Ortadoğu’daki ulus-devletçi yapılarla küresel kapitalizm arasındaki çelişki, güncelde çok boyutlu bir çatışma düzeyine evrilmiştir. Ortadoğu’daki her bir ulus-devlet somutunda bu çelişkinin çatışma düzeyi ve biçimi görece farklı olmakla birlikte, esasen bütünlük içinde Ortadoğu’nun yeniden dizayn projesi hızlanmıştır. Ve gelinen noktada ulus-devlet statükoculuğu tam bir kuşatma ve yıkılma tehdidi ile karşı karşıyadır. 1990 Körfez Savaşıyla startı verilen Üçüncü Dünya Savaşı giderek daha bütünlüklü bir öznellik kazanarak ve daha ağır siyasal, sosyal, ekonomik ve askeri sorunlar yaratarak Ortadoğu’yu bir kaosa sürüklemektedir. Bu nedenle bölgede hegemonik güç konumunda olan bazı statükocu rejimler doğrudan hedef konumundadır. Üçüncü Dünya Savaşı’nın ekseni İran ve Türkiye’ye kaymış durumdadır. Bu ülkelerdeki statükocu iktidar blokları küresel sermayenin çıkarlarına uygun bir biçimde değişime zorlamaktadır. Değişime direnen ve mevcut statükoyu olduğu gibi sürdürmek isteyen iktidar yapıları yıkılma, parçalanma tehdidini yakıcı bir biçimde hissetmektedir. Kaotik durum çok çeşitli olasılıklar olanak yaratmakta ve statükocu rejimleri belirsizliğe sürükleyerek varoluşsal kaygılar yaşamalarına, dolayısıyla da bu yönlü çözüm arayışı ve çabalarına yönelmelerine sebebiyet vermektedir.
Küresel tekelci sermaye sistemiyle Ortadoğu’nun ulus-devlet statükoculuğu arasında süren Üçüncü Dünya Savaşı’nda ulus-devlet statükoculuğu ağır bir yenilgi yaşadı. Bu statükoların hala Türkiye ve İran’da devam etmesi diğer ulus-devletlerden daha güçlü oldukları anlamına gelmiyor. Şimdiye kadar ayakta kalmalarının; yıkılıp parçalanmalarının iki nedeni var. Birincisi; hâlâ bir yere kadar küresel tekelci sisteminin işine yaramaları ki, küresel tekelci sistem bununla bölgede varlığını meşrulaştırıyor. İkincisi ise; her ne kadar dünya ve bölge siyasetinde yalnızlaştırılmış olsalar da henüz sıranın onlara gelmediği ve doğrudan müdahale edilmediğinden kaynaklıdır. Oysaki her iki ulus-devlet de kendi içinde ciddi korku ve tedirginlikler yaşamaktadır. Zira her iki ulus-devlet de siyasi, sosyal, askeri ve ekonomik olarak derin kriz, zorlanma ve bunalım yaşamaktadır. Her ne kadar dışarıya farklı yansısa da, içten içe adeta varlık ve yokluk savaşı vermektedirler.
