Düşünce ve Kuram Dergisi

Sistemsel Kötülüğüne Karşı Demokratik Modernite Değerlerini Sisteme Kavuşturmak

Cihan Eren

Toplumsal sorun, insan kaynaklıdır. Zaman zaman doğada yaşanan büyük afetlerin neden olduğu sorunlar da yaşanmaktadır. Ancak bunlara toplumsal sorun denilemez. Dünyamızı doğrudan ve dolaylı etkileyen varoluş kanunlarının eseri olan doğal afetler, toplumsal kanunların dışındaki bir işleyişin eseridir. İnsanı ve toplumunu afetlerden sorumlu görmek doğru olmaz. Çünkü toplum bunları engelleyemez, ancak insan yaşamında yol açacağı tahribatları azaltabilir. Toplumsal sorundan kastımız insanın bizzat kendi aklı ve pratiklerinin sonucu yarattığı sorunlardır. Açlık, işsizlik, yoksulluk, savaşlar, doğa tahribatı, kadın sorunu gibi sorunlar toplumsal sorundurlar. Çünkü bunları bizzat insanın kendisi yaratmıştır.

Gelinen aşamada toplumsal sorun, üzerinde yaşadığımız doğayı da doğal olmayan değişimlere maruz bırakmıştır. Yapılan araştırmalar yeryüzünde karşılaştığımız doğal afetlerin en az yüzde altmışının toplumsal sorundan kaynaklandığını göstermiştir. Kapitalist modernite çağının hem arttırdığı hem de derinleştirdiği toplumsal sorun, üzerinde yaşadığımız doğanın da sorunlar yaşamasına yol açmıştır. Aşırı tüketim bu sorunların ana nedenidir. Aşırı tüketim kapitalist sistemin kalbidir. Bu nedenle doğa kanunları değil toplumsal sorun; doğada sorunların kaynağı olmaya başlamıştır. Günümüzde buna kısaca ekolojik sorun diyoruz. Dolaysıyla ekolojik sorunlar da toplumsal sorunun en büyüklerinden biri olmaya başlamıştır. Doğal afetlerin kısa aralıklarla yaşanması devletçi uygarlığın yol açtığı toplumsal sorunu ispatlayan en çarpıcı verilerden biridir. Toplumun doğa ile arasındaki ana evlat bağını bozan uygarlık, kapitalist modernite zamanı sayılan son dört yüzyılda bu bağı kopartarak felaketlere yol açmıştır.

Özcesi toplumsal sorun, devletçi uygarlık sisteminin eseridir. Hem toplumsal hem de insan ile doğa arasındaki organik bağı tahrip ederek sorunlara yol açmaktadır. Devlet ve iktidar uygulamaları ile toplumsal sorun arasında doğru bir orantı vardır. Bu kural gereği devletçi uygarlık hegemonyası büyüdükçe toplumsal sorun da artmış ve büyümüştür. Devlet, aklı ve uygulamalarıyla aynı etnik ve dini kimlikleri gibi farklı grupların içinde bulundukları toplulukları egemenlik altına alıp idare etmesidir. Devletçi uygarlık hegemonyası devlet olmuş birden çok grubun birbirine çok benzeyen ve birikime dayalı sömürü gibi özellikleri olan sistemin toplamından oluşur. Her dönem bu hegemonyaya öncülük eden onu belirleyen bir ideoloji ve kültür vardır. Günümüzde öncülüğünü ABD’nin yaptığı ve daha geniş anlamda da Batı denilen hegemonya biçiminin günümüzde devletçi uygarlık hegemonyasını belirlemesi, temsil etmesi ve ona öncülük etmesinde gördüğümüz gibi. İster ayrı ayrı grupların olsun ister lider konumdaki grubun (bugün için ABD ve AB liberalizmi) tümüne yakınını temsil eden hegemonya olsun, hepsi bu hegemonyayı toplum üzerinde kurar. Aslında egemenlik, iktidar, sömürü, işgal, talan vb… olguların insan üzerinde başka bir insan grubunun gerçekleştirdiği bir saldırı olduğunu söylemek bile gerekmez. Doğa üzerinde kendine has akıl ve duyguyla yaşayan, iş yapan sadece insan olduğuna ve insan olan birine başka bir insanın emeği hizmet edeceğine göre, ahlaki görülmeyen ve kötülük denilen her şeyi birileri birilerine yapıyor demektir. Ancak devletçi uygarlık sistemsel kötülük inşa ettiği için,   yapılanın kötülük olduğunu anlamıyor, anlamamaları için anlamsızlık anlam diye kendilerine yutturuluyor. En nihayetinde devletçi iktidarcı sistemin hegemonyası, yanlışın doğruya, kötülüğün iyiliğe, çirkinin güzelliğe, köleliğin özgürlüğe galebe geldiği alanlarda yaşanır. Ve bu galibiyet hali sürdükçe bu da sürer. Ortak kanaat devletçi sistemin değişmez karakterini yeni hegemonyalar geliştirerek artık sürdüremez noktaya geldiğidir. Hemen her alanda yaşanan kaos ve kriz bu tespitin doğruluğunu göstermektedir.

