Yok Sayılan Kürtlükten Kurucu Aktör Kürtlüğüne Yolculuk
Misqal Devrim
Tarihin, hakikat yolculuğunda olağanüstü bir gücü vardır. Çünkü tarih geçmiş bitmiş olaylar yığını değildir. Şimdiyi ve geleceği etkileme gücünü barındırır. Zamanın oluşçuluğu içerisinde toplum inşa edilir. Bu inşa sürecinde kimlerin tarihi yazdığı, tarihin metamorfoza uğratılıp uğratılmadığı, anlamak ve anlaşılmak için mi yazıldığı yoksa anlaşılmaz kılmak ve perdelemek için mi yazıldığı önemini koruyan sorulardır. Hele de konumuz Kürtler ve Kürt sorunu olunca bu sorulara cevap vermeden hakikate yakın bir tarihsel toplum yorumlaması yapılamaz. Zira varlığını kanıtlamak zorunda bırakılan bir halkın güncelde yaşadığı sorunlar tarihsel bağlamından kopuk ele alınamaz. Pozitivist tarih silahşörleri “Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır” diyerek Kürt-Türk tarihsel ilişkilerini dinamitlemiştir. Kürtler hem mikro tarih hem de makro tarih içerisinde ele alınmak durumundadır. Tarihin belki de ilk etnik kimliğinin, varlığı dahi yok sayılan bir halka dönüştürülmesi kapitalist modernite ve onun başat ideolojisi olan pozitivizm ile direk bağlantılıdır, bu durum gözardı edilemez.
Kürt sorunu en az 200 yıllık bir sorundur derken kapitalist modernitenin Ortadoğu’ya müdahalesiyle gelişen süreci kastetmekteyiz. Avrupa’da büyük imparatorluklar kapitalist modernite karşısında yenilgi sürecine girmiş, yerel otonomiler merkezileştirilmeye başlanmıştır. Yeni bir sistem doğmaktadır. Bu yeni sistem kapitalizm, endüstriyalizm ve ulus-devlet üçlüsü ile merkezi bir hegemonya kurmaya başlamıştır. Ortadoğu artık hem maddi hem de manevi olarak feth edilmesi gereken bir coğrafyadır. Tarihte ilk defa böylesi bir yenilgiye uğramış, merkezin çevresi haline gelmiştir. Osmanlı İmparatorluğu çok büyük bir coğrafyaya yayılmış olduğu halde gerileme, süreci içerisindedir. Kendisini ayakta tutacak ideolojiler üretemediği gibi para karşısında da verimli bir ekonomik modele sahip değildir. Dağılmayı geciktirme arayışı içerisindedir. Krizden çıkışın yolunu kapitalist modernitenin üç mahşer atlısına binmekte görür. Modernizasyon dönemi, tanzimat fermanı, kanuni esasinin yazılması, birinci ve ikinci meşrutiyet süreçleri kapitalist moderniteye eklemlenme tercihiyle ilgilidir.
Kürt-Osmanlı İlişkileri ve İsyanlar
Kürtlerin 1500’lerden 1800’lere kadar Osmanlı imparatorluğuyla ciddi sorunları yoktur. İlişkiler bir statü çerçevesindedir. Avrupa’da gelişen ulus-devlet ideolojisiyle birlikte bu ilişkiler zedelenmeye başlamıştır. Osmanlı’da modernleşme arayışlarının sonucunda gelişen merkezileşme, Kürt Beyliklerinin statülerini ve yetkilerini daraltmaya götürmüştür. Bu merkezileşmeye karşı Kürt Beylikleri varlıklarını korumaya dönük bir direniş sürecine girmiştir. 1800’lerin başından itibaren Kürtlerin statülerini koruma istemi bir isyan dalgasına dönüşmüştür. Bu isyanlar dönemin konjonktürel yapısını okuyamama, mahalli kalma, isyan önderlerinin ideolojik ve siyasal perspektifteki yetersizlikleri, ulusal bilincin zayıflığı, ailevi çıkarların önde olması gibi nedenlerle başarıya ulaşamamıştır.
Osmanlı imparatorluğu bu isyanları sadece fiziki olarak bastırmakla kalmamış belki de ondan daha ağır sonuçları olan uygulamalarla Kürt ulusal bilincinin sağlıklı doğuş yapmasına engel olmuştur. Burada özellikle karşımıza Hamidiye alayları ve Aşiret Mektepleri çıkmaktadır. Konumuz bağlamında Hamidiye alaylarını ve aşiret mekteplerini incelemek ön açıcı olabilir
Sultan 2. Abdülhamit 1891’de Rus kazak milislerinden esinlenerek Hamidiye Alaylarını oluşturmuştur. Kuruluş felsefesi Osmanlı İmparatorluğu’na karşı olası Kürt isyanlarını Kürtler eliyle bastırmaya dayanır. Burada Kürtler bir devlet politikası olarak ‘kendileri için yararlı’ ve ‘devletin bekası için tehlikeli’ olanlar şeklinde ikiye ayrılır. Kürtler birbirlerine karşı çatıştırılır. Kürtlerin dönem koşullarına uyarlanarak kendi ulusal çıkarları için bir araya gelmeleri, ulusal bilinç geliştirmeleri engellenmiş olur. ‘Devletli Kürde’ kendi halkının celladı olma karşılığında her türlü olanak sunulur. Hamidiye alayları, Abdullah Öcalan’ın PKK’nin 12. kongresine sunduğu politik raporda yaptığı Judenrat belirlemesini tüm çıplaklığıyla analiz edebileceğimiz bir örnektir. Hamidiye alaylarının olumsuz etkileriyle ve işbirlikçi kalıntılarıyla hem cumhuriyetin kuruluş aşamasında hem de Kürt özgürlük hareketine karşı geliştirilen koruculuk sisteminde tekrardan karşılaşacağız.
