Bugünün dünyasında, özellikle Ortadoğu’da, siyasi, ekonomik ve güvenlik gibi tabakalarda büyük sarsıntılar yaşanmaktadır. Bu sarsıntıların en derininde, toplumsal tabakanın fay hatlarında irili ufaklı, orta ölçekli kırılmalar meydana gelmektedir. İlginçtir ki, bu durum senkronik bir şekilde jeolojik-tektonik üst ve alt tabaka faylarında da kendini göstermektedir; ciddi stres birikimleri, krizler ve depremler ortaya çıkmaktadır. Peki, bu stres birikimleri, bu negatif ya da pozitif enerjiler neden birikiyor? Bu gerilim ve krizler bize ne anlatmaya çalışıyor? Stresi boşaltacak, yeniliği sağlayacak, ferahlığı ve nefes almayı mümkün kılacak anahtar nedir? Nerededir? Ne zaman ve nerede kaybettik ki o günden beri nefes alamıyoruz?
Abdullah Öcalan’ın, “Kaybolanı, kaybedildiği yerde aramak gerekir” düsturundan yola çıkarak, halklar ve insanlık nerede, nasıl kaybetti? Bunu anlamak için tarihe bakmamız gerekiyor. Tarihte anahtarın nasıl gasp edildiğini, nasıl kaybedildiğini arayacağız.
İnsanlık tarihinde ilk insanlar (Homo Habilis, Erectus, Sapiens, Neandertal, Sapiens Sapiens), ilk doğumunu Kuzeydoğu Afrika’nın fay hattı olan Rift’te gerçekleştirdi. Özellikle Yukarı Mezopotamya, yani Kürdistan olarak adlandırdığımız bölgede bu süreç yoğunlaştı. M.Ö. 50.000’lerde ilk kabile formu, M.Ö. 25.000’lerde ilk ilkel Arî dili (Hint-Avrupa dil grubunun kökü), mitler, mitolojik zihniyet, fetişizm ve ata dinleri ortaya çıktı. Mezolitik Çağ’da ise ilk yoğun, ince ve zarif alet-edevat icat edildi. İlk devasa tapınak sistemi Xirabeyî Girênavikê (Göbeklitepe), Xirabeyî Qerexan’da şekillendi; ilk köy, ilk tarım devrimi, hayvan ve tohum evcilleştirilmesi, ilk çanak-çömlek ve Til Xelef kültürü ile ilk aşiret ve etnik formlar, üç kıtanın buluştuğu fay hatları üzerinde doğdu. Bu icatlar, toplumsal fay hatlarında biriken stresin, doğa ve toplumun ruhuna uygun şekilde helezonik bir büyüme ve ilerleme sağladığını gösteriyor. Dolayısıyla Til Xelef kültürüne kadar toplumun anahtarına sahip olduğu anlaşılıyor. Bu nedenle Yukarı Mezopotamya, beyin amigdalası gibi rüyaların hep gerçekleştiği bir alan oldu. Hangi rüyayı gördü, hangi hayali kurduysa, anahtarıyla her kapıyı açtı.
Ataerkil Zihniyetinin Doğuşu
Ancak tarihte, toplumun biriken stresini-enerjisini parçalayacak, değiştirecek bir olay yaşandığında, toplum kendisi olmaktan çıktı ve birilerinin oyuncağı derecesine düştü. Toplumdaki ilk kırılma ve parçalanma işaretleri, erkeğin M.Ö. 7000-6000’lerde siyasi, ekonomik ve güvenlik alanında kendini ifade etme imkânı bulmasıyla başladı. Bu gelişmeyi tehdit olarak algılayan anaerkil zihniyet, önüne geçmeye çalıştı. Erkekle ortak bir toplum kurma çabası içinde olması gerekirken, engellemeye çalıştı ve bu durum çelişkiye yol açtı. Zamanla eril zihniyet, kendine ait ayrı ibadetgâhlar ve çevresinde kurulan köyler oluşturdu. Erkek, sabahları ekonomik alanda, savaşçılığıyla savunma alanında gücüne güç kattı; ibadetgâhlarla da dini ve siyasi alanda ataerkil bir şekillenmeye yol açtı. Bu gelişme, anaerkil toplumun bir kısmının Me’lerini (bilgilerini) alarak dağlara, ormanlara, vadi kuytularına sığınmasına ve tavır koymasına neden oldu. Mamozîn mitolojisi bunun en güzel örneğidir. Bir kısım ise ataerkil zihniyeti ve toplumu kabullenip bir arada ama ayrı yaşamayı seçti. Bir kısmı da kabilelerini alarak Anti Torosları aşarak Konya Çatalhöyük gibi alanlara yerleşti. Arkeolojik kazılar, bunun somut kanıtlarıyla doludur.
