Her şey, herkes dahil olduğu ekosistemin sınırları ve gereklilikleri çerçevesinde yaşar. Gelinen yer (doğa, ana) ve onun gereklilikleri görmezden gelinerek, tümden bağımsız, yaşam kurallarını o türün kendisinin koyduğu bir yaşamı en yetkin bir canlı olarak insan da dahil hiçbir varlık gerçekleştiremez. Tüm oluşlar kendi ekosistemleri tarafından sınırlandırılmışlardır. Ekosisteminin gerekliliklerine göre yaşamayan, onları yok sayan türler yok olmakla karşı karşıya kalır. Bu yok oluşun boyutunu kapasite belirler. İnsan türü, hiçbir canlıda olmadığı kadar, kendisiyle birlikte daha pek çok türün hatta tüm canlılığın, gezegenimizin sonunu getirebilecek denli zararlı olma potansiyeline sahiptir.
İnsan dahil tüm türler açısından gelinen yer, kaynak olan doğa, yarattıklarına nasıl bir yaşam yaşamaları gerektiğini kendilerine kodlar. Her canlı, doğadan kendisine kalan ve doğanın bir gerçekleşmesi anlamına gelen duygusal zekâ ile doğada yaşamaya koyulur. Beslenme, korunma ve üreme, tüm canlılarda görülen ve türün devamı için kesinlikle çözülmesi gereken doğal, yaşamsal sorunlardır. Türün yaşamını nasıl devam ettirebileceği; sürü halinde mi olacağı, tek mi kalacağı, beslenme ve korunma biçiminin nasıl olacağı, genlerinde şifreli bir şekilde kendisinde içkindir. Bu sayede türün yeni nesilleri her şeyi yeniden öğrenmek zorunda kalmaz. Ataları, kendi adlarına da öğrenmiş ve kodlama biçiminde onlara aktarmıştır. Bu ilke doğanın genel evrimsel işleyişi çerçevesinde böyledir. Yoksa her şeye yeniden ve sıfırdan başlamak gerekecekti ki bu da esasında yok oluş anlamına gelir.
Burada doğanın bileşenlerinin basit birer nesne oldukları, yaşamlarına dair hiçbir belirleyiciliklerinin olmadığı sonucu çıkarılmamalıdır. Tersine, canlı evren anlayışının bir sonucu olarak, her canlı hatta her şey yaşam faaliyeti içinde bir seçişe, değişen doğasal koşullara göre kendini uyarlama inisiyatif ve kapasitesine sahip olarak yaşamının iplerini belli yönleriyle kendi elinde tutmaktadır. Zaten sonraki nesle kalan da bu aktivitelerin bir kodlaması olmaktadır. Ancak tüm bu aktiviteler, türün dahil olduğu ekosistemle uyumlu olmak, onunla çelişmemek zorundadır.
Doğa (ana-kaynak), kendisinin sureti olan insana da ancak toplumsal olması halinde yaşayabileceğini söylemiştir. Bu yönüyle onun yaşamını devam ettirebilmesinin koşullarını belirlemiştir. En “zayıf” varlıklardan biri olarak insan, doğanın zorlu koşullarında ancak bir arada ve birbiri için yaşayarak, toplumsallaşmak suretiyle güç biriktirerek, yani komünal olarak var olabilecektir. Bundan kopuş ya da bunun geliştirilmemesi yok oluş anlamına gelecektir. O nedenle insan olma ile toplumsallaşma eşzamanlı, birlikte gerçekleşen olgular, hatta aynı şeylerdir. İnsanlaştıran, insan kılan, geliştiren toplumsallaşmadır. Bu yönüyle toplumsallaşma insan türünün varlık koşuludur. Toplumsallaşma, insan ekosisteminin koyduğu kuraldır. Yani doğa, insana “Toplumsallaşırsan, gücünü biriktirirsen, komünal olursan yaşayabilirsin; yoksa yok olur gidersin” diyor. Bu, en eski dönemden beri böyledir. Özcesi, toplumsallık esas alınıp ona göre yaşanmadan insanın var olması, varlığını devam ettirebilmesi ve gelişmesi mümkün değildir.
Evrensel Oluşumun Dili
Görüldüğü gibi insan türü açısından varoluşsal önemde olan toplumsallık, karakterini evrensel oluşumdan alır. Evrensel oluşum, kom halindedir. Bu bir insan icadı olmayıp, oluşun dilinden gelmektedir. Doğanın tüm gerçekleşmelerine bakıldığında, oluşun hep ikili ve toplu halde olduğu görülür.
