Düşünce ve Kuram Dergisi

3. Dünya Savaşında Kadın Kırımına Karşı Kadın Devrimi

Beritan Gulan- A. Azade Roni

“Biz devrimi genel devrimin sonrasına bırakmadık, bırakmayacağız. Eğer devrim sonrasına bırakılırsa o zaman kadınların Olympe De Gouges gibi başı gidiyor yine kandırılıyor.”

Kadınların tarihsel mücadele gerçekliğinin özetidir bu sözler. İlk sömürge, ilk ezilen, ilk köle olmalarından itibaren süregelen mücadelelerin kısa anlatımıdır. İlham Ehmed bu tarihin yalnızca bir dönemecinden örnek vererek ifade etmiş bu hakikati. Bugün 3. Dünya savaşı olarak tanımladığımız sistematik krizin yapıtaşı olan Fransız Devrimi; monarşilerin yıkılması ve ulus-devlet inşasının başlangıcına dikkat çekmek için belki de. Devrimin en önemli adımı 5 Ekim’de birkaç kadının çağrısıyla evlerinden çıkan sekiz bin kadının toplanıp önlerine çıkan askerleri aşıp versailles sarayına yürümesi ve sarayı işgal etmesidir. Kadınlar, barikatlarda, örgütlemede, mevzilerde en aktif şekilde yer aldılar. Olympe “Yurttaş hakları bildirgesi” ne karşı “ kadın hakları bildirgesini yayınladığı için giyotinle katledildi. Çünkü devrimin özgürlük eşitlik ve yurttaşlık gibi kavramları devrimin en aktif öznesi, sembolü olan kadınları kapsamıyordu. Sonrası devrimler ve savaşlarda da tekrar eden aynı muameledir. 1. Ve 2. Dünya Savaşlarında kadınlar partizan hareketlerinde, cephelerde, mevzilerde en aktif şekilde temel özne oldular. Çin, Vietnam ve Sovyet devrimlerinde de tüm cephelerde, her alanda var oldular, ta ki savaş bitinceye ya da devrim gerçekleşinceye kadar! Hakeza kadınlar tüm bu süreçlerde direndikleri kadar katledildiler de, işkenceye maruz kaldılar, esir alınıp satıldılar, tecavüze uğradılar, fırında çocuklarıyla beraber yakıldılar da maalesef ki tarihin tüm dönemlerinde hiç değişmeyen tek gerçek tüm savaşların birer kadın kırımı olmasıdır. Zira hiyerarşik çıkıştan günümüze iktidar ideolojisi cinsiyetçilik üzerine kurulmuştur. Sınıflaşma ve iktidarlaşma bu ideolojik argüman üzerine inşa edilmiştir. Savaşlar bir yandan kadın kırımı, kadın talanı ve tecavüzüyle kendi hegemonyasını hâkim kılarken, bazen de kadını cephede lojistik ve insan kaynağı olarak kullanmıştır. Erkek zihniyeti asla “özgürlük”, “eşitlik”, “yurttaşlık” kavramları temelinde bir anlamsallığın kadınlar için oluşmasına izin vermemiştir.  Kadınlar ise bu koşulların tümünde kendi öz varlık mücadelesini geliştirme zemini arayışında olmuştur. Bugün 3. Dünya savaşında olduğu gibi.