Aşiret Mektepleri de yine 2. Abdülhamit döneminde kurulur. 12-16 yaşları arasındaki erkek çocukları okula alınır. İçlerinde Kürt, Arap, Arnavut ileri gelenlerinin çocukları vardır. Bu mektep aracılığıyla aşiretler kontrol altında tutulmaya çalışılır. Öğrenciler olası bir isyan durumunda rehine gibidir. Yine bu gençler ilerisi için hazırlanır. İstanbul’a yani devletine sadık bir kuşak yetiştirilmesi hedeflenir. Temel amaç bu gençlerin Osmanlı devletine ve hilafet makamına bağlılıklarının geliştirilerek Avrupa’da gelişen milliyetçiliğin etkisinin azaltılmasıdır. İslami şuur ile gelişen Osmanlı birliği imparatorluğun o dönem için ideolojik hedefidir. Gençler de bu hedef doğrultusunda yetiştirilir. Denilebilir ki dönemin Kürt burjuva aydınları devletin fideliğinde ilk şekillenmelerini alırlar. Bu şekilleniş Kürtlerin hem Birinci Dünya Savaşı’na hem de akabinde gelişecek Kurtuluş Savaşına katılım pozisyonlarını etkilemiştir.
1-Dünya Savaşı ve Kürtlerin Konumu
Birinci Dünya Savaşı en genel haliyle kapitalist modernite güçlerinin kendi aralarındaki hakimiyet savaşıdır. Ticaret yolları üzerinde hakimiyet kurma, sömürge alanlarını genişletme savaşın esas sebepleridir. Hasta adam olarak tanımlanan Osmanlı İmparatorluğu, yaklaşık yüzyıl boyunca parçalanmamış haliyle daha faydalı iken 1900’ler sonrası parçalanması sistemin çıkarı gereğidir. Sonuç itibari ile Osmanlı devleti birinci Dünya Savaşı’na girmiş, savaşta yenilmiş, daha savaş bitmeden toprakları itilaf devletleri arasında paylaşım anlaşmalarına konu olmuştur. Birinci Dünya Savaşı sonrası Ortadoğu ulus-devlet Leviathan’ı tarafından bir daha hegemonya peşine düşmeyecek şekilde parçalara ayrılmıştır. Sadece Araplar 22 ulus-devlet olarak tarih sahnesine çıkacaktır. Ortadoğu yeniden dizayn edilirken Kürtlerin pozisyonu, istemleri, hegemonik sistemin onları nasıl konumlandırmak istediği gibi konular üzerinde önemle durmamızı gerektirir.
Öncelikle Kürtler yenilgiye uğramış bir isyan dalgasının sonunda yorgun ve parçalı, temel toplumsal formları olan aşiretçiliğin, toprak reformlarının da etkisiyle iyice zayıfladığı bir dönemi yaşıyorlardı. Yine özellikle Hamidiye alaylarının Kürt toplumsallığı üzerinde ciddi etkileri olmuştu. Aşiretler birbirine karşı güvensizlik içerisindeydi. Devletle iş tutmak bir konfor alanı yaratırken en küçük kıpırdanış bizzat Hamidiye alayları tarafından bastırılıyor, devlete ise kendi çıkarları doğrultusunda arabulucu rolü veriliyordu. Bir nevi yağmurdan kaçarken doluya tutulma hali de diyebiliriz bu duruma. Dünyayı etkileyen milliyetçilik dalgası Kürtler arasında cılız da olsa baş göstermiştir. Fakat burda trajik olan gelişen Kürt milliyetçiliğinin de Kürt üst tabakası arasında gelişmesiydi. Zira Kürdistan gerçekliğinde Kürt üst tabakası devlet ile bağlarını kesen, kendi halkının ulusal çıkarlarını düşünerek gelişen bir sosyal tabaka değildir. Aksine Kürt üst tabakası tarihsel olarak devletli kesim ile ontolojik bir bağa sahiptir. Devlet ile işbirliğine girildikçe üst tabaka haline gelinmiştir. Dolayısıyla 19. Yüzyılın sonlarında boy vermeye başlayan Kürt milliyetçiliği kendi özgün halk gerçekliği içerisinde değil bizzat imparatorluğun nüveleri içinde şekillenmiştir. Dolayısıyla dünyanın diğer bölgelerinde gerçekleşen haliyle ulusal bağımsızlığın temel talep haline geldiği bir milliyetçilikten söz edemeyiz. Elbet de burada ulus-devletin tam bağımsızlık safsatasına sarıldığını fakat durumun tersi olduğu gerçeğini göz ardı etmiyoruz. Lakin vurgulamak istediğim husus gelişen Kürt milliyetçiliğinin Kürt üst tabakası içerisinde gelişmesi, bu tabakanın da devletle ontolojik ilişkisinden kaynaklı kopuş gibi istemleri taşımadığına dönüktür. Bu kesimler büyük çoğunlukla aşiret mektepleri içerisinde milliyetçilik ideoloji ile tanıştılar ve ama milliyetçiliklerinin çerçevesini de Osmanlıcılık üzerinden şekillendirdiler. Yine Kürt toplumu içerisinde çok büyük oranda İslamiyet ulusal kimliğin önünde duruyor, müslüman olmak ulus olmaktan daha önemli görülüyordu. Özcesi yekpare bir Kürt gerçekliği ve ulusal bilinçten, ortak bir strateji temelinde hareket eden bir halk gerçekliğinden bahsedemeyiz. Dolayısıyla birinci dünya savaşına katılım gayrimüslimlere karşı ortak bir savaş yürütme, savaş sonrasında ise Kürt aşiretlerinin eski pozisyonlarına kavuşma arayışı temelinde olmuştur. Dönem boyunca Araplar dahil isyan eden birçok müslüman halk vardır, ama Kürtler kopuşu değil Osmanlı tarafından kabul edilmeyi, eski statülerine kavuşmayı talep etmişlerdi.