Türkiye ve İran ulus-devletleri şimdiye kadar statükolarını korumuş olsalar da küresel tekelci sistemin bölgede yarattığı karmaşalı durum, her iki ulus-devletin varlığını ciddi anlamda tehdit etmektedir. Özellikle de bu ulus-devletler de farklı toplumsal dinamiklerin mevcut kaoslu durumdan, nem alıp haklı talepleri doğrultusunda reaksiyon göstermeleri bu statükocu rejimleri daha da büyük bir çıkmaza sokmaktadır. Bu durum, ister istemez bölgedeki ulus-devletleri ve adı geçen rejimleri bir arayışa, ayakta kalmanın bir çıkış yoluna, değişim ve dönüşüme itelemektedir. Ama nasıl bir arayış veya değişim ve dönüşüm? Ne tür bir alternatif ve çözüm? sorularına verilecek cevaplar, bu oluşumların geleceğini belirleyecektir. Ulusçuluk ve statükoculukta ısrar mı yoksa bunlardan vazgeçip zihinsel ve siyasal değişimle ulus-devlet yapısını farklı bir yapılanmaya mı evirecektir? Diğer bir deyişle katı, tekçi, imha ve inkârcı zihniyetlerinden ve uygulamalarından vazgeçip daha kapsamlı ve yapıcı bir anlayış ve uygulamayı mı esas alacaklar yoksa eskisinden ısrarcı olup diğer ulus-devletlerin yaşadığı akıbete mi uğrayacaklar? Bunu zaman gösterecektir. Ama yine de tarihsel deney ve tecrübelere dayanarak gereken değişim ve dönüşümü gerçekleştiremedikleri, takdirde akıbetlerinin Afganistan, Irak ve Suriye’den farklı olmayacağını tahmin etmek için kâhin olmaya gerek yoktur. Bu nedenle varlıklarını ve bütünlüklerini sürdürebilmeleri için radikal bir değişim ve dönüşüm kaçınılmaz oluyor. Bunu da ancak tekçi ulus ve oligarşik, teokratik devlet yapılanmasından vazgeçerek, demokrasiye duyarlı hale gelip, cumhuriyeti demokratik niteliklere kavuşturarak gerçekleştirebilirler. Yani ulus-devletçi paradigmayı hem zihinsel hem kurumsal yapılanma olarak köklü bir reforma tabi tutarak, toplumun demokratik hak ve özgürlükler alanını genişleterek, cumhuriyetin anlamına uygun bir içerik kazanmasını sağlayarak demokrasiye duyarlı hale gelmeyi başarabilir. Bunun için de mevcut durumda en uygun seçenek Devlet+Demokrasi= Demokratik Cumhuriyet formülasyonudur. Bu da demokratik ulus zihniyetini benimseyip içselleştirmeyi gerektirir.
Konumuz bağlamında demokrasi ile cumhuriyet kavramları arasındaki farklılık ve benzerlikleri irdelemekte fayda vardır. “Demokrasi” ve “Cumhuriyet” deyimleri sözcük olarak ortak bir anlama işaret ederler, o da “halk yönetimi” veya “halkın kendi kendini yönetimi” dir. Birer siyasal yönetim biçimi olarak, demokrasi ile cumhuriyetin ilk formlarının ortaya çıkışı antik çağlara kadar uzanır. Antik Yunan siteleri özü bakımından doğrudan demokrasi ile yönetilen yapılardır ve cumhuriyet rejiminin prototipini oluştururlar. Antik Yunan demokrasisinin birçok yetersizliği (kadınların, kölelerin vs. kapsam dışında tutulması) olmakla birlikte tiranlık aristokrasiye karşıdır, bu idari biçimlerle çelişki ve çatışma halindedir. Bu devlet ve demokrasinin çatışmasıdır. Diğer bir ifadeyle siyasal tekeli elinde bulunduran azınlık bir grup ile toplum/halk arasındaki çatışmadır. Toplum hiçbir zaman kendini yönetme/öz yönetim hakkından vazgeçmemiş, despotik rejimlere karşı hep direniş halinde olmuştur. Cumhuriyet bu direnişin yani demokrasi ile tiranlık/aristokrasi arasındaki çatışmanın bir uzlaşmaya vardığı siyasal rejimin adıdır. Cumhuriyet deyimi, Antik Roma’da bir sistematiğe kavuşur ve demokrasi ile özdeş anlamında kullanılır.
