Düşünce ve Kuram Dergisi

Dünya Savaşlarına Karşı Halkların Barışı

Serdar Eren

 

20. Yüzyılın başı ve 21. Yüzyılın şu an içinde bulunduğumuz dönemi, uygarlık güçleri arasındaki sistem içi ilişki ve çelişkiler açısından dikkate değer benzerlikler taşıyor. Her şeyden önce bu son iki asrın 20-25 yıllık ilk dönemleri, gelişen/gelişmekte olan emperyalist paylaşım savaşları bakımından benzerdir. Birinci Paylaşım Savaşı’nda fitili, emperyalist rakiplerinden görece geç katılan Almanya ateşlemişti. İçinde bulunduğumuz asırda, üçüncüsünün günden güne gelişimine tanık olduğumuz savaşın zemini ise ABD ve İsrail tarafından hazırlandı. Savaş için öne sürülen görünür gerekçe, ilkinde Almanya’nın müttefiki Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun veliaht prensinin Saraybosna’da suikastla öldürülmesiydi. İngilizlerin denizaşırı sömürgelerine ulaşımını engellemek için Ortadoğu’ya epey önceden göz diken Almanya’nın, bu suikast olayının üzerine pusuda bekler vaziyette atlayarak, savaş gerekçesine dönüştürdüğü biliniyor. Bugünkü savaşa giden yol ise benzer bir “mağduriyet” gerekçesiyle 25 yıla yakın bir süre zarfında döşendi. 2001 yılındaki 11 Eylül saldırıları, ABD’nin önce Afganistan’a, akabinde de 2003 yılında Irak’a saldırmasıyla sonuçlandı. An itibarıyla nihai aşamada ise 7 Ekim 2023’te Hamas’ın İsrail’e yönelik saldırıları, savaşın ivmelendiği yeni aşamanın bahanesi olarak öne çıkarıldı.

Art arda gelen iki asrın söz konusu dönemleri, uluslararası devletler sistemi için birer restorasyon evresi olmaları yönüyle de benzerdir. 20. Yüzyılın başında devletli uygarlık adeta ulus-devletlere gebe gibidir. Birinci Paylaşım Savaşı ebelik yapar ve gücünü büyük oranda kaybetmiş olan eski rejimin büyük imparatorluklarının bünyesinden, irili ufaklı onlarca yeni ulus-devlet ortaya çıkar. Bugün de uluslararası sermaye ve devlet güçleri yeni bir düzen arayışındadır. Ve aynı ilkinde olduğu gibi bu sonuncusunda da savaşın ana mekânı ve düğüm noktası Ortadoğu’dur. Kapitalist hegemon sistem, 20. Yüzyılın başında doğumu için dünyanın altını üstüne getirdiği ulus-devletleri bugün bir bir ortadan kaldırarak bu restorasyonu gerçekleştirmek istemektedir.

Hegemon sistem, kendisinin yarattığı ulus-devletlerden kimilerini bitirme amacı gütse dahi, böyle bir niyetin güncel dünya savaşına sebep olacak kadar derin bir çelişki-çatışma durumuna işaret ettiğini belirtmek mümkün değildir. Hegemon sistem ve hedef alınan ulus-devlet yapıları arasındaki çelişki, görünürdeki belki yüzeysel bir çelişkiyi ifade edebilir. Ama hegemon sistemi dünya savaşına muhtaç bırakacak kadar esaslı ve kökü derinlerde olan çelişki, devletler arasında cereyan etmemektedir. Bunu Irak, Mısır, Tunus, Libya ve en son olarak Suriye’de rejimlerin düşüşü sonrasında yaşanan gelişmelerden gözlemlemek mümkündür. Söz konusu rejimler, küresel kapitalizmin planlarıyla birebir örtüşür nitelikte tarih sahnesinden çekilmiş değildir. Mısır ve Tunus’ta esas ve doğrudan belirleyici olan güç, Mısır ve Tunus halkıdır örneğin. Bu iki ülkede Mübarek ve Bin Ali gittikten sonra halkların istekleri doğrultusunda bir sistem kurulamamış olabilir. Bu ayrı bir sorundur. Despotik bir rejimin yıkılmış olması, adil, demokratik, refah düzeyi yüksek bir sistemi tek başına garanti etmemektedir. Bunun için diktatörleri yıkacak tepki gücünden daha fazlasına ihtiyaç vardır.

Yıkılan despotizmin demokratik ve toplumsal özgürlükçü bir sisteme evrilmesi; sınıf hareketlerinin gelişkinliği, dinamik kadın ve gençlik örgütlerinin varlığı, işçi sınıfıyla birlikte köylüler, kent orta sınıfı ve küçük burjuvaziyi kapsayacak demokratik bir hareketin açığa çıkarılması; oluşturulacak alternatif sisteme dair mutabakatın bu hareket içerisinde en azından temel konular üzerine (yasama ve yargının demokratikleştirilmesi, yoksulluk-işsizlik-gelir adaletsizliğine son verecek bir ekonomik sistemin oluşturulması vs.) sağlanmış olması; bilimden sanata tüm alanların halk hareketinin etkisini güçlendirecek nitelikte aktifleştirilmesi, enternasyonal dayanışmanın örülmesi, tüm bu süreci ısrar ve samimiyetle yürütecek demokratik önderliklerin varlığı ve etkisine bağlıdır.