Toplumsal tarihten öğrendiğimiz temel bir yasa, yaşamın dayanılmaz boyutlara varan sorunlarla karşı karşıya geldiği dönemlerde, bu sorunlara radikal çözümler getirme iddiası taşıyan fikri hareketlerin geliştiğidir; Bu fikri hareketlerin eyleme geçerek umut vadeden yaşam biçimini yaratmaya başladığıdır; Yeni yaşam kültürünün etrafında hızla toplulukların oluştuğudur. Bu kanun gereği hem demokratik değerler sistemi hem de devletçi sistem en az beş bin yıldır aralıksız çatışmaktadır.

Kapitalist uygarlığın geçmiş uygarlıklardan farkı, devletçi uygarlık sisteminin öncülleri ile aynı imkana sahip olmamasıdır. Günümüz iktidar modernitesi, ne kapitalist sistem olarak kendisini ne de farklı biçimlere sahip yeni bir devletçi sistem modernitesini geliştirme imkanına sahiptir. Fakat toplumsal yaşamın kendisi olan demokratik modernite için durum tam tersidir. İktidar modernitesinin yaşadığı kaos, yaşamın her alanında ve toplum doğa ilişkisinde, küçük çabalarla bile çok büyük kazanımlar elde edilebilecek imkan ve fırsatlar sunmaktadır. Günümüzde demokratik değerlerin sistem kazanması karşısında, devletçi uygarlık güçlerinin askeri şiddeti dışında büyük bir engeli kalmamıştır. Askeri şiddetin de savunulacak, propaganda edilerek toplumu manipüle edecek yanının zayıf olması ancak hakim sistemin krizini derinleştirebilir. Devletlerin tümünün ‘terörle mücadele’ adı altında kendi şiddetini gizlemesinin de nedeni budur. Yaşanan gelişmelerle bu yöntemin demokratik çözümleri engelleyerek kriz ve kaosun ömrünü uzatıp çürümüşlüğü derinleştirdiği yeterince görülmüştür. Bu da demokratik devrim imkanlarını daha da artırmaktadır.

Tekrar şimdiki zaman aralığının temel özelliklerine bakarak radikal toplumsal değişim ve dönüşüme yol açacak imkanlara kısaca değinmeye çalışalım.

Büyük düşünce akımları ya toplumsal refahın çok yüksek olduğu bir ortamda ya da çok ciddi toplumsal sorunların yaşandığı ortamda gelişmiştir. Refahın bol olduğu dönemlerde gelişmiş düşünceler merkezine doğayı anlamayı, işleyiş yasalarını tanımayı koymuştur. Bu daha çok felsefe ve pozitif bilim şeklinde somutlaşmıştır. Toplumsal sorunların ağırlaştığı dönemlerde ise gelişmiş düşünceler toplum odaklı olmuştur. Bu minvaldeki düşünceler  sosyal bilim kapsamındaki düşünceler olmuştur. Toplumsal sistem kurmayı öncelik saymıştır.

İçinde bulunduğumuz çağda çok ciddi toplumsal sorunlar olmasına rağmen doğa odaklı düşünceler de gelişmekte, çevreci, ekolojik hareketler bunu eyleme de dönüştürmektedir. Bu da içinde bulunduğumuz çağın geçmişte büyük toplumsal krizler yaratmış uygarlık dönemlerinden daha derin sorunlara yol açtığını göstermektedir.