Modern çağda cumhuriyet, Fransız devrimi ile birlikte ulus-devlet modelinin temel formu olarak yeni bir kuramsal ve kavramsal sistematiğe kavuşturulmuş ve temsili demokrasi bağlamında “halk egemenliği”ni ifade eder hale gelmiştir. Fransa’da cumhuriyet çeşitli evrelerden geçmiştir. Demokrasi mücadelesi Fransa’da çok çetin olmuştur. Cumhuriyet, kapitalist modernitenin ulus-devlet formu olarak kurumsallaşmış, 18. Yüzyıldan itibaren de demokrasi mücadelesi sınıfsal bir niteliğe bürünerek cumhuriyetin çeşitli adlandırmaları ortaya çıkmıştır. “Burjuva Cumhuriyeti”, “Sosyalist Cumhuriyet”, “Halk Cumhuriyeti”, “Demokratik Cumhuriyet”, “Oligarşik Cumhuriyet” vb. gibi adlandırmalarla cumhuriyet rejiminin karakteristik yapısı ve niteliği farklı tarzlarda tanımlanmıştır. Ulus-devletçi ve iktidarcı paradigmaya dayanan bu tanımlamalar sınıfsal bir nitelik taşırken, “Arap cumhuriyeti”, “Türk cumhuriyeti”, “İslam cumhuriyeti” vb. gibi adlandırmalar ise etnik ve dinsel temelli rejim ve demokrasileri tanımlar. Bu tür rejimlerde demokrasi etnik, sınıfsal, dinsel ve mezhepsel kesimlerin toplumun üzerindeki hükümranlığının sürdürülmesinin aracıdır. Bu anlamda bölgedeki tekçi, teokratik, oligarşik devletler kendi rejimlerine her ne kadar “Cumhuriyet” deseler de gerçekte “halk yönetimi” olma niteliklerini taşımadıklarında anti-demokratik bir özellik gösterirler. “Demos”la yani halkla çatışırlar, sürekli demokrasinin yaşam alanını daraltarak, cumhuriyeti oligarşik bir yapıya dönüştürürler. Bu rejimlerin seküler veya dinsel bir ideolojiye sahiplik etmesi, tek partili veya çok partili bir parlamenter “demokrasi”ye sahip olması bu gerçeği değiştirmez.
Bu bağlamda ulus-devletçi, sınıf iktidarcı paradigma çerçevesinde varlık bulan ve “Cumhuriyet” sıfatını kullanan devletler, demokrasiye duyarlı yapılar olmaktan uzaktır. Bunların “Cumhuriyet” tanımları da “halkın kendi kendisini yönetmesi” bağlamında demokrasinin inkarıdır. Bu zihniyetle, cumhuriyet kavramı, her ne kadar halk yönetimi; ulusun egemenliği elinde tuttuğu anlamına gelse de öz itibari ile bu tanım yerini tam bulamamaktadır. Cumhuriyet rejimlerinde parti ve parlamentolar olur. Parlamentoyu belli sayıda milletvekili ve partiler oluşturur. Her ne kadar bu vekil ve parlamentoya halkın temsiliyeti gibi tanımlar yüklense de bir ülkedeki tüm halkı temsil etmediği açık olmakla beraber demokratik toplum yapısıyla da bağdaşmamaktadır. Çünkü her farklı düşünceye sahip birey ve toplum bir parti ve parlamentoya gönderdiği vekil sayısı kadar temsiliyet hakkı elde edebiliyor. Eğer ki parlamentoya kendi vekil adayı ve partisini yollama gücü ve potansiyeli yoksa temsiliyet hakkı da elde edemez. Diğer bir önemli yönü ise parlamentoda iktidarı elinde bulunduran parti her yönüyle geniş yetkilere sahip iken, muhalefette bulunan partilerin neredeyse herhangi bir yetki ve yaptırım gücü yoktur. Bu da kendisi ile birlikte bir parlamento için hayati öneme sahip denge ve denetleme mekanizmasını ortadan kaldırmaktadır. Öte yandan bu gibi rejimlerde her ne kadar demokrasi vurgusu yapılsa da ne doğrudan ne de temsili olarak demokrasi ile bir ilgisi yoktur. Bu nedenle tüm toplum ve bireylerin temsiliyet hakkı bulunmadığı gibi kendini rahat ve özgür bir şekilde ifade etme, doğuştan ve sonradan edindiği hakları kullanma konusunda da ciddi sorun ve engelle karşılaşmaktadır. Aynı zamanda gelir düzeyi, hukuk ve adalet, eğitim, sağlık gibi hayati öneme sahip olan toplumun bu argümanlarında da ciddi farklılık ve haksızlıkların yaşanmasına da neden olmaktadır. Bu nedenle cumhuriyet rejimi ile yönetilen bir oluşum, içinde barındırdığı tüm farklı halkları temsil etmekte yetersiz kalmaktadır. Öyle ki ulus-devlet ile bütünleşmiş ise halkın temsil durumu daha da vahim bir hal olmaktadır.
