaları ve iktidar/devlet dışı alanlarda güç biriktirmeleri gerektiği şeklindeki önermelerini dikkate almak ve politikanın odağına bunu oturtmak gerekiyor. Çünkü üçüncü yolun toplumsal zeminde güçlenmesi, kök salması demek, olası tüm iktidarcı saldırıların boşa çıkarılması demektir. Burada oluşacak herhangi bir zafiyet, Türkçülük ideolojisi karşısında özgürlük ideolojisinin zayıflaması ve Türkiye halklarının iki Türkçü hegemonya arasında sürekli can çekişme aralığında tutulması demektir.

Üçüncü yolun önemli yapı taşlarından birisi olan Kürt halkının özgürlük mücadelesi, soykırımcı siyasetin hedefi (yoğun saldırısı denilebilir) altındadır. Her iki Türkçü hegemonyanın tüm iç çelişkilerine rağmen bu saldırılarda ortaklaştıkları ve ulus-devlet hafızasıyla/aklıyla sahada oldukları aşikardır. Özetle ve önemle belirtmek gerekir ki Kürt halkının varlık ve özgürlük mücadelesinin seyri Türkiye’de üçüncü yolun da seyrini belirleyecek ana etkenlerdendir. O nedenle üçüncü yol mücadelesinin önceliklerinden birisi, Kürt halkının demokratik direnişini/mücadelesini omuzlamak ve sorunun demokratik çözümünü zorlamaktır. Bu çözüm gelişmediği sürece Türkçülüğün başta Türk halkı olmak üzere Türkiye halklarını zehirlemesinin önüne geçilemeyecektir. Her toplumsal zehirlemenin derinleşmesi demek, faşist iktidarların kendisini üretmesi demektir. Böylesi bir durumdan çıkışın ön koşulu, Öcalan’ın deyimiyle “Kürt halkına yer açmak”, bir başka ifadeyle Kürtlerin anayasal yasal statü kazanmasıdır. Kürtlerin kendisine yer bulması, kendi bağırlarında biriktirdikleri demokrasi, eşitlik, adalet ve özgürlük değerlerinin üçüncü yol olarak Türkiye’de tarihsel bir denge oluşturması sonucunu da doğuracaktır. Hem resmi ‘paradigmanın iflası’ hem de tarihsel adaletsizliklerin onarılması anlamına gelecek bu yeni doğal hal, demokrasi ve özgürlük mücadelesinin üzerinde filizleneceği yegâne zemin olacaktır.

Bunları da beğenebilirsin