Kaldı ki gelişmeler her zaman hegemon sistemin egemenlerinin istediği istikamette de gelişmez. Kapitalist sistemin müdahale etmek için hedef aldığı ülkede yaşayan halklar ve merkez kapitalist ülkelerdeki sınıf hareketleri, sistemin bekası için belirlenen planları akamete uğratabilir.

Son 15 yılda Ortadoğu coğrafyasında yaşanan sosyal-siyasal gelişmeler, tıpkı 100 yıl öncesinde olduğu gibi kapsamlı bir dönüşümün içerisinde bulunulduğunu ortaya koyuyor. Devlet ve sermaye güçleri, kendi cephelerinden bahaneler arayıp yaratarak provoke ettikleri kapsamlı savaşlarla böyle dönemlere girerken; halklar ve emekçi sınıflar da kendi öncüleri, örgütleri, dayanışma ağları ve programlarıyla yıkım ve ölümler kadar adalet, barış ve onurlu yaşamın nüvelerini barındıran bu tür kaotik dönemlere hazırlıklı girmek durumunda.

Aradan geçen yaklaşık 100 yıllık tarihsel dönemde “dünya savaşları” olarak adlandırılan olayların, farklı uygarlıklar arası bir hegemonya mücadelesinden ziyade devlet ve sermayeye dayalı kültür ile toplumsal kültür arasındaki mücadeleden kök aldığı dikkate alındığında; sürecin halklar açısından taşıdığı riskler kadar barındırdığı özgürlük imkânları da daha net görünürlük kazanmaktadır.

Bir ucunda devletli uygarlık güçlerinden birinin, diğer kutbunda da başka bir devletli uygarlık gücünün bulunduğu bir çelişki değildir söz konusu olan. Bahse konu asırlık tarihsel süreç, bunun böyle olmadığını; ister uysal ister sorunlu karakterde olsun, kapitalist dünya sistemiyle ilişki içerisinde olan devletlerin değil, halkların ve binlerce yıllık kültürlerinin kapitalist hegemonyayla ilişkisinin son tahlilde belirleyici olduğunu ortaya koyuyor.

 

Ulus-Devlet Hegemondur

Son yüzyıldır dünya ölçeğinde hegemonyaya dönüşerek aynı dünyayı kıyametin eşiğine getiren kapitalist sistemin, toplumsal varoluşa en ters karaktere sahip yapısı; neden bizzat ortaya çıkardığı ulus-devletlerle değil de esasen toplumla savaş hâlinde olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Diyalektiğin bilimsel ve devrimci yorumu, antik çağlarda birkaç asırda bir batıp yeniden çıkan uygarlıklar biçiminde yaşanan tekerrürün günümüzde de -belki biraz daha tempolu bir şekilde- emperyalist paylaşım savaşları biçiminde geliştiğini göstermektedir. Antik çağda aynı karaktere sahip uygarlıkların, kurulduktan belki bir, belki de iki ya da üç asır sonra yıkılmaları; araya bir Ortaçağ’ın girmesi, sonrasında yeni bir sınıflı-uygarlığın boy verişi ve bu çevrimin 5000 yıl boyunca Akdeniz-Ortadoğu, Hint, Çin gibi farklı uygarlık alanlarında “tarih tekerrürden ibarettir” deyişine ilham olacak biçimde devam edişi; kapitalizmin tek hegemon uygarlık gücüne dönüştüğü son asırda, devletler ve sermaye güçlerinin muhtaç olduğu dünya savaşlarının tekerrürüne dönüşmüş bulunuyor.

Yalnız, içinde bulunduğumuz çağın antik çağdaki tekerrürlerden iki temel noktada farkı bulunuyor:
Birincisi, eskiden uygarlık alanları kadar, doğal toplumun var olduğu sınıfsız-devletsiz alanlar da bulunmaktaydı ve o uygarlık güçlerine son ölümcül darbeyi, uygarlık güçlerince “barbarlar” diye tanımlanan o toplumlar indirmekteydi. Böylelikle kent kültüründen ziyade kırsal kültürün öne çıktığı, feodalizme benzer bir ara-uygarlık dönemi açılırdı. Uygarlıkları fetheden kabile ve aşiret birliklerinin çok küçük bir kısmı bu şekilde yeni uygarlık gücü olarak toplumlarından kopsalar dahi, sınıflı-devletli uygarlık sisteminin dışında doğal toplum varlığı devam ederdi.