Demokrasi ise halkın kendi kendini yönetmesi; siyasi erkin elinde bulundurulması anlamına gelmektedir. Yani otoritenin belli kişi, grup ve partilerde değil de halkın genelinde olduğu bir yönetim biçimidir. Herkesin söz söyleme, eleştirme ve karar almaya katılım gösterdiği; farklı görüş, inanç ve hayat tarzlarının temsiliyet bulduğu bir oluşumdur. Herkesin katılım ve temsiliyet şansı olduğu gibi yapılan hatalarını düzeltme, onarma durumu, çözümler için adil yöntemler geliştirme şansı da vardır. Her birey ve toplum özgür, eşit ve barış içinde yaşar. Bir çatışmalı durumu olsa dahi herkesin tartışma, fikir belirtme ve katılım şansı olduğu için kolay ve hızlı bir şekilde çözüm üretilerek çatışmalı duruma son verilebilir. Toplumsal konumu ve ekonomi durumu ne olursa olsun tüm vatandaşlar eşit sayılır. Parlamento ve meclislerde toplumsal farklılıklar da sistemi ile temsiliyet bulur. Eğitim, ekonomi, hukuk-adalet ve sağlık gibi kamusal hizmetlerden ihtiyaç temelinde eşit yararlanılır. Herhangi bir birey veya toplum başka bir toplum ve bireyden üstün tutulamaz ve ayrıcalıklara sahip değildir. Tüm toplumsal farklılıkların katılımıyla yapılmış bir toplumsal sözleşmesi (anayasa) vardır. Demokrasinin temeli olan ahlaki ve politik alanın güçlü olmasından kaynaklı her birey rahat bir şekilde kendini ifade ederek, fikir ve öneri geliştirme hakkına sahiptir. Demokrasilerde yurttaşlar katılım ve sorumluluk bilinci ile hareket eder. Bu da beraberinde sürekli bir değişim-dönüşümü ve gelişimi getirmektedir. En önemlisi de cins ayrımı ve tahakkümüne fırsat tanımayıp, insanın insan olmasından ötürü temel hak ve özgürlüklerini merkeze alıp saygı duyması, anayasal düzlemde yurttaşlık haklarına güvence sağlayan, ırk, din, mezhep, cins ayrıcalıklarına yer vermeyen özellikte olması, demokrasiyi eşsiz bir rejim kılmaktadır.
Bu farklılıklardan dolayı cumhuriyet ile demokrasi birbirinden ayrılırlar. Biri tüm toplum ve bireylerine kendini ifade etme, katılma, yararlanma, karar alma; özgür ve temsiliyet alanı sunup daha geniş, esnek ve farklı yaşama alternatiflerine olanak ve fırsat sunarken, diğeri dar kalıplar çerçevesinde kalarak, iktidarı elinde bulunduran, belli bir grup veya kişilerin belirlediği alan doğrultusunda şekillenir. Erki elinde bulunduran azınlık için sınırsız imtiyazlar varken, bunun dışında kalan çoğunluğun neredeyse hiçbir imtiyaz hakkı bulunmamaktadır. Bu nedenle bu iki farklı rejimin bir arada yaşama; sentez oluşturma gibi bir şansı olabilir mi? sorusuna verilecek cevap, demokratik uluslu bir yapıda mümkündür.