Toplumsal fay tabakasında esas kırılma ise, Orta Mezopotamya’da M.Ö. 4750-3500 arasında El Ubeyd kültürünün ortaya çıkışıyla yaşandı. Yukarı Mezopotamya’da ataerkil zihniyet, anaerkil zihniyetle iç içe olduğu için negatif oluşumlara geçemedi; ancak anaerkil zihniyetle sentezi de başaramadı. Yine de aşiret gibi bir form geliştirerek, toplumsal birliğini büyüttü ve duygu ile ruhta etnik topluma sıçradı. Fakat Orta Mezopotamya’da anaerkil zihniyet, Yukarı Mezopotamya’daki kadar yoğun olmadığından, ataerkil zihniyet burada hanedan gibi bir formun doğuşuna yol açtı. Hanedan; ailecilik, çok çocuk, çok toprak, çok güç, sömürü, para, hırs, baskı ve zorbalık demekti. Hanedan, ilk ticari kolonileşmeyi, aile zincir şirketlerini Yukarı ve Aşağı Mezopotamya’nın kent öncesi köylerinde kurdu. Hanedan gücü, ilk zorba askeri gücü siyasete, ilk entrikacı aile meclisine dönüştü. Kötü huylu bir ur gibi, tüm anti-toplumcu gelişmeleri bünyesinde taşıyıp her tarafa yayan, yayılmacı ve istilacı bir karaktere sahipti. Hanedan; hiyerarşik toplumun, askeri şef, şaman ve şeyh üçlü-yöneticisinin iş bitirici örgütüydü. Daha sonra gelecek olan iktidarın ve devletin babası oldu. Rahip ise bu babadan devlet ve iktidarı doğuracak ebeydi.
Tarihsel toplum, M.Ö. 4000’lere geldiğinde yeni doğumlara gebe kaldı. Ancak bu süreçte doğuma öncülük edecek toplumsal zihniyet, güç ve organizasyon zayıftı. Hayallerin hep gerçekleştiği Yukarı Mezopotamya, bu sefer kendi iç sorunlarıyla meşguldü. Anahtarını, anaerkil ve eril zihniyet arasında oluşan fay kırığında kaybettiği için toplumsal enerjisini bir hedefe ve amaca yönlendiremiyordu. Bu yüzden yeni devrim ve evrimsel gelişmelere öncülük yapamıyordu. Toplum, eğer ahlaki-politik doğaya dayalı bir birlik ve bütünlük içindeyse, bilinci ve zihniyeti her kapıyı açacak anahtara sahip olur. O zaman büyük öngörüye, birikime, çare üretme yeteneğine ve en önemlisi yeniliklere-yaratımlara ulaşma gücüne kavuşur. Ancak toplum parçalıysa, bağrında çelişkiler varsa ve bu çelişkileri giderecek yeni bir bakış, yeni bir yaşam hayali kuramıyorsa, bu çelişkileri sıçrama tahtasına, sentezci bir öyküye dönüştüremez; bir üst formda birlik ve bütünlüğü sağlayamaz. Tüm enerjisini o çelişkiler ve yarıklar içinde heba eder. O zaman aktör olmaktan çıkar ve kurnaz eril zihniyetin piyonuna dönüşür.