Modern tarih öncesi Türkî devletlerin Türkmen aşiret topluluklarıyla, esasen ne kutsal ne de Romalı olan Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nun Kuzey Avrupalı Germen kabileleriyle, İslam devletlerinin bedevi Müslümanlarla çelişkileri bunu en açık haliyle ortaya koyan örneklerdir. Devlet nüfuzu, insan nüfusunun ancak çok sınırlı bir kısmı üzerinde etkili olabilmekte; eski uygarlık güçlerinden bakiye kesimler içerisinde, asimile edilmiş eski kabile-aşiret reislerinin öncülüğünde bir organizasyon olarak kalırdı.

İkinci fark ise antik dönemde, birbirinden izole edilmişçesine bağımsız farklı uygarlık alanları mevcuttu. Ortadoğu-Akdeniz havzası, Hint alt kıtası, Uzak Doğu Çin sahası, sınırlı birkaç istisnai olay dışında ayrı dünyalarmışçasına iktidar kavgalarını kendi içlerinde yaşar dururdu. Mesela Hindistan’da bugün bile etkisi tam olarak kırılamamış bulunan kast sistemi, antik uygarlıkların birden çok oluşu ve birbirleriyle ilişkilerinin sınırlı oluşu nedeniyle dış müdahalenin köklü dönüşümler yaratacak düzeyde gelişmediği; iç dinamiklerinse toplumsal dönüşüme güç getiremediği koşullarda kemikleşmiş sosyal sınıfsal ilişkilere işaret etmektedir.

Oysa kapitalizm çağında ne sistem dışı halkların varlığından ne de kapitalizmden ayrı bir uygarlık sisteminden söz edilebilmektedir. Ulus-devletlerin, hatta aralarında anti-emperyalizm iddiasına sahip olanların bile tamamı, hegemon kapitalist sistemi temsil etmekten öte bir rol oynamamaktadır. Bu nedenle kuruluşlarıyla kapitalist hegemonyaya katkı sunan ulus-devletlerin çökmesinde de kendi başına bir anti-kapitalist unsur aramanın anlamı bulunmamaktadır. Ve yine aynı nedenle, çelişkinin diğer kutbundaki mücadele dinamiği; inşasından, devamından ve çöküşünden kapitalist hegemonyanın çıkar sağladığı ulus-devletler değil, yarattıkları kültüre dayalı olarak kapitalizme direnen halklar olmaktadır.

2024’ün Ocak ayında, İsrail’in Filistin halkına karşı uyguladığı soykırım politikasına sözüm ona lanet okumak için düzenlenen mitingde konuşan Bilal Erdoğan, “zalimlere (İsrail’e) en büyük silahlarıyla karşılık vereceklerini” haykırırken, o en büyük silahın “dua etmek” olduğunu söylemekteydi. Büyük bir trajedinin ortasına atılan Filistin halkıyla sınırlı kalmaksızın, kendisini ciddiye alıp o meydana gelen binlerce kişiyle de alay edercesine, İsrail’in saldırganlığını duayla bertaraf edeceklerini salık veren oğul Erdoğan, esasen ulus-devlet sistemine dayalı olarak hegemonyasını kuran kapitalist sistemde devletler arası çelişkinin sınırları ve niteliğini açık etmekteydi.

Sahibi oldukları ticaret gemileri aracılığıyla aynı İsrail devletiyle ekonomik ilişkileri sürdürüp, oradan elde edilen gelirle şahsi kasalarını doldurmak varken, neden siyasi, diplomatik, ekonomik ve hukuki açıdan Filistin halkının yararına daha ciddi ve dürüst herhangi bir adım atılsın ki?

Kendilerinin Kürt halkı ve Önderliği’ne karşı uyguladığı tecrit, inkâr ve imha politikasını, bugüne kadar yaptıklarının samimi bir özeleştirisini ve hesabını verme temelinde feshedip, Ortadoğu’da kültür ve politikanın demokratikleştirilmesine katkı sunarak İsrail devletinin faşizminin engellenebileceği -en azından ciddi bir şekilde sınırlandırılabileceği-  neden görülsün ki?

Ezcümle: Tarihten güncele sayısız veri, hegemonundan uydusuna tüm ulus-devletlerin; Kürt, Filistinli Arap, İsrailli, Türk, Müslüman, Musevi ya da başka bir etnik köken veya inançtan olmasına bakmaksızın, tüm halkların sınıflı uygarlığın son halkası olan kapitalist sistemin sömürü mekanizması karşısında pasifize edilerek uysallaştırılması ortak paydasında birleştiğini göstermektedir.

