“Nehirler denizlere doğru akarken, kaynaklarına hep bağlı kalırlar”
Tarihin hakikat perdesi aralanırken, bu sözler arayışın ışığı haline gelmektedir. Şüphesiz akan sular yön değiştirir, durulur, şahlanır bazen ince bir oyuktan geçer, bazen de çağlayarak yerini bulur. Nasıl ilerlerse ilerlesin ana kaynağıyla perçinlenmiş bağları hep baki kalır. Metafor doğadan bir örnek olsa bile toplumların örgütlenme serüvenine uyarlamak zorlama bir yöntem olmayacaktır. Çünkü hakikat arayışçısı her birey, tarihin izlerini bulmak için doğanın bağrında saklanan geçmişine bakar. Bu temelde tıpkı nehirler gibi toplumlar da kaynağına bağlı kalma sorumluluğunu ahlaki politik ölçülerin gereği olarak taşır.
Ana tanrıçanın toplumsallığını ilk kaynak olarak ele aldığımızda, bugünü tanımlamak da aynı gerekçeyle sorumluluktur.
Sözlü ve yazılı tarihin arkeolojik incelemelerle elde ettiği bilgiler ışığında toplumsallığın, kadın etrafında geliştiği ve ihtiyacına göre şekil aldığı bilinmektedir.
Bilgelik zamanların günümüze taşıdığı dilin kadın yaratımı olduğu da buna en büyük örnektir. Yıldız Cıbıroğlu, “Kadının Yazısız Tarihi” kitabında, “Döl yolunun sonsuz ilerleyişini gösteren spiral çizimli bezemeler, tanrı-ana dilinin dişil karakterini, dilin bereketini ve geri dönülmez oluşumunu da göstermektedir. Spiral, ilksiz ve sonsuz zamanda akan bir yaşam suyudur aynı zamanda,” demektedir. “S” imini döngüsellik, yılanlar, derin sesler, sonsuz zincirler olarak nitelendirirken, “M” imi gibi geçmişten günümüze kalan dil mirasının yaratıcılarına atıfta bulunur. Dil ve anlam arasında yarattığımız boşluğa, “Acaba bilgelikten yoksun bir bilgi birikimini sorgulamak yanlış mı olur?” sorusunu yöneltiyor.
Şüphesiz sorulan sorunun cevabı tarihle doğru temelde yüzleşmek, salt bilginin peşine düşmekle değil, bilgeliğin peşine düşmekle bulunacaktır.
İlk yaratıcı, ilk öğretmen, ilk şifacı, ilk sağaltıcı, ilk sanatçı ilk yönetici olan kadın tüm toplumsal değerlerin yaratıcısı olurken kadının toplumsal kimliğini incelemek sosyolojiye katkı sunacak temel yöntem olacaktır.
İnsan toplumsal bir varlık olarak şekillenirken koşulların dayattığı oranda form değişikliklerini yapmıştır. Bu değişimler bir örgütlenme eylemi niteliği taşımıştır. Yaşamını sürdürmek için korunma ihtiyacı hissetmiş ve ilk örgütlü yapılanmayı sezgilerinden yola çıkarak oluşturulmuştur. Toplumsallığa dayanan, örgütlenme kadın etrafında gelişen en anlamlı yaşam biçimi olmuştur. Ahlaki politik toplum diye ifade ettiğimiz yaşam biçimi, toplumun ihtiyaçlarının büyümesi ya da toplumsal işlerin karmaşık olmaya başlamasına rağmen öz irade ve kolektif yaşam prensibiyle kendisini sürdürmüştür.
Kolektif yaşamın bireyi, yetenek ve karakter kazandıkça, güzel olan yaşamın arayışçısı olmaya devam etmiş, sanatı ve kültürü doğanın içinde aramıştır. Ortak yaşam kültürü toplumsal sevginin, güzelin ve estetiğin yaşam alanı olmuştur. Sevgi, kolektif emeğin mayası olurken adalet, bürokrasi, hukuk, sömürü, iktidar ve yasalar bu toplumsallığın dünyasına hiç değmemiş kavramlar olmuştur. Ahlaki ve etik değerlerin kadının estetik değerleriyle buluştuğu ilk örgütlenme anlayışı toplumun hafızasına kök salmıştır.