M.Ö. 3500-3000 arası, son Kalkolitik Çağ’da Uruk kültürünün ve dolayısıyla kent devriminin doğuşu gerçekleşti. El Ubeyd kültürü, Aşağı Mezopotamya’daki büyük köylere çöreklenip, M.Ö. 3000’lere vardığında bu köyler birçok kente dönüştü. Bu kentler arasında Uruk öne çıktı. Böylece bölgedeki hanedanlar içinde Ur Hanedanı’nın 1, 2 ve 3. dönemleri başladı. Zamanla Uruk kentinde nüfus arttı, ticaret büyüdü. Geniş arazilerde büyük, uzun ve yaygın su kanalları ile bentler kurularak sulama sistemi geliştirildi. Tarımda yüzlerce, binlerce insan çalıştırıldı. Kent; köy ve kırsal toplumun ezilen, fakirleşen kabile ve aşiretlerine barınak oldu. Bunlardan ve kölelerden bir tabaka oluştu. İkinci bir topluluk ise camcılık, mücevhercilik, mühür kazıcılığı, marangozluk, madencilik gibi meslek dallarından oluşan zanaatkârlardan meydana geldi. Bu iki topluluk söz ve irade sahibi değildi; daha çok Ziggurat (dini ibadetgâh) çatısı altında rahiplerin iradesi altındaydı. Üçüncü bir topluluk olarak tanrı ve tanrıça tapınaklarında yer alan rahip ve rahibeler bulunuyordu. Özellikle Ziggurat sistemini sevk ve idare eden bu grup, zanaatkârlardan ve tarlalarda çalışanlardan sorumluydu. İşçi, amele ve kölelerin yaşamı, tarım ve artık-ürün ile inanç üzerinde söz sahibi, tek otoriter ve hiyerarşik bir güçtü.
Kentte dördüncü bir topluluk olarak hanedan ve hiyerarşisi yer aldı. Kendisine bağlı ticaret ve ticaret kolonisi ağıyla ekonomi üzerinde, çatışabilen vurucu gücüyle askeri alan üzerinde, tüm bu ağların ve güçlerin sebep ve iradesiyle siyasal alan üzerinde söz sahibi oldu. Ekonomik, askeri ve siyasi alanda kurduğu hiyerarşi ve örgütle hanedan ve yöneticileri, çıkarları esas alan ve dayatan bir güç olarak tarihe yön vermeye başladı. Buna “iktidar gücü” diyebiliriz; tarihte bir ilktir. Kentin ekonomik, güvenlik ve yönetim alanında tekeldiler.
Kentin artan nüfusu ve buna bağlı olarak büyüyen ekonomik, güvenlik, zanaat, eğitim, sağlık gibi sorunlarına, üçüncü topluluk olan rahipler Ziggurat’ın en üst katında (burası baş rahipler dışında herkese yasaktı, çünkü tanrı katıydı, tanrıyla konuşulan bölümdü) çare üretmeye çalışıyordu. Tarlaların ekilip biçilmesini planlıyor, toplumda inancı diri, bağlılığı güçlü tutmak için tanrısal fikirler üretiyor, en önemlisi kentin seküler idaresine yönelik kafa yoruyordu. Ziggurat’ın çıkarları doğrultusunda rahiplerin esas alınması, sözünün geçerli olması, kısaca tek iktidar gücü olmaları için gece gündüz analitik zekâlarını kullanıyorlardı. Ancak hanedan güçleriyle yaşadıkları sürtüşme ve çelişkilerin önüne geçemediler. Çünkü radikal çareler üretmek yerine, palyatif ve oportünist yaklaşımlar ağırlık kazanınca sorunlar büyüdü, ciddi kriz ve kaosa dönüştü. Bunu çözmek için kentin birlik ve bütünlüğü üzerinde daha fazla kafa yordular. Sonunda, biri dini diğeri seküler iki eril zihniyet ve iktidar arasındaki çelişkilerin üzerini örtecek bir örtü olarak, anaerkil ve kırsal toplumla yaşadıkları çelişkileri derinleştirdiler. Kadınları ve kırsal kabile-aşiretleri sorun kaynağı ve çatışılıp köleleştirilecek bir hedef haline getirdiler. Bu doğrultuda mitolojik üretime ağırlık verdiler. Böylece analitik akla dayalı, suni bir toplumsal birlik oluşturuldu.
