Düşünce ve Kuram Dergisi

Barış, Demokrasi ve Bilgelik Toplumu Üzerine

Veysi Biçen

 

Türk-Kürt ilişkilerinin yeniden düzenlenmeye çalışıldığı bu tarihsel süreçte güncel siyasetin tartışma konuları olarak öne çıkan temel olgular barış, barışın dili, demokrasi, toplumsal barış ve demokratik toplumun inşası gibi hukuki ve siyasal argümanların Türkiye’de en çok tartışılmaya başlandığı bir dönemi yaşıyoruz. Basit değil tabii, Ortadoğu’nun en köklü ve krizi sorunlarından biri olan Kürt sorununun giderilmeye çalışıldığı bir süreçten geçiyoruz. Bu süreç öyle bir süreç ki, “Barış”tan bile bahsederken önce “Barışın dili”nin konuşulduğu bir hassasiyetin basıncını hissetmeyen kalmamış olmalı. Şüphesiz bu tür süreçler temkinli ve tedarikli olmayı gerektiren süreçlerdir. Diken üzerindeki barışın belki de önce dilini konuşmak en doğrusudur. Hem dil kuralına uymak hem de dilin büyüsüne dikkat çekmek bakımından ilkin kelimelerin gücüne başvurmak konunun önemi gereğidir.

 

Barışın Eylemi Dildir

“İnsanlar eylemlerin değil sözcüklerin güç sahibi olduğu bir dünyada yaşıyorlar” diyen Muriel Barbery’ye göre “nihai yetenek, dile hâkim olmaktır”. Bazen bazı davranışlar sessiz sedasız birçok şeyi anlatırken, bazen de tek bir sözcük “bile” hakikati açıklamaya yetebiliyor. Söz konusu barış olduğunda sözcüklerin anlam değeri daha da artar.  Bu anlamda “Barış” her şeyden önce dilde başlar. Barışın eylemi silahtan ziyade dildedir. Savaşın eylemi silah, barışın eylemi ise dildir. Düşüncenin büyülü sözcükleri dile yansıdığı oranda amaçlanan barışa doğru yol alınır. Ezberleri bozan sözcükler, barışın dili için vardır; savaşta ise sözcüklerin değeri sınırlıdır, daha çok propaganda, ajitasyon ve örgütlenme aracı olarak işler. Lakin bazen savaşta bu imkân da olmaz. Örneğin Şeyh Bedrettin susarak zafer elde etmeye çalıştı. Çünkü onun direniş koşullarında sözcüklerin bir kıymeti yoktu. Konfüçyüs’ün “kelimeler anlamını yitirirse, insanlar özgürlüğünü yitirir” noktasındaydı. Babek’in koşulları çok farklı değildi; kanını yüzüne sürmekle, yani “sararan yüzünü korkudan arındırmakla” tarihe not düşmeyi başardı. Hallac-ı Mansur ise, hakikatin önünü sadece iki sözcükle ifadelendirip “Enel-Hak” diyerek tarihe not düşmeyi başardı. Daha pek çok bilge insan benzer ekolleri yaşadı. Sözcüklerin gücüne sahiptiler ama koşullar barış koşulları olmadığından, dile yansıyan sözcüklerin büyüsü direnişleriyle sınırlı kaldı. Ama buna rağmen tarihe damga vuran edimleri ve sözcükleriyle var olmayı başardılar. Barış koşullarının oluştuğu savaşlarda ise durum farklıdır. İmkân dahilinde barış koşullarının ortaya çıktığı her savaşta “barışın dili” sözcüklerin gücüne bağlı olarak anlam bulur. Yani maharet dile keramet sözcüklerdedir. Dile hâkim olan keramettir (yani sözcüktür) barışı konuşturan. Bu anlamda Türk-Kürt dostluğunu yeniden inşa sürecine girilirken “barış uğruna” Şeyh Bedrettin gibi susmak gerekiyorsa susulur; Babek gibi yüze kan sürmek gerekiyorsa sürülür; Hallaç gibi de konuşmak gerekiyorsa, iki kelimeyle barışın yolu aydınlatılır, hakikat anlatılır. İhtiyaç duyulan politik dil her ne ise ifadeye kavuşur. Barışın önündeki bazı engeller dil aracılığıyla da aşılmaya çalışılır. Dilin ve sözcüklerin gücüne, büyüsüne ve kerametine inanmak da gerek. “Barış” denilen şey, her şeyden önce “dil”, “yürek” ve “beyin” diyalektiği üzerinden anlam bulur. Şüphesiz barış olgusu, sadece dil ve sözcüklerle de gelebilecek bir şey değil, gereğinden fazla zor bir meziyettir barış. Savaştan, savaşmaktan daha zordur. Lakin barışta giden yolun dilden geçtiğini de unutmamak gerek. Kaldı ki, eğer bugün barışı tartışma fırsatı yakalanmışsa, bunda Abdullah Öcalan’ın dile ve sözcüklere yansıyan düşüncelerinin (paradigmasının) rolü göz ardı edilemez. Yani barış düşüncede başlar, niyette süzülür, dilde ve sözcüklerde uygulamaya geçer.

 

Barış Tek Kişilik Satranç  Sanatıdır

“Satranç” adlı eserinde Stefan Zweig tek kişilik satranç oynamanın ne denli zor bir icraat olduğunu konu edinir. Satrançta hem “kendin olmak” hem “rakibin olmak”tan daha zor bir şey olmasa gerek. Hem kendine karşı hem rakibine karşı oynamak…Aynı oyunda hem “O” hem, “O” olmak…Barış işte bu denli zor bir şeydir! Stefan Zweig’in yaşam ve özgürlük felsefesi inanca bağlı kalmayı öğütler: “Özgürlüğün yolu tüm dünyaya karşı tek başına kalmak bile olsa kendi inancına bağlı kalmaktan geçer…” diyen bir felsefedir onunkisi. Yaşama bakış açısı, dünyayı görme, düşünceyi algılama ve yoruma kavuşturma felsefesi bu olan Zweig’in(aslında) teklikten nasıl çabaladığını anlatmak isterken, tek kişilik satranç oynamanın ne kadar da zor bir şey olduğunu su sözlerle açıklar:

“Böyle bir ikili düşünme, bilincin tümüyle bölünmesini gerektirir aslında, beyin işlevinin mekanik bir alette olduğu gibi istendiği an açılıp kapanmasını ister; yani satrançta kendine karşı oynamak, kendi gölgenin üstünden atlamak gibi bir çelişkidir.

Evet…Barış, işte böyle bir çelişkinin ta kendisidir. Bu çelişki negatif değil, pozitif çelişkidir. Barış denilen olgu, negatif çelişkileri yutarak pozitif çelişkiye dönüşür. Zordur! Kendi gölgesinin üzerinden atlamayı gerektirecek kadar zordur. Dahası ikili düşünmeyi gerektirirken, bilincin tümüyle bölünmesiyle çoğalır; çoğalırken, bu “çoğalma macerası” (barışın toplumsallaşma evresi) daha da zorluk yaratır. Bu zorluk derinleştikçe de fantastik (olağanüstü) bir hal alır. Bundan, barışın tek taraflı bir şey olduğu sonucuna varılmamalı; tam tersi, ikili düşünme ve bilincin bölünmesiyle doğal bir ikilem (taraflar) oluşur. Elbetteki barış fizyolojik ya da yapısal olarak iki taraflı olmak durumundadır. Ama barışın tarafları, yani barışın mimarları son ana kadar da ikili düşünmeyle, bilincini bölerek çoğalmaya çalışırken tüm bu zaman diliminde tek başınadır. Karşısında rakibi olduğu halde yokmuş gibi davranır; barışın tek mimarı sadece kendisiymiş gibi bir sorumlulukla hareket eder. Bu nedenle “Barış”, kutsallığı ve özü itibariyle tek kişilik satranç oynama sanatıdır. Hem doğru hamleler yapma hem de rakibinin yerine oynama veya rakibine hamle yaptırma sanatıdır. Barışın mimarları satranç tahtasının başında çoğu kez tek başına bulunurlar. Ancak oynanan oyunda sanatsal-retorik duruş*, rakibinin yerine de hamle yapmak ve rakibini barış masasında (satranç tahtasında) tutmak ve kaybolmasını engellemektir. Dahası rakibini yenmeden sanatını icra etmektir. Bu, barışın gerçek diline ve sözcüklerin gücüne sahip olmak demektir. Barışın mimarlarından barışı arzulayan her bir yurttaşa kadar, her bir birey, tek kişilik satranç oynama sanatının birer ferdidir. “Toplumsal Barış” metodolojisinden kasıt, sanatını icra etmek üzere her bir yurttaşı tek kişilik satranç oynama oyununa davet etmektir. Zira ilkesi “gönül bağı” olan toplumsal barışın karakteri dostluk düsturuna dayanır. Söz konusu ilkeyi asırlar önce Kürt filozofu (şairi) Melaye Cizirî “Gönül bağıyla birleşenler barışın bahçesinde çiçek açar” anekdot ile dillendirmiştir. Mana itibariyle “çiçek” yaşamı, yaşamın değerini ve doğanın güzelliğini simgeler. “Hayat!” demektir. Barış ise, yaşamın yaşanılmaya olanak sunmasına denir. Barışın olmadığı yerde savaş vardır, savaşın olduğu yerde yaşam yoktur (ya da yaşamın değeri-kalitesi zayıftır). Clara Zetkin “Yaşamın olduğu her yerde savaşmak istiyorum” der. Son derece anlamlı ve değerli bir sözdür. Lakin hangi anlamlar itibariyle söylendiğine vakıf olunsa da tersten okumak daha isabetli olabilir. Yani yaşamın olduğu yerde savaşılmaz; savaşın olduğu yere yaşam götürülür demek, daha doğru bir sosyolojik (vicdani etik ölçü) edimi olabilir. Bunun yolu da barışı sağlamaktan geçer. Savaşın olduğu yerde savaşılır, zafer elde edilmeye çalışılır; dengelenir kırılamaması halinde savaşın olduğu yere “YAŞAM” ancak “BARIŞ” ile götürülebilir. Yaşam ya doğası ya da diyalektik karakteri gereği barışçıldır. Hangi koşullar (çatışmalar) altından geçiyor olursa olsun varacağı nokta barışçıl ya da özgürlük ilkesine varmaktır. Yaşam kendini yenilemek, yeni bir oluşum ve yaşam modelini (dinamiklerini) kurgulamayı (inşa etmeyi) amaçlar. Belki bunun için “Nuh Tufanı” hatırlatması yapılabilir. Fakat aktüel analiz toplumların (çatışan tarafların) ortadan kalkmadığını gösterdiği için ilkesel olarak gönül bağına dayalı barış metodu yaşamın peşine düşer. Bugün Türkiye siyasetinde Kürt-Türk dostluğunu ve yeniden kurma arayışları, genel anlamıyla yaşanan duygu kırılmasını gönül bağlarını kurmakla gidermeye çalışmaktır ve bu, yeni bir yaşam arayışıdır; yeni bir yaşama duyulan ihtiyaçtan ileri gelir. Türk-Kürt siyasetinde adı çok konuşulmasa da “Çatışmasızlığa Doğru Barış Süreci” olarak tartışılan bu tarihsel süreçte barış metodu anlamlı, doğru, eşit ve özgür bir yaşamın peşine düşmüştür. Barış sağlanır mı, toplumsal barış çiçek açar mı, bölgenin herc û mercinde halkların süheyli görülür mü, gönüller birleşir mi bilinmez (zira siyasette günlük değişimlere tanık oluyoruz) ama her halükârda, barış gelse de gelmese de hukuk ve demokrasiden ödün verilmemesi gerektiğini anlıyoruz. Abdullah Öcalan’ın temel ilkelerinden olan hukuk ve demokrasi ölçüleri barışa giden yolda, tarlada yetişecek olan her bir meyvenin ve çiçeğin tohumudur. Söz konusu “ilke”, devleti hukukla sınırlandırmaya ve toplumsal barışın dinamiklerini harekete geçirerek devleti demokrasiye duyarlı hale getirmeyi amaçlar. Bu ilkesel perspektif ışığında* “Demokratik Toplum” tezini ileri sürerken, dönemin mücadele stratejisinin de bu tezi besleme temelinde olması gerektiğini düşünür. Böyle bir inşanın her şeyden önce toplumsal barışa katkı sağlayacağını defaatle dillendirir. Bu temelde hukuk ve demokrasiyi politikanın hâkim dili haline getirmek barış sürecinin önemi gereğidir.

 

Demokrasisiz Barış Olmaz

Demokrasisiz barış olmaz. Demokrasisiz barış, silaha ve zora dayalı mecburi barışlardır. Bu barışlar gönül bağına ve dostluk temeline dayanmaz. Böylesi barışların toplumsal barışı da sağlanamaz. Gönül bağına ve dostluk temeline dayanmayan barışlar, toplumsal barış kategorisine de girmez. Toplumsal barış, doğası gereği demokratik bilinci, olgunluğu ve feraseti gerektirir. Bu anlamda, bir barışı toplumsal kılmanın yolu, demokrasiden ve onun ilke ve ölçülerinden geçer.

Nasıl ki barış tek kişilik satranç oynama sanatıysa, aynı şekilde demokrasi de çok kişilik satranç oynama sanatıdır. Oysa satranç ne tek kişilik bir oyundur ne de çok kişilik! Her ikisi de birbirinden zor olan inşa ve mücadele yöntemlerini gerektirir. Dengeyi sağlayan incelik düşünce, ruh ve anlam boyutuyla sanatsal muhtevalıdır. Sanatsal muhteva hem barış metodunu hem de demokrasi olgusunu sınırların dışına çıkararak ilke haline getirir. Sınırları genişleyen bir oluşum dinamiğine varır. Bu yönüyle barış ve demokrasi olguları birbirini içermekle birlikte birbirine çok yakın durur. Ama bu yakınlık, biri olmadan diğeri olmayacakmış gibi bir algıya da neden olur. Bu algı haksız sayılmaz ama biri için geçerli (demokrasi), biri için geçerli olmayan (barış) bir algıdır. Aralarında küçük bir fark bulunur; ince bir fark, gizli özne gibi duran bu fark, barışsız demokrasinin olabileceği (ama) demokrasisiz barışın olamayacağı gerçeğine dayanır. Abdullah Öcalan, “M. Kemal Atatürk cumhuriyeti kurdu ben de cumhuriyeti demokratikleştireceğim” derken bu gerçeği (farkı) anlatmak ister. Dikkat edelim, acaba Türkiye barışını ne zaman yitirdi? Türk-Kürt dostluğu ne zaman yıkıldı? Türkiye’de halklar ne zaman barışsız kaldı, susuz yaşamaya başladı? Cevap herkesin bildiği üzere, Türkiye demokrasiden, demokratik ilkelerden, ölçülerden (dolayısıyla hukuktan da) vazgeçmeye, demokrasi olgusunu terk etmeye başladığı andan itibaren barışını yitirdi. Yani Lozan’dan beri! 1924 Lozan Antlaşması özü itibariyle “Demokrasisizlik” anlaşmasıydı. Üniterlik sevdası (daha doğrusu tuzağı diyelim) demokrasiyi yuttu. Koca cumhuriyet demokrasisini yutarak barışını kaybetti. İşte bu nedenle barış gelse de gelmese de “demokrasi” diyoruz. Perikles’in deyimiyle “Demokrasiye değer ver” diyoruz. Hem Türkler için hem Kürtler için ve diğer tüm halklar için elzem olan şey, öncelikli olarak demokrasinin ilke ve ölçülerini inşa etmek, prensiplerini hayata geçirmektir. Demokrasi olmadan barış sağlanamaz. Barışın karakteri demokrasiyi gerektirir. Abdullah Öcalan’ın siyasal ve hukuki bir zeminin oluşturulmasına dikkat çekmesi ve buna mukabil TBMM’nin devreye girerek Anayasal güvenceyi sağlaması; bununla birlikte toplumsal barışın sağlanması için Demokratik Toplum inşasına geçilmesi yönündeki çağrıları, barışın doğasını demokratik ilke ve ölçüleri gerektirmesinden kaynaklıdır. Bu anlamda Demokrasi ve Demokratik Toplumun inşası, doğallığında barışın gerçekleşmesine temel teşkil edecek olan kaynaktır.

 

Demokrasi Sahibi Olmak İrfan Sahibi Olmak Demektir

“Demokrasi”, kavram olarak genelde temsiliyet ve çoklu yönetim meziyetleriyle tanımlansa da fonksiyonel olarak o bir bilinç ve olgunluk melekesidir. Afşar Timuçin, demokrasinin daha çok bir bilinç olayı olduğunu ve onu ancak bilinç düzeyi yetkin insan topluluklarının yaşayabileceğini söyler. Paul Feyerabend ise, demokrasiyi kişisel olgunluk üzerinden tartışarak demokrasinin “olgun insanlardan oluşan bir topluluk “olduğunu tarife eder ve bu tarifesiyle, aslında demokrasiyi kaliteli yaşam ölçüleriyle açıklamaya çalışmış olur. Demokrasinin fonksiyonel (işlevsel) yapısını hem bilinç hem olgunluk üzerinden (ikisi bir arada olmak kaydıyla, ki ikisini de aşan bir durum var) tartışmak akla uygun mantığa yatkın geliyor. “Bilinç” ve “olgunluk” ögeleri, Eşref-i Mahlûkat olarak kabul edilen insanın diyalektik meziyetlerinin varlığı değerler melekesini demokrasi ile buluşturması, demokrasi daha da anlamlı kılmış ve çağımızın cazibesi haline getirmiştir. Olgunluk “Kamilleşmek” ve “Arifleşmek” demektir. İzan sahibi olmaktır. Kişisel olarak anlayış düzeyi yetkin insanı ifade eder. Bilinç ise “Kemal’e ermek” demektir. İnsanın kişisel olarak bilgi, inanç ve düşünce sistematiğinin gelişme düzeyini açıklar. Hem bilgi hem inanç boyutuyla erdemleşmiş (başka bir anlamda demlenmiş) düşüncenin bütünselliğini ifade eder. Kamilleşmek kişisel olgunluğa Kemalleşmek düşünsel (zihinsel) olguya karşılık gelir. Her ikisinin buluştuğu ortak nokta ise “irfanlaşmak”tır. Demokrasi de tam da burada aramak gerek. “İrfan” bilmenin, anlamının, algılamanın, sezmenin ve kültürlenmenin adıdır. Dahası tüm bilmeleri kültürle harmanlanmasıdır. Başka bir değişle (sözlükçe) gerçeğe varıştır. Bu anlamda “irfan”, Kâmil ile Kemal’in (olgunluk ve bilinç) buluştuğu mekân ve anların ortak faydalarından oluşan zamandır. Ne kişisel olgunluk demokrasi için tek başına yetiyor ne de bilinç… Her biri birbirinden paha biçilmez değerdedir; lakin buluştukları yerde (İrfan) oluşan anlam derinliği, hakikate en yakın olanıdır. Dolayısıyla demokrasiyi irfan melekesinin zaman ve mekân sınırları içinde aramak daha isabetlidir. Tümüyle özdeş olmasa da mana itibari ile demokratikleşme, irfanlaşma anlamına gelir. Demokrasi sahibi olmak, dolaylı olarak irfan sahibi olmak demektir. İrfan sahibi olmak ise dolaysız olarak demokrasi sahibi olmak demektir. Demokratikleşme, irfanlaşmanın bilinç, kültür, ilke ve ölçülerini içselleştirmektir. Bir anlamda bilgelik sayılır. İrfani meziyet, bilgelik meziyetinden gelir. Buradan bakıldığında, demokratik insan bilge insan da sayılır. Ya da insan ne kadar demokratik ise o kadar bilgedir de denilebilir. Nihayetinde hepsinin kaynağında da ahlak ve politika bulunur.

 

Demokratik Toplum Bilgelik Toplumudur

Kamilleşen, Kemalleşen = İrfanlaşan insan, demokratik insan olarak politiktir ve ahlaki ölçülere temellenir. Abdullah Öcalan’a göre insan, “yarı yarıya ahlak” demektir. Onun toplum felsefesinde demokrasi,” “ahlaki ve politik toplumla orantılıdır”. Demokrasi “ahlaki ve politik toplumun işleyen hali…” Olarak görür. Bir yerde ne kadar demokrasi varsa, ahlaki ve politik değerler o kadar işlevseldir. Toplumsal yaşamda ne kadar demokrasi, o kadar ahlak ve politika var demektir. Tersi de geçerlidir; ne kadar ahlak ve politika varsa, o kadar demokrasi, o kadar irfanlaşma, o kadar bilgelik toplumu var demektir. Dolayısıyla “toplumsal hakikatler, kendini azami olarak demokratik toplum halinde açığa vurur. Hakikatlerin bilim, felsefe ve sanat halinde ifadeleri, demokratik toplumla en iyi hallerine kavuşur” (Abdullah Öcalan). Lakin ulus-devlet cenderesi, toplumun ahlaki ve politik özelliğini inkâr ettiği için onun işlevsiz kılmak babında, “ahlak yerine ulusal hukuk denilen güç kurallarını ikame…” ederken “politik toplum yerine ise katı bürokratik iradeyi hâkim kılar” (Abdullah Öcalan). Söz konusu hakimiyetin cenderesinden kurtulmanın yolu da demokrasinin ilke ve ölçülerini işlevsel hale getirmekten geçer. Zira o ilke ve ölçüler, ahlak ve politikanın değer ölçüleridir. Ahlak, bir anlamda demokrasinin ilkesi, politika ise demokrasinin ölçüsüdür. Bu anlamda demokratik toplumun cevheri ahlaki ve politikliliktir. Yani demokratik toplumun inşası, ahlaki ve politik toplumun inşası anlamına gelir (bu tür Anlam ve yaşam değerleri tersinden de geçerlidir). Bilgelik de bununla bağlantılıdır. “Eyyüb Sabrı” ahlaki ve politik değerlerin demokratik ilke ve ölçülerini içerir. Her tür sosyo-psiko gerilimden arınmış demokratik insan profilini sunar! “Sabır”, bir yönüyle demokratik insan olmanın ölçüsüdür. Bilgelik ve peygamberlik geleneğinin temel yaşam ve değer anlayışıdır sabır. Hazreti Yusuf’un sabır ile Mısır’a varması, onun peygamberlik ölçüsü olmuştur. Kişisel kin ve nefretten arınmış ve toplumsal hakikatin peşine düşmektir onunkisi. Demokrat insan profilini sunar! Yine Abdullah Öcalan’ın tecrit koşullarında yıllara varan yalnızlık serüveni sabra dayalı manevi direnişidir onu bilgelik minderine oturtan. Görüntülü de olsa sabırla vardı Kandil’e… Sebatla vardı Kobanê’ye, Qamişlo’ya, Beka’ya, Süleymaniye’ye, Hewlêr’e, Mahabat’a, Amed’e, Roma’ya… Demokratik insan profilini sunar! Bunun ötesinde demokrat insanı ve demokratik toplumu inşa etme kabiliyetine muktedir oldu. Bilgelik ve peygamberlik toplumsal değerlere (hakikatlere) öncülük (liderlik) eden irade demektir. Demokratik toplumun inşası da bu iradeye katılımı gerekli kıldığından, inşa edilen şey, Özü itibariyle bilgelik toplumudur. Bunun hikmeti de irfanlaşmaktan (kişisel olgunluk ile zihni olgunluğu vardığı inanç ve düşünce sistematiği), yani ilimleşmekten veya çağımıza uyarlanan ifadesiyle bilimselleşmekten geçer. Bu konuda Abdullah Öcalan, ulus-devlet düzenini inşa eden mimar tanrıları kastederek, ahlaki ve politik toplum ışığındaki bilgelik felsefesini şu sözlerle açıklar:

“Ahlaki ve politik toplum, yaşamak için bu tür tanrısallıklara ihtiyaç duymaz. Bilgeliği, teolojiden daha değerli sayar. Hikmet, bilgelik, Teolojiden değil bilimsellikten kaynaklanır. Bir nevi sosyolojidir. Orta Doğu toplumunda bütün teolojik dayatmalara rağmen bilgelik damarları, hep var olagelmiştir. Bilgeliği, felsefe ve sosyolojinin bütünselliği ve yaşamla iç içe hali olarak değerlendirmek gerekir. Sokrates’e kadar bilgelik, temel form iken, daha sonraları geliştirilen ekoller bu geleneği yozlaştırdı. Öğreti ve yaşam kopukluğu oluştu. Bu ise, ahlaki ve politik toplum için darbe oldu. Bilgelik, felsefe olarak devletin hizmetine koşturuldu. Peygamber geleneğinde egemen yan hep bilgelik olmakla birlikte, teolojiye de gittikçe açılım göstermeleri yozlaşmayı beraberinde getirdi.

Dolayısıyla ahlaki ve politik toplumun darbelenmesi ile özünde darbelenen bilgelik oldu. Böylece demokratik toplumun inşası da inşa edilemez hale getirildi. Çünkü demokratik toplumu inşa edecek olan “iradi bilgelik” darbelendi. Binlerce yıldır inşası engellenen toplum, özelde bilgelik, genelde demokratik toplum inşasıdır. Bu düşünce esasından bakıldığında bilgelik toplumu ile demokratik toplumun kriterleri iç iç içedir. Prensipte aralarında çok bir fark yoktur. Zira temel argümanları (hakikat değerleri) ahlak ve politikadır. İlke ve ölçüleri pekiştiğinde birbirini içerlerler. Toplumsal değerler için bilgelik iradi temsiliyet olduğundan birey bilgelik felsefesini takip eder ve buna göre de katılımını sağlar. Bu saikle inşası gerçekleşen her demokratik toplum felsefesi olarak bilgelik toplumudur. Barış metodolojisini demokratik toplumun inşasını hızlandıracağını ve onu daha da anlamlı/değerli kılacağı açıktır. Lakin barışın gelmemesi ya da gecikmesi halinde de hiç taviz verilmemesi gereken “amaç “demokratik toplumun inşası ve demokratik insan profilini “sabırla”, “sebatla” inşa etmeyi yegâne perspektif olarak görmektedir. Çünkü biliyoruz ki, demokratik toplum inşası her yönüyle bilgelik toplumunun inşasıdır. Yaşamın kurgulayanı neyse, insanı da ona benzer. Bilgece yaşamın sırrı demokratik toplumun inşasıdır.

Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.