Kadın kültürü Ninhursag , Gula Bau, İnnana, Sarasvati, Brigit, Ninlil, Gaia, İsis, Demeter gibi sayısız tanrıçanın şahsında başta Mezopotamya olmak üzere tüm coğrafyaya yayılmıştır.
Toplumlar tarihinin seyrini demokratik uygarlık ve devletli uygarlığın çatışma ve çelişkileri üzerinden incelerken, iki uygarlığında doğuş mekanının Mezopotamya olması da dikkat çekicidir.
Tanrıça yurdu, neolitik devrimle insanlık adına yaratılan gelişmelerin merkezi konumunda olmuştur. Mevcut tüm uygarlıklar yaşadıkları gelişmeleri ana kaynakları olan neolitiğe borçlu olduklarını bilmek zorundalar. Tarım ve köy devrimi ile insanlık adına büyük gelişmeler yaşatan ana soylu yaşam yalnız maddi unsurların değil, manevi yaşam değerlerinin üreticisi ve koruyucusu misyonunu taşımıştır. Tarım-köy devrimi ardından gelişen kent devrimi mekân ve ihtiyaçlar gözetildiğinde daha geniş bir toplumsallaşmayı işaret etmiştir. Fakat bu sürece atfen Gılgamış Destanı’nın ‘’ ilk yabancılaşma, ilk ihanet ya da ilk düşürülüş’’ öyküsü tarihsel toplumun temel kırılma noktasını mitoloji aracılığıyla günümüze taşımaktadır. Mitoloji iktidarın, tahakkümün, hegemonyacılığın başlangıç sürecine mercek tutmuştur. Cinsel kırılmaların tarihsel toplum incelemesine sunduğu katkı günümüz ulus-devlet örgütlenmesini anlamak için de elzemdir. Artı-ürün ile gelişen tahakküm zihniyeti kendi toplumsallığına yabancılaşmanın belirleyici aşaması iken, devletli uygarlıkların mihenk taşı olmaktadır.
Özgürlük ve yaratıcılıklar ile kolektif yaşamanın dönüşüme uğradığı tapınaklar yavaş yavaş yükselen zigguratların gölgesinde kalmıştır. Toplumun gönüllülük esasıyla oluşturduğu ahlaki kuralları yerine yasa ve evrak yoluyla kontrol altına alınma süreci başlamıştır. Devlet oluşurken artık toplumun yaşam alanı daha fazla daralmıştır. Sınırlar oluşurken doğa, onunla eşit olduğunu bilen topluma kapatılmıştır. Korku ikliminin şiddeti çağırdığı devletli uygarlığın tarihi böylece başlamıştır.
Toplumsallığın ihtiyaç görülen evresi olarak ulus; çoğalma, yurt edinme ve kimlik kazanmanın ileri bir sonucudur. Şüphesiz devletli uygarlığa geçiş yapıncaya dek toplumda birçok farklı örgütlenme formları gelişmiştir. Çoğu zaman formlar yok olmak yerine kendinden sonra gelişenin bir parçası olmuştur. Çünkü temel olan toplumun kendisidir. . Ulusun kendisi de bu ihtiyaçlara cevap olma anlamında açığa çıkmıştır. Ulus, tarihsel toplum sürecinde klandan kabileye, aşiretten etnisiteye varana kadar büyük ve uzun bir gelişim tarihinin de ifadesi olmuştur.
Ulusun oluşumu toplumsal ihtiyaçlar temelinde gelişse de zaman içerisinde burjuvazinin çarpıtmasına uğramıştır. Artı ürünle gelişen iktidar zihniyeti toplumsal ihtiyaçların artmasıyla bir elitin menfaatine değirmen olacak sistem kurmayı hedeflemiştir. İktidar zihniyetinin ilk temsilleri olan yaşlı-tecrübeli, askeri şef ve rahip erkeğin sömürü ittifakı biçiminde örgütlenmesiyle siyasi- askeri- dini sistem yaşamın her yerine hâkim olmaya başlamıştır.
Kurumlaşmaya başlayan iktidar ittifakı devlet olarak form kazanırken, tüm toplumu cendere altına almıştır. Siyasi ve otoriter bir güç haline gelen bu odak, bireysel ya da kurumsallaşmış toplum karşıtı tüm tekellerin uğrak mekânı haline gelmiştir.