Devletin Ana Rahmi: Ziggurat
Zihniyet alanında bu çalışmalar yapılırken, kentin ekonomik, siyasi ve askeri alanlarında birlik ve bütünlüğü sağlayacak, çok başlılığa son verecek bir organizasyon için de rahipler çaba gösterdi. Nihayetinde bu alanların sevk ve idaresini merkezileştirecek bir organizasyon kuruldu: Devlet. Tüm organları bir merkezden koordine edecekti. Tarih, bundan sonra “devlet” adı verilen bu merkezi koordinasyonla yol aldı. Bu yüzden Abdullah Öcalan, “Ziggurat devletin ana rahmidir” der.
Ziggurat, çok geniş ve çok katlı devasa bir yapıdır. En üst katta baş rahipler ve alt kademeleri yer alır. Burada hem dini hem ilmi hem de siyasi, ekonomik, hukuki ve güvenliğe yönelik akıl üretilir. Dolayısıyla üst kat; ilahiyat, üniversite, adalet sarayı, siyasi, ekonomik ve güvenliğe yönelik aklın üretildiği merkezdir. Ziggurat’ın ikinci katında zanaatkârlar ve meslek kuruluşları bulunur. En alt kat ise silo görevi görür; artık-ürün burada depolanır. İşçi, köle ve amele sınıfı da bu katta yer alır. Ziggurat, kentin tüm tabakalarının sergilendiği, üstten aşağıya doğru sınıfların devletteki payını ve varlığını gösterdiği bir yerdir.
Devlet, erkeğin zihniyeti ve fiziğiyle kurulan bir sistemdir. Dolayısıyla devletin olduğu yerde ataerkil zihniyete, onun kır, köy, kabile ve aşiretlerine, ezilen yoksul kesimlere tek bir yaşam hakkı tanınır: Kimliğini ve varlığını yitirip köle olmak. Bu aşamadan sonra toplumun kıyımı başlar. Anti-toplumcu devlet ve iktidar organizasyonunun hâkimiyet kurduğu kentler, alanlar ve kolonilerde “biz” duygusu arka plana itilir. Hanedan ve panteon kimliği ile inanç topluma nüfuz etmeye başlar. Her tarafa, topluma, halklara hâkim olma, taksim etme, tekelini kurma hırsı için kolonileştirme, talan ve fetih savaşları da tarihte ilk kez yerini alır. M.Ö. 2000’ler; kadının, artık-ürünün ve fiziki sömürünün başladığı zamandır. Sümer devleti, köleciliğin başlangıcıdır.
Devletin doğuşundan 700 yıl önce eril zihniyet, duygusal akıldan tamamen uzaklaşıp analitik akla ağırlık verdiği için toplum bedeninde önce hanedan gibi bir “urlaşmaya” yol açtı. Ur’un, yani hanedanın çıkışından 700 yıl sonra, zihniyetin mikro otorite ve örgütleri, hanedan ve panteon (dini ibadetgâh) ittifakını gerçekleştirerek Kürtlerin “Ejdiyak”, Yahudilerin “Leviathan” dedikleri devlet ve iktidar canavarını ortaya çıkardı. Anti-demokratik, yani anti-toplumcu bu oluşum, ölümcül bir kanser gibi bedene saldırdı. Toplumu demokrasiden, yani kendini yönetme ve iradeden yoksun bıraktı. Çünkü gittiği her yerde toplumun ahlaki-politik dokusuna saldırdı. Ahlak yerine hukuku ve kanunları oturttu. Politika yerine kendine bağlı işbirlikçi ajanlar ve kukla idarecilere her şeyi yapma yetkisi verdi. Maddi ve manevi her şeye tekel koydu.