Tüm oluşların anası olarak ele aldığımız enerji-madde denkleminde olup bitenler, bize oluşun kom (topluluk) halinde olduğunu gösterir. Ne enerji maddesiz anlamlaşabiliyor, şeyleşebiliyor; ne de madde enerjisiz var olabiliyor. Oluş için ikisinin birliği gerekiyor.
Ruh, bedenin anlamı, canlılığı iken; beden de ruhun formu, gerçekleşmesi, kendini görünür kılması oluyor. Burada da ancak kom halinde, yani birlikte gerçekleşebilen bir oluşa tanıklık ediyoruz.
Dışarıdan bakıldığında tek gibi görünenin bile aslında “çokluğun birliği” olduğunu görüyoruz. Bunu tüm maddelerin temeli olan atom parçacıklarının davranışında görebiliriz. Tek gibi görünen herhangi bir atom, farklı yüklerdeki proton, nötron ve elektronların birliğinden oluşan bir komdur, komündür.
Klasik deyimle, en küçük canlı olarak tanımlanan hücrenin de pek çok farklı organelin bir araya gelmesinden oluşan bir kom olduğunu hepimiz biliriz.
Bu durumda, yaklaşık yüz trilyon hücreden oluşan insan organizmasının bir “komünler komünü” olduğunu söyleyebiliriz.
Bu birlikte, yani kom halindeki gerçekleşmeyi daha farklı bir boyutta kadın-erkek ikilisinde de görmekteyiz. Anlamlı ve özgür yaşam, her iki cinsin doğalarına uygun birliğinde gerçekleşirken; salt bir cinsten kurulu bir insan toplumsallaşmasına tanık olamıyoruz.
Toplumun ise çok renkli, çok sesli pek çok komdan (topluluk) oluştuğunu, gerçek toplumun da tüm bu komların özgür birer komün olarak birbirini tamamlamasıyla oluştuğunu görüyoruz.
Daha da uzatabileceğimiz ama gerekli görmediğimiz bu “kom”lu haller, bize göstermektedir ki oluş kom’ludur, komünaldir. Bu nedenle de komlu ve komünlü bir yaşamın olması gerektiğini; insanlaşmanın ve insan halinde kalmanın ancak böyle mümkün olabileceğini söylediğimizde, birinci doğayla uyum içinde yaşamanın yanında insan türünün ekosistemini de ortaya koymuş oluyoruz.
Bu açıdan toplumsallaşma, toplum olarak yaşama, özgür ve eşit olma, bir ve bütün olma insan türünün doğası olmaktadır.
Abdullah Öcalan, “Ben toplumun farklı topluluklardan, gruplardan oluştuğuna ve bu grupların eşitliğine inanıyorum. Benim demokrasi anlayışım, birey demokrasisi değil, topluluk demokrasisidir” derken, bu çok önemli konudaki yaklaşımını ortaya koymaktadır. Toplumun bireylerin toplamından değil de toplulukların (kom, komün- Kürtçede ‘kom’ kelimesi topluluk anlamındadır) toplamından oluştuğunu söylemek, insanın varoluş ve var kalış hâline dikkat çekmek kadar; erkek egemenlikçi, devletçi sistemin dayandığı bireyciliğin de ne denli hakikat dışı ve anormal olduğunu ortaya koyar.
Özgürlük Toplumu Birleştirir
Toplum da, yukarıda belirttiğimiz gibi, farklılıkların birliğidir. Öte yandan tüm oluşlar gibi toplumda ruh ve beden, enerji ve madde, anlam ve yapı ikiliğinden oluşur. Yani oluş hem ruhtur hem de beden; hem enerjidir hem maddedir; hem anlamdır hem de yapı. Toplumun ruhu, yani anlamı ise komünallik, dayanışma bilinci ve özgürlüktür. En küçüğünden en büyüğüne toplumsal formlar bu temelde bir araya gelir ve birlikte yaşar. Bu ruhtan kopuş, birlikte yaşamı, birbirini tamamlamayı engeller. İşte günümüz koşullarında toplumu bir arada tutan özgürlük ve dayanışma bilincine demokratik ulus diyoruz. Yani tarihsel toplumun ruhunu demokratik ulus kavramıyla ifadelendiriyoruz.