Ulus-Devlet Çıkmazı
Ortadoğu gibi farklı renk ve seslerden oluşan bir coğrafyada en uygun yönetim biçimi veya rejimi, tüm bu farklılıkları kapsayacak, etnik ve dinsel kimlik sorunlarına cevap olacak ve yaşatabilecek bir yapıda olursa süreklilik kazanabilir. Bu çoğulcu kültürel kimliklerin asimilasyonist politikalarla tekleştirilmesi, inkâr ve imhası üzerine varlık bulan her idari sistemin er ya da geç inkâr ve imha sürecine alınarak, yaşam hakları gasp edilenler tarafından gerçekleştirilecek bir yıkım hareketine maruz kalmaya mahkumdurlar. Ortadoğu’daki despotik rejimlerin, halk direnişleriyle yıkılışları yakın tarihin somut örnekleridir. Bu nedenle bölge ülkelerinin çok kültürlü toplumsal gerçeğine ters düşen, farklılıkları reddeden hiçbir siyasal-idari yapı uzun süreli varlığını sürdüremez.
Kapitalist modernitenin bir türevi olan ulus-devlet, Ortadoğu toplumları için ithal bir rejim olduğundan dolayı hiçbir zaman bölge toplumlarının kültürel gelenek ve değerleri ile bütünleşmediği gibi, halklar nezdinde de rağbet görmedi. Ulus-devlet, var olan toplumsal sorunları çözmek yerine, daha da ağırlaştırdı, eski sorunlara yenilerini ekledi. Bırakalım toplumun sorunlarına çözüm üretmeyi, bizzat sorunların kaynağı ve bu sorunların çözümü önündeki en büyük engel konumundadır. Ulus-devletin ideolojisi ile bölgeye dayatılan çözümler tarihi kan banyosuna çevirmekten öteye bir sonuca yol açmamıştır. Hegemonik güçler bu yaklaşımla azami karı ve endüstriyalizmi geliştirmenin, sürekli kılmanın olanağını da yaratır.
Ulus-devlet, bir yandan tekelci küresel sermaye güçlerine engel teşkil edip, onlarla ciddi sorunlar yaşarken, diğer yandan yüzyıldır bölgedeki halkları dar sınırlar içine hapsederek, sırtlarında adeta bir kene gibi yapışıp, toplumsal değerlerini tüketmesi nedeniyle, halklar nezdinde de bir itibarı kalmamıştır. Bu nedenle ulus-devletin farklılıkları tehdit gören tekçi zihniyeti ile halkların demokratik, toplumcu, özgür yaşam zihniyeti arasında ciddi bir ideolojik çatışma ve siyasal mücadele verilmektedir. Dolayısıyla tekelci küresel sermaye güçlerinin, kendi çıkarları doğrultusunda bir yandan dolaylı ya da doğrudan müdahalesi, diğer yandan halkların ona karşı verdiği mücadele sonucunda bölgedeki ulus-devletlerin bazıları yıkılırken, bazıları da değişime zorlamaktadır. Bazıları da adeta can çekişir gibi bir çıkmazın içindedirler. Bu çıkmaz bir statükoculuk ve değişim ikilemidir. Zaman, her geçen gün statükocu rejimlerin aleyhinde işlemektedir. Ya tekelci küresel sermaye güçlerine ve toplumsal değişime direnip yıkılıp gidecekler ya da hemen küresel güçlerin, hem işte toplumsal kesimlerin demokrasi ve özgürlük taleplerine uygun bir değişimi yaşayarak varlıklarını sürdüreceklerdir.