Kapitalizmin Arz-Talep Diyalektiğinin Getirdikleri Ve Götürdükleri

Kapitalist uygarlığın en büyük kötülüklerinden birisi de sistemli ve planlı olarak tüketim için geniş bir orta sınıf yaratmasıdır. Orta sınıf maddi olarak, görece refah içinde olan, olmak isteyen, yaşam standartlarını sürekli yükseltme gayreti veren olmakla toplumun çoğunluğu olan yoksullardan ayrışmaktadır. Bu durum bu kesimde ya da bu kesimle uzlaşanlarda pozitif bilime daha fazla zaman ayırmalarına, bilimin gelişmesine bir noktaya kadar hizmet etmelerine neden olmaktadır. Yöntemi yanlış, sonuçları gayri ahlaki kullanılmak istense de bir noktadan sonra toplumsal yaşamın hizmetine girmek durumunda olan bu gelişme, yeni birtakım toplumsal fikirlerin doğuşuna ve desteklemesine de katkı sunabilmektedir. Örneğin ekoloji bilimi ve bilişim teknolojisindeki gelişmeler kısmen böyledir.  Her zaman olduğu gibi orta sınıfın toplumsal sorunlara karşı duyarlılığı ya çok az ya da devletçi sistem sınırları dahilindedir. Toplumla egemenlikçi hegemonyayı uzlaştırma, toplumun yoksullarını sisteme monte etme görevi, orta sınıfın sürekli toplumsal kesimlerle ilişki içinde olmasına yol açmaktadır. Bizzat orta sınıfın aşırı tüketiminin yol açtığı ekolojik sorun gibi etnik, dini, sınıf ve cins farkı tanımayan sorun, orta sınıf üzerinde giderek daha çok baskı kurmaya başlamıştır.  Baskıdan kurtulmak amacıyla adeta yaşamı ve canlıları lime lime ederek pozitif bilimi geliştirme gayreti de ters tepmektedir. Buna da en iyi örnek tarımda ve hayvancılıkta yoğun kullanılan genetik bilimidir. Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar geliştirmenin sebep ve yol açtığı negatif sonuçlar sıkça tartışılmaktadır. Buna toplumsal yaşamın ‘tadına ve tuzuna’ saldırı demek yerinde olacaktır.

Devletleşen, devleti besleyen, tüketimi geliştirerek kapitalist modernite çarkını döndüren, liberalizmle her türlü düşünceyi yoldan çıkaran, bulduğu ilk fırsatta faşizm uygulamalarına geçen, halk, demokrasi karşıtı olan orta sınıf, toplumu ve doğayı bir felaketle yüz yüze getirmiş bulunmaktadır. Doğasındaki bu özellikleriyle doğamızı yok etmenin eşiğine getirmiştir. Böylece kendisiyle tüm insanlığın ve üzerinde yaşadığımız gezegenin geleceğini -önlem alınmasa geri dönüşü mümkün olmayan- büyük tehlikelerle karşı karşıya getirmiştir. K. Marks’ın kapitalizmin kendi kendini yok eder öngörüsü başka yol ve yöntemlerle gerçekleşmeye başlamıştır. Ancak sistem kendisi ile birlikte toplumu ve doğayı da yok etmek üzeredir. Asıl tehlike de budur. Bu tehlikenin toplumsal yaşamda yarattığı sorunları sıralayarak bitiremeyiz.

Toplumsal sorun, tarihin hiçbir döneminde olmadık boyutlara varmıştır. Biyo-iktidar ile insan hücrelerine de sızmaya başlamıştır. Artan şiddet politikaları, işsizlik, yoksulluk, ekolojik sorun, kadın-aile sorunu, psikolojik hastalıkların artması gibi sonuçlar her kesi az ya da çok etkisi altına almıştır. Hatta zaman zaman orta sınıfın kendisi de (tabi yaşamı tehlike altına girdiği için) rahatsızlığını dile getirebilmektedir. Doğal olarak böyle bir dönemde toplumsal yaşama umut olacak, yeni ve demokratik temelde inşa edecek ideolojilerin ve pratik politikaların hızla devreye girmesi kaçınılmazdır. Özellikle son elli altmış yıllık düşünce ve pratik tablo bunun işaretleri ile doludur. Başta yerel demokrasi arayışları olmak üzere, kadın ve ekoloji mücadelesi, etnik ve dini hareketler, yetersizlikleri çok olsa da birçok alanda gelişmiş sivil toplum örgütleri, toplumsal soruna çözüm arayışlarının demokratik yapılarıdır. Giderek gelişen bu hareketlerin henüz sistem kuracak bir netlik ve uygulamaya kavuşmamış olmaları temel zaaflarıdır. Sistem kazanamamalarında orta sınıfın liberal ideolojisiyle yaptığı saldırıların etkisi çok büyüktür. Örneğin ekoloji mücadelesi veren örgütlerin birçoğu bu saldırının derin etkilerini yaşamaktadır. Doğrudan kapitalist tüketim kültürünü, sermaye birikimini hedef alıp sistem teşhirine buradan başlamak yerine yer yer çevre temizliği derekesine düşen tutumları bunu göstermektedir.