 

Demokratik Konfederalizm Çözümdür

Türlü biçimler altında toplumsal varlık ve kültür bombardımanına tabi tutulmuş iken halkların, emekçi sınıfların, özellikle de kadın ve gençlerin, eski yapıların çözüldüğü; geleceğinse diyalektik zıtların mücadele, bilinç ve örgütlülüğüne dayalı olarak belirleneceği kaotik süreçlerde meydanı devlet ve sermaye güçlerine bırakması beklenemez. Kültür, politika, ideoloji ve öz savunma gücünün ortaya konacağı mücadele meydanlarında, tavizsiz direniş ve sınırsız yaratıcılıkla kendini gerçekleştirdikçe hegemonik sisteme karşı halk savaşının zafer potansiyelleri aktifleşecektir. Çünkü halklar, egemen güçlere karşı her bakımdan kendi sistemlerini yaratıp savunabildikleri kadar zafer iddiasında bulunabilir. O potansiyel aktifleştiği ve kendi sınırlarını aştığı oranda zafer rasyonel bir olasılık hâlini alabilir. Açıktır ki fiziki direnişin varlığını ve gerekliliğini yadsımamakla birlikte, fiziksel direnişten çok daha fazlasını gerektiren bir kendini gerçekleştirme olayı söz konusudur. Toplumsal varlığı teslim almaya ve toplumsal kültürü asimile etmeye dönük saldırılara karşı, fiziki direniş kadar özgürlükçü alternatifin yaratılması ve sisteme kavuşturulması da zaruridir. Abdullah Öcalan’ın insan ve doğa üzerinde yükselen kapitalist sistem tahakkümü ve bu tahakkümün ömrünü uzatma çabalarına karşı, tüm bu gereklilikleri karşılayacak biçim ve içerikte geliştirdiği yanıt Demokratik Konfederalizm Sistemi’dir.

Kapitalist modernitenin ekonomiye, politikaya ve doğaya yaklaşımının açığa çıkardığı toplumsal sorunlar karşısında Demokratik Konfederalizm Sistemi’nin çözüm gücü, temel bazı başlıklar üzerinden analiz edilecek olursa;

1. Devlet sistemleri sınıf egemenliğine dayalı olduklarından, hâkim sınıf ve zümrelerin çıkarına toplumun geri kalan çoğunluğunun politik alanın dışında tutulmasıyla karakter kazanır. Sümerlerden günümüzün ABD’sine, tarih boyunca örgütlenmiş tüm devletler için geçerlidir bu husus. Kapitalizmi ve siyasal sistemi, ulus-devleti diğer tarihî uygarlıklardan ayıran temel özellik, egemenlik sahasının genişliği ve etkilerinin toplumsal yapının tüm gözeneklerine nüfuz edecek derinlikte olmasıdır. Toplum, tarihin hiçbir döneminde politik özneliğini bu düzeyde kaybetmiş değildir. Politikayı devlet işleriyle denkleştiren “politika” anlayışının ters orantılı bir şekilde kabul görmesi için de geçerlidir belirtilenler. Politikayı bulaşılmaması gereken kirli bir alan olarak gören namuslu-vicdanlı insanlar, kapitalizm çağının eseridir. Eskinin aşiret-kabile toplumlarında politik alanın (ki bu yaşamın tamamını kapsamaktaydı) dışında bırakılmanın tek bir gerekçesi olabilirdi ki, o da toplumdan aforoz edilmekti. Aralarında nüanslar bulunsa da devlet dışı toplumların hepsinde politika, toplumun temel sorunlarına çözümün üretildiği, toplumsal varlığın devamı için zarurî görülen bir görev alanı olarak tanımlanmakta, bu doğrultuda uygulanmaktaydı. Baskı, zor, maddi ve manevi değerlerin gaspı, topluma yabancılaşma gibi, bugün politikayla neredeyse özdeş görülen negatif olgular, devlet sistemi ve bu sistemin temsilcilerine layık görülürdü. Devletleşme, soysuzlaşmakla eşdeğerdi. Yani eski toplumların dünya görüşünde devlet ve politika birbirine özdeş değildi. Geleneksel toplum, politikayı namusu gibi sahiplenirken, devlete karşı varlığını ve değerlerini korumayı esas almaktaydı. Geçmişin hakikate daha yakın bu algısının günümüzde ciddi anlamda çarpıldığı açıktır. Politikayı her türlü ahlaksızlığın döndüğü bir alan olarak görüp apolitik duruşa yönelen akıl, devletin varlığını meşru ve gerekli görüp devlete tabi olmakta herhangi bir sakınca duymamaktadır. Bu nedenle, çağımızın toplumsal sorunlarının bu denli ağır yaşanmasının temel nedenlerinin başına toplumun politika ile sorunlu ilişkisini koymak gerekir. Abdullah Öcalan’ın “Geçmiş, günümüzden daha hakikidir” tespiti, tam da devleti kabul edip politikadan uzaklaşan çoğunluğun içinde bulunduğu duruma dönük yapılmış gibidir. Nitekim arsızlığın türlü biçimleriyle toplumun karşısına çıkıp koltuklarında oturmaya devam eden Trumplar, Putinler ve Aliyevler bu hakikatsizlik zemininde boy vermektedir. Gelinen aşamada, ulus-devlet temsilcileri bile apolitik toplumun güçsüzlüğüne güvenerek, insanlıktan çıkan bu kişiliklerin davranış ve uygulamalarını savunamamakta; gün geçtikçe sayıları artan önemli bir kesimi ise eleştirel tutum geliştirmektedir. Fakat toplumsal politikanın zayıf olduğu bir zeminde geliştirilen eleştirilerin etkili olmadığı da görülmektedir. Politikasızlık zemininde gelişen eleştiri enflasyonu, dile-eyleme gelen özgürlük iradesinden ziyade yılgınlığın, bir kurtarıcı bekleme halinin dışavurumunun ifadesi oluyor. Özgürlük umutlarını yeşertmiyor; aksine, iktidarı elinde tutanların günden güne azgınlaşmasına neden oluyor. Toplum değerleri karşısında utanmazlığın değer kazanışı, toplumsal çürüme alâmeti sayısız olayın yaşanmasını; kültürsüzlüğün kültüre, ahlaksızlığın ahlaka dönüşmesini de beraberinde getiriyor.

Demokratik Konfederalizm programı, yaşanan tüm toplumsal sorunlarda böylesi belirleyici bir pozisyonda bulunan toplumsal politika sorununa çözüm sunuyor. Toplumu oluşturan tüm kesimlerin, hem kendi bünyelerinde hem de toplumun genelini ilgilendiren meseleler üzerine meclislerde bir araya gelerek çözüm üreten özneye dönüşmesinin kapılarını açıyor. İktidar ve sermaye elitlerinin rahatsızlığına ve engellemelerine takılmaksızın toplumsal iradenin yaşam bulmasının imkanlarını sunuyor. Burjuva egemen sınıfın elinde biçimsizleşip anlamsızlaşan demokrasinin, ideal haliyle yaşamsallaşarak anlam kazanmasının yolunu gösteriyor. Kendi çıkarlarından bihaber kalarak devlete kulluğu matah bir şey görür halde bulunan, içinde bulunduğu onca sorunun kinini bu sorunların esas müsebbiplerine değil de ülke içindeki veya dışındaki farklı sosyal kesimlere ve halklara kusmayı alışkanlık haline getiren çoğunluğun; politikaya, topluma ve tarihe yön verecek esaslı ve hakkaniyetli bir güce ulaşma fırsatını açığa çıkaracak ideolojik bilincin gelişim kanallarını açıyor. Resmî ideolojinin beyin yıkayan manipülasyonlarını geçersiz kılacak bilim anlayışının önünü açarak tarihin, sosyolojinin, pedagojinin ve daha birçok disiplinin insanlığın özgür gelişimine katkı sunacak nitelikte yeniden inşasının temellerini atıyor.

Elbette ki faşizmin (ki ulus-devletin nihai aşaması olduğu, tarihteki birçok örnekle somutlaşmıştır) varlığında da bilim ve teknoloji gelişmektedir. Çünkü demokrasiye kapalı iktidar yapılarının da bilim ve teknolojiye duyduğu ihtiyaç hayatidir. Fakat faşist bilim ve teknoloji, toplama kampları, atom bombaları ve insanın fiziki varlığıyla onurunu hiçe indirgeyen sayısız pratiğe temel olan bir paradigmaya dayalı olarak gelişmektedir. İnsanlık için değil, devlet ve sermaye grupları için, insanlığa karşı bir bilim ve teknolojidir.

Demokratik Konfederalizm’in sunduğu imkanlar kadar ortadan kaldırdığı “imkanlara” da ayrıca değinmek gerekir. Mesela demokratik politika zemininde temsil görevi üstlenmek üzere seçilen delegelerin, halk meclis ve kongrelerinde çalışma yürütürken, toplumun üzerinde bir kast olarak yükselme imkanları ortadan kaldırılmaktadır. Kongre ve kurultaylarda seçilen temsilciler, yürüttükleri çalışmaların karşılığı olarak bir emekçiden daha fazla kazanamayacağı gibi; verilen sorumluluğun ve temsil ettiği değerlerin hakkını verememesi durumunda belirlenen görev süresinin dolması beklenmeden görevden alınabilecektir. Bu temelde, devlet sistemlerinde rant alanına dönüşen politikanın Demokratik Konfederalizm’de dürüst, samimi, idealist ve hak eden yurttaşlarca toplumsal sorunların çözüme kavuşturulduğu bir alana dönüşeceği görülmektedir.

2. Her ne kadar burjuva iktisadında anlaşılmaz kılınmak için karmakarışık kavram ve formülasyonlara hapsedilmiş olsa da politika gibi ekonomi de toplumsal bir faaliyet alanıdır. Ekonomik üretimde bulunmak, ne bir ayrıcalık ne de angaryadır. Üretim, yaşamın içerisinde daha aktif yer almanın koşullarını sağladığında, kişinin kendini gerçekleştirme imkanlarını açığa çıkardığında ve paylaşımda eşitliği sağladığında değerlidir. Bu kıstaslara sahip olmayan bir üretim sistemi, bir ucunda durmaksızın kasası dolan sermaye güçleri ile diğer ucunda eve götüreceği ekmeği düşünmekten hayata yabancılaşmış işçi-emekçinin bulunduğu çarpıklıktan başka bir şey sunmayacaktır.

Demokratik Konfederalizm, sunduğu politik zeminle ekonomik sorunların da halk meclis ve kongrelerinde alınan karar doğrultusunda çözüme kavuşturulmasını öngörür. Ekonomik faaliyetlerle doğrudan ilgili olarak, komün ve kooperatif örgütlenmeleri kadar halk meclis ve kongreleri de ekonomik sorunların giderilmesine dönük çalışmaların ve hatta mücadelenin verildiği zemin olmaktadır. Nitekim salt kooperatiflerle demokratik ekonominin inşası imkansız değilse bile çok zordur. Hakeza ekonomik sorunların diğer siyasal sorunlarla bağlantılı birer mücadele gündemi olarak işlenmesi önündeki engeller de kaldırılmak durumundadır. Bugün ekonomi kategorisine sokulan hiçbir sorun yoktur ki diğer toplumsal sorunlardan bağımsız ele alınsın. Demokratik kooperatifçiliğin önünün açılmasından, pazar-piyasaya yönelik çıkarılacak yasalara; zorunlu yaşam malzemelerinin maddi yoksulluk içerisinde bulunan kesimler için tedarik edilmesinden konut sorununa; mafya-çete yapılarının ekonomi alanındaki etkinliğinin ortadan kaldırılmasından kadınlar, gençler, hatta yaşlılar için çalışma alanlarının eğitim desteğiyle birlikte oluşturulmasına ve çocuk işçiliğinin kaldırılmasına kadar birçok konuda toplumsal ekonomi, politik mücadeleyle iç içe inşa edilecektir.

3. Demokratik Konfederalizm, tekçi ulus-devlet sistemlerinde anayasada tanınmış uluslar dışında tutulan halkların inkâr edilip her türlü baskıya maruz bırakıldığı ulusal politika ve zihniyetin yol açtığı sorunlar başta olmak üzere, ulusal meseleye dair sorunlara da çözüm geliştirme kapasitesindedir. Farklı uluslar, Demokratik Konfederalizm sisteminde ulus olmaktan kaynaklı her türlü hakka sahip olacaktır. Aynı husus, anayasada tanınmış olsun ya da olmasın; nüfusun çoğunluğu ya da egemen kesiminin din, inanç ve mezhepsel kimliğinden farklı kimliğe/kültüre sahip toplumlar için de geçerlidir. Şu bilinmelidir ki 17. ve 18. yüzyıllarda Avrupa’da demokratik halk hareketleri içerisinde yer alan burjuva aydınların ufkunda ulus-devlet diye bir garabet bulunmamaktaydı. Aydınlanma akımının devrimci döneminin filozofları, ülke olarak dünyayı, millet olarak da insanlığı esas alır pozisyondaydı. Tarihteki birçok devrimci halk hareketini kötürüm bırakan gericileşme süreci, Avrupa’daki halk hareketlerinin açığa çıkardığı değerleri de vurdu ve bu gericileşme sürecinin nihai aşaması olarak ulusu kana, soya, dile, dine ve mezhebe göre tanımlayan devlet-ulus açığa çıkarıldı. Eski rejimin egemenlerinden iktidarı aldıktan sonra emekçi halk kitlelerinin emek ve bedelleriyle elde edilen devrim kazanımları, işçilerin, köylülerin, devrimci aydının, militan kadın ve gençlerin tasfiyesine kanalize edildi. Burjuva sınıfı, toplumun geniş emekçi ve devrimci kesimlerinin aleyhine gericiliğin temsilcisi olan aristokratlar, toprak sahipleri ve ruhban sınıfıyla uzlaştı. Sosyal gericilik zemininde güçlü ulus-devletler, dünyanın en büyük gücü olma yarışına girdi. Türkiye ve Ortadoğu devletlerinde şu an geçerli olan ulus yaklaşımı, emperyalizm yarışına Britanya ve Fransa imparatorluklarından daha geç dâhil olan Alman-Prusya ekolüne dayanmaktadır. Sömürgecilik ve emperyalizm rekabetinde geride kalışını kendi toplumunu seferber ederek telafi etmek durumunda kalan Alman-Prusya devleti, toplumu ortak bir hedefe odaklamak üzere kana, soya dayalı ulus tanımını esas aldı. Devleti dünyanın zirvesine oturtacak ulusal birlik ruhunu bu temelde açığa çıkarmayı hedefledi. Uluslaşma ve modernleşme sürecine geç dahil olan tüm devletler de aynı yoldan ilerlemeyi görev bildi. Giyim-kuşam, hatta bıyıklarının biçimini bile Prusyalı generalleri taklit ederek şekillendiren Türk askeri bürokrasisi, geliştirilen Türk ulusçuluğu için de Almanları izlemekten geri durmadı.

Demokratik Konfederalizm, farklı ulusları zorla bir sistem içerisinde tutup kimliklerini inkâr eden; tüm ulusları aynı kimliğe mahkûm bırakan uygulamalar başta olmak üzere ulusal baskı kapsamına giren tüm uygulamalara karşı, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını da gözeterek, ulusların gönüllü birliğini teşvik etmektedir. Farklı ulusların kendi ulusal meclisleriyle Demokratik Konfederal Sistem’de yer alması esas olmakla birlikte, anadilin yaşam, siyaset, eğitim dili olarak kullanılmasından; özgün ulusal halk kongrelerini örgütleme hakkı ve genel halk kongrelerinde temsil edilme hakkına kadar bir ulus olmaktan kaynaklı birçok hak, Demokratik Konfederalizm sisteminde halklara sunulmaktadır. Ulus-devlet sistemi ve ulusçu-milliyetçi düşüncenin toplumsal zihniyette yarattığı çarpıklık ve ahlaki çürümenin yol açtığı nefret suçları, ötekileştirme yaklaşımları, farklı ve özellikle de dezavantajlı halklara yönelik linç kampanyaları vb. pratiklerden toplumu arındıracak çözüm kapasitesiyle Demokratik Konfederalizm, toplumu mevcut sorunların esas kaynaklarına odaklayacak gelişim imkânlarını sunmaktadır.

4. Demokratik Konfederalizm, sınıf mücadelesinde emekçi sınıfların örgütlenme ve politikleşmesi önündeki tüm engellerin kaldırıldığı sistemi ifade etmektedir. Bununla birlikte, Demokratik Konfederalizm burjuva sınıfının lağvedildiği bir sistem de olmayacaktır. Demokratik Konfederalizm’in denk geldiği demokratik devrim konağının görevi, sınıfların ve üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasını kapsamamaktadır. Bunlar, sosyalist devrim açısından geçerli görevlerdir ve sosyalizme toplumsal aydınlanma temelinde gidilmesinin gerekliliği, 20. Yüzyılın reel-sosyalist pratiklerinin ortaya koyduğu bir derstir. Toplum, politikleşme süreci ve bu sürecin doğal bir parçası olarak gelişecek entelektüel aydınlanma temelinde, sosyalizm için mücadele verme ve sosyalizmi inşa etme düzeyini yakalayacaktır. Bunun için öyle on yıllar, yüzyıllar gibi süreler biçmemek gerekir. Demokratik Konfederalizm Sistemi’nde örgütlenecek sınıfların iradesiyle, öncülerin karakter ve yeteneği başta olmak üzere birçok toplumsal-politik faktör, bu sürecin ne kadar uzun ya da kısa süreceğinde etkili olacaktır. Buna bir de mülk sahiplerinin de halk kongrelerinde temsil hakkına sahip oluşu eklendiğinde, söz konusu halk meclis ve kongreleri birbirine zıt çıkarlara sahip farklı sınıflar açısından açık bir mücadele platformu olacaktır aynı zamanda. Bu, basit gibi görünebilir. Fakat şu unutulmamalı ki günümüzün anti-demokratik devlet sistemlerinde böylesi esaslı politik konuların gündeme getirilme, üzerine tartışma yürütme vs. imkânı bile neredeyse yoktur. Sınıf çelişkisine dayalı sorunların gündeme alınması, temsili demokraside parlamenterlerin 10-15 dakikalık kürsü hakkıyla sınırlıdır. Bunun dışında sınıf örgütlerinin faaliyetleri, sendikalaşma hakkı, sol-sosyalist partilerin etkinlikleri ve örgütsel çalışmaları, büyük bir baskı ve yasak politikasıyla sınırlandırılmaktadır. Bu nedenle, demokratik devrimlerde sınıf hareketlerinin örgütlü mücadele yürütmesinin önündeki engellerin kaldırılması esastır. Özetle; Demokratik Konfederalizm, sınıf çelişkisinin gerekli kıldığı mücadelenin gidebileceği en ileri noktaya kadar yürütülmesinin imkânlarını sunmaktadır.

5. Ulus-devlet sisteminde adalet, toplumun bir avuç elit dışında büyük kesimleri açısından umutların kesildiği bir konudur. Sadece günlük haber bültenlerine bakılsa, anlatılmak istenenin ne olduğu anlaşılacaktır. Türk ulus-devletinin “KCK operasyonları” kapsamında en yoğun yönelim geliştirdiği alanın adalet komisyonları olması tesadüf değildir. Hukuk, toplumu sisteme doğrudan bağlayan bir devlet mekanizması olarak işlev görmektedir. “Adalet mülkün temelidir” sözünün mahkeme duvarlarına kocaman harflerle yazılmış olması da bunun göstergesidir (Söz Hz. Ömer’e aittir ve Ömer, İslam’ın devletleşme yolundaki ilk ciddi kurumsal girişimleri başlatan halifedir). Adalet, toplumun değil; insanın ya da ahlakın değil; mülkün, yani devletin temeli olarak tanımlanmaktadır. Toplumsal ahlaka karşıt çizgide gelişen bir adalet anlayışı, daha başından adaletin inkâr edildiğini gösterir. Nitekim uygulamada yaşanan ve yaşatılanlar da budur. Demokratik Konfederalizm, sınıfsal karakterli adalet kurumu olarak hukukun eleştirisi üzerine adalet sistemini tesis etmeyi esas alır. Toplumun, adli meselelerde hakkaniyete daha yakın durmasının koşullarını; meclisinden akademisine, kooperatifinden öz-savunma perspektifine varana değin bütünlüklü bir sistem kapsamında sağlamaya çalışır. Yoksulluğun, her türden haksızlık ve eşitsizliğin, toplumsal sorunların toplumun iradesiyle çözüme bağlanması önünde binbir türlü engelin bitip tükenmeksizin varlığını sürdürdüğü ulus-devlet sisteminde; devletin yarattıklarına ek olarak, toplumsal çürümenin açığa çıkardığı lümpenliğin mağdur ettiği sayısız kişi ve topluluk, çözüm olmayacağını bile bile devlet karakollarına, mahkemelerine gitmekten kendilerini alıkoyamamaktadır. Bu, çaresiz bırakılmış bir toplum bireyinin, yaşadığı trajediyi unutmak istercesine kendini oyalamaya çalışmasından öte değer taşımayan bir çabanın ifadesidir. Demokratik Konfederalizm, toplumsal özneliği adalet alanında da gözeten yapısıyla mahkeme ve adalet komisyonlarını birbirini tamamlayacak yapılar olarak sisteme kavuşturmaktadır. Yerel ölçekli adalet komisyonları, hem toplumun sorunlar karşısındaki sorumluluk bilincini hem de toplumsal ahlâkı diri tutmayı esas alarak faaliyet yürütmekteyken, tek başlı hukuk sisteminin bu konularda yol açacağı körelmelere karşı destek işlevi görmektedir. Demokratik Konfederalizm’de adalet sistemi, bu yönünün yanı sıra hem sınıf hukukunun büyük çoğunluğa dayattığı adaletsizliğe karşıtlığı hem de toplumsal örgütlülüğe dayalı olarak açığa çıkarılacak toplumsal aidiyet ve özneleşme düzeyinin kişileri suça meyilli olmaktan uzak tutacak etkisiyle, körelen adalet bilincini yeniden canlandıracak sistemdir.

6. Devletle ilişkiler, devletlerin radikal demokrasiye ve demokratik konfederal hukuka yaklaşımına dayalı olarak gelişecektir. Demokratik Konfederalizm, devletleri ortadan kaldırmayı başlı başına bir hedef olarak belirlememektedir. Fakat bu, devletin çizeceği sınırlara göre hareket etmeye rıza gösterileceği anlamına da gelmemektedir. Başta da belirtildiği üzere halklar, devlet ve sermaye elitlerinin rahatsızlık ve engellemelerine takılmaksızın, radikal demokrasiye dayalı kendi öz yönetimlerini inşa edip savunacaklardır. Devlet, demokratik esaslara uygun bir şekilde yaklaşmayı esas alır, Demokratik Konfederal Sistemi anayasal temelde kabul ederse bu, radikal demokrasinin barışçıl şekilde inşa edileceğinin ifadesi olacaktır. Fakat ulus-devlet temsilcileri, bunu bekaları için bir sorun görüp halk demokrasisini dağıtmak için bahane üretmeye kalkışırlarsa; miting ve yürüyüşlerden silahlı devrimci halk savaşımına varana değin, özsavunma perspektifinin koşullara cevap olacak biçimde hayata geçirilmesi gündemleşecektir.

Belli başlıklar hâlinde ve tüm eksikliğiyle birlikte Demokratik Konfederalizm’in, toplumsal sorunlar karşısındaki çözüm olanak ve potansiyellerini böyle bir genel çerçevede değerlendirmek mümkündür. Demokratik Konfederal Sistem için son olarak şu hususu vurgulamak yerinde olacaktır: Demokratik Konfederalizm, toplumsal mücadeleler ve inşa edilen sistemler açısından bir son ve bir ideal değildir. Tam aksine, halkların ve tüm ezilen sınıfların, ulus-devlet canavarıyla uğraşmaktan farkına varamadığı belki de yeni türden sorunların görünürlük kazandığı bir sistem olmaktadır. Ama bunun negatif bir duruma işaret etmediği de görülmek durumundadır. Demokratik Konfederalizm, yüz yıldan uzun bir süredir ulus-devletin karanlık, nemli, havasız izbelerinde tutulan halkların gözlerini kamaştıracak ışığı, ciğerlerini yakacak temiz havayı sunmaktadır. Bunun, daha ileriyi daha net görebilmek ve daha uzun soluklu bir mücadele yürüyüşünü gerçekleştirebilmek açısından karanlığın huzurundan katbekat daha değerli olduğu kesindir. Bir son ve ideal değildir; özgür toplum ve bireyin yeni sorunlarla karşılaşacağı fakat yolunu değiştirmeyip özgüvenle yeni görevlerinin üzerine gideceği yeni bir başlangıçtır. Ve gerçekçidir; samimiyet ve kararlılıkla uğruna kavgaya tutuşanı, mevcut gerçekliğe tabi bir nesne olmaktan çıkarıp büyük ideallerin yolcusuna dönüştürecek nitelikte gerçekçidir.

 

Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.