Abdullah Öcalan, “İlk iktidar hiyerarşilerinin ve devlet egemenliklerinin kuruluşundan günümüze kadar tarih bir anlamda iktidarın kümülâtif (kartopu gibi yuvarlandıkça kendini büyütme) büyümesidir,” şeklinde belirleme yaparak geçmişin günümüze etkisine işaret etmiştir. 16. ve 17. yüzyıl ile birlikte devletin ortağı olan burjuvazinin devletten pay kapma savaşlarına, sermayeye ortak olma çabalarına dikkat kesilmekte sosyolojik incelemeler açısından gereklidir.1450 yıllarından başlayarak gelişen ve yayılan Rönesans ve Reform süreçleri burjuvazinin sorun yaşadığı Katolik kilisesine karşı Protestan mezhebinin doğuşuna yol açmıştır. Protestan mezhebinin öncülerinin Luther ve Calvin olması, İspanya ve Fransa’dan kovulan Yahudilerin bu gelişmelerden faydalanması ulus-devlet, sermaye ve Yahudilik ilişkisini anlamlandırmak için önemli ipuçları vermektedir. Burada gelişen öncülük kapitalist modernite hegemonyacılığının çekirdek hegemonik gücünün nasıl güçlendiğine dikkat çekilmesi açısından önemlidir.
Roma’nın yıkılışı ve pay kapma temelinde gelişen savaşlar, Ortadoğu’da gelişen dini-mezhepsel savaşlar ile birlikte, usulca Amsterdam- Londra hattında ulus-devletlerin inşası gerçekleşmiştir.1648 Westphalia Antlaşması ile de Avrupa’da sınırları belli, egemen-eşit, diğer otoritelerden bağımsız devletler ortaya çıkarak uluslararası sistem oluşmuştur. Kilisenin otoritesi ortadan kaldırılmıştır. Fransız Devrimi ve Napolyon Savaşları ise ulus-devletin kurumsal yapısının oluşmasına katkı sağlamıştır.
Ulus-Devletçiliğin Milliyetçi Karakteri
Ulus-devlet modelinin orta sınıfın çıkarlarına denk düşecek şekilde, Özgürlük Sosyolojisinin inkârı temelinde kurulduğunu ifade etmek abartılı olmayacaktır. Ulus-devlet, feodal ilişki düzenini aşarak burjuvazinin hegemonyasını egemen kılmanın bir arayışı sonucu oluşmuştur. Ulus olma bilincinin gereği olarak, ulusal bağların gelişmesi önemli olmuştur. Ulusta asli aidiyet duygusu, aynı dine mensup olma yerini aynı ulustan olmaya doğru evrilmiş, inanç temelli ortak paydalar ikinci plana düşmüş, aynı ulusa bağlı olma fikri öncelik almıştır. Bu durum toplumsal olarak olumlu görülmüştür. Fakat ulus-devlet modeliyle din simsarlığının yerini ulusal simsarlık olan milliyetçiliğe bırakmıştır. Milliyetçilik aynı duygudaşlığın sundurması altında buluşturulan homojen toplum yaratma hedefiyle ulus-devlete karakter kazandırmıştır. Ümmetçilik ve feodalizm yerine ortak tarih ve kültür bilincini geliştirmede dönüştürücü bir hedef oluşturan ulus anlayışına, milliyetçilik damgası vurulunca büyük çarpıtmayı yaşamıştır. Milliyetçiliğin fundamentalist ve şovenist karakteri toplumun farklılıklarına karşı ötekileştirici davranışları, ulus-devlet aracılığıyla kurumsallaşmıştır. Ulus-devletin ideolojik aygıtı olarak milliyetçilik, çatı bir ortaklık yaratarak toplumun heterojenliğini ekonomik, sosyal ve kültürel homojenleştirme ile yok etmeyi hedeflemiştir. Tek dil, tek millet, tek devlet, tek bayrak naraları da buradan yükselmiştir. Homojenleştirilmiş toplum dolayımlarla sistem içileştirilmeye çalışılmış ve ana kaynağın yaşam öğretisi olan demokratik kolektif yaşam tahayyülü bir ütopya olarak ‘’devrimler’ ’sonrasına bırakılmıştır.