Bu yönüyle demokratik ulus, toplumun zihniyet, ruh, enerji, anlam dünyasına karşılık gelmektedir. Dolayısıyla demokratik ulus, ortak zihniyeti paylaşanların birlikteliği oluyor. Kan bağıyla değil de ortak zihniyetle bir araya gelmiş bir ulus anlayışıdır. Yani zihni bir oluşumdur. Gerçekte insan ve toplumsal her şey inşa olduğundan, diğer ulus anlayışları da zihni oluşumdur. Ancak her birinin dayandığı zihni yapı farklıdır. Ulus-devlete varan milliyetçi ulus anlayışının aksine, demokratik ulusta esas olan ne sınıf, ne cins, ne etnisite, ne din, ne de coğrafyadır. Asıl olan, özgürlük ve dayanışma bilinci anlamına da gelen komünal zihniyeti paylaşmadır. Abdullah Öcalan’ın Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nda vurguladığı “tarihsel toplum sosyolojisi”ne uygunluk da bu anlama gelmektedir. İnsan türünün varlık koşulu olan toplumsalın gelişimi, güzelleşmesi için bulmak ve bulunanı yapmak anlamına gelen politik-ahlaki duruş esastır. İnsanın var oluş hali olan toplumsallığı, toplumsal eylemi esas alma asıl olandır.
Demokratik ulus kavramsallaşmasının özünü oluşturan özgürlük kavramından; kendi olmak, kendini gerçekleştirme imkânı bulabilmek kast edilir. Kendi için ifade ve örgütlenme özgürlüğü olarak da anlaşılması mümkündür. Açık ki özgürlük, kendi olmayı zorunlu kılar. Başkalaşan özgür olamaz. Bu yönüyle kendi kalmak, benzeşmemek, kendi olarak var olmak, evrenselle bağını koparmamak kaydıyla özerk yani özgür olmayı gerektirir. Öte yandan dayanışmayla da insan türünün varoluş koşulu olan toplumsala göre yaşam kast edilmektedir. Tüm toplumsal sorunların kaynağındaki bireycilikten arınma ve insan türünün yaşam şekli ve toplumsal sorunların gelişmesine kapalı olan komünal yaşam kast edilmektedir.
Toparlarsak, demokratik ulus zihniyeti; özgür-eş, yani özgür ve eşit yaşamı, insan türünün varoluş ve var kalma hali olarak görme anlamındadır. Birey-birey, birey-toplum, kadın-erkek, insan-doğa ve tüm toplumsal farklılıklar arasındaki ilişkiyi özgür-eşit temelde kurgulama ve o temelde yaşama anlamına gelir.
Demokratik Ulus Bedenleştikçe Oluşur
Açık ki salt zihniyet düzleminde kalmak, bahsedilen özgür-eşit yaşamı gerçekleştirmeye yetmeyecektir. İnsan ve toplumun doğasını barındıran bu zihniyetin bedenleşmesine ihtiyaç vardır; aksi takdirde sadece güzel fikirler toplamı olmaktan kurtulamaz. Çünkü oluşun gerçekleşmesi, varlaşma için salt ruhsal boyut yetmez. Bir de bu ruha uygun bir bedenleşme gerekir. Aksi takdirde var olma sağlanmış olmaz. Bu yönüyle ruhun cisimleşmesi gerekir; yani ruh bedenine, enerji maddesine, anlam da yapısına kavuşmalıdır. Aksi halde hiçlikten kurtuluş mümkün olmaz. Bu bedenleşme, varlaşma yolunda en önemli husus ise ruh ile bedenin bir doku uyuşmazlığı yaşamamasıdır. Çünkü toplumsal tarih böyle örneklerle doludur. Yani beden ruha, madde enerjiye, yapı da anlama uygun olmalıdır. Aksi halde ortaya bir ucube de çıkabilir. Nitekim özü demokratik olan pek çok ruh, kendisiyle uyumlu bir bedene kavuşamadığından devletleşerek ucubeleşmiştir. Sonuç ise tarihsel toplum açısından hüsran olmuştur. O nedenledir ki Abdullah Öcalan, “Özgürlük amacı kadar araçlarının da temiz olmasını gerektirir” demektedir. Yani ruh ile beden, enerji ile madde, anlam ile yapı birbirine uygun olmalıdır.
Çünkü toplumsal tarih şunu yeterince kavratmıştır: Egemenlerin yol ve yöntemleriyle toplumsal amaçlara ulaşmak mümkün değildir. Bu tarih boyunca olmamıştır ve güncelde de mümkün olmamaktadır. Toplumsallık, komünallik, simbiyotik ilişki, paylaşma, bir ve bütün olma; özü bencillik ve eşitsizlik olan iktidarcı ve devletçi yöntemlerle inşa edilemez. Halklar ve toplumsal doğa adına sayısız deneme, ne yazık ki kötü sonuçlandı; egemene benzeşme ve ruhsal yozlaşma gerçekleşti.
Bu açıdan toplumun çoklu doğasına dayanan demokratik ulus zihniyetinin bedenleşmesi de bu zihniyete uygun olmak durumundadır. Aksi takdirde yukarıda belirttiğimiz doku uyuşmazlığı ve egemene benzeşme durumu yaşanır. Madem toplumun doğası çokludur, toplum çokluk’un birliğidir, o hâlde toplumun örgütlenme, bedenleşme biçimi de böyle olmalıdır.