  1. Dünya Savaşı Ortadoğu merkezli yeni bir paylaşım savaşıdır. İki kutuplu sistemin çöküşünü liberaller komünizmin yıkılışı, ideolojilerin sonu ve yeni küresel çağın başlangıcı olarak değerlendirdi oysaki, çöküş yaşayan sağı ve solu ile modernist ideolojilerdi. Bugün sistemin daha derin bir kriz halinde olması ve yeni bir paylaşım savaşına ihtiyaç duyması bunun göstergesidir. Bu krizde kapitalizmin yeni kaynak arayışı, dengelerin yeniden dizayn gerekliliği, Ortadoğu petrol rezervleri, enerji kaynaklarının fiyat kontrol yetkisi, İsrail’in güvenliği gibi konularda stratejik konumdadır. Bunun yanı sıra Ortadoğu’daki toplumsal değişim ve dönüşüm tüm hegemonik güçleri ilgilendirmektedir. İki kutuplu sistemde sosyalist bloğa karşı geliştirilen radikal İslam, yeşil kuşak projesinin bugün kontrol altında tutulması ve sisteme yeniden entegre edilmesi tüm güçler açısından elzemdir. Mevcut Ortadoğu siyasi dizaynı 1. Dünya Savaşı sırasında dönemin hegemonik güçleri tarafından oluşturulmuştu ve yeniden dizaynı da yeni hegemon güçler tarafından yapılmak istenmektedir. Savaşın gelişmesi ve projelendirilmesinde toplumsal dinamiklerin hepsi bu nedenle önemlidir. Mezhep çatışmaları ve radikal oluşumlar bu noktada en önemli argümanları olmaktadır. Ortadoğu merkezli savaşın en stratejik bölgesi de Kürdistan’dır. Zira bölgede ulus-devlet sisteminin rol modeli olan dört temel devletçe parçalanmış ve sömürgeleştirilmiştir. Devletlerin yeniden BOP temelinde yapılandırılması, Kürdistan’da savaşın ve sömürünün derinleşmesi demektir. Kürdistan bu minvalde savaşın odak merkezi konumundadır. Savaşın derinleşmesi, kırım-katliam zeminini daha da meşrulaştırmıştır. Dolayısıyla Özgürlük Hareketi öncülüğünde Kürtlerin örgütlü bir dinamik haline gelmesi, alternatif bir duruş sergilemelerinin engellenmesi için Ortadoğu mücadelesini ilk hamlesi olarak Ali Fırat’ın Kürdistan ve Ortadoğu denklemindeki çözüm arayışlarından biride kadın sorununu temel çelişkilerden biri olarak ele almasıdır. Kürt kadınları özgürlük hareketinin başından beri mücadelesinde yer aldılar. Geçmiş deneyimlerinden çıkardıkları sonuç itibariyle kadın özgürlük mücadelesinin köklü ideolojik zihniyetsel sorgulamalar ve tespitlerle gerçekleşebileceği bilinciyle örgütlenmişlerdir. Hiyerarşi ve iktidar kadının sömürüsü, kadın köleliği üzerine inşa edilmiştir. İktidar örgüleri ilk olarak kadın erkek eşitsizliği, cinsiyetçilik temelinde yapılanmıştır. Hegemonyacılık, cinsiyetçilik toplumsal dokunun her bir alanında kök salıp serpilmiştir. Ötekileştirme, inkâr, köleleştirme kavramları cinsiyetçilikten başlayıp din, mezhep, ırk, sınıf farklılıklarının çatışma zemininde iktidarın var olma haline dönüşmüştür. O nedenle Kürt kadını için kendi coğrafyasının tarihsel ilerlemesinde kendi tarihiyle yüzleşme, buluşma, mücadeleyi büyütme, varlığını yeniden yapılandırmaya dönüşmüştür. Kürdistan’ın savaşın odak merkezi olması Kürt kadının da savaşın merkezinde olmasını doğurmuştur. IŞİD’in katliamları, tecavüzleri, köle ve cariyeleştirme saldırılarıyla yüz yüze kalmışlardır. Savaşın yabancısı değiller elbet. “Coğrafya kaderdir” tespitinin somut yaşayanıdırlar. Bu “kaderi” hiçbir zaman kabul etmeyen, direngen bir tarihe de sahiptirler. Bugün ise geçmişin yenilgilerinden, derin sorgulamalarından ilerleyip varlıklarını inşa etme deneyimine vakıftırlar. Bu nedenle dünyada herkesin dehşet duygusuyla kaçtığı IŞİD barbarlığının karşısında direnmiş, savaşmış ve kazanmıştır. IŞİD herkesin korku duyduğu, daha savaşmadan kaçtığı bir güç iken Kürt kadınından korktuğu, kaçtığı bir güç olmuştur. Özgür Kürt Kadını, ilk sömürüden bugüne direnen toplumun, halkların, kadınların var ettiği sonuçtur. Gerçekleşen iki zihniyetin çatışmasıdır. Bu anlamda sistemsel ve siyasal düzlemde hegemonik güçlerin paylaşım savaşı olsa da 3. Dünya Savaşı tarihsel hesaplaşma düzleminde ezilenler açısından zihniyet ve var olma savaşıdır aslında.