Ulus-devletin en temel özelliği toplumu kendi özüne yabancılaştırmak olmuştur. Binlerce yıl hafızasına nakşedilmiş tarihsel toplum anılarını uzak bir hayal olarak kanıksatmıştır. Dayattığı anti-toplumcu yaşamı ise doğallaştırarak toplumu gönüllü köleliğe ikna etme çabasından hiç vazgeçmemiştir. ‘’Güçlü aile, güçlü devlet’, ’Güçlü toplum, güçlü devlet’’, ‘’Beka sorunu’’,’’Milli değerler’’ gibi daha da çoğaltılabilecek birçok propaganda ifadesi toplumu milliyetçi duygularla ulus-devlet etrafında buluşturmanın güncel yolu olmuştur. Ulus-devletlerin çoklu krizlerini aşamadığı yerde gerçekleştirdiği ekonomik, ekolojik, toplumsal tüm kırım politikalarını topluma bir saldırı olmuşçasına ‘’dış mihraklar’ ’ile ifade etmesi, toplumda yaratılan milliyetçiliğin araçsallaştırılması ile doğrudan ilişkili olmuştur. Milliyetçilik kapitalist topluma biat ettirilecek insan kümeleri yaratmanın ideolojik aracı haline getirilmiştir.
Ulus-Devletin Talancı Karakteri
Şüphesiz Ulus-devleti değerlendirmenin ilk koşulu onun karakterini doğru anlamaktan geçer.
Bu yöntem bize çoklu sorunların birbiri ile etkileşimlerine dair bilgi sunar. Dalgalanmalar halinde ilerleyen sorunlar toplumsal sorunlara yaygın yaklaşımları ortaya koyarken, çözümün de uzağımızda olmadığını hatırlatır.
Ulus-devletin belirleyici nitelik taşıyan milliyetçi karakteri, sermaye odaklı talancı karakteri ile perçinlenmiştir.
Orta sınıfın ulus-devletin oluşmasına sebep olduğu tarihi süreçlerde kapitalizm, merkantilist dönemini yaşamaktaydı. Ticari milliyetçilik olarak da ifade edilen bu süreç 15 Yüzyıl ve 18 Yüzyıl dönemlerine denk gelmektedir. İhracatı fazlalaştırırken, ithalatı azaltmayı hedefleyen politikalar üstün devlet olmanın koşulu olarak görülmekteydi. Toplumun ihtiyaçları kadar toplum için toplum tarafından üretilen bir yaşam biçiminin yerini egemenler için tüm toplumun ve doğanın sömürüldüğü hiyerarşik sınıfsal bir düzen almıştır. Ucuz iş gücü gerektiren ulus-devlet politikası milliyetçiliği devreye koyarak hem hammadde ihtiyacını, hem ucuz güvencesiz işgücünü hem de sömürü ve talan politikasını geliştirmiştir. Doğal ve olağan haline getirilen bu ideoloji özünde ulus-devletin anti-toplumcu karakterini göstermektedir. Toplumun temel ihtiyaçları olan beslenme, barınma ve korunma ihtiyaçlarını askeri-ekonomi-siyasi kılıflarla pazarlamaya çalışan ulus-devlet her anlamda bir tekelleşmeyi yaşamaktadır. Aygıtı olduğu kapitalizmi ekonomi diye sunmak, işgal ve ilhakı küreselleşme diye sunmak, toplum karşıtlığı kadar toplumkırım politikasının yansıması olmuştur. Kapitalizme her türlü desteği sunan devlet tekeli, kapitalist sermayenin bekçiliği rolünü üstlenmiştir. Toplumların pazar etrafında ticari faaliyetlerini manipüle ederek kendini var eden kapitalizm, var ettiği hukuk ile talan politikasını meşruluk yaratmıştır. Ana kaynağın tüm üretim değerlerinin maddi uygarlığın ambarlarında artı ürüne dönüşme süreci ile birlikte toplumsal yaşam hiyerarşik yapılanmaya dönüşmüştür. Artı ürünün gasp edilmesi, gasp edilen ürünlerin üreticiden tüketiciye geçmesi ve en nihayetinde, artı ürünün yeniden üretim aşamasına katılması sınıfsal yapının gerçekleşmesinin maddi uygarlıktaki geçiş süreci olmuştur.