İşte tıpkı toplum gibi, farklılıkların eşitçe birliği anlamındaki toplumsal örgütlenme biçimine ise demokratik konfederalizm, dar anlamda ise demokratik özerklik diyoruz. Yani demokratik ulus ruh olarak tanımlanırken, bu ruha uygun bedenleşme ise demokratik konfederalizm olmaktadır. Toplum açısından ruh-beden, enerji-madde, anlam-yapı bütünlüğü; demokratik ulus-demokratik konfederalizm (demokratik özerklik) olmaktadır.
Demokratik konfederalizm veya demokratik özerklik ile kast edilen ise, siyaset biliminde belirtildiği gibi bir coğrafya parçasında sınırları çizilmiş bir inisiyatif alanı oluşturmak değildir. Daha felsefik, yaşamsal bir şeyden, evrensel oluşum ilkelerinden bahsedilmektedir. Gerçekte kendi olmayı, xwebûn’luğu mümkün kılan özgürlük alanı kast edilmektedir.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi, toplumun kendi özüne uygun şekilde gerçekleşmesi için bu ikisinin birlikte olması zorunludur. Yani nasıl ki ruh ve beden, enerji ve madde, anlam ve yapı birlikteyse, varoluş için bunlar birbirini koşulluyorsa; demokratik ulus ve demokratik konfederalizm (demokratik özerklik) de birbirini koşullar. Biri olmadan diğeri olmaz. Yani günümüz insan toplumsallığının formu olan demokratik ulusun özüne uygun var olabilmesi için, demokratik konfederalizm temelinde bedenleşmesi gerekir. Bu ise erkek egemenlikçi-devletçi sistem koşullarında toplumsal yaşamın yeniden inşasını gerektirir. Dolayısıyla insan olmak, insan kalmak isteyenlerin önünde devasa bir toplumsal inşa çalışması görevi durmaktadır. Açık ki her inşa gibi bu inşa da zihniyet ürünü olacaktır. O hâlde toplumsal yaşamı özüne uygun şekilde inşa edebilmek için zihniyetin doğru, güzel, iyi ve özgür olması; eş deyişle toplumsal olması zorunludur. Aksi takdirde yine yanlış, zararlı ve amaca hizmet etmeyen inşalar gerçekleştirmek kaçınılmaz olur.
Peki, demokratik ulus zihniyetini özgür-eş yaşam temelinde bedenleştirirken, yani inşa ederken pusulamız ne olacaktır? Nasıl bir düşünüş tarzıyla hareket edeceğiz ki yanlış yapmayalım, toplumsaldan sapmayalım? Nasıl bir inşa gerçekleştireceğiz ki özgür-eş yaşamın önünde engel olarak duran toplumsal sorunları çözelim ve yeni toplumsal sorunların ortaya çıkmasına toplumsal bünyeyi kapatalım? Açık ki bu sorular insanlaşma, insan kalma yolunda hayati önemdedir. Doğru ve yeterli cevaplandırılmaması halinde, toplumsal doğayla doku uyuşmazlığı anlamına gelecek gerçekleşmelerin olması kaçınılmaz hale gelir.
Çözüm Erkek Egemenlikçi Olamaz
Tekraren belirtmek gerekir ki, toplumsal sorunların insan eliyle çıkarılan sorunlar olduğunu gözettiğimizde, bu sorunların çıkmasının nedeni yanlış zihniyet inşalarıdır. Detaylandırırsak, tarihte demokratik komünal değerlerin savunusunu yapan, bunun için egemenlere karşı mücadele veren tüm sistem karşıtı çıkışların, hiyerarşik devletçi sistem içinde erimelerinin nedeni, devletçi sistemden kendini kurtaramamalarıdır. Geçmişin ulusal kurtuluş hareketleri olarak tanımladığımız etnisite direnişleri, geçmişin sosyal demokrat hareketleri olarak tanımladığımız peygamberlik çıkışları, her türden ezilen sınıf kalkışmaları, Marksist gerçekleşmeler (reel sosyalist sistem, ulusal kurtuluş hareketleri ve sosyal demokratlar) ve daha niceleri az bedel ödediklerinden, eksik çalıştıklarından dolayı sistemin içinde erimediler. Zihniyetleri önemli ölçüde devletçi olduğundan, model olarak da devleti tüm sorunların çözüm anahtarı olarak gördüklerinden eridiler.