Hem sistemin kendi yapılarında hem de toplumsal yaşamın tüm alanlarında olup bitenlerin söylediği tek bir şey vardır; demokratik bir sistem geliştirmek, sınıf ve ezilmişliğe son vermekten de öte, insan olarak varlığımızı sürdürebilmemiz için artık bir zorunluluktur. İkincisi şimdiye kadar egemen sisteme karşı olma iddiası ile söylenmiş, pratiğe geçirilmeye çalışılmış yol ve yöntemleri olduğu gibi ya da kısmen güncelleyerek sürdürmek değil bambaşka düşüncelere ve pratiklere ihtiyacımızın olduğudur. Yeni bir paradigmaya ihtiyacımız vardır. Bu ihtiyacı karşılayacak düşüncenin derinliği ve önerilerinin neler olması gerektiği konusunu, çok uzatmadan Pkk lideri Abdullah Öcalan’ın ahlaki ve politik toplum, demokratik toplum, demokratik modernite kavramsallaştırmalarını da açımladığı ve son beş eserinin bu ihtiyaçlarımıza yeterince cevap verdiğini belirtmemiz gerekir. Hem doğayı hem toplumu ele alan, toplumsuz doğanın manasız, doğa ile ilişkisi bozulmuş toplumun sonunu getireceğini belirten bu düşünce sistemi, ahlaktan ve en iyisini yapma anlamında politikadan vazgeçmememizi istemektedir. Toplumsal sorunun demokratik çözümünün insanlığın yeni bir zihniyet ve vicdan devrimi yapmasıyla mümkün olacağını belirten Öcalan, sistem önerisini Demokratik Ekolojik Ve Kadın Özgürlükçü Toplum başlığı altında sunmuştur. Kısacası Öcalan’ın fikirleri  mevcut kaosu aşmamızı sağlayacak içeriğe sahiptir.

İnsanlık ve toplumsal yaşam gerçeği karşısında tam bir saldırganlık ve saçmalık hali olan kapitalist modernite gerçekliği, giderek çok daha fazla insan tarafından görülmekte ve karşı mücadelelere sevk etmektedir.  ‘Kanser’ ve ‘deccal’ denilecek bu sisteme karşı basit ama oldukça etkili sonuçlara yol açacak adımların alternatif olma iddiasındaki örgüt ve toplumsal bileşenlerce atılmaması ideolojik yetersizlikleriyle ilgilidir. Günümüzün en önemli sorunun bu ideolojik karmaşadan kurtulmak olduğunu hatırlatmak yerinde olacaktır.

Kapitalist sistemin yaratıp, medya üzerinden yaydığı sanal bir karmaşa söz konusudur. Sistemin toplumsal yaşam gerçeği karşısında hiçbir anlamı olmayan yoğun bir ‘sunumu’ vardır. Çok zengin, farklılıkları barındıran, her gün yeni bir gelişme yaratan sistem iddiasıyla toplum aldatılmak istenmektedir. İnsanların düşünmemesi için akla gelmesi zor yöntemler kullanılmaktadır. Kapitalist modernite sanal dünyayı gerçekmiş gibi sunarak kendini en gerçekçi ve özgürlükçü sistem olarak tanıtmaktadır. Rodeo atına bindirilmiş insanlığı, dörtnal koşan at’a bindiğine inandırmak için bin bir oyun düzeni kurulmuştur. Sistem pişmiş bir yemeği tekrar tekrar ısıtıp yeni yapılmış gibi sunabilmektedir. Bu iki örnek kapitalist sistem mantığının nasıl işlediğini göstermektedir. Her gün daha da bozulup kokan yemeği ‘moda, bu en iyisi, en sağlıklısı’ propagandası ile dillendirecek kadar gerçeklerden kopmuşluğuna ilericilik diyebilmektedir. Bu kokuşmuşluğu sunma ahlaksızlığının sistem nazarındaki adı da özgürlük olabilmektedir.