Hem burjuvazinin gelişimi hem de işçi sınıfının gelişimi geniş analizleri hak ederken, farklı zamanlarda ve en önemlisi kapitalizmin gelişim evrelerinde irdelenmesi gereken hala güncelliğini koruyan toplumsal bir sorun olmuştur. Ana kaynak olan neolitik toplumdan sapma ile gelişen hiyerarşik toplum, en nihayetinde ulus-devlet formuna kavuşmuştur. Kadın yoksulluğu, çocuk işçiliği başta olmak üzere yoksulun daha çok yoksullaştığı, zenginin ise daha çok zenginleştiği tabakalaşma ulus-devlet eliyle geliştirilmiştir.
Eşitsizliği, yalnızca üretim alanlarında ve fabrikalarda arama gafletine elbette düşünülmemelidir. Kapitalizmin yeniden üretme faaliyetlerinde insan emeğinin makineleşme süreci dahil olmak üzere sınıflı toplumlarda, hatta reel sosyalizmde eşitsizlik kendini korumuştur. Sömürü sistemini üretim alanlarına mahkûm etmeden, toplumsal bir sorun olduğu gerçeğini görerek bu diyalektiği görmek hakikate daha fazla yaklaştıracaktır.
İlk sömürülen, köleleştirilen sınıf ya da ulus olma gerçeğini taşıyan kadın gerçekliğine ahlaki politik çerçeve de yaklaşım göstermek doğru incelemenin ilk adımı olmaktadır.
Ana kaynağından savrulan insanlığın, tüm alt oluşlarını yaşaması tesadüf olmamıştır. Sınıf sorunu dahil olmak üzere tüm sömürü düzenlerine itiraz geliştirmenin doğru yöntemi, kadının özgürlük sorununa özgürlük sosyolojisinin perspektifinden yaklaşım göstermekle başlayacaktır.
Ulus-Devletin Cinsiyetçi Karakteri
Ulus-devletin anti-toplumcu özelliklerinin başında kadın karşıtlığının olması biyolojik bir mesele olmayıp tarihsel ve toplumsal olmuştur. Ulus-devlet öncesi toplumsal örgütlenme biçimleri ister klan-kabile, ister aşiret ya da federasyon olsun toplumcu ve demokratik değerleri bağrında taşımışlardır. Toplum tarafından içselleştirilen bu yaşam biçimleri binlerce yıl geçmesine rağmen kendisini bir şekilde korumuştur. Şüphesiz egemenlerin saldırıları toplumkırım temelinde gelişirken, toplumun manevi ve ahlaki değerleri hedef alınıp toplum düşürülmek istenmiştir. Devletli uygarlık ve demokratik uygarlığın başabaş gelişen mücadelesinde yenilen ya da mutlak zafer elde edenin olduğunu söylemek hakikati çarpıtacaktır. Fakat tüm ideolojik- askeri- ekonomik saldırılara rağmen anasoylu toplumun değer yargıları günümüze kadar ulaşmıştır. Başta da ifade ettiğim gibi ‘’Hakikat arayışçısı her insan ana kaynağına bağlı kalacaktır.’’
Ana kaynağımız olan neolitik toplum kalıntıları, kadın etrafında gelişen tüm güzelliklerin ulus-devlet çarpıtmalarına yenilmeyeceğini göstermiştir. Kadının toprakla bağını bilen, kadının tüm bilmelerin anası olduğunu gören ulus-devlet, kadını toplumsal tüm alanların dışına çıkarmak için çaba göstermiştir. Bin bir yöntemle kadın hakikatini saptırmak isteyen kapitalist sistem her yolu mübah görmüştür. Sömürü ve talan anlayışıyla topraklara sınırlar çizen ulus-devlet, aynı odakla kadını namus kavramıyla bütünleştirerek dört duvara mahkûm etmek, kadını sosyal statüsünden düşürerek ulusunun soy sürdürme aracı olarak ‘’onurlandırmak’, sahte özgürlükler sunarak kapitalizmin sermaye tekellerinin de metası haline getirmek istemiştir. Bedenin ganimet ya da meta olarak görüldüğü, ilk yerinden edilen, en ucuz güvencesiz iş gücü olarak görülen kadınlar için ulus-devlet şiddetin örgütlendiği sistemdir. Militarizm ve şiddetten beslenen bunun için savaş politikalarına başvuran ulus-devletin yine en büyük mağduru kadınlar olmuştur.
Kadının yarattığı ilk toplumsal birikimler olan 104 ME’den başlayarak bütün yaratımlarını gasp eden, kadınları adeta tarihsiz bırakan erkek egemen sistem bununla yetinmeyip kendi sisteminin sürekliliği için kadın bedenini kullanmak istemiştir. Önce yaratımlarını gasp eden sonra yaşamdaki etki gücünü silikleştirmeye çalışan kapitalizm, kadını yaşamın her alanında ikinci cins olmaya mahkûm etmek istemiştir. Bunun için tanrıçalıktan tek tanrılı dinlere, dinlerden, bilimlere ve sanata kadar kadının toplumsallığını çarpıtmayı hedefleyerek yöntem seçmiştir. Bereketin, huzurun, güzelin yaratıcısı kadın, her katmanda düşürülüşü yaşayarak ilk günahın ilk ayıbın, geriliklerin sebebi gösterilmiştir. Bilgelik damarlarının atan nabzını hisseden, arayış sahibi olan kadınları mücadele yolundan saptırma için, ‘’meta kraliçesi’’ tahtını sunmuştur. Tanrıçalık katmanından düşürülenler için en aşağı mertebe olan bu tahtı sunan ulus-devlet sahte özgürlükler yoluyla devamlılığını sağlama gayretini sürdürmek istemiştir.
9000 yılda 9 katman olarak ele aldığımız kadın tarihi bizlere kadınların ilk ezilen ulus olduğu gerçeğini hatırlatmaktadır. Kadının düşürülüş öyküsünde tüm toplumsal değerlerin düşürülüşünü görmemek en büyük sosyolojik körlük olacaktır. Kadın etrafında gelişen komünal ahlaki yaşamın bertaraf edilmesi, tüm toplumsal sorunları beraberinde getirmiştir. Ulus-devletin kar sermaye odaklı talancı karakteri de bundan bağımsız değildir. Ulus-devlet, sermaye odaklarının güncel ihtiyaçlarını karşılamayı da aşarak kapitalizmin bütünlük içinde çıkarlarını örgütleyerek süreklileştiren kurumlaşmasını kadın köleliğiyle garantiye almak istemiştir. Odağında, kadının yarattığı değer yargıları değil, egemenlerin çıkarları olmuştur. Toplumsal değerleri hiçe sayarak çok uluslu şirketlerin ve tekellerin ahlaksız rekabetlerine hizmet etmiştir. Bu nitelikleri onu adaletsiz ve eşitsiz hegemonik kılmıştır. Kurulan sömürü düzeninin çarklarını çevirmek için yoksullaştırılan yerinden edilen ve şiddete maruz bırakılan toplum ulus-devletin zor aygıtlarıyla sürdürülmek istenmiştir. Sömürü düzeninin cenderesi altında kalan toplumun yozlaştırılması, düşürülmesi ise ulus-devletin temel biat ettirme yöntemidir. Ulus-devletin bir özel savaş aracı olarak kullanıldığını ifade etmek sosyolojik açıdan doğru bir değerlendirme olacaktır. En gelişmiş sınıflı sistem özelliğini taşıyan ulus-devlet özel savaş argümanları yoluyla tahakkümünü toplum üstünde kurmuştur. Diğer yandan özel savaş argümanlarıyla toplumsal değerleri dejenere etmiştir.
Teknolojinin toplum karşıtı araçsallaştırılması neticesinde sosyal medya başta olmak üzere televizyon kanalları aracılığıyla özel savaş politikası uygulanmaktadır. Ahlaki politik toplumun değer yargıları yerine çürütülen, yozlaştırılan bir toplumsallık hedeflenmiştir.