Ulus–Devletin Değişim ve Dönüşümü
Ulus-devlet, yüzyıllardır ulusçuluk ideolojisi ile kültürel ve inançsal kimlikleri kırımdan geçirdi, halkları birbirine kırdırdı, farklılıkları bir değirmen gibi öğüttü ve yaşamın her alanını tek tipleştirerek yaşanmaz hale getirdi. Gelinen noktada böyle bir sistemin ayakta kalması, toplum mühendisliği yöntemi ve uygulamalarla ömrünü uzatma şansı yoktur. Bölgedeki ulus-devlet rejimleri artık bir yol ayrımındalar. Siyasal ve toplumsal değişime ayak uydurmak için köklü bir reformasyona yönelmek durumundadırlar. Demokrasiye duyarlı hale gelmekten başka bir çözüm seçenekleri yoktur. Demokratik değişim ekseninde bir zihniyet ve kurumsal yapı dönüşümü yaşarlarsa varlıklarını sürdürmeleri olanaklı olur.
Bu değişim ve dönüşümü de katı, imha, inkâr ve tekçi zihniyetten; soykırım, asimilasyon, tenkil-tedip, Tunç Kanunu gibi uygulamalardan vazgeçerek gerçekleştirebilir. Bu rejimler kendini sorunları üreten, derinleştiren ve bir sarmal dönüştüren konumdan çıkarıp, tüm farklılıkları kapsayacak çözümler üreten bir noktaya taşımakla köklü bir değişimi yaşayabilirler. Halkların etnik ve kültürel kimliklerini törpülemekten, ötelemekten ve yok saymaktan vazgeçme ile bu değerlere saygı duymakla, kendi iç barışını sağlayabilirler. Böylelikle zihniyet değişimini gerçekleştirip toplumsal farklılıklarla barışarak, birlikte yaşamın siyasi ve hukuki şartlarını oluşturarak, rejimin yeniden inşasını gerçekleştirebilirler. Bölgedeki ulus-devletçi rejimler açısından bir paradigma değişimi hayati önemdedir.
Ulus-devlet iktidarlarının örtülü veya açık dayattıkları kültürel soykırım, proje, politika ve uygulamalardan vazgeçmesi ile gerçekleşebilecek paradigması değişim, aynı sınırlar içinde yaşayan farklı halk, mezhep, inanç, kültür, felsefi görüşleri demokratik ve ahlaki ilkeler çerçevesinde ortak bir zihniyet ve kuramsal sistematiğe kavuşması gerekir. Yüzyıl boyunca ulus-devletin katı, inkârcı ve ırkçı ideolojisi ile beslenmiş. Bu nedenle kültürel, felsefik, sanatsal, ekonomik, din, dil, mezhep, basın ve toplumsal yaşam alanlarında reformlar yapılarak zihniyette değişim ve dönüşümü gerçekleştirebilirler. Demokrasi, ahlak ve politik organlarının gelişme ve güçlenmesini sağlayacak adım veya reformlar demokratik toplumun bedenleşmesini sağlayabilir. Elbette bunların yapılmasıyla bir ulus-devlet parçalanmaz, ortadan kalkmaz ya da herhangi bir devlet demokratiksizleşmez, demokratik bir rejime dönüşmez fakat demokrasiye duyarlı bir rejim haline gelebilir. Demokratik çözümlerle toplumun kendini demokratik ulus olarak inşa etmesine fırsat ve imkân sağlayabilirler.