Demokratik modernite değerlerini bir sisteme kavuşturmadan uygarlık modernitesinin ve onun son temsilcisi kapitalist biçiminden kurtulmak mümkün olmayacaktır. Bunun için devletçi uygarlık gibi demokratik uygarlık değerlerinin de toplumsal yaşamımızda olduğunu bilmek gerekmektedir. Yaşam aslında demokratik uygarlık değerleri ile yaşanmaktadır. Devletçi uygarlığın esasta yaptığı şey, bu değerleri ele geçirip iktidar ve sermaye biriktirmektir. Bu nedenle demokratik uygarlık güçlerinin yapması gereken ilk iş sistemin tümüyle ele geçirmediği, geçiremeyeceği yerden alternatif yaşam inşasına başlamak olabilmelidir.

 Sivil Toplum Örgütlenmelerine Olan İhtiyaç

Hiçbir uygarlık gücü toplumsal ahlakı tümüyle ele geçiremez. Bu nedenle alternatif yaşam arayışçılarının en büyük dayanağının ahlak olduğunu bilmek gerekir. En basit anlamıyla toplumsal iyi olan ahlak, sistemi en rahat boşa düşürecek güçtür. Büyük sorumluluk bilinci de demek olan ahlaklı olmak, bıkıp usanmadan toplumsal işlere aşk derecesinde koşmaktır. Hiçbir maddi karşılık beklemeden, yetki ve mevki peşine düşmeden tıpkı dervişler, havariler gibi yaşamayı başarmaktır. Vicdanlı olmak, vicdanlı davranmak, kimliği ne olursa olsun herkesin sorunlarıyla ilgilenmek ahlaklı olmanın bir diğer ölçüsüdür. Siyasal olarak milliyetçilikten ve din istismarından uzak olmak da ahlaklılık gereğidir. Milliyetçiliğe ve din sömürüsü anlamındaki dinciliğe karşı mücadele ederek demokratik ulus yurttaşı olmayı başarmaksa, ahlaklı olmakta bir üst evre olmaktadır. Bugün milliyetçi olmamak ve dini sömürü aracı olarak kullanmamak demokratik uygarlık sistemine yakın olmak demektir.

Kadın sömürüsüne karşı durmak da demokratik uygarlık sistemine adım atmak için gerekli bir diğer önemli bilinç ve duruştur. Devletçi uygarlık kadın öncülüklü toplumsal sistemi kuşatıp güçsüzleştirerek var olmaya başlamıştır. Demek ki kadının toplumsal yaşamın her alanına giderek daha fazla katılması, kadının giderek daha fazla söz ve eylem sahibi olmaya başlaması da demokratik uygarlık sisteminin gelişmekte olduğunu göstermektedir. Hiçbir gelişme kadın özgürlüğü kadar toplumsal sistemi demokratikleştiremez. Özgürlüğe yürüyen kadın duruşu, sistemsel kötülüğü yenecek en büyük silahtır. Günümüzde devletçi uygarlıkla demokratik uygarlık değerleri arasındaki en ciddi kavganın kadın alanında verilmesinin de nedeni bundandır. Örneğin milliyetçilikle dinciliği buluşturduğu için uygarlığın zirvede temsilini yapan DAİŞ’in kadın düşmanlığı ne tesadüf ne de sadece İslam’ın iktidar yorumuyla açıklanabilir. DAİŞ’in ve destekçilerinin kadın düşmanlığı uygarlığın kadın düşmanlığının toplam ifadesidir. Sonuç olarak kapitalist liberal ideolojinin tuzaklarına karşın duyarlı olmaya çalışan her kadın sözü eylemi ve faaliyeti demokratik modernite sistem inşasına yol açacağı için en fazla yüklenilmesi gereken alan olmaktadır.

Ekolojik bilinç, örgütlenme ve mücadelesi demokratik modernitenin olmazsa olmaz değerlerinden biridir. Ekolojik bilinci, halk yurtseverlik kültürü olarak anlaşılır kılmak önemlidir. Ekolojik bilinç en başta toprak ve yeşil sevgisidir. Temiz su ve hava sevgisidir. Doğal yaşamı savunmaktır. Başta dini kültürde olmak üzere yaşamın hemen her alanında ekolojik bilinç öğeleri fazlasıyla vardır. Ekolojik bilincin pozitif bilimsellikle de beslenmesi önemlidir. Ancak toplumsal inşa için, kültürleşmiş değerleri de açığa çıkarıp güncellemek de gereklidir. Bu yapılmazsa ekolojik mücadele elit olmaktan, şehirli olmaktan kurutulamaz.