Yani araç olarak belledikleri devlet, amaçladıkları özgürlük, eşitlik, adalet vb. demokratik komünal değerleri yuttu. Bu kaçınılmazdı, çünkü devletin mayası ve özü bozuktu. O, Taoizm’de söylendiği gibi “kaçınılmaz kötülüktü.” O nedenle kapitalist sistem içinde erimemek ve sistem karşıtı tüm güçlerin özlemlerini başarıya ulaştırabilmek için merkezi uygarlık sisteminden ve onun güncel versiyonu olan kapitalist moderniteden kopmak zorunludur. O açıdan toplum için gerçek kurtuluş, merkezi uygarlık sisteminden ve onun günümüzdeki temsilcisi kapitalist moderniteden kopuştur.
Çünkü merkezi uygarlık sistemi ve onun günümüzdeki temsili konumundaki kapitalist modernite bir kölelik düzenidir. Marksizm köleci dönemi sadece doğal toplumla feodal dönem arasına sıkıştırırken, gerçekte hiyerarşik devletçi sistem, tüm dönemleriyle birlikte bir kölelik sistemidir. Abdullah Öcalan, doğal toplum ile devletin çıkışına kadarki dönemi “hiyerarşik aşama” olarak tanımlar. Bu dönemde henüz bildik anlamda kölelik olmamasına karşın, jerontokratların (yaşlı bilge, şaman ve güçlü avcının koalisyonu) eğilimi bu olduğundan ve toplumun organik olan yapısından ilk kopuş bu dönemde geliştiğinden, bu dönem “Köle Toplumun Doğuşu” olarak adlandırılır. Bilinen köleci dönem “Köle Toplumun Oluşumu”, bilinen feodal dönem “Olgunlaşmış Kölelik Dönemi”, bilinen kapitalist modernite dönemi de “Uygarlığın Krizi” anlamına gelmek üzere “Genelleşmiş ve Derinleşmiş Kölelik” olarak tanımlanır.
Bu tarih okumasına göre tarih ve toplum hep ileriye doğru hareket etmez. Kaynağını Newtoncu paradigmanın “düzgün doğrusal hareket”inden alan ve tarihin hep ileriye doğru aktığını düşünen görüş, gelinen aşamada hem kuantum fiziğinin ortaya koyduğu yeni veriler temelinde yanlışlanmıştır hem de güncel yaşam, tarihin ve toplumun hep ileriye doğru akmadığını yeterince ortaya koymuştur. Yaşanan onca toplumsal sorun, ekosistemin yok edilmesi, ulus-devletlerin yol açtığı dünya çapındaki amansız savaşlar, insanlarda yaşanan derin kölelik, şahlanan bireyciliğin yarattığı devasa sorunlar; tarihin, insanlığın hiç de zannedildiği gibi ilerlemediğini, bilakis bir gerilemenin yaşandığını ortaya koymaktadır. Merkezi uygarlık güçleri, tarihi kendisinden ibaretmiş ve gerçek tarih kendisinin tarihiymiş gibi yansıtsa da ve bu konuda gerçek anlamda bir tekel olsa da, gerçekte merkezi uygarlık sistemi bir sapmadır; insanlıktan düşme hâlidir. O, toplumsal doğaya uygun olmamak anlamında anormaldir. Bu nedenle de insanlığın ilelebet, hem de kapitalizm koşullarında bu sistemle yaşaması mümkün değildir.
Yazının başına dönersek, insanlık ya kendi varoluş koşulu olan toplumsallığı yok ederek kendi kökünü kurutacaktır ya da bu anormal sistem aşılacaktır.
Çözümün Anahtaları:
Ne yazık ki, erkek egemenlikçi-devletçi sistemin çıkışı nedeniyle toplumsal tarihte esasta iki temel zihniyet, yaşam tarzı ve buna bağlı olarak paradigma yaşanmaktadır. Bunlardan ilki, kaynağını ilk toplumdan alan, toplumun doğasına uygun olan canlıcı zihniyettir. Her şeyi canlı ve bütünlüklü gören, bu nedenle de herhangi bir toplumsal ve ekolojik sorun yaratmayan bu zihniyet; ilk insanın, ilk toplumun, aynı anlama gelmek üzere toplumsal doğanın zihniyetidir. Bu zihniyetin (animizm şeklinde de okunabilir) toplumsal hakikate ne kadar uygun olduğunu, aradan geçen binlerce yıldan sonra kuantum fiziği de “her şeyin canlı olduğunu” söylediğinde insanlık daha iyi anladı. Bu zihniyetin en temel özelliği, canlılığı ve bütünlüğü bir’de gerçekleştirmiş olmasıdır. Yani zihinsel ve bedensel bütünlük vardır. “Hakikat bütündür” tespitinin tüm özellikleri, bu dönemde olduğu gibi yaşanır. Toplum tüm bileşenleriyle bir bütündür. Cinsler bir bütündür. İnsan-doğa bir bütündür. İnsanın kendisi bir bütündür, parçalanmış değildir. İnsanın düşündüğü ile yaptığı, yaptığı ile yapması gereken aynıdır. Her iki zekâ türünde denge vardır. Doğadan insan toplumuna da geçen simbiyotik ilişkidir. Bu, aynı zamanda neden “tüm hakikatlerin kaynağı olarak toplumsal doğa”yı gördüğümüzü de açıklar.