Demokrasiye Duyarlı Devlet
Ulus-devlet iktidar ve egemen ulus paradigmasının aşılmasıyla demokrasiye duyarlı hale gelebilir. İktidar ve egemenlik olgusunu içinde barındıran her paradigma özünde toplumsal sorunlara yol açar. Bu nedenle demokrasiye duyarlı hale gelip varlığını devam ettirme iddiasında olan her devletin ilk yapacağı şey, herhangi bir etnisite, sınıf veya din, mezhep ve cins adına egemenlik iddiasından vazgeçmek ve iktidarından taviz vererek, yönetme erkini halka devretmek olmalıdır. Devlet yıllarca ulusçuluk adına inkâr, imha ve asimilasyona tabi tuttuğu halkları tanıyarak, onlarla barışarak ve kendini ifade etme olanağı tanıyarak, demokratik dönüşümde ilerleme kaydedebilir. Halkların kültür, dil, inanç, mezhep, felsefe ve sanatlarını zenginlik kabul ederek, bu değerlere saygı gösterip, hukuki güvence sağlayarak kendini kabul ettirebilir. Bireysel haklar adı altında, kolektif haklar inkâr ederek değil, bireysel ve toplumsal haklarını kabul ederek cumhuriyetin demokratikleşmesini gerçekleştirebilir. Ulusçu paradigmanın, çoğulcu toplum dokusunda yarattığı tahribatlar ve sorunlara demokratik çözüm modelleri, proje ve programlar üreterek, ortak vatan ve demokratik yaşam duygusunu güçlendirerek aşabilir. Var olan toplumsal realiteyi kabul ederek, buna uygun zihniyet değişimine giderek demokrasiye duyarlı hale gelebilir. Bölgedeki tekçi, ulus egemenlikçi ve katı iktidar paradigması aşılarak cumhuriyet, oligarşik yapıdan demokratik yapıya geçiş yapabilir. Cumhuriyet, demokrasinin yaşam zemini olduğu gibi demokrasi de cumhuriyetin varlık sebebi ve yaşamın güvencesidir.
Başta zihniyet değişimi olmak üzere demokratik cumhuriyetin olumlu temelde ilerlemesi, kendi içinde farklı toplum, inanç, mezhep, kültür, sivil toplum gibi oluşumların özgürleştirmesi ile bağlantılıdır. Diğer yandan devletin kendi sınırları içindeki toplum ile yasal ve hukuki boyutlar üzerinde uzlaşarak demokrasiye duyarlı hale gelebilir. Toplum içindeki tüm siyasi parti, inanç, mezhep, STK, feminist, ekolojik, camia, kadın ve gençlik oluşumları, akademiler ve daha farklı oluşumların; kısacası toplumsal dinamiklerin katıldığı, rıza gösterdiği ve herkesin özgür ve eşit olarak temsiliyet bulduğu ve üzerinde uzlaştığı bir toplumsal sözleşme (anayasa) ile güvenceye alınabilir.
Herkesin kendi dilini, kültürünü, inancını, mezhebini rahatça yaşadığı; felsefe, sanat, edebiyatını serbest ve özgürce geliştirdiği; fikir ve önerilerini çekinmeden dile getirdiği ve karar alma süreçlerine katılım sağladığı demokratik bir ortam, aynı topraklar üzerinde yaşayan halkların ortak çıkar ve refahına olduğu kadar, devletin devamlılığı için de gereklidir.
Tarih boyunca birlikte yaşayan bu toplumlar, kültürler için birer statü ve güvence oluşturarak kendi kendilerini yönetme olanağı sağlanabilir. Böyle bir demokratik yapı kendi içinde kaydettiği olumlu gelişmelerle doğal olarak diğer farklı toplum ve devlet yapısına da olumlu yansıyacaktır.
Demokratik cumhuriyet, ulus-devlet içindeki oligarşik ve tekelci yapıların alanının daraltılması, sivil toplumsal alanların genişlemesi ile mümkün olabilir. Bu bağlamda devlet ile demokrasi, iki otorite olarak aynı siyasi çatı altında rol oynayabilirler. İkisinin kullanım alanı demokratik anayasa belirler. Bu anayasa çerçevesinde devletin, toplumun, demokratik ulus olma önünde engel koymamasıdır. Özgür birey ve toplulukların öz iradeleriyle kendi öz yönetimlerini, özellikle de yerel yönetimlerini oluşturmaya olanak ve fırsat tanımasıdır. Demokratik uluslaşma için aynı etnisiteye üye olmaya gerek yoktur. Farklı etnisitelere mensup birey ve toplumsal kesim, kültürel ve inançsal grupların bir araya gelerek, örgütlü toplum haline gelerek gerçekleşir. Farklılıkları ortak paydada buluşturan, demokratik kültürel değerlerdir. Devletin bu değerlerle örgütlenmiş toplum olan demokrasiyi ve onun özgür yaşamın iradesini tanımasıyla cumhuriyetin demokrasi ayağı inşa olur. Devletin “sosyal olma” niteliği hayat bulur. Diğer bir ifadeyle kapitalist modernitenin dini olan milliyetçi ve devlet egemenlikçi ideolojik yaklaşımlar siyasal-toplumsal düzlemde aşıldığı oranda, cumhuriyet demokratikleşir ve sosyal devlet olabilir.