Oysa ahlak; maddi-manevi değerlere, kimliğe, onura, dolayısıyla doğrulara, toplumsal çıkarlara, gerçeklere (kendisini var eden bilgilere), duaya ve ülkeye sahip çıkma gücüdür. Ahlakın sağladığı birlik ruhu ve değerlere sahip çıkma gücü, ancak politikayla sürdürülebilir. Çünkü politika; toplumun sorunları ve her türlü ihtiyacı için bir araya gelip tartışmak, fikir ve çare üretmek, arayış içinde olmak, yol-yöntem ve proje geliştirmek demektir. Kısacası akıl ve bilgi üretmektir. Halkların bilgi dünyası sabote edilince hakikatini koruyamaz ve geliştiremez hale geldi. Hakikati zayıflayan ve ölüm döşeğine düşen halklar-toplumlar, tarih sahnesinden doğadaki canlı türleri gibi bir bir yok olmaya başladı.
Bu yok edilmeye, yani ahlaki-politik dokuya saldırıya karşı Zêhne ve Oxîn kız kardeşlerin destanı yazıldı. Kava (prens) Vîştaspa, Kawa destanıyla ve Zerdüştler, Kummuh bölgesinde (bugünkü Semsûr) ejdiyaklara karşı ölümsüzleşti. Zerdüştizm gibi anaerkil ve eril zihniyetin sentezi dini oluşumlarla karşı koyuşlar gerçekleşti. Aşiret konfederasyonları ve kavim gibi toplumsal formlarla, devlet ve iktidar sisteminin kimliksizleştirmesine direnildi; demokratik kimlikleşmeler yaşandı.
Tarih, merkezi uygarlık ve onun demirbaş aracı devlet ve iktidar açısından bir tekerrürden ibarettir. Çünkü “orta süreli” bir ömrü olup hep yıkılırken yeniden imal edilmiştir ve kötü huylu bir ur gibi dünyanın her tarafını istilaya devam etmiştir. Bugün bu modelin son modern temsilcisi ABD, yıkılmamak ve hegemonyasını sürdürmek için öncüleri gibi davranmaktadır. İstilacı Uruk gibi kadın-erkek, etnik, dini ve mezhebi farklılıkları uzlaşmaz çelişkilere dönüştürerek toplumun bütünlüğünü parçalamaktadır. Diğer yandan sınıf, iktidar, devlet ve devletlerarası çelişkileri büyüterek çatıştırmaktadır. Dünyayı Üçüncü Dünya Savaşı’na, verdikleri adla “kutsal” Armageddon Savaşı’na sürüklemektedirler. Karşı güçler de buna “kutsal” Gaza Savaşı adını verirken, ilginç olan, savaş mekânının devlet ve iktidarın doğduğu yerler olmasıdır.