Bu zihniyetin karşıt kutbunda da, nesneleştiren erkek egemen zihniyet ve ondan doğan devletçi paradigma yer alır. Bu zihniyete en genel anlamıyla “özne-nesne zihniyeti” diyebiliriz. Bu zihniyet, oluştuğu ilk günden beri yaşamı ve toplumun her alanını parçalamayı en temel işi bellemiştir. Oluş için gerekli olan ikiliklerden birini aktifleştirirken, diğerini pasifleştirmekte; birini büyütürken, diğerini küçültmekte; birini güçlendirirken, diğerini güçsüzleştirmekte; özcesi birini özneleştirirken, diğerini de nesneleştirmektedir. Bunu egemen insan (tanrı-kral)-ezilen insan (köle, kul), erkek-kadın, insan (erkek) – doğa ilişkisine yedirerek, çok sistematik bir şekilde teorileştirmiştir. Bunu mitolojik, dini, felsefi ve aydınlanmacı bilimsel yöntem dönemlerinde de görmek mümkündür. Başta Sümer mitolojisi olmak üzere tüm devletçi mitolojiler; özellikle tek tanrılı dinler, Uzakdoğu’da en belirgin olarak Brahmanizm; başta Pisagor, Platon ve Aristo olmak üzere bilinen şanlı filozoflar; Galileo, F. Bacon, J. Locke, Descartes ve Newton gibi modernist paradigmanın temellerini atan bilim insanları, kendi kafa yapılarına göre bu özne-nesne zihniyetini mükemmel bir şekilde örmüşlerdir.
Oluştuğu günden günümüze kadar özne-nesne zihniyetinin temsilcileri; toplumu parçalayıp sınıflar yaratarak demokrasi sorunlarını; kadın-erkek ilişkisini egemen-köle denklemine oturtarak cinsiyetçiliği; insan-doğa birlikteliğini ve bütünlüğünü insandan (erkekten) “yana” bozarak da ekolojik sorunları yaratmıştır. Böylelikle insan-insan, erkek-kadın, insan-doğa ilişkilerinden oluşan ve insan türünün varoluş biçimi olan toplumsal yaşamın genomuyla oynanmıştır. Erkek egemenlikçi sistem, bu doğal ikiliklerde demokrasi, cinsiyet ve ekolojik sorunlar yaratarak; gerçekte insanın insanca var olması ve var kalması koşullarını ortadan kaldırmaktadır.
İşte Abdullah Öcalan’ın “demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü toplum paradigması”, erkek egemenlikçi-devletçi sistemin üzerine kurulduğu üçlü sacayağını yıkarak yerine yaşamı özüne uygun şekilde yeniden kurmayı, inşa etmeyi öngörür. Bu yönüyle belirlenen demokratiklik, ekolojiklik ve kadın özgürlükçülük boyutları öylesine belirlenmiş hususlar değildir. Her üç ayağın da kesinlikle özüne (toplumsal doğaya) uygun olarak yeniden örülmeye ihtiyacı vardır. Gerçek kurtuluş ve özgür-eşit yaşamların inşası, eşitlik-özgürlük mücadelelerinin başarısı tamamen buna bağlıdır. Bu temelde;
a) Demokratik Olmak
Yeni paradigmanın insana ve topluma bakışı organiktir. Bu anlayışa göre, “Big Bang’den beri evrene yayılmış olan gerçekliklerin toplamı” olarak insan, evrensel bir hamledir. O, kendinden önceki tüm evreni kendisinde barındırması itibarıyla mikrokozmostur. Bu nedenle de insan varoluşsal olarak güçlüdür. Ontolojik olarak bu kadar güçlü olan bir insanın nesneleştirilmesi, egemenlerin köleleştirici bir inşası olup reddedilmelidir.
Birinci doğanın bağrından bir hamle halinde çıkan ikinci doğa olarak insan, varoluşsal olarak toplumsaldır ve insana dair her şey de toplumsal olmalıdır. O nedenle, varoluşsal olarak tüm insanlar toplumun gelişimi, güzelleşmesi için yoğunlaşır, arar ve bulur. Tüm bu edimler “politika”dır. Politik insanın toplumsala dair bulduklarını uygulaması, pratikleştirmesi edimleri de “ahlak”tır. Böylelikle insanı ontolojik olarak “toplumsal”, “ahlak ve politika”yı da insan türünün genetiği, özü olarak tanımlar. Bu durumda politik boyutla canlılık, ahlaki boyutla da toplumsallık bir araya getirilmiş olur. Böylelikle tüm insanlar, kendi potansiyellerine uygun bir pratikleşme imkânı bulmanın yanı sıra simbiyotik bir bağla birbirine bağlanır. Herkesin aktif, eş deyişle demokratik özne ve simbiyotik ilişkiler çerçevesinde de birbirine her yönüyle bağlı olduğu böylesi sağlıklı bir toplumda herhangi bir demokrasi sorununun yaşanması mümkün değildir. Söz, tartışma ve karar yetkisini topluma veren bu doğrudan demokrasi sisteminde, toplumsal yarılmalara, hiyerarşilere, sınıflaşmalara yer yoktur. Her birey, her topluluk, özcesi her farklılık, kendi biricikliği içinde özgür ve eşit toplumsal yaşamı inşa eder. Açık ki kimsenin kimseden üstün olmadığı, herkesin kendi biricikliği içinde ele alındığı böylesi bir toplumda bilinen anlamda demokrasi sorunlarının yaşanması söz konusu olamaz; var olan sorunlar da çözülür.
b) Ekolojik Olmak
Yeni paradigma ekolojiktir. Ekolojik bilinci en temel bir ideolojik bilinç olarak ele alır. Ekolojiyi dar çevrecilikten ayırır. Ekolojiyi çevrecilikle sınırlı ele alan yaklaşımları, kapitalist modernist sistemi reformdan geçirme ve bu sistemin ömrünü uzatma temelinde değerlendirir. Tüm ekolojik sorunların, toplumsal gerçeklikten sapmış “insan”, yani egemenlerin eliyle gerçekleştiğini bilir.
Toplumu da ekosistemi olan ve mevcut durumda bütünlüğünü yitirmiş bir gerçeklik olarak görür ve toplumun ekolojisine kavuşmasıyla (farklılıkların parçalılıktan kurtularak birbirini tamamlamasıyla) tüm ekolojik sorunların halledileceğini değerlendirir. İnsanların simbiyotik (karşılıklı beslenme) ilişkiyi tekrardan oluşturdukları ölçüde, her türden toplumsal sorunun yanı sıra ekolojik sorunların da çözüleceğini belirtir.
Bu paradigmanın evren anlayışı animisttir. Bu paradigma evreni canlı ve özgürlük erekli görür. Evreni, özünde dayanışma, yardımlaşma, birbirini tamamlama, bir olma ve dengenin olduğu bir canlı organizma olarak görür. İnsanı da evrenin bir gerçekleşmesi olarak “ikinci doğa” olarak tanımlar. İnsan-doğa ilişkisini, ana-çocuk ilişkisine benzetir. Hiyerarşik devletçi sistemle bütünlüğünü yitirmiş olan bu ilişkiyi, “üçüncü doğa” diye tanımladığı evrede, yeniden bilinçle örmeyi amaçlar.
“Mikrokozmos” olarak gördüğü insanı, evrenin efendisi olarak değil, tüm öncesini kendisinde barındıran ve doğanın diğer gerçekleşmelerine karşı sorumlu biri olarak görür. Kendini hiyerarşik devletçi sistemin yarattığı kadavra kişilikten kurtarmış, içsel bütünlüğünü yakalamış bir insanın, evrenin tümüne hassas ve duyarlı yaklaşacağı bilinciyle hareket eder ve capcanlı bir evren içinde yaşadığını idrak eder.
c) Kadın Özgürlükçü Olmak
Kadını bir cins olmaktan çok, bir değerler toplamı, bir yaşam tarzı ve sistem olarak ele alır. “Doğal”, “organik”, “komünal” veya “ahlaki-politik toplum” diye tanımladığı ilk toplumu, ana-kadın etrafında şekillenen bir toplum olarak değerlendirir. Hiyerarşik devletçi sistemi, ana-kadın öncülüklü komünal topluma karşı bir çıkış olarak ele alır. Devletçi sistemi, erkek egemenlikçi zihniyete, “güçlü kurnaz adam”a dayandırırken; toplumun hakikati olan ilk toplumu da komünal zihniyetli “ana-kadın”a dayandırır. Erkek egemenlikçi sisteme karşı özgürlük, eşitlik, demokrasi eksenli yürütülen mücadelelerin, tıpkı amargi örneğinde olduğu gibi (Sümerce bir kelime olan amargi hem ‘özgürlük’ hem de ‘anaya dönüş’ anlamındadır), kadına dönüş arayışları olduğunu söyler. Tüm toplumsal sorunların, kadının öncülük ettiği sistemden kopulduğu için yaşandığını ve bu sorunlara ancak kadının duygu yüklü zekâsıyla çözümler bulunabileceğini belirtir.
Kadına yabancılaşmayı yaşama yabancılaşma, ondan uzaklaşmayı da yaşamdan uzaklaşma olarak görür. Kadınla yaşamı özdeş görür. Jin-jiyan (Kürtçe kadın ve yaşam aynı kökten gelir) denklemini özümser; kendini buna uygun hâle getirmeyi, insan olmanın temeline yerleştirir. Buna ulaşmak için de, kadın aleyhinde gelişmiş olan birinci cinsel kırılmanın (devletin gelişip kurumlaşmasıyla kadının eski gücünü yitirdiği ilk dönem, Babil Yaratılış Destanı Enuma Eliş’te sembolize edilir) ve ikinci cinsel kırılmanın (tek tanrılı dinlerde kadının varoluşsal olarak yaşadığı ‘ikinci olma’ hâli) aşılarak, verili erkekliğin aleyhine bir üçüncü kültürel kırılmanın yaşanmasını gerekli görür.
Kadın köleliğini, sınıf ve ulus köleliğinden öncelikli görür. Bu nedenle de tüm özgürlüklerin temeline, bu kaynak olan köleliği kurutmayı koyar. Yani kadının özgürleşmesiyle tüm toplumun da özgürleşeceğini savunur. Toplumun özgürlük düzeyini de, kadının özgürlük düzeyi ile ölçer. Her iki cins arasındaki uyumu ve birbirini tamamlamayı da “özgür-eş(it) yaşam” olarak kavramlaştırır. Bu kavramlaştırmayla yaşamın herhangi bir biçiminden değil, hakikatinden bahseder. Yaşamı öyle anlar, öyle kurgular ve yaşar. Her iki cinsi varoluşsal olarak toplumsal görmekle birlikte, yaşamın kadın etrafında şekillendiğini; yaşamı, erkek egemenlikli sistemin aksine, kadın merkezli tanımlamak gerektiğini değerlendirir. Tüm bunların gerçekleşmesi için de özgürlük arayışında olan kadın ve erkeğin, her iki cinsi yabancılaştıran erkek egemenlikçi ideolojiye karşı, ucunda zaferin olduğu mücadeleye davet eder. Verili erkekliğin aşılmasını, alt edilmesini, gerçek kadın ve gerçek erkek olabilmek için zorunlu görür.
Sonuç Yerine
Çok özet şekilde belirtmeye çalıştığımız bu paradigma, genelde devlet odaklı, özelde de kapitalist modernist yaşamdan kopmak isteyen bireyin, örgütün, toplumsal kimliklerin, toplumların nasıl hareket etmeleri gerektiğine ilişkin bir çerçeveyi verir. Kuşkusuz ki, içi daha da doldurulmak suretiyle daha yetkin hâle getirilebilir. Ancak bu üçlü sacayağından herhangi birindeki bir aksama, toplumsal yaşamı hastalıklı kılar. Bunlar bir bütündür, ayrıştırılamaz. Her üçü de önemine uygun bir şekilde gerçekleştirilmeyi gerektirir.
Paradigma evrensel bakış açısı olduğundan ve “yeni” diye tanımlandığından, açık ki verili devletçi paradigmadan her şeyiyle kopar. Yanı sıra, ezilenler adına hareket ettikleri hâlde devletçi paradigmaları nedeniyle sistemin içinde erimekten kurtulamayanlardan da ayrışır.
Bu temelde, demokratik ulus zihniyeti ve demokratik konfederalizm bedenleşmesi temelinde özgür-eş(it) yaşamın inşası gerçekleşir. Paradigması ve inşa edici zihniyeti böyle olan bir yaşamda, mevcut toplumsal sorunlar çözüldüğü gibi, yeni toplumsal sorunların çıkmasına karşı da bünye korunaklıdır. Toplumsal doğaya uygunlukları; toplumsal sorunların çözümünde ve yaşamın özüne uygun şekilde yeniden inşasında demokratik ulus zihniyeti ve demokratik konfederalizm örgütlenmesini rakipsiz kılar. Toplumsal sorunların çözümü, özgür yaşamın inşası ancak böyle gerçekleşecektir…
Yoruma kapalı.