Daha Birinci Dünya Savaşı devam ederken İngilizler ve Fransızlar arasında imzalanan Sykes-Picot anlaşmasıyla (1916) Osmanlı İmparatorluğu’nun toprakları bu iki ülke arasında paylaşılmıştır. Gizli bir şekilde yürütülen anlaşma Ekim Devrimi’nden sonra Sovyetler tarafından deşifre edilmiştir. Bu anlaşmaya göre Kürdistan, Fransızların denetimine geçecek, İngilizler ise ağırlıkta bugünkü İsrail, Filistin, Ürdün ve Güney Irak’ı kapsayan bölgeleri hakimiyetine alacaktı. Bu anlaşma günümüzdeki Ortadoğu sınırlarını büyük ölçüde etkilemiştir. Ortadoğu kırmızı ve mavi alanlar olarak iki ülkenin arasında paylaştırılmıştır. Anlaşma her ne kadar öngörüldüğü gibi pratikleştirilememişse de Ortadoğu’nun siyasi sınırlarını etkilemiş birçok etnik ve bölgesel çatışmaya temel oluşturmuştur. Sonuç itibari ile artık o ulus-devletleri bölünmüş bir Ortadoğu haritası temel hedeftir. Konumuz açısından bizi ilgilendiren 12. Madde şöyledir: “Bugünkü Osmanlı İmparatorluğundaki Türk kesimlerine güvenli bir egemenlik tanınmalı, Türk yönetimindeki öbür uluslara da her türlü kuşkudan uzak yaşam güvenliğiyle özerk gelişmeleri için tam bir özgürlük sağlanmalıdır…” Bu madde eski Osmanlı topraklarında yaşayan Kürtler için özerklik ya da bağımsızlık mücadelesinde esin kaynağı olmuştur.
Anlaşma deşifre olduktan sonra Kürtler arasında da fikir ayrılıkları ortaya çıkmıştır. Küçük bir kesim anlaşmayı olumlu bulurken, Kürt toplumu içinde etkili dini otoriteler Müslüman kardeşliği fikriyatıyla Osmanlının yanında yer almayı tercih etmiştir. Yine dönemin Kürt aydın ve milliyetçi tabakası da ağırlıklı olarak Osmanlı imparatorluğunun yanında yer almıştır. Savaşa katılımları da bu temelde devam etmiştir.
1914’te başlayan savaş 1918’de itilaf devletlerinin kazanması ile sonlanmıştır. İtilaf ve ittifak devletleri arasında ateşkes anlaşmaları imzalanmıştır. Osmanlı devleti 30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkes Mütarekesi ile savaştan çekilmiştir. Bu anlaşmanın “İtilaf devletleri güvenliklerini tehdit edecek bir durumun ortaya çıkması halinde herhangi bir stratejik yeri işgal etme hakkına sahip olacaktır” biçimindeki 7.maddesi ile “Vilayet-i Sitte (altı vilayet) adı verilen yerlerde (Erzurum, Van, Harput, Bitlis, Sivas, Diyarbakır) bir karışıklık olursa, vilayetlerin herhangi bir kısmının işgali hakkını itilaf devletleri haiz bulunacaktır.” biçimindeki 24.maddesi, İngilizlere işgal alanı açacak ve yine Kürdistan’ı sürekli bir karmaşaya itecektir. Musul‘un işgali de bu maddelere dayandırılarak gerçekleştirilecektir.
Kurtuluş Savaşı Sürecinde Kürtler
Ateşkesin akabinde barış görüşmeleri başlamıştır. Mondros Ateşkes Antlaşmasını ve Osmanlı topraklarının işgalini kabul etmeyen Mustafa Kemal ve çevresi 1919’da Kurtuluş savaşını başlatmıştır. Abdullah Öcalan bu süreci “Anadolu ulusçuluğu Mustafa Kemal önderliğinde kurtuluş hareketi olarak hayat buldu. Bunda gerçeklik payı vardır. Başlangıçta hegemonik güçlere karşı bir isyanı temel alıyordu. Kürtlerin ve Yahudi unsurların bu hareket içinde kurucu rolleri vardı. Kürt eşref ve toprak sahipleri ile Yahudi sermayedar ve elit kadrolar Türk bürokratik milliyetçi unsurlarla ittifak yaptılar. Hristiyanlar bu ittifakın dışında kalıp, çoğunlukla hedefi konumundaydılar. Bu ittifak İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kuruluş aşamasına dayanır; Birinci Dünya Savaşı’nda uygulanır. Ulusal kurtuluş savaşında (1919-1920) daraltılarak devam ettirilir. Bazı kuşkuları olsa da, Kürt aydınları ve eşrafı çoğunluk itibari ile bu İttifakı destekler. Amasya protokolü, Erzurum ve Sivas kongreleri, TBMM’nin ilk bileşimi bu ittifakı açıkça yansıtır. 10 Mart 1922 tarihli Kürt Reformu Kanunu ile bu ittifak pekiştirilir.”
Birinci; Ateşkes antlaşmalarından sonra ittifak devletleri ile yapılacak barış antlaşmalarının zemini 18 Ocak 1919’da Paris’te yapılan bir konferansta gerçekleştirildi. Bir nevi ön taslak metinler oluşturuldu. Paris konferansında yenilen bir çok devlet için çerçeve metinler oluşturulsa da Osmanlı’nın paylaşımı muğlak kaldı, çünkü Osmanlı stratejik bir coğrafyayı kapsıyordu ve paylaşımı üzerinde ciddi çıkar çatışmaları vardı. Bu konferans Ermenistan, Kürdistan, Suriye, Filistin, Arabistan gibi yeni ulus-devletler öngörüyordu. Serhat bölgesi büyük çoğunlukla kurulacak Ermenistan’ın içerisinde düşünülüyordu. Kürdistan ise parçalı, sınırları daraltılmış bir ölçekte hedefleniyordu. Özellikle İngilizler Musul vilayetinin denetimini istiyordu. Dolayısıyla İngilizler Kürt taleplerinin kendi denetimleri dışında gelişmesini istemiyordu. Bu konferansta Kürdistan’a dair söylemler gelişse de sınırlarından tutalım statüsüne kadar her konu muğlak bırakılmıştır. Fakat Ermenistan gündemi çok yoğundur. Kürdistan’ın parçalanarak Ermenistan’a dahil edilme tartışmaları Kürtleri son derece rahatsız ediyor ve onları Mustafa Kemal etrafında gelişen Kurtuluş Savaşı blokuna yakınlaştırıyordu. Zaten aynı dönemler içerisinde Anadolu ve Kürdistan’da bir işgal süreci de başlatılmıştır. Buna karşı Mustafa Kemal de Samsun’a çıkmış, kurtuluş savaşını başlatmıştır. Mustafa Kemal stratejik, dönem koşulları itibari ile rasyonel bir çerçevede yaklaşmış, Kürtleri yeni sürecin aktörü haline getirmeye çalışmıştır. Bunu Amasya protokollerinden, Erzurum ve Sivas kongrelerinden anlayabiliriz. 23 Temmuz – 7 Ağustos 1919 tarihleri arasında Erzurum’da bir kongre toplanmıştır. Bu kongreye katılan delegelerin 32’si Kürttür. Kurulacak yeni meclisin bazı üyeleri burada belirlenmiştir. “Doğu bölgesinde yaşayan unsurlar (Kürtler), birbirlerine karşı saygı ve fedakarlık duygularıyla dolu, ırksal durumlarına ve toplumsal ile coğrafi haklarına saygılı öz kardeştirler…”
İkinci; Mustafa Kemal Kürtlerin kurulması planlanan Ermenistan projesi karşısındaki korkularını görür, bu kaygılar üzerinden ortak vatan vurgusu yaparak Kürtleri saflarına dahil etmeye çalışır. Bu kongrenin ardından da Kürt ileri gelenlerine mektuplar yazarak onları dönem politikalarına ikna etmeye, olası bağımsızlık eğilimlerini bertaraf etmeye çalışmıştır. Tüm vurgular Türk ve Kürt birliğine ve ortak vatana dairdir. 4-11 Eylül 1919 tarihinde ise Sivas kongresi gerçekleştirilir. Bu kongrede Misak-ı Milli kararları için tartışmalar yürütülür. Ortak vatanın sınırları vurgulanır. Bildirgenin birinci maddesi: “1- Antlaşmanın (Mondros) imzalandığı 30 Ekim 1918 günündeki sınırlarımız içinde kalan ve her yerde ezici çoğunluğu Müslüman olan Osmanlı ülkesinin parçaları birbirlerinden ve Osmanlı bütünlüğünden hiçbir nedenle koparılamaz bir bütün oluşturur. Bu parçalarda yaşayan bütün Müslümanlar; birbirlerine karşı, karşılıklı saygı ve özveri duygularıyla dolu, etnik ve sosyal haklarıyla, bulundukları yöre koşullarına bütünüyle bağlı öz kardeştirler…” şeklindedir. Sivas Kongresinde Misak-i Milli kararlaşması yaşanmış, “milli sınırlar içinde vatan bölünmez bir bütündür, parçalanamaz” kararına gidilmiştir. Şu hususu vurgulamak gerekir, milli sınırlar içinde bölünmez bir bütünlük taşıyan vatan tabiri, Türk ve Kürtlerin ortak vatanıdır. En azından Kürtler buna ikna edilmeye çalışılır. Bu ikna sürecini 22 Ekim 1919’da Mustafa Kemal hükümeti ve İstanbul hükümeti arasında imzalanan Amasya protokolü metninden de okuyabiliriz. Protokolün birinci maddesi şöyledir: “Beyannamenin (Sivas Kongresi sonuç bildirisi) 1.maddesinde Osmanlı Devleti’nin düşünülen ve kabul edilen sınırının Türk ve Kürtlerin oturduğu araziyi kapsadığı ve Kürtlerin Osmanlı toplumundan ayrılmasının imkansızlığı izah edildikten sonra bu sınırın en asgari bir talep olarak kabul edilmesinin temini lüzumu müştereken kabul edildi. Bununla birlikte Kürtlerin gelişme serbestliğini sağlayacak şekilde ırk hukuku ve sosyal haklar bakımından daha iyi duruma getirilmelerine izin verilmesine ve yabancılar tarafından Kürtlerin bağımsızlığını gerçekleştirme amacını güder gibi görünerek yapılmakta olunan karıştırıcılığın önüne geçmek için bu hususun şimdiden Kürtlerce bilinmesi hususu uygun görüldü…
Üçüncü; Özetle Mustafa Kemal Kürtlerin farklı eğilimler içinde bulunmaması için kurulacak yeni devletin asli bir unsuru olacakları yönünde Kürtlere beyanat veriyordu, bunun açıkça beyan edilmesinin önemli olacağını düşünüyordu.
Kurtuluş mücadelesi devam ederken bir yandan da İstanbul hükümeti ve itilaf devletleri arasında barış görüşmeleri yürütülüyordu. Belki de Mustafa Kemal’in Kürtleri yanında tutma isteminde bu görüşmeler başat etkiydi. 10 Ağustos 1920’de İstanbul hükümeti ve itilaf devletleri arasında Sevr Antlaşması gerçekleştirildi. Anlaşmanın esasi Osmanlı’nın paylaşılmasıydı. Bu anlaşmada Van, Erzurum, Bitlis ve Trabzon illerinin bulunduğu coğrafyada Ermenistan devletinin kurulması, Suriye’nin Fransa himayesine, Irak’ın İngiltere’ye bırakılması kararlaştırılmıştır. Kürtler için de bir madde eklenmiştir. Kürtlere dair 64. madde şöyledir: “İşbu anlaşmanın yürürlüğe konuluşundan bir yıl sonra 62. maddede belirtilen bölgelerdeki (Fırat’ın doğusundan, ilerde saptanacak Ermenistan’ın sınırının güneyinde… Suriye ve Irak ile Türkiye sınırının kuzeyinde Kürtlerin sayıca üstün bulunduğu bölgedeki) Kürtler bu bölgelerdeki nüfusun çoğunluğunun Türkiye’den bağımsız olmak istediklerini kanıtlayarak Milletler Cemiyeti Kongresi’ne başvurulursa ve konseyde bu nüfusun bağımsızlığa yetenekli olduğu görüşüne varırsa ve bu bağımsızlığı onlara tanımayı Türkiye’ye salık verirse Türkiye bu tavsiyeye uymaya ve bu bölgeler üzerinde bütün haklarından ve sıfatlarından vazgeçmeyi şimdiden yükümlenir.” Sevr günümüzde bile hem Kürt halkının hem Türk halkının yoğunca tartıştığı bir antlaşmadır. Türkler açısından Kürtlerin her an bağımsız bir devlet kuracağı paranoyasına, Kürtler açısından ise vaat edilen bir devlet olmakla birlikte tarihsel coğrafyası parçalanmış, küçük bir toprak parçasına sıkıştırılmış, gerçekleştirip gerçekleştirilemeyeceği belirsiz bir anlaşmadır. Fakat Kürtler içinde tartışmaları yol açmıştır. Kürtlerin bağımsızlık hakkını tanıyor gibi görünse de bu bağımsızlık birçok engele tabi tutulmuştur. Deyim yerindeyse Kürtlerin çıkarlarını düşünmekten ziyade İngilizlerin de Kürtleri elinde tutma politikasının bir ürünüdür. Mantık aynı mantıktır; Kürtler ve Kürdistan coğrafyası dönem için stratejik bir öneme sahiptir ve herkes Kürtleri yanında tutmak istemektedir. İki tarafta da vaatlerde bulunmuştur. İki tarafın da vaatlerinin pratik bir karşılığı olmamıştır. İngilizler bir yanıyla Kürtleri oyalarken bir yanıyla da Kürtler aracılığıyla Türkleri kendi istediği noktaya getirmeye çalışmaktadır. Yeni hükümet Sevr anlaşmasını kabul etmemiş, Kürtlerin Ermenistan korkusu pekiştirilmiş, hatta Sevr Antlaşması imzalanırken Kürtler tarafından telgraflar çekilmiş, anlaşmanın kendileri açısından hükümsüz olduğu bildirilmiştir. 1921 anayasası bu yoğun tartışmaların olduğu bir süreçte ilan edilmiştir. Kürt vurgusu yapılmadan Adem’i merkeziyetçilik, Yerel özerklik hakkı anayasal bir çerçeveye kavuşturulmuştur. Pratik politika yürütülürken vatanın, Meclisin ve anayasanın Türk ve Kürt ortaklığına dayandığı sıkça propaganda edilmiştir. Bu dönemler açısından samimiyet sorgulama ve tartışmalarından ziyade, kimin daha rasyonel politika ürettiği tartışması kanımca doğru olandır. Mustafa Kemal konjonktür itibari ile gerçekçi bir politika yürütmüş, Kürtler buna inanmıştır. Fakat Kürtler kendileri açısından pozisyonlarını kullanabilecekleri kadar stratejik bir yaklaşım belirleyememiş, taleplerini somutlaştıramamış, bunun için gerekli fikri ve pratik politikaları üretememiştir. Bu dönemler çok detaylı incelemeyi gerektirir. Sayısız konuşma ve resmi belgede izini sürebileceğimiz veriler vardır. Fakat esas meramımız Lozan sürecinin anlaşılması için bir arka plan sunmaktır.
20 Kasım 1922’de Lozan Barış Konferansı başlamıştır. Heyetin öncülüğünü İsmet İnönü yapmaktadır. Heyetin içinde Kürt olarak yalnızca Zülfüzade Zülfü yer almaktadır. Ama Kürtler adına bir Kürt temsilci olarak değil. Lozan iki oturum biçiminde gerçekleşmiştir. İlk görüşmelerden sonuç alamayınca ertelenmiş, birkaç ay sonra görüşmelere tekrar başlanmıştır. Konferansın esas gündemi Musul sorunu, kapitülasyonların kaldırılması ve Boğazlar sorunudur. Konumuz açısından Musul sorununa eğileceğiz. İngilizler İnönü heyetini sıkıştırmak için bolca Kürtlerden ve haklarından söz etmektedir. İnönü ise her değerlendirmesinde Kürtlerin Türklerle bir olduğunu, iki halkı temsilen Lozan’da bulunduğunu belirtir.
Mustafa Kemal de Lozan’da görüşmeler devam ederken (16-17 ocak) İzmit’te bir basın toplantısı yapar. Kürtlere bölgesel özerklik verileceğini dillendirir. Bu konferanstan bir alıntı ile devam edelim: “Ayrıca “Kürt sorunu; bizim yani Türklerin çıkarına da kesinlikle söz konusu olamaz. Çünkü bildiğiniz gibi bizim milli sınırlarımız içinde bulunan Kürt unsurlar, öylesine yerleşmişlerdir ki, pek sınırlı yerlerde yoğun durumdadırlar. Fakat yoğunluklarını kaybede kaybede ve Türk unsurların içine gire gire, öyle bir sınır çizmek istesek, Türklüğü ve Türkiye’yi mahvetmek gerekir… Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük düşünmektense, bizim Anayasa gereğince zaten bir tür yerel özerklikler oluşacaktır… (Kürtler) İfade edilmedikleri zaman, bundan kendilerine ait sorun çıkarmaları daima beklenir… Musul bizim için çok önemlidir. Birincisi, Musul’da sınırsız servet oluşturan petrol kaynakları vardır… İkincisi, onun kadar önemli olan Kürtlük sorunudur…”
Dördüncü; Lozan’da devam eden görüşmeler TBMM içerisinde de şiddetli tartışmalara yol açar. Özellikle Ali Şükrü bey öncülüğünde Musul konusunda heyete karşı sert bir muhalefet yürütülür. Musul’un İngilizlere bırakılması Kürtler için Kürdistan’ın can damarından vurulması anlamına gelir. Misak-ı milli sınırları içerisinde yer alan Musul’un İngilizlere bırakılması ortak vatan, Kürt-Türk birlikteliği, kurucu unsur gibi söylemlerin turnusol kağıdı gibidir. İngilizler Musul konusunda son derece ısrarcıdır. Mustafa Kemal bir yandan Musul’u vermek istemezken öte yandan olanı da kaybetme korkusunu yaşamaktadır. Sonuç itibari ile Musul Sorunu Lozan’da çözüme kavuşturulamaz, dokuz ay sonra Milletler Cemiyeti’nin gözetiminde yürütülecek tartışmalara bırakılır. Suriye sınırı ise Ankara anlaşması (1921) baz alınacak şekilde karara bağlanır. Böylece Kürdistan’ın parçalanması resmi bir anlaşmaya bağlanmış olur. Kürtler adına bir hak ya da Kürtlerin adının geçtiği hiçbir madde Lozan anlaşmasında yer almaz. Bununla birlikte anlaşmanın 39. maddesi: “… Türkiye vatandaşlarından hiçbirinin gerek özel ya da ticari ilişkilerde, gerek din, basın veya her türlü yayın hususunda ve gerek genel toplantılarda herhangi bir dili serbestçe kullanmasına karşı hiçbir kayıt konmayacaktır. Resmi dil mevcut olmakla birlikte, Türkçeden başka bir dil konuşan Türk vatandaşlarına mahkemelerde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilmeleri için uygun kolaylıklar gösterilecektir.”
Beşinci; Lozan antlaşması Kürt tarihi açısından bir hezimet ve soykırım belgesi olduğu halde Lozan sonrası gelişen süreç Lozan’ın da gerisindedir. Zira Türkçe dışında başka dillerinde kullanılabileceği Lozan maddeleri içerisinde yer alır ama sonrasında yürütülen politikalar, Kürt kimliği ve dilinin üzerinde yaşanan baskı Lozan’ı da aratır cinstendir. Her haliyle Lozan, Kürt iradesi olmadan Kürtlerin kaderinin belirlendiği bir konferans olmuştur. Lozan ile birlikte Kürtler vatansız bırakılmış, kimliği yok sayılmış, yüz yılı aşan inkar sürecine başlangıç yapılmıştır. Türklüğün yaşaması için Kürtlüğün yok edilmesi gerektiği resmi bir devlet politikası haline getirilmiştir. Devlet Lozan’a kadarki Kürt-Türk kardeşliği, ortak vatan politikasında yüzde yüz makas değiştirmiştir. Denilebilir ki Kürtlerde bir güven kırılması yaşanmış, o güne kadar kendisini de devletin sahibi gören Kürtten, devletin ötekileştirdiği Kürde geçiş süreçleri yaşanmaya başlanmıştır. Kürtlerde ciddi tepkiler gelişmiştir. Şex Sait isyanı provoke edilmiş, isyan gerekçe gösterilerek, Musul 1926’da imzalanan Ankara antlaşması ile İngiltere’ye bırakılmıştır.
1919’dan Lozan anlaşmasına kadar İngiltere tarafından bölgede bir Ermenistan ve Kürdistan kurma stratejisi varken İngiltere yine kendi çıkarları gereği bu stratejiden vazgeçerek kurulacak yeni Türk devletine yatırım yapmaya başlamıştır. Başlangıçta kendisine bağlı bir Kürdistan ve Ermenistan ile Sovyetler devrimine karşı bir baraj oluşturmayı, üzerinde hakimiyet kurmayı hedeflemiştir. Fakat özellikle Ermenilerin bölgede zayıf olmaları, Kürtlerin Kürt coğrafyası dahil edilerek kurulacak bir Ermenistan devletine karşı oluşları, Kürtlerin büyük bir kısmının ortak vatan söyleminin etkisiyle Ankara Hükümeti’nin yanında yer almaları, Kürtlerin ulusal bir birliği yakalayamamış olmaları ve dönem itibari ile ortak hareket etme potansiyellerinin zayıflığından kaynaklı İngiltere bu stratejisinden vazgeçmiştir. Egemen güçlerin çıkarları öylesine kirlidir ki dost ve düşman kavramı sürekli yer değiştirebilir. Lozan sürecine kadar kendisini Kürtlerin dostu olarak gören İngiltere makas değiştirerek Kürtlerin yokluğu üzerinden kurulan TC devletine onay vermiştir. Onay vermekle de kalmamış kendi çıkarları için yeni devleti her yönüyle desteklemiş, şekillendirmiş, çıkarlarını yeni devlet üzerindeki denetimiyle garantiye almıştır. TC’yi Sovyet devriminin yayılması önünde bir baraj olarak dizayn etmiş, uzun vadeli politik bir araç olarak kurgulamıştır. Özetle Sevr’de Ermenistan ve Kürdistan’a atfedilen tampon rol, Lozan’da TC’ye biçilmiştir. Küçük bir sınıra hapsedilmiş, ulus-devletleşmiş, kapitalist modernitenin bölgedeki çıkarlarına hizmet edecek bir TC devleti İngilizlerin çıkarınadır. Resmi söylemin aksine TC devletinin kurgulanışı İngiltere’ye rağmen değil İngiltere’nin eliyle gerçekleşmiştir. Lozanla birlikte İngilizlerin böl-parçala-yönet politikası Ortadoğu’yu din, inanç, kültür ve etnisite mezarlığına çevirmiş, Ortadoğu boğaz boğaza çatışan kanlı bir coğrafyaya dönüştürülmüştür. Yirmi İki ulus-devlete bölünmüş Arap gerçekliğini, varlığı yok sayılan ve dört parçaya bölünmüş Kürt trajedisini bu politikalardan bağımsız ele alamayız.
Lozan sonrası gelişmelerle bağlantılı olarak Kürtlük ihtiyaç duyulan bir olgu olmaktan çıkarılmıştır. 1924 anayasası ile Kürtler artık resmi olarak da yok hükmündedir, Kürtlerin yokluğu üzerinde kurgulanan yeni cumhuriyet adım adım Kürt katliamlarına girişecektir. Şex Sait isyanında, Ağrı ve Dersim’de yaşananlar yeni cumhuriyetin en küçük bir hak talebine dahi tahammülü olmadığını göstermektedir. Batıcı tarih anlayışının etkisiyle yeni cumhuriyet Lozanı kutsal bir metne dönüştürmüş, o tarihin lanetli yüzünü Türklük çerçevesinde kahramanlıklar, yapay zaferler, faşizme güzellemeler ile doldurmuştur. Kürtlerin imhası üzerine inşa edilen beyaz Türkçülük olsa olsa bir Pirus zaferi kazanmıştır, bu zaferin bedeli ise demokrasisiz cumhuriyet olmuştur.
Lozan’ın Fiilen Aşılması: Rojava
200 yıllık tarihsel bir arka plana sahip olan Kürt sorunu fiziki ve kültürel soykırımlar karşısında muazzam direnişlere de sahne olmuştur. Kürt özgürlük mücadelesi Kürtlüğün inkarı üzerine gelişen bu politikaların bir sonucu olarak doğmuştur. Karakter itibari ile 1800‘lerin sonunda gelişmeye başlayan Kürt milliyetçiliğinden farklı bir oluşum diyalektiğine sahiptir. O her şeyden önce bir halk hareketi olarak halkın içinden doğmuştur, Kürt üst tabakasına da kürt feodal, komprador yapılanmalarına da karşıtlık temelinde gelişmiştir. Ulusal birlik düşüncesi, dönem çıkarlarına hapsolmuş, pragmatist bir yaklaşımın çok ötesinde yeni bir yaşam arayışına dayanmış ve dört parça Kürdistan’da, Kürdün özgür yaşar hale gelmesini hedeflemiştir. Dolayısıyla Lozan anlaşmasının yarattığı atmosferi kabul etmemiş, ölüm sessizliğine hapsedilmiş Kürtlüğün yeniden dirilişine öncülük etmiştir. Lozan Kürt özgürlük mücadelesinin direnişi sonucunda bazı boyutları ile fiili olarak aşılmıştır. Kobani belki de bunun en somut örneğidir. Zira Kobani direnişinde resmî olarak oluşturulan sınırlar Kürtlerin zihin dünyasında aşılmış, Kürdün ölüm fermanı Kobani direnişine çarpmıştır. Her sokağında dört parça Kürdistan’da, diaspora Kürtlerinden, hatta dünyanın bir çok farklı halkından dökülen kan birbirine karışmıştır. Kürtler insanlık düşmanı DAİŞ çeteleri karşısında insanlığın onurunu koruyan destansı bir direnişe imza atmıştır. Bu direniş Kürtler açısından 1900-1925 aralığından çok farklı bir motivasyon ile gerçekleşmiştir. Kürtler artık dönem konjonktürünü okuyan, kendi pozisyonlarının farkında olan, ulusal çıkarları için bir araya gelen, stratejik düşünen, özgürlükleri için bedel vermeyi göze alan, ideolojik bir Önderliğe ve öncülüğe sahiptir. Ulus bilincinde yaşanan gelişme, inkar politikalarını kırmış, Kürt varlığı kimsenin inkar edemeyeceği bir düzeye gelmiş ve Kürtler Ortadoğu’da belirleyici bir aktöre dönüşmüştür. Rojava Kürdistan’ında fiiliyatta yaşanan özerkliğin temelinde Kürt halkının, Kürt özgürlük mücadelesi sayesinde elde ettiği kazanımlar vardır.
10 Mart 2025’te Suriye’de Şam yönetiminden Ahmet El Şara ve Suriye demokratik güçleri komutanı Mazlum Abdi arasında imzalanan anlaşma oldukça önemlidir. Bu anlaşmayı, yüz yılı aşan ve Kürt inkarı üzerine kurulu Ortadoğu politikasının resmi olarak değişime uğratıldığı bir anlaşma metni olarak ele alabiliriz. Bu anlaşma metni ile Rojava Devrimi ilk kez resmi bir anlaşmaya konu olmuştur. Bu anlaşma Kürt kimliğini kabul ettiği gibi Kürtleri ortak vatan perspektifi ile Suriye devletinin de asli bir unsuru olarak tanımlar. Kürtler, Suriye devleti içerisindeki diğer dini ve etnik grupların de temsil ve katılım haklarını garantiye alan bir garantördür. Anlaşma yalnızca özerk bölge için değil tüm Suriye için geçerlidir. Anlaşmanın ikinci maddesi “Kürt toplumu Suriye devletinin yerli bir topluluğudur ve Suriye devleti onun vatandaşlık hakkını ve tüm anayasal haklarını garanti altına almaktadır” şekildedir. Kürtler 102 yıl sonra bir anlaşma metninde kendi ulusal, kültürel ve anayasal hakları ile kabul görmüştür. Kürt özgürlük mücadelesinin fiilen etkisizleştirdiği Lozan Antlaşması, bu mutabakat ile hukuken de delinmeye başlanmıştır. Zira hukuken statüsüzleştirilen, kimliksizleştirilen, vatansızlaştırılan Kürtler, anlaşma ile birlikte hukuken tanınmıştır. Elbette Lozan bir bütünen ortadan kaldırılmamıştır fakat bunun ilk adımları atılmaya başlanmıştır diyebiliriz. Yine burada ilginç olan nokta 102 yıl önce Kürtlerin statüsüzleştirilmesinde etkili bir rol oynayan İngiliz ve Fransız devletleri kendi kurguladıkları oyunun tersine çevrilmesinde de arabulucu rolündedirler. Kürtleri yok sayan dönem hegemonu İngilizler, 102 yıl sonra Kürtlerin hukuken tanındığı bir anlaşma metninin imzalanmasında arabulucu pozisyonundadırlar. 102 yıl önce Kürtleri zayıf ve parçalı gördükleri için denklem dışına iten İngilizler 102 yıl sonra Kürt özgürlük mücadelesinin yarattığı kazanımlarla Ortadoğu‘da belirleyici bir aktör haline gelen Kürtleri tanımak zorunda kalmıştır.
Burada Güney Kürdistan hükümetinden de bahsedilebilir. Elbette Güney Kürdistan’da kabul gören Federasyon da Kürtler açısından önemlidir. Fakat güneydeki oluşum Kürt ulusal Birliği’nin sağlanması üzerinden değil PKK karşıtlığı üzerinden resmi bir statüye kavuşturulmuştur. Dolayısıyla Kürtlerin zihin ve duygu dünyasını ulusal bir bilinç etrafında yekvücut haline getirememiştir. Çünkü kurgulanışı “Kürdün Kürde karşıtlığı” temelinde olmuştur. Dikkat edilirse Rojava‘daki gelişmeler bunun tersi bir atmosfer açığa çıkarmıştır. Ahmet El Şara ile yapılan anlaşmanın hemen ardından, 26 Nisan tarihinde yıllardır gerçekleştirilemeyen Kürt Ulusal Konferansı gerçekleştirilmiştir. Bu konferansa 400 delege katılmış, Kürdistan’ın her parçası konferansta temsilini bulmuştur. Kürtler yeniden şekillenen Suriye devleti karşısında birlik olarak başarı elde edeceklerinin farkındalığı ile hareket etmiştir. Ulusal çıkarlar etrafında birleşilmiş, ortak talepler bir çerçeve ile deklare edilmiştir. Bu konferansın kendisi Kürdistan tarihi içerisinde bir dönüm noktasıdır. 20. Yüzyılda Kürtler parçalı bir katılım gösterdikleri için dönem konjonktüründen yararlanamamıştır. 21. Yüzyılda, tarihten çıkarılan dersler ışığında Kürtler Ortadoğu’da denklem dışında tutulamayacak bir pozisyona ulaşmıştır. Özcesi 20. yüzyılı kaybeden Kürtler, 21. yüzyılda kazanmaya odaklanmıştır, tüm çabaları bu yöndedir.
Abdullah Öcalan’ın Kürtler için “pek tabi kudretlidir durumumuz” söylemi meramımızı anlatmanın en özlü ifadesidir. 21. yüzyıl Kürtlerine Lozan dönemindekine benzer bir yaklaşım sergileyecek her güç bumerang etkisiyle kendi senaryosunda kaybeden oyuncu pozisyonuna düşecektir. Kürtlere ise karşılaşabilecekleri her tuzaktan çıkış yolu bulmak dışında bir seçenek yoktur.
Kaynakça
1-Abdullah Öcalan; Kültürel Soykırım Kıskacında Kürtler/5. Cilt
2-Vehbi Cem Aşkın; Sivas Kongresi, Ankara, 1963, Sayfa: 158
3- Ayşe Hür; Osmanlı’dan Bugüne: Kürtler ve Devlet (3) yazısı
4-Türk Tarihi Kurumu Arşivi; 1089 Numaralı Belge
5-Reha Parla; Türkiye Cumhuriyeti’nin Uluslararası Temelleri, Lozan-Montrö, 2. Baskı, Lefkoşa 1987, s. 11
Yoruma kapalı.