Kapitalist dünyada işlerliğini yitirmiş ulus-devlet ve iktidar modeli yerine, Ziggurat rahipleri ve Ur Hanedanı gibi yeni bir devlet-iktidar modeli imal etmek istemektedirler. Nasıl bir şey imal edecekler? Ulus-devlet yerine ne koyacaklar? Devlet içinde devletçikler federasyonu oluşturmak, devlet ve iktidarın büyüğü ya da küçüğü farketmez; sonuçta bir ejdiyak veya Leviathan’dır. Şu bir gerçektir: Devlet ve iktidar, 5000 yıldır her oluşum gibi varlığını sürdüren bir hakikattir. Bir hakikat ortadan kaldırılamaz, ancak kendi kendine günü geldiğinde sönümlenir. Ama şimdi yapılması gereken, Ur’un kötü huylu bir Ur’a dönüşmesinin önüne geçmektir. 5000 yıl önce Uruk’ta, Ur Hanedanı ve Ziggurat sahiplerinin kötü huylu emellerine karşı Mamozînler alanı terk etmeseydi; kır, kent, kabile ve aşiretler ile zanaatkârlar örgütlü bir ittifak gücü kursaydı, tarihin akışı başka olabilirdi. Mamozîn, Humbaba mitolojileri, Zêhne ve Oxîn kız kardeşlerin ve Kavaların destanları, Zerdüştlerin filozof ve direnişçi öykülerinden çıkaracağımız dersler; kadın özgürlüğünün, doğanın korunmasının ve toplumun demokratikleşmesinin olmazsa olmaz olduğudur. Bu da Abdullah Öcalan’ın ortaya koyduğu demokratik özerklik ve konfederalizm demektir. Bu alternatifle ancak devlet ve iktidar iyi huylu bir Ur’a dönüştürülebilir. O zaman toplumun stres biriktiren tüm fayları birleştirilerek bütünlüğü sağlanır ve üreten, yaratan “tanrısal” enerjiye, yani anahtara ulaşılır.
Kaynakça:
-
Abdullah Öcalan, Bilginin Oluşum Tarihi, Aram Yayınevi.
-
Mamozîn: Üç kız kardeşin, erkek kardeşlerinin zulmünden kaçıp evrende yeni, özgür bir mekân ve yaşam arayışının mitolojisidir. Kuyê Spî’nin mekânı ve Dorşîn’in cennet yapılışı sonrası, erkek kardeşlerinin cennete musallat oluşu anlatılır. Kirmanckî’de “Ma” anne, “mozîn-musena” (öğrenme, öğretme) sözcüğünü çağrıştırdığı için “Mamozîn”, “öğreten anne” ya da “bilginin anası” anlamlarına gelebilir.
-
-
Zêhne ve Oxîn Destanı: Doğal toplumu köleleştiren devlet ve iktidarların şerefi için dağ keçisi avları düzenleyen kral ve yöneticilere karşı koyan iki savaşçı kız kardeşin hikâyesidir. Destan, Melûl ve Dorşîn dağlarında geçer. Kadınlar, inançlarına göre dağ keçilerini Mamozîn’in ruhu taşıdığı için koruma görevini yerine getirir. Kuyê Spî, Dorşîn ve Milan dağları; Genç, Kulp, Lice ve Palu ilçeleri arasındadır.
-
Humbaba Destanı: Diğer adıyla Hunbaba, Huwawa, kimi ülkelerde Kibele, Sibel, sonraları Roma’da Bellona’ya dönüşen tanrıça ismidir. Kirmanckî’de “Ku” dağ, “baba” efendi anlamına gelir. Sümer köleci kralı Gılgamış, tarihte ilk kez tanrıçaların hâkim olduğu doğal toplum topraklarına koloni seferleri başlatır. Gılgamış ve devşirme adına Enkidu koyduğu bir Kürt erkeği ile tanrıça Kubaba arasında geçen savaşın mitolojisidir.
-
Gizli Cemiyetler: Alfa Yayınları kitabından.
-
Armageddon Savaşı: Yeni Dünya düzeni teorisinin bir sürümü olan Hristiyan köktenci bin yıl görüşüdür. Binyılcılar, Kitab-ı Mukaddes’teki kıyametin yakında kopacağına, Mesih’in ikinci gelişinde Armageddon Savaşı’nda Deccal’i yeneceğine ve İsa’nın dünyayı bin yıl yöneteceğine inanır.
-
-
Büyük Türkçe Sözlük:
-
Gaza: 1. Savaş, Allah yolunda savaş, din düşmanlarıyla muharebe, İslamiyet uğruna harp. 2. İslamiyet uğruna yapılan ve kazanılan savaş.
-
Yoruma kapalı.