Abdullah Öcalan’ın dikkat çektiği “Spor, sanat, seks” üçlemesi günümüzde daha fazla yozlaştırma aracı olarak kullanılmış, bu politikaların merkezine kadın köleliği yerleştirilmiştir. İdeolojik hegemonyasını topluma kabul ettirmenin aracı haline gelen teknoloji aynı zamanda sermaye birikiminin de pazarı haline gelmiştir. Bireyselleşen, gösteri toplumu haline getirilmek istenen toplum, bu araçlarla uyuşturulmak istenmiştir. Milliyetçiliğin, cinsiyetçiliğin ya da dinciliğin kanıksatıldığı her yer de oluşturulan senaryolar, diziler, reklamlar ve okullar eliyle meşrulaştırılmıştır. Manevi olarak alaşağı edilemeyen yerde zor aygıtlarını devreye koymak ise yine ulus-devletin anti toplumcu özelliğinden kaynaklanmaktadır. Son zamanlarda Kürt kadın hareketinin ifade ettiği Üniformalı şiddet tanımı, ulus-devletin özel savaş yöntemlerinin teşhir edilmesi bakımından önemini korumaktadır. Özel savaş yöntemi olarak ortaya çıkan üniformalı şiddet milliyetçilikle palazlandırılan, cezasızlıkla cesaretlendirilen erkek egemen zihniyetin toplum kırım politikası olmuştur. Ulus-devletin özgür eş yaşam perspektifine düşman politikaları ile kadının toplumsal statüsü yok olurken diğer yandan çocuk tecavüzlerinin artması da toplum kırım politikasının en acı sonucu olmuştur. Ulus-devletin özel savaş argümanlarıyla kadınları, halkları, inançları, doğayı zapturapt altına alarak sermayeleştiren, bazen gönüllü bazen zor yoluyla geliştirdiği tüm politikaları toplumsallık karşıtı davranışlardır. Jineoloji bakış açısıyla geliştirilen erkekliğin değişimine dair kurucu politikaların engellenmesi de, yine ulus-devletin anti toplumcu özelliğinin sonuçlarındandır. Kürt özgürlük hareketinin, kadın özgürlüğü ve özgür eş yaşam politikalarının sonuç aldığı her toplumsallık alanı daralan iktidar tekellerinin hedefi olmuştur. Demokratik modernitenin inşa politikalarına karşı, hakikati çarpıklaştıran kendini topluma yegâne çözüm diye sunan ulus-devlet, tarihin en büyük yalanını topluma dayatmaktadır. Ulus-devlet gerçeğini en iyi ifade eden Irak, 22 ulus-devlete bölünen Arap ülkeleri, İsrail- Filistin, 50 yıldır bağımsız olmasına rağmen sorunlarını çözemeyen Ermenistan, Pakistan- Afganistan, İran, Suriye sorunu ulus-devletin çözüm olmadığının en somut örneklerindendir.
‘’Değişmeyen yıkılır’’ belirlemesini önce Libya için Kaddafi’ye, Irak için Saddam’a, Suriye için Esad’a güncel olarak İran ve Türkiye için yapan Abdullah Öcalan bir hakikate işaret etmiştir. Abdullah Öcalan’ın, değişimin demokratik ulus temelinde başta Ortadoğu’da gerçekleşmesi gerektiği, eşitlik ve özgürlükler arasındaki ince çizgiye dikkat edilerek, farklılıkların bütünlük içinde yaşanabileceği perspektifi güncelliğini korumuştur.
Ortadoğu’nun hem ana soylu yaşamın hem de devletli uygarlığın merkezi konumunda olma hali, konjonktürel olarak kendini korumaktadır. Kapitalizmin çoklu krizler yaşadığı günümüzde kendi varlığını sürdürmek için ulus-devlet argümanını kullanması artık yetmemektedir. Tekellerin bileşkesi haline gelen ulus-devletler maddi kültür değerlerinin yanı sıra kültürel hegemonyasını kurmaya çalışırken, kaos aralığında demokratik modernitenin inşacıları kendi çıkışlarını yakalamak için mücadele etmektedir.
Ortadoğu medeniyetin beşiği olma vasfıyla dil, din, mezhep, kabile ulus zenginliğini ortak yaşam idealini demokratik modernitede bulmaktadır. Bunun somut örneği olarak Rojava kadın devrimi umut aşılamıştır. Demokratik ulus zihniyeti başta kadınlar olmak üzere tüm halklara ortak kültür paydasında farklılıkların demokratik ilişkisini vaat etmiştir. Ortadoğu’da,’’Demokratik Uluslar Birliğine’’ giden yolda şüphesiz tek ulus zihniyetinin aşılması temel ilkedir. Kapitalizmin bölgesel ajanlığı konumunda olan ulus-devletlerin çözüm getirmeyeceği tüm ezilen uluslar için artık kabul edilmiştir. Rojava devrimi ile birlikte gelişen toplumsal yönetim biçimi, kendini demokratik moderniteye dayandırırken tek bir ulusun değil tüm farklılıkların ortak yaşam iradesine dönüşmüş olması önemlidir. Şüphesiz Abdullah Öcalan’ın Irak, İran, Suriye ve Türkiye’ye yaptığı demokratikleşme adımlarına dair ikazlar ve halklara sunduğu yeni paradigma bir tesadüfün değil, öngörülü bir tarihsel okumanın sonucuydu. Tarihsel ve toplumsal öngörünün bir sonucu olarak gerçekleşen 27 Şubat asrın çağrısının içeriği halklara gösterilen demokratik yaşamın belgesidir. Ulus-devletlerin Ortadoğu’da inkâr, ilhak ve işgal politikalarını hükümsüz kılacak amacı taşıyan çağrının önemi, Ortadoğu’nun yeniden dizayn edilmesinde halklar ve kadınlar lehine olduğu kuşku götürmeyecektir.
Fransa ve İngiltere garantörlüğünde 100 yıl önce imzalanan Lozan Antlaşması Kürt halkını dört parçaya ayırırken derin bir soykırım kıskacına mahkûm etmiştir. Yaratılmaya çalışan tek tip vatandaş tanımı dört parçada da etkili olamamıştır. Kültürel farklılıklar, Kürtlerin kendini yönetme formları, merkezi ve asimilasyoncu tüm baskılara karşı bir isyanı doğurmuştur. Kürtlerin siyasal haklarının yok sayıldığı inkâr sürecinin başlangıcı olarak ifade edebileceğimiz Lozan Antlaşması, Kürt halkının büyük mücadelesi sonucu etkisiz hale gelmeye başlamıştır. Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat’ta gerçekleştirdiği tarihi çağrı sonrası M. Abdi- Ahmet el Sara arasında imzalanan anlaşmanın, özellikle Lozan’ın hukuki olarak meşruluğunu tartışmaya açmıştır. Lozan anlaşmasının İngiltere ve Fransa denetiminde imzalanması sonrası bugün 8 maddelik anlaşma 100 yıl sonra aynı devletlerin gözetiminde imzalanmıştır. Demokratik modernite perspektifiyle mücadele eden, yeni yaşamı inşa ederken kadın özgürlük mücadelesi, ekolojik mücadele ve farklılıkların birliğini ilke edinen Kürt özgürlük hareketi Ortadoğu merkezli krizlerin çözüm gücü haline gelmiştir. Bu sebeple Suriye ve Rojava yönetimleri arasında imzalanan anlaşma tarihsel bir okumanın süzgecinden geçmeyi hak etmiştir. Bu anlaşma ile uluslar veya ulus-devletler arası küresel iradenin hukuki olarak sonun ilanının başlangıcı gibi durmaktadır. Bir bakımdan Lozan’ın iradesinin sonuçlanmasının hukuki çerçevesi olmuştur. Lozan ile dört parçada yaşayan Kürtleri Araplaştırma Farsileştirme politikası sonuçsuz kalırken Kürtler asli unsur olarak kabul edilmiştir. 8 maddelik anlaşma metni, Kürdün inkâr edildiği anlaşmayı aşarak Ermenilerin, Süryanilerin, Dürzilerin ve Arapların haklarını garantiye alma hedefi taşımaktadır. Şüphesiz Ortadoğu’da ulus-devletlerin yerine inşa edilecek Demokratik ulusların birliği paradigması başta Yahudi sermayesi olmak üzere emperyalist hegemonyacılığın çıkarlarına ters düşmektedir. Ulus-devlerin cinsiyetçi karakterinden yola çıkarak Ortadoğu’da kadın düşmanı, dinci ulus-devletler tayin etme gayreti son bulmayacaktır. 8 maddelik anlaşmanın bir tarafında ulus-devletin anti toplumcu tezahürü var iken, diğer tarafında demokratik modernitenin kadın özgürlükçü, çok halklı, çok dilli savunucuları bulunmaktadır.
Tarihin akışından bugüne değin kapitalist modernite ve demokratik modernite çizgisi başa baş bir mücadeleyi yürütürken, son kaos aralığında anti toplumcu ulus-devlet değil demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü demokratik ulus kazanacaktır. Ulus devletin kadın ve doğa düşmanı tekelci tekçi tüm kırım politikalarına karşı demokratik ekolojik kadın özgürlükçü paradigma olan Demokratik modernite Ana kaynağına bağlı olarak Ortadoğu’da yeniden doğuşunu gerçekleştirecektir.
Yoruma kapalı.