Tüm bunları bir arada değerlendirdiğimizde temel çözüm ilkesinin demokratik ulus olması gereklidir. Çünkü sorunlar toplumsal hakikate uygun, bütünsel ve birlikte yaşam anlayışı ve yaklaşımla ele alındığında ancak çözümlenebilir. Bu nedenle demokratik ulus, bir zihniyet uluslaşmasıdır ve hukuka dayanır. Özellikle anayasa hukukuna dayanır. Tarih boyunca egemen sistemler toplumun her şeyine karışıp, ona akla gelebilecek her kötülüğü yaptı ve bunun meşruiyetini de hukuka dayandırdı. Oysaki demokratik ulustaki hukuk, ahlak ve politikayı esas alır. Elit kesim ve iktidar erklerinin çıkarları değil, toplumun vicdanını esas alan demokratik bir hukuku benimser. Geçmişte uygulanan hukuksuzlukların telafisi için onarıcı hukuk ilkeleri uygulanabilir. Keza demokratik ulusta esnek bir hukuk ve siyaset uygulanır. En bunalımlı dönem ve krizde olanlar da bile, çoklu çözüm olasılıkları hep vardır. Çözümler toplumsal hakikat tasarımlarına dayandıkları için kalıcı ve sürdürülebilirdir. Demokratik ulusta her farklılık kendini yönetme varlığını geliştirme ve yaşamını düzenleme özgürlüğüne sahiptir. Bu nedenle, ancak demokratik ulus zihniyeti, tarihsel kültürleri barış, eşit, özgür ve demokrasi içinde bir arada tutabilir. Her kültür bir yandan kendini demokratik ulus içinde bir grup olarak inşa ederken, diğer yandan iç içe yaşadığı diğer kültürlerle de daha üst düzeylerde demokratik ulusal birlikler içinde yaşayabilir. Ya da farklı birliklerin birleşmesiyle demokratik konfederalizmi oluşturabilirler. En önemlisi de tekelci ulus anlayışı aşıldıktan sonra birbirlerini eritmeye, sindirmeye, ötelemeye ve yok etmeye ihtiyaç kalmaz. Tamamen demokratik, ahlaki ve politik ilkeleri temel alan paylaşıma dayalı bir yaşamı amaç edinir.
Ulus-devlet tüm bunları hukuki bir çerçeve ve anayasal güvence ile bağlasa bile, kuşkusuz devletçi ideolojiler ile demokratik ulus paradigması her zaman bir mücadele içinde olacaktır. Fakat bu mücadele imha ve inkâra dayalı değil, demokratik ilkeler üzerinde sürecektir. Ama mühim olan devletçi uygarlığa karşın demokratik uygarlık kavramının hayat bulmasıdır.
Demokratik cumhuriyet kapitalist modernitenin üç sacayağı olan ulus-devlet, kapitalizm ve endüstriyalizmi terk ederek, yerine demokratik modernitenin sacayakları olan demokratik ulus, azami kârsız/az kârlı sosyal pazar ve ekolojik endüstriyi bir alternatif olarak koymasıyla hayat bulacaktır. Demokratik ulusta her farklı renk ve sesin temsiliyet bulacağı gibi aynı zamanda özgür olarak herhangi bir yaşam kaygısı olmadan, rahat ve farklı kültürel birliktelikler içinde yