Düşünce ve Kuram Dergisi

Ulus-Devlet Gerçekliği ve Demokratik Ulus Çözümü

Zozan Kutum

 

Kapitalist modernitenin üçlü sacayaklarından biri olan ulus-devlet sistemini iyi anlayabilmek için hangi koşullarda ortaya çıktığını, nelerin etken olduğuna bakmak gerekir. Çıkış tarihi kapitalizmin yükselişe geçtiği tarih olan 16. ve 17. Yüzyılla başlamakla birlikte dünyanın geneline yayılması, özellikle endüstri  alanındaki gelişmeler sonucu ulaşımda sağlanan kolaylıklarla, son iki yüz yıl içerisinde gerçekleşmiştir. Ulus-devlet modelinden önce dünyada hakim olan sistemler, imparatorluklar ve kent devletleri modelleri ile bu her iki modelde binlerce yıl boyunca bazen iç içe bazen de biri diğerini baskılayarak hakimiyetlerini sürdürmüşlerdir. Hem imparatorluklar hem de kent devletleri hakim oldukları sınırlar, uyguladıkları politikalar ve yönetim biçimleriyle ulus-devlet yapısından farklı yönlere sahiptirler.

İmparatorluklar çok geniş sınırlara yayılmış, bünyesinde onlarca farklı halklar, inançlar ve kültürler barındırıp merkezi bir yönetim şeklinden ziyade ademi-merkeziyetçi yönetim yapısında olurken; kent devletleri daha küçük bir alanla genelde tek bir şehirle sınırlı olup, kent meclislerinde alınan kararlarla yönetiliyordu. 1500’lü yılların ortasında batıda İspanyol İmparatorluğu, doğuda Osmanlı İmparatorluğu hâkimken; gelişen kent devletlerinin başını İtalyan, Londra ve Amsterdam kentleri çekiyordu. Bu dönemde Katolik Kilisesi’nin baskılarından kurtulmak için görece laik, Protestan mezheplerini benimsemiş olan Hollanda ve İngiltere kentleri, krallık kilisesinin koruyuculuğunu üstlenen İspanyol İmparatorluğu tarafından tehdit altındaydı. 1566’da başlayan İspanyol İmparatorluğu’nun saldırıları sonucu özellikle Hollanda’nın Protestan olan yedi eyaletinin birleşerek, İspanyollarla onlarca yıl çatışıp tamamen topraklarından çıkardıktan sonra kendi ulus-devlet cumhuriyetlerini kurdular. Murray Bookchin ulus kavramı için, “İspanyol yönetimine karşı bir ayaklanma olarak, 17. Yüzyılda yalnızca bölgesel bir egemenliği değil, halkı ifade eden bir sözcüğü ‘ulus’ imgesini isyan için harekete geçirici, güç olarak ortaya çıkaran ilk devrimlerden biriydi” diyerek kavramın çıkış noktasını ifade eder.

İngiltere’de ise güçlü bir ulus-devlet cumhuriyetine giden yolu açan, parlamento ve kral arasındaki çatışmaların sonucudur. Parlamentoyu savunmak için oluşturulan ordu kendilerine “Eşitleyenler” anlamında “Düzleyiciler” ismini vermiş, çoğunluğu işçi ve zanaatçılardan oluşan toplumsal sınıflaşmayı kabul etmeyen, her alanda kendi kendilerini yönetmeyi hedef alan, kadınların da aktif bir şekilde yer aldığı bu oluşumun etkisi altındaydı. Bu savaşı Düzleyicilerin desteğiyle parlamento birlikleri kazanır, fakat Düzleyicilerin taleplerini aşırı bulan ve halk arasındaki etkinliklerden korkmaya başlayan orta sınıf ve tüccar sınıfının (parlamentoda önemli bir güce sahiptiler) desteğiyle birliklerden yavaş yavaş atılıp etkinlikleri azaltıldı.

Ulus-devlet yolunda ilerleyen bu iki örneğe baktığımızda da temel aktif olan kesimlerin burjuva tüccar sınıfı değil, daha eşitlikçi bir düzen için mücadele eden PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın demokratik modernite güçleri olarak isimlendirdiği sömürülen, ezilen işçilerden, emekçilerden, kadınlardan ve toprağına bağlı gerçek yurtseverlerden oluştuğunu görmekteyiz. Yeni bir yaşam modeli için mücadele eden bu güçlerin gelişen kapitalist burjuva ve iktidar tekelcileri tarafından karları ve iktidarları için tehlikeli gördüklerinden bertaraf edilmeye çalıştıkları sonraki mücadele tarihlerinde de ortaya çıkmaktadır. Fransa’da neredeyse yüzyıla yayılan devrimlerde hedeflendiği gibi komün bir yaşam biçimi olmayıp, ulus-devletlerin sonrasında onsuz hakimiyetini sürdürmekte çok zorlanacağı milliyetçilik ideolojisiydi.

Endüstrinin ve kapitalizmin büyümesi sonrasında artan kar kanunu önünde engel olarak görülen imparatorluklar aşılmış, 19. ve 20. yüzyıllarda ulus-devlet hızla yayılmıştır. Bireysel hak ve özgürlüklerin güvencesi sayılan liberal ideolojinin gelişimi de bu süreci hızlandırır. Sadece orta sınıf kapitalist burjuva kesimi değil, sağıyla-soluyla neredeyse tüm aydın ve ideologlar bu sistemi savunmuşlardır. Solun öncüsü ve komünal bir yaşamın savunucusu olan Marx proleter sınıfın gelişimi için feodal yapıların yıkılması ve endüstrinin yayılması gerektiğini söyleyerek, İngiltere’nin Hindistan’ı sömürgesi altına almasına olumlu bir gözle bakmıştır. Yine ulus-devlet merkezi yapısına engel olabilecek tüm adem-i merkeziyetçi siyasi yapıların, esnaf ve zanaatçıların örgütlenmesi olan lonca teşkilatlarının ortadan kaldırılmasını destekliyordu. Açıktır ki Marx kapitalizmin, endüstriyalizmin ve ulus-devlet sisteminin paralel gelişimini görmüş ve bu üçlüye proleter sınıfın gelişmesinde mihenk taşı olarak bakmıştır. Marx’ın bu fikirleri sonraki sol ve sosyalist güçleri etkilemiş ve hem Lenin’in hem de ABD Başkanı Wilson’un savunduğu “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı” ilkesi her ulusa bir devlet olgusu olarak yorumlanmış ve kabul görmüştür. 20. Yüzyılın ortalarında ve sonlarında gelişen ulusal kurtuluş hareketlerinin böylece rotasını çizmiştir.

Hegemon güçler tarafından bu kadar tutulan ve dayatılan, sol ve sosyalist güçler bakımından kurtuluşa, bağımsızlığa giden yol olarak görülen ulus-devletin gerçekliğine daha yakından baktığımızda derin acılara, katliamlara, soykırımlara, iç savaşlara ve geri dönülmez kitlesel göçlere yol açtığını görüyoruz. Sarıldığı liberalizm ideolojisi bireyin özgürlüğünden söz edip her tarafa yayılmaya çalışırken, gerçekte bireye en derin köleliği yaşatır. Hegemon devletler ulus-devlet yapısıyla böl parçala yönet politikalarını uygulayarak halkları, toplumları nasıl ayrıştırıyorsa liberal ideoloji de benzer şekilde bireyi toplumdan koparmak için bin yıllara varan toplumsal-ahlaki ve politik kültürü hedef alıyor. Devletin hukuk ve yasa düzenlemelerinde liberalizmin merkezde yer alması da amaçlarına ulaşmasında yardımcı olur.

 

Ulus-Devlet Diğer Kimlikleri Yok Sayar

Önceki yönetim sistemlerinin genel politik uygulamalarına baktığımızda toplumların, halkların, grupların kendi öz örgütlenme oluşumlarına bu derece müdahale edilip bitirilmeye çalıştıklarını görmemekteyiz. Ulus-devlet merkezi yapısı kendi denetimini sağlayamadığı, kontrol edemediği oluşumları, iktidarı ve dayandığı, ortaklaştığı kapitalist burjuva sınıfının çıkarları için tehlikeli gördüğünden bürokratik yönetimi dışında örgütlenmelere ve kurumlaşmalara izin vermemektedir. Bu merkeziyetçi politikaların sonucunda Anadolu’da özerk yaşayan Türkmen göçebelerine, ekonomik oluşumlarını aralarında örgütleyip tüccar sınıfının kar kazançlarının büyümesine engel olan, üyelerini eğiten ve savunmalarını kendileri sağlayan ahilik teşkilatına, Kürdistan’da binlerce yıllık tarihi olan aşiret yapılanmalarına, anadillerinde eğitim veren medrese kurumlarına son verilmiştir. Alevi ve Sünni inancı ve mezhepleri etrafında örgütlenmiş fakat günümüzdeki gibi birbirlerine karşıtlaştırılmamış toplumların manevi yaşamında önemli bir yer tutan ahlaki yaşam anlamında yol gösterici rolünde olan tarikatlar, abdallar, pirler örgütlenmeleri adım adım bitirilmiştir. Ortadoğu’nun farklı bölgelerinde ve Avrupa’da da benzer oluşum ve örgütlenmelerine aynı iktidara yaklaşım sonucu son verilmiştir. Bu konuda Abdullah Öcalan’ın değerlendirmeleri ufuk açıcıdır: “Artan merkezileşme sadece yerel iktidarların güç kaybı pahasına gerçekleşmedi. Genel olarak toplumların özyönetim haklarını da sürekli gasp ederek, gerek merkezindeki gerek çevresindeki hatta dışındaki aile ve kabilelerin doğal demokratik düzenlerine de hep müdahale ederek, onların özyönetim haklarını elinden alıp kendilerine bağlayarak hegemonik merkezi güçlendirdi.”

Ulus-devlet sisteminin öncekilerden en temel farkı ve büyük tahribatlara neden olan yanı, bir ulusun dili, kültürü ve inancı üzerine inşa edilmesi, diğer kimlikleri yok sayması ve bu kimliğe diğerlerini zorla tabi kılmaya çalışmasıdır. Gerald W. Johnson, “Eski dünyanın hiçbir çok dilli imparatorluğunun, nüfusun tamamına tek bir dil dayatma konusunda ‘bütün inançlar eşittir’ düsturuna sadık, liberal cumhuriyet kadar acımasız olmaya cüret etmemiş olması, tarihin küçük garipliklerinden biridir” diyerek, imparatorluk ve liberal ulus-devlet cumhuriyeti arasındaki en önemli farklardan birini ortaya koyar. İspanyol İmparatorluğu, ABD kıtasını keşfedince oranın gerçek sahipleri olan yerlere Katolik inancını yer yer misyoner grubun telkinleriyle çoğu zaman da zor ve şiddetle benimsetmeye çalıştı. İspanyolları ABD kıtasından kovan İngiliz cumhuriyetçileri, İngiliz dil, kültür ve medeniyetini daha büyük kıyımlar yaparak tüm kıtaya yaydılar. Aynı uygulamaları Avustralya kıtasında ve daha çok sömürgeleştirdikleri bölgelerde gerçekleştirdiler. Bu zihniyet ve yapılanmaya sahip diğer cumhuriyetçi devletler de benzer şeyleri yaptılar. Bunlara karşı direnen, mücadele eden milyonlarca insan katliamlara uğradı, yurdundan göçertildi, hayatta kalanlarsa sürekli baskı ve zulümlerle yüz yüze kaldı. Antonio Negri, bu devlet sisteminin tehlikelerine şöyle dikkat çeker: “Modern egemenlik kök saldığı her yerde toplumsal alanı baştan başa kuşatan ve hem kimliğin arılığını korumak hem de öteki olan herkesi dışlamak için hiyerarşik toprak sınırları dayatan bir leviathan yaratır.”

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra bu leviathan, kapitalist tekelci güçler, hegemonik güçleri de arkasına alarak, tüm üretim, tüketim, ithalat ve ihracatı daha iyi kontrol edip, biriken karları ellerinde toplayabilmek için Ortadoğu coğrafyasını planlanan sınırlara bölüp, burada da hâkimiyetini kurar. Birçok medeniyete beşiklik etmiş, binlerce yıldır halkların, inançların, kültürlerin beraber yaşadığı bu toprakların yapay sınırlara hapsedilmesi son yıllarda da gördüğümüz gibi Ortadoğu’yu kan deryasına dönüştürmüştür. Ardı ardına gelişen müdahalelerle sınırları yeniden güncelleme ve ABD’nin öncülüğünde gelişen ulus inşa etme çabalarının hiçbiri bu topraklarda tutmuyor. Bu girişimlerin sonucunda ya askeri diktatörler ya cihatçı örgütler ya da iç savaşlar gerçekleşiyor.

1990’ların başlarında Yugoslavya’nın dağılmasından sonra Balkan devletleri de kıyım ve katliamlarla geçen süreçler yaşamıştır. Son zamanlarda burada belli bir daralma olsa da çizilen sınırların memnuniyetsizliği ile azınlıkta olan halkların taleplerinin karşılanmamasından dolayı yer yer ciddi sorunlara ulaşan bir huzursuzluk vardır. Benzer bir şekilde Afrika’nın güneyinde ve kuzeyinde artan şiddetli çatışmalar, ardı ardına yapılan darbeler ve bunlar sonucunda dünyanın her alanına yayılmış sayıları on milyonları bulan güçler, büyüyen bir sistemsel krizin olduğunu göstermektedir. Uluslararası ölçekte yapılan toplantılar, zirveler ile devlet güdümündeki sivil toplum örgütlerinin bu sorunları çözebilecek ne programlara sahiptir ne de çözmek istemektedirler. Aksine bu sorunlarda, çatışmalarda önemli payları vardır ve bazen bunları derinleştirerek, bazen bir bölgeden başka bir bölgeye aktararak, bazen de kendilerini barış elçisi gibi sunarak, buralardan çıkar sağlamaya çalışırlar. Abdullah Öcalan “Savaşın daha fazla kar getireceğini düşünseler savaşı, barışın daha karlı olacağını düşünseler barışı seçerler” belirlemesiyle, hegemon güçlerin bu konudaki yaklaşımlarını ortaya koyar.

Tüm bu yaşanan savaşlara, katliamlara, zorunlu göçlere, ekonomik çıkmazlara çözümün devletlerden, büyük hegemon güçlerden gelemeyeceği daha fazla açığa çıkmaktadır. Çözümün ancak halkların kendi iradesiyle oluşturdukları yeni bir yaşam zihniyeti ve modeliyle gelebileceği giderek daha iyi anlaşılıyor. Bu bağlamda Abdullah Öcalan’ın geliştirmiş olduğu demokratik konfederalizm sisteminin demokratik ulus ayağı halklara önemli bir çözüm fırsatı sunmaktadır. Demokratik ulus; özellikle son 60-70 yıl içerisinde katı ulus-devletçi yapının artık kapitalist tekelciler içinde belli sorunlar oluşturmaya başlamasıyla, öncelikle Avrupa ülkeleri ve Kanada’da, daha sonrada dünyanın farklı yerlerine yayılan federatif devlet yapıları, özerk bölge oluşumları ve kanton sistemine dayanan devlet düzenlemeleri gibi sistemlerden farklıdır. Bu yapılar bazı olumluluklara sahipse de ve bazı yönleriyle sorunlara çözüm olsa da halkların kendi yaşamlarıyla ilgili her konuda öz iradelerini gerçekleştirmelerine tam anlamıyla yol açmazlar. Federalizm ve özerk yapılanma modelleri üniter devlet sistemine oranla daha fazla tercih edilebilir, ancak onlar da eyalete ve bölgeye (belli bir halk kimliğinin yoğunlaştığı bölgelerde olabilir veyahut olmayabilir de) dayalı temsili parlamenter yönetimlerin hâkim olduğu yapılardır. İçlerinde doğrudan demokrasinin uygulandığı özerk bölgeler her ne kadar olsa da genelde bunlar istisnadır. Kanton yönetim sistemi birçok konuda halkın genel onayına başvursa da ne bu konular toplumun tüm sorunlarını kapsamakta ne de halkın bütünü yönetim içerisinde sürekli aktiftir. ABD ve Kanada’nın bazı eyaletlerinde uygulanan, rezerv olan sistemleri ise yerli halklara, kabilelere devredilmiş küçük toprak alanlarda verilen kısmi haklarla, geleneksel kültürleri ve yasalarla yaşadıkları alanlardır. Bir nevi gettolaşmış bu rezerv alanlar kendi içerisinde çok fazla kapalı, ülkenin genel yönetimine katılımı yok denecek kadar azdır. Son dönemlerde kimi ülke ve bölgelerde tanınan kültürel haklar da toplumun ekonomik, politik, çevre, toplumsal cinsiyet gibi konuları kapsamadığından yetersizdir.

 

 Toplumsal Varoluş İrade gücüdür

Demokratik ulus bu sistemlere nazaran bünyesinde barındırdığı tüm halkları, kimlikleri, inançları ve kültürleri ile kendi sistemleriyle demokratik kurumlaşmalarını her alanda oluşturarak, bir arada yaşamayı esas alan ortak yaşam modelidir. Demokratik ulus (toplum) özerk bir bölgede hayata geçirilebileceği gibi ulus-devletlerle belli bir uzlaşım temelinde de oluşabilir. Avrupa hukuk yapısı içerisinde desantralizasyon denilen “yetki devri”nin tanınmasıyla merkezden yerele yetki aktarımı olabilmektedir ve bu şekilde belediyelerin il ve bölge meclislerinin yetkileri artmaktadır. Bunda yeni bir anayasaya da geçmek zorunlu değildir. Devlet tarafından çıkartılan kanunlarla da bu sağlanabilir ve üniter devlet yapısına da uygundur. Fransa gibi üniter bir ulus-devlet de bu yasaları tanımış, yerel yönetimlere daha fazla hak tanımıştır. Başlangıçta bu yasalarla yetkilendirilen yerel yönetimler, demokratik kültürün daha fazla benimsenmesi ve yaygınlaşmasıyla beraber giderek genişleyebilir. Benzer şekilde ulusların dil ve kültürü üzerinde varolan baskı ve yasaların kaldırılması, her alan ve kurumlarda kendilerini ifade etmelerine engel olunmaması için önemlidir.

Demokratik toplumun inşa edilmesinde geliştirilecek yasal zemin ve güvenceler kadar onun zihniyetini, felsefesini ve tarihsel anlamını kavramak, özümsemek de önemlidir. Abdullah Öcalan, bu modeli tanımlarken şunları belirtir: “Demokratik toplum gerçekten farklılıkları en geniş yaşayan toplumdur. Her toplumsal grup tek tip kültüre ve vatandaşlığa mahkûm kılınmadan kendi öz kültürü ve kimliği etrafında oluşacak farklılıklar içinde yaşayabilir. Kimlik farklılaşmasından siyasi farklılaşmaya kadar topluluklar potansiyelini açığa çıkartıp aktif bir yaşama dönüştürebilir. Hiçbir topluluğun homojenleştirilme endişesi yoktur. Tek renklilik çirkinlik, sıkıcılık ve farklılık olarak görülür. Çok renklilik ise bağında zenginlik, hoşgörü ve güzellik taşır. Bu koşullar altında eşitlik ve özgürlük daha çok sağlanmış olur. Ancak farklılığa dayanan eşitlik ve özgürlük değerlidir.”

Ulus-devlet diğer kimlik ve inançları sürekli dışlayıp, milliyetçiliği derinleştirip haklar arasında aşılması zor mesafeler oluştururken, demokratik ulus ise yurtseverliği, halkların bir arada ortak yaşamalarının zenginliğini vurgulayarak, bu mesafeleri azaltmaya ve aşmaya çalışır. Gerçek eşitlik ve özgürlük anlayışını ve uygulamalarının kaynağını liberal ideolojide değil, toplumun politik ve ahlaki kültüründe aramayı esas alır. Bu konuda bireylerde farkındalığı oluşturmak için eğitimin büyük önemi vardır. Resmi eğitimde, üzerinde inşa edildiği kimlik kutsallaştırılıp yüceltilirken, diğer kimliklere yer verilmez. Verdiğinde ise olumsuzlayarak verir. Bireylere küçük yaşlardan itibaren egemenlerin, fatihlerin kurduğu devletlerin, saltanatların, yendikleri savaşların dışında toplumsal büyük dönüşüme yol açan hareketlerin, devlet yapılanması dışında yaşayan toplulukların, katliama uğramış halkların tarihleri anlatılmaz. Kendi tarihini bilmeyen, kendi özüne yabancı, nedenini ve nasılını sorgulamayan, düşünmeyen bireyler, egemenlerin tam da ideal olarak gördükleri birey tipidir ve eğitim sistemlerini de buna göre düzenlerler. Demokratik toplumda ise bireylerin tarihsel-toplumsal gerçekliklerle eğitilmesi esas alınır.

Yine demokratik kültür geleneğinin anlatılıp anlaşılması, iktidar zihniyetinin her tarafı sardığı bu dönemde çok önemlidir. Michel Foucault “Hapishanenin Doğuşu” adlı kitabında, modern devletin iktidarını en fazla biriktirdiği alanlar olarak askeri kışlalı, hapishaneleri ve eğitim kurumlarını göstermiştir. Modern devletler bireyleri ve toplumları, politika ve yönetim kültüründen uzaklaştırmak için iktidar kültürüyle beslemeye çalışır. Sadece bu üç kurum değil, devletin tüm bürokratik kurumlarında iktidar üretilir ve hemen hemen tüm toplumsal, sosyal ilişkilere yayılması sağlanır. Michel Foucault’un bu üç kurumu özellikle örnek göstermesi belirgin hiyerarşik yapısından kaynaklanır. Bu kurumlarda bireyler eşit değildir ve biçilen roller, misyonlar ve uyulması gereken katı kurallar vardır. Bir yanda itaat kültürünü oluşturma ve ıslah etme esas alınırken, diğer yandan iktidar ve güç duygusuyla beslenir. Bu üç kurumdan geçmeyen çok az kişi vardır. Onlar da evde, işyerlerinde, yaşamın her alanında iktidar kültürüyle sürekli ilişki içerisindedir. Toplumda artan şiddetin, özellikle kadına dönük şiddetin çok fazla olması iktidar olgusunun artması sonucudur. Demokratik toplum anlayışında toplum ve bireyi bu zehirli iktidarcı yaklaşımla değil, demokratik-politik kültürle beslemeye çalışır. Özgürleşme ve kendini var etmenin yolu olarak iktidarcı güç anlayışını görmez, demokratik toplumsal varoluşunu sağladığı iradeli gücü görür.

Bu model, devlet yapıları gibi bürokratik, hiyerarşik bir yönetim şeklini esas almıyor, tabandan komün ve meclisler şeklinde örgütlenmeyi esas alıyor. Günümüzde böylesine bir yönetim sistemi, karmaşık ve uygulanması zor gözükse de tarihsel gerçeklikte bunun çokça örnekleri vardır. Avrupa’da 1500’lü yıllarda başlayan, Katolik Kilisesi’nin baskılarına karşı İsa’nın gerçek öğretisine dönülmesini esas alan inanç temelli halk ayaklanmalarından, sosyalist devrim süreçlerine kadar ilk girişilen oluşumlar, meclisler ve komünlerdir. Fransa’nın 1789’dan 1876 Paris Komünü’ne kadar yüzyılı bulan devrim tarihi komün ve meclis örnekleriyle doludur. Reel sosyalizmin geliştiği Sovyet Rusya’da, fabrikada işçilerin, kışlada askerlerin, kırsalda köylülerin örgütlendiği meclisler oluşturulmuştur. Ortadoğu’da da bu örnekler zengindir. Kültürel ve coğrafi farklılıklardan kaynaklı biçim olarak aynı değildir, ancak öz olarak birbirine benzemektedir. Muhammed’i İslam’ın ilk zamanında cami sadece ibadet evleri değil, toplum yaşamıyla ilgili meselelerin konuşulduğu, tartışıldığı, karara bağlandığı mekanlardır. Milattan sonra 900’lü yıllarda İsmailiyye mezhebine mensup Karmatîler, Suriye ve Irak bölgesinde komünal bir yaşam sürdürdükleri için tarihe “İslam komüncüleri” diye geçerler. Ege’nin Aydın ve Manisa şehrinde Şeyh Bedreddin’in felsefesi öncülüğünde müritleri ve yerel halk Osmanlı Devleti’nin beylerine vergi vermeyi reddedip toprağı ortaklaştırarak, genç yaşlı, kadın erkek ayrımı gözetmeden köylüsü esnafı, Yahudisi ve Müslümanı hep beraber köy ve kasabalarda yeni bir yaşam örgütlemeye giriştiler. Tarihin gün yüzüne çıkmış ve çıkmayı bekleyen sayfalarında böylesi örnekler çoktur. Resmi tarih anlayışının toplumsal hafızalardan silmeye çalıştığı bu örnekler, demokratik toplum geleneği ve kültürünün çok zengin ve köklü olduğunu gösteriyor ve demokratik geleneğin bir mirası olarak bize ulaşmıştır. Abdullah Öcalan da bu güçlü mirasa sahip çıkıp, dönemin gerçekliklerine göre düzenleyerek, Ortadoğu başta olmak üzere tüm dünya halklarına demokratik toplum (ulus) modelini sunmuştur. Bu yaşam modelinde kadının rolü her zaman belirleyici olacaktır. Çünkü kadın hem tarihsel ve toplumsal gerçeklikte demokratik kültürün oluşumunda, hem bu yönlü devrimsel hareketlerde, hem de bu kültürün günümüze kadar ulaşmasında en temel güçtür. Devletli uygarlığın kadından çalıp üzerine uygarlığını inşa ettiği bin yılların birikimi olan toplumsal-ahlaki değerleri tıpkı Uruk tanrıçası İnanna’nın 104 Me’sini Enki’den geri alıp kentinin halkına dağıttığı gibi kadın da bunları yeni bir yaşam öncülüğünde toplumlara, halklara dağıtacaktır.

 

Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.