Uygarlık modernitesine karşı en önemli dayanaklardan biri de halk kültürleridir. Tarım ve köy yaşamı bu kültürün başat unsurudur. Tüm saldırılara rağmen güçlü ahlaki bağlara dayalı sürmekte olan aile bağı, akrabalık, komşuluk, dostluk ve arkadaşlık, hemşerilik kültürünü demokratik bilinç ile canlandırmak ve yaşatmak demokratik modernitenin sosyal ağlarını örmek için kazanımı büyük gelişmeler olacaktır. Bu tür toplumsal ilişki kültürünü sosyal dayanışma, yardımlaşma, paylaşma gibi ahlaki erdemlerle daha da işlevsel kılmak çok önemlidir. Bu kültürel değerleri çağımızın örgütlenme ihtiyaçlarını karşılayacak içerikte bilinç aşılayarak geliştirmek de demokratik modernite için gereklidir. Bu ilişkilere Ortadoğu’da henüz etkisini yitirmemiş kabile ve aşiret bağlarını demokratik bilinçle güncellemeyi de ekleyebiliriz.

Şehir yaşamının yol açtığı sorunlara karşı kendisini sivil toplum örgütlenmeleri biçiminde oluşturmuş kurumsallıklar da, demokratikleşmeleri oranında demokratik toplum inşasına hizmet etmektedir. Bu nedenle de yaşamın her alanına dönük sivil toplum örgütlenmelerine gitmek yararlı bir diğer inşa çalışmasıdır.

Devletçi uygarlık modernitesi ve günümüzdeki temsilcisi kapitalist moderniteye karşı demokratik modernite inşası, sistem karşıtı her düşünce ve eylemle inşa edilecek esnekliğe sahiptir. Yukarıda çok genel ve önemli olduğuna inandığımız birkaç alana dikkat çekmek istedik. Yapılacak her çalışmanın komünal bir ruh ile geliştirilmesi demokratik modernitenin karakteri gereğidir. Yönetim kurumu başta olmak üzere tüm işlerde kolektif olmak, yetki değil etkili olmayı esas almak, maaş ve makam için değil hizmet için görev alma bilinciyle emek vermek de, demokratiklik ve demokratik toplum inşası için olmazsa olmazlardandır. Zaten zihniyet ve vicdan devrimi derken kastedilen de bu ve benzer kişilik özelliklerini kazanmaktır. Örneğin bireyci ve maddiyatçı olmamak, konformizme karşı olmak, aşırı tüketim kültürünün eseri olan ihtiyaçtan fazlasına sahip olma hevesini bırakmak gibi kapitalist kültürü terk etmek de bu çerçevede olup 21.yy. devrimciliğinin temel özellikleri olmaktadır.  Bu nedenle de demokratik modernite her şeyden önce bu devrimciler şahsında kimliğe ve kişiliğe kavuşması gereken bir toplumsal sistem olmaktadır. Devletçi uygarlığın toplumda yarattığı tahribatları ve kapitalist modernitenin günlük saldırılarını boşa çıkaracak en önemli mücadelenin, devrimcilerin alternatif yaşamları olduğunu asla unutmamalıyız. Devrimcilerin öncüler olarak topluma verecekleri bilinç, cesaret ve kazandıracakları irade asıl inşa ve sistem ruhudur. Çünkü devletçi uygarlık modernitesi kalıpları içinde kalıp onun ‘ritüelleriyle ibadet edip’ topluma yeni bir ‘inanç ve ritüel’ önerisinde bulunmak kadar demokratik modernite inşasına zarar verecek başka bir duruş daha olamaz. Dolayısıyla demokratik modernite, temelini komünal ve özgür bireylerin çabaları üzerinde kuran bir sitemdir. Ve beş bin yıllık hâkim devletçi uygarlık modernitelerinin toplamından daha fazla gerçek ve yaşanandır. Yeter ki sahip olduğu değerlerin sistem kazanmasını sağlayacak kanalları temizleyelim.

çoğunluk ve çoğunlukçuluk faşist sistemle hayat bulan temsili sistemdir. dolayısıyla iktidarın kendisi zaten bu “çuğunlukçuluğu” yaratır onu hegemonyasının altına almaz… Burada çoğunluk değilde topluluk içindeki zümreler yada toplum içindeki topluluklar denilebilir.

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.