Kapitalist modernitenin son 100. yıl içerisinde insanlığa yaşattığı dünya, sürekli gözden kaçırılan boyut; kadınla gelişen toplumsallığın yok edilmesi hedefleniyor olmasıdır. Bunun için toplumlar ve kadınlar sayısız katliam ve kırımdan geçirilmiştir. Sadece 2. Dünya Savaşında tam olarak saptanmamakla birlikte 35 ile 60 milyon arasında insan yaşamını yitirmiştir. Ve elbette siviller içerisinde en çok da kadın ve çocuklar katledilmiştir. Peki, bu savaşın bilançosu bir kırım değilse nedir? Savaşlarda sürekli kadın ve çocukların hedeflenmesi bu savaşların her daim kadına karşı da bir savaş olduğu anlamına gelmez mi? Eril egemen zihniyetin sömürge ve paylaşım savaşlarına en çok kadınların öldürülmesi tüm toplumun hatta, tüm insanlığın hedeflendiği şeklinde bir hakikati açığa çıkarmaz mı? Kuşkusuz sorular çoğaltılabilir ancak uygarlık tarihi daha ilk andan itibaren kadına karşı yürütülen savaşla başlamıştır. Tüm devletçi uygarlığın ama en fazla da kapitalist uygarlığın en mahir olduğu konulardan biri toplumların tarih bilinçlerinin saptırılmasıdır. Bu nedenle savaşlar erkeğin kahramanlıkları olarak tanımlanıp bilimden kültür-sanata, edebiyata kadar birçok argümanla empoze edilip çarpık bir bilinç oluşturulur. Devletli eril uygarlığı ile adım atıldığı andan itibaren bu hakikat hiç değişmemiştir. Gılgamış’ın sedir ormanlarını işgali ve dağ Kürtlerine karşı açtığı savaşın kahramanlık destanın gibi anlatılmasıyla küresel hegemonik güçlerin Ortadoğu’yu işgali arasında anlam olarak ciddi bir fark yoktur. Burada Gılgamış, bir sapma olarak doğan kent devletini ve eril hiyerarşiyi temsil ederken dağ Kürtleri demokratik moderniteyi ve kadın kültürünü temsil etmektedir. Bu nedenle doğru tarih bilinci doğru mücadele yöntemlerini geliştirmek açısından çok elzem bir yerde durmaktadır. Zira yanlış bir bilgi ve bilinç elbette ki, yanlış pratiklerle sonuçlanacaktır. Dolayısıyla 3. Dünya Savaşına tarihsel hakikatlerin ışığında ele alırsak bu savaşın, “şimdilik” halini yapısal ve sistemsel bir krizle yüz yüze kalan kapitalist modernitenin demokratik moderniteye karşı geliştirdiği bir savaş hali olarak tanımlamamız yanlış bir tespit olmayacaktır. Bu aynı zamanda demokratik moderniteye öncülük eden kadına karşıda yürütülen çok argümanlı ve çok yönlü bir savaş halini almıştır. Sosyal, siyasal, ekonomik, psikolojik, ahlaksal ve kültürel olanların tümünde sistematik bir kadın katliamını zaten her daim devrede tutan küresel hegemonik güçler, ortadoğu’da özelde de Kürdistan’da yürüttükleri 3. Dünya Savaşında kadına karşı geliştirilen katliamların örgütleyicisi, planlayıcısı ve hamisidir. Kürt halkının en otantik toplumu olan Ezidilere ve Ezidi kadınlara karşı geliştirilen soykırım da bu kapsamda ele alınmalıdır. 2014 Ağustosunda Şengal de yaşanan Ezidi katliamında BM insan hakları yüksek komiserliğinin istatistiklerine göre, kaçırılan Ezidi kadın sayısı 7000 civarındadır. Binlerce Ezidi kadın ve çocuk katledilmiş, birçok Ezidi kadın tecavüze uğramış, köle pazarlarında satılmış, zorla müslümanlaştırılmıştır.

Küresel hegemonik güçlerin eliyle inşa edilen bir katil-cani sürüsü olan IŞİD, kapitalizm denen soykırım sisteminin en vahşi örgütlerinden biridir. İç savaş çıkarma, mücadele zeminleri oluşturma, demokratik mücadelelerin önünü alma, sömürü pazarlarına alan açma vb. çoğaltabileceğimiz nedenlerle 20. yy’nin ortalarından itibaren küresel güçlerin eliyle başka paravan, tetikçi örgütler de oluşturuldu. Ancak IŞİD tüm bunların bir sentezi ve yaşanan krizin derinliğine eş değer bir dehşeti barındıran, adeta korkunun efendisi bir örgüt gibi kurgulanıp palazlandırıldı. Hiç kuşkusuz hedefindeki en temel güç ise kadınlardı. Çünkü Ortadoğu’nun bir türlü kapitalist sisteme teslim olmamasının en büyük neden ve dinamik güç, bin yıllardır bunca kapatılmışlığa ve köleliğe rağmen kültürel dünyasında direnmekten vazgeçmeyen kadınlardı. IŞİD’le Ortadoğu’da kadın soykırımının hedeflenmesi bir gerçeklikle de yakından bağlantılıdır. Zira kapitalist hegemonik güç kadına yönelerek doğrudan yaşamı ve direnişi hedeflemiş olmaktadır. Bu yalnızca IŞİD’in silahlı çeteleriyle gerçekleştirilen bir durum değildir. IŞİD daha çok belirgin görünen yüzünü ifade eder. Birçok devletin hegemonya hesaplaşması ve oyunlarıyla halkları ve en fazla da kadınları katletmekte, tecavüz ve şiddet kültürüyle “soykırım cenderesi”nde tutmaktadır. Ortadoğu’da 3. Dünya Savaşını yürüten hegemonik güçler milyonlarca insanın yerinden, yurdundan koparılmasının, mültecileşmesinin ve binlerce insanın göç yollarında katledilmesinin de müsebbidirler. Adeta bir göçmen mezarlığı haline gelen Akdeniz, dünyanın en büyük kimsesizler mezarlığına dönüşmüş durumdadır. Kuşkusuz bu topraksız mezarların çoğu da kadın ve çocuklara aittir. Göç yollarına düşme hali yabancı ülkelerin kıyılarına vuran cesetlerle soykırım yollarına düşme halidir. Mültecilik ve sığınma, soykırım başka bir yüzünü görünür kılar. Türkiye ve Avrupa ülkelerine sığınan mülteciler, karşılaştıkları ırkçı, ayrımcı ve sömürgeci politikalarla ruhsal, kültürel, psikolojik ve ahlaki olarak katledilmeye devam edilirler. Ancak kültürel ve zihinsel soykırıma alınan bu milyonlarca insan “göçmen krizi” olarak tanımlanıp hegemonik güçlerin pazarlık ettiği konulara ve tehdit argümanlarına dönüştürülürler. TC Cumhurbaşkanının uluslararası arenada her sıkıştığında “kapıları açarım” diyerek mülteci ve göçmen tehdidinde bulunması bu hakikatin güncel önemini gösteriyor. Mülteciler için oluşturulan kampların mekânsal ve zamansal hakikatinde savaş hali ve soykırım kapsamında irdelenebileceği birçok boyutu var. Nazi Almanya’sında 1933’te uygulamaya konan toplama kamplarında 5 milyondan fazla insanın katledilmesiyle sonuçlanmıştı. Toplama kamplarına yakın yerlerde inşa edilen çalışma kamplarında çalıştırılanların ortalama ömrü 4-5 ayı geçmiyordu. Ama yine de Alman sanayisinin güçlendirilmesinde ve artı değerin üretilmesinde muazzam bir iş gücü olarak kullanıldılar. SS bünyesindeki iktisadi işler idari amirliği toplama kampındaki bir işçinin verimliliğini 9 aylık bir ömür biçerek hesaplamıştı. 9 ay bir annenin karnında yavaş yavaş gelişerek büyüyen bir insan, faşizmin işkence kamplarında yavaş yavaş öldürülüp yok ediliyordu. Bu kamplarda da yüz binlerce kadın ve çocuk uygulanan soykırımın ilk hedef kitlesiydiler. Gaz odaları inşa edilmeden önce SS subayları, kadın ve çocukları kurşuna dizmektense gezgin minibüslerin egzoz gazıyla öldürüyordu.

Bu toplama kampları 3. Dünya Savaşının yarattığı bir sonuç olarak bugün mülteci kamplarına dönüşmüş durumdadır. Nazi Almanya’sındaki toplama kampları insanların zorla kapatıldığı yerlerdi, düşman olarak tanımlandıkları ve yok edilmeleri gerektiğini düşündükleri milyonlarca insanın esir tutulduğu ölüm mekânlarıydı. Mülteci kamplarında ise “ölümü gösterip sıtmaya razı etme”nin yarattığı zoraki gönüllülükle toplamış milyonlarca insan, biyolojik yaşamın sınırlarına hapsedildiği varlıkları “kriz ve bela” olarak tanımlanıyor, kültürel ve manevi olarak yok edilmeleri gerektiği saikiyle her türlü insanlık dışı muameleye maruz kalıyorlar. Örneğin Türkiye açtığı mülteci kamplarından sadece ucuz iş gücü ihtiyacını karşılamıyor, aynı zamanda yürüttüğü kirli savaş için eleman devşiriyor, çeteleri barındırıp eğitiyor ve sivil halkı muazzam bir sömürgeye tabi tutuyor. Kadınlar ve çocuklar bu kamplarda alınıp satılan bir nesneden farksız görülüp fuhuşa sürükleniyor. Kadını metalaştıran, bir mülk olarak gören sistem şiddet ve savaş hallerin tümünde kadını ilk hedeflediği ve yöneldiği cins konumunda tutarak ve soykırım uygulamaların süreklileştirerek halkların ve toplumların direniş iradesini kırmayı hedefliyor.

  1. Dünya Savaşı yaşanan kriz ve kaosları daha da derinleştirirken, kadınlar ve halklar üzerindeki talan ve soykırım uygulamalarını envai türlü noktaya ulaştırmıştır. Oryantalizm ile Doğu’yu çözümlemeye kalkan Batı aklı çokça mahkûm ettiği Doğu kaderciliğini kapitalist sistemin tüm argümanlarıyla Ortadoğu’ya dayatmak istemektedir. Dünya savaşlarının merkezinde tutularak adeta “tecavüz, talan ve soykırım senin kaderindir” demek ve öyle düşündürtmek için 200 yıldır denemedik yöntem bırakmamıştır. Fiziki-kültürel soykırımdan zihniyet ve bilinç çarpıtmalarına varana değin dincilik, bilimcilik, cinsiyetçilik silahlarıyla durmadan ateş altında tutmuştur. Eduardo Galeano “Bilinçlerimizin sınırı gerçekliğimizin de sınırıdır. Bir bilinci sömürgeleştirmenin en iyi yolu varlığını ortadan kaldırmaktadır” der. Bunca savaş ve soykırıma rağmen bu varlık ortadan kaldırılabilmiş değildir. İşte bu nedenle kadınlar, halklar bu kadere mahkûm olmadıkları gibi yaşanan kaos ve kriz ortamı kadın devrimini gerçekleştirmek açısından büyük imkânlar ve şanslar doğurmaktadır. Kürt kadını şahsında gelişen özgürlük bilinci ve bir kadın devrimi olarak gelişen Rojava Devrimi sadece bölgedeki kadınlar için değil, tüm dünya kadınları için de bir umut kaynağı haline geldi.

Kürt kadın hareketinin Ortadoğu’da üstlendiği 3. Yol misyonu ve Ortadoğu’da kadın gerçekliğine hem de Kürt kadın hareketinin gelişimine bir bakmak gerekmektedir. Makalemizin sınırlarını baz alınarak kısa bir özetleme ve karşılaştırma çabası içine gireceğiz. Ortadoğu ve yine Mezopotamya kadın tarihi, tarihin başlangıcına dek ele alınması gereken bir konudur. Kadının toplumsal varlık olarak kendini oluşturması insanlık tarihinin, toplumsallaşma tarihinin başlangıcıdır. Neolitikten günümüze süregelen toplumsal yaşam, kadının toplumsallaşması, kadın emeği ve kadın üretimiyle ortaya çıkmıştır. Kadının ilk sömürülen haline getirilmesi erkek egemen iktidara eril zihniyetin gelişimiyle mevcut olmuştur. Eşitlikçi doğal toplumun iktidarcı eril zihniyetle ilk hesaplaşmasını İnnana’nın Enki’ye karşı mücadelesine dek götürebiliriz. Sömürünün hegemonlaşması zihniyetin kodlanmasıyla yani Michael Foucault’nun deyimiyle “bireyin iktidar taşıyıcısı olarak kodlanması “ ile şekillenmiştir. İlk kodlanma kadının ötekileştirilmesi, ezilmesi, kadın varlığının inkâr edilmesi temelli söylemler, günümüzdeki söylem ve uygulama şekliyle ideolojik-politik-argümanlar üzerinden inşa edilmiştir. Dolayısıyla bugün içinde bulunduğu kriz yapısaldır. A. Fırat’ın tarih-toplum çözümlemesinde tanımladığı gibi kapitalizmin devletli uygarlık sistemi olarak yapılandırılması krizin başlangıcı olmuştur. 3. Dünya Savaşıyla somutlaşan durum süregelen hegemonyacılığın yayılması, sömürünün derinleştirilmesi gerçekliğidir. Eril egemen hegemonyacılığın başlangıcından günümüze sömürüye maruz kalan Ortadoğu ve Mezopotamya kadınları (ki toplumsallığın ilk şekillendiği coğrafya olması nedeniyle) köleliği çok derin yaşamışlardır. Sorunu çok yönlü ele almalıdır. Bu yapısallığı sistemin oluşum temelleri, erk-iktidar kurumlarının oluşumu ve zihniyeti üzerinden ele alıyoruz. Siyaset kurumları ve kültürel oluşumlar zihniyetten bağımsız ele alınamayacağı için bu mekanizmadaki değişimlerle sınırlı arayışlarda çözümsüzlüğe yol açmaktadır. Ortadoğu kadının yakın dönem mücadelesine bir göz atarsak; rasyonel seçim yaklaşımlarının sonuçlarını daha iyi görebiliriz. Kadının siyasi katılım ve temsilinde 1 Mayıs 2014 itibariyle yapılan istatistiklerde “Arap ülkelerinde kadının parlamentonun alt kanadına katılım oranı %17.8 parlamentonun üst kanadına siyasi katılım oranı % 7.7 ve her iki kanada toplam siyasi katılım oranı %15.9 ile Pasifik, Asya ve Sahra altı Afrika bölgelerinin yer alarak en düşük ortalamaya sahiptir. “Ülkeler bazında örneklendirecek olursak: Mısır; 1919 bağımsızlık devriminden beri kadınlar siyasette, devrim mücadelesinde yer almışlardır. 1952 ve 1956 Anayasalarına dek siyasi haklar kazanamamışlardır. 1956’da ise kısmi “gönüllüğe başlı” oy kullanma hakkı ile meclis temsiliyeti hakkı kazanmışlardır. Yıllar içinde anayasal düzenlemelerinde belli gelişmeler kat edilmiş, kota uygulaması gibi haklarla kadının kamusal alanda daha fazla yer almasının önü açılmıştır. Hükümetlerin şeriatçı olmaması, milli kalkınma politikaları içinde kadına yer verilmesi hukuki yönü beslemiştir. 25 Ocak 2011’de Arap baharı denilen devrimde kadınlar erkeklerle birlikte sokaklarda özgürlük, sosyal adalet, demokrasi için yürüdüler, eylemlerde yer aldılar. Bir anlamda tüm devrim boyunca aktif öncülük yaptılar. Devrim sonrasında ise anayasa şeriat hükmüne göre düzenlendi ve 1923’den beri Mısır anayasalarının temel prensibini oluşturan devletin kadın erkek eşitliğini sağlama sorumluluğuna tamamen ortadan kaldırdı. Kabul edilen anayasadan “kadının sahip olduğu yegâne rol din ahlak ve ataerkil temeller üzerine kurulan aile” esasları olmuştur.

TUNUS; Arap ülkeleri arasında en ilerici olandır. Devlet seküler rejimle yönetildiğinden kadınlara belli haklar, pozitif ayrıcalıklar tanınmaktadır. İslamcı geleneğin hâkim olduğu toplumsal yapı ve muhalefette ise kadının geleneksel cinsiyet rolleri içinde konumlandırılması gerektiği görüşü hâkimdir. Devrim sırasında kadınlar meydanlarda, gösterilerde, sosyal medyada oldukça aktiftir. Devrimden sonra hükümette gelen En Nahda Partisi kadınların konumunu güçlendirmekten ziyade mevcut hakları da tartışmaya açan, sınırlandırmaya çalışan tutum sergilemiştir. Kadınlar Tunus’da şimdi daha önce kazanılmış hakları koruma mücadelesi vermektedir.

YEMEN; 1990’da birleşene dek Kuzey ve Güney olmak üzere iki ayrı devlet biçimindeydi. Güney Yemen sosyalist esaslarda kadınlara haklar verirken Kuzey Yemen şeriat esaslarına göre yönetilirdi. 90 Anayasası kadın-erkek herkesin eşit hak ve görevlere sahip olduğunu belirtmiştir. Yani Güney’de elde edilen haklar dahi birleşmeyle ortadan kalkmıştır. Şubat 2011’de başlayan ayaklanmalarla kadınlar peçeleriyle yer almışlardır. Ancak ayaklanma sürecinden sonra ve bugünde bütün geçici hükümetler, BM kadın hakları kuruluşları U.S’ye rağmen daha kötü durumdalar.

LİBYA; Libya’da  Kaddafi döneminde seçme seçilme eşit hakkı ve siyasi alanlarda yer alma konularında yasal zeminde gelişkin güvenceye sahiplerdi. Aşiretçilik, İslami gelenek ve kültürel yapısı nedeniyle sosyal alanda eşitsizlik ve ayrımcılıkla yüz yüze kalmışlardı. 2011’de ki ayaklanma ve iç savaşta kadınlar önemli roller üstlenmiştir. İstihbarat, askeri lojistik ve çatışmalara katılma dahil her anlamda aktiftiler. Buna rağmen birçok kentte 2000’den fazla kadın tecavüze uğramıştır. Yine binlercesi başka ülkelere kaçmak zorunda kalmıştır ve şiddete uğrayanları sayısızdır. Bugün şeriat hükümleri altında ve eskisinden daha geri koşullarda yüz yüze yaşamaktadırlar.

2019’da Sudan ve Cezayir’de de ayaklanmalar oldu. Yeni bir Arap Baharı beklentisi uyandırsa da daha sonra ayaklanmalar kanla bastırıldı. Sudan da sembol isimlerden olan Alaa Salih kadınlara seslenişinde; “El Beşir karşıtlarının gösterisinde ön saflarda kadınlar niçin katıldı? Beşir, kadınları hedef alan pek çok saldırının mimarıdır. İslami yasaların yürürlüğe girmesinden sonra 15 bin kadın halkından dava açıldı. Pantolon giyen, başını örtmeyen kadınlar dövülerek gözaltına alındı. 10 yaşından küçük kız çocuklarının yasal olarak evlenmelerine izin verildi. Evlilik içi tecavüz yasal hale geldi. “Cezayir’de halk direnişinin öncülüğünü yapan Louisa Hanoune “ordunun ve devletin otoritesine karşı komplo” suçlamasıyla tutuklandı.

Verdiğimiz kısa örnekler Ortadoğu’da yakın zamanda “Arap Baharı” adıyla anılan“devrimsel”süreci yaşamış ülkeler. Bu ülkelerde ki ayaklanmalar toplumsal dönüşüm ve çatışmalar devrimden çok, Ortadoğu’ya müdahalenin birer parçası haline getirilmiştir. Köklü zihniyetsel ve sistemsel dönüşümler olmadığından koşullar ayaklanmalardan öncesinden daha da geriye gitmiş, şeriat rejimlerini; hâkim olmuştur. Bu nedenle kadınların aktif katılımı, mücadele zemini yaratmaları sonuç alıcı olmamıştır. Arap Baharı yaşamayan ülkelerde ki kadınların koşulları daha da ağırdır. Bir yıl öncesine kadar Suudi kadınlar araba kullanma hakkı için mücadele etmek zorunda kaldılar. Afganistan, Irak, İran gibi ülkelerde de kuşkusuz ki kadınların direnişi, güçlü mücadele arayışları var. Ancak ne bunu örgütlü bir zemine taşıma ne de toplumsal dönüşüm yaratacak noktada değiller. Yıkılan her diktatör rejimin yerine eskiyi aratan yeni rejimler gelmekte, getirilmekte.

Rojava Devrimi kapitalizme karşı kadınların kazandığı önemli bir mevzi ancak henüz yolun çok başında olduğunun da bilmek gerekiyor. Kapitalist modernite muhalif ve alternatif olan ideolojik, siyasi ve sosyal hareketleri kendi yaşam sisteminde eritmesi ve liberalize etmesi 20. yy’nin sonuna gelindiğinde dünya devrimlerinin de yaşadığı temel bir açmaz olarak irdelenmeye başlandı. A. Fırat’ın sistem çözümlenmesi sosyalist, demokratik ve muhalif çevreler için yeni bir tartışma zemini oluşturdu. Rojava Devriminde somutluk kazanan 3. Yol alternatifi kapitalizme ve sözde karşısında duran statükocu güçlere mecbur olunmadığını halkların, kadınların kendi alternatiflerini oluşturabilecekleri hakikatini açığa çıkardı. Yine kapitalist modernite karşısında durması gereken güçlerin kendilerini düşünsel, maddi ve yaşamsal olarak bu moderniteden kopuşu sağlamaları gerçeği ile de yüzleşmelerini yarattı, yaratıyor. Diğer önemli bir boyutta kadın özgürlüğünü esas olmayan hiçbir devrimin kalıcı bir zafer ve başarı elde edemeyeceği hakikatidir. Bu anlamda üçüncü yolu kadın özgürlük yolu olarak da tanımlamamız mümkündür.

Kürt kadın özgürlük mücadelesinde demokratik zihniyeti inşa, eril egemen sistem ve zihniyetle yaşamın tüm varlık akımlarında hesaplaşma, mücadele etme ve kadın özgürlük mücadelesini insanlığın varlık mücadelesi olarak ele alması hem kadının kendisinde hem Kürt toplumunda köklü ve radikal değişimlerin önünü açtı. Bu nedenle devrimi ilk benimseyenler ve özgürlük saflarına akanlar kadınlar oldu. A. Fırat “kadın özgürlüğü vatanın özgürlüğünden önce gelir” dedi ve esasta da Kürdistan’da bir kadın devrimini hedefledi bunun için hem erkek egemen zihniyeti ve onun iktidarcı tahakkümcü kodlarıyla mücadele etti hem de geri geleneksel köle kadının çarpık zihniyetiyle mücadele etti Kürt kadınları önce kendini tanımaya, özgürlük ahlakı ve bilincini oluşturmaya başladı. Ve özgürlük bilinci ve iradesini örgütlü kılma açısından önemli bir kazanım ve deneyim açığa çıkardı. Rojava Devrimine giderken Kürt kadınları demokratik ulus inşasının kurucu özneleri olduklarının bilincini, demokratik modernitenin kadın özgürlük çağı olacağının inancı ve toplumsal özgürlüğün kadın özgürlüğünden geçtiğinin farkındalığıyla destansı bir mücadelenin içine girdiler. İlham Ahmet devrimlerini; Hakikat bizim coğrafyamızda özgürlüktür diye düşünüyorum(…) şimdi kadınların elde ettikleri hakların ve kazanımların çoğu o kadınların (tarihte direnen kadınlar…) emeğinin bir sonucudur. Biz bu kazanımların çoğunu onlara borçluyuz. Ancak onlar özgürlük olgusu güçlü bir şekilde ele almamıştı. Kimisi sorunu erkek ile eşitlenme olarak gördü. Kürt kanının farkı burada ortaya çıkıyor.  Eşitlenmeyi değil eksenine kadını oturtan bir sistem hedefleniyor.. Hedef çok büyük. Örneğin hedefte eksiklik varsa örgütlenme de eksik kalır. Amaç küçük olursa örgütlenme küçük olur. Amaç sistemi değiştirmek olursa o zaman toplumun hepsini değiştirmek gerekir ve ona göre örgütlenmek gerekir. O zaman orduda, yaşamın her alanında bir örgütlenmek arayışına gidersin, şeklinde tanımlanmakta.

KAYNAKÇA

İlham Ahmed- Jineloji Dergisi Röportaj-D.S.S

Sosyalizm Ansiklopedisi 3. Cilt

Abdullah Öcalan Savunmalar (kap Mod.)

İrem Aşkar Karalar-Müge Aknur Devrimler Sonrası Arap Kadını Siyasal Temsili

Bunları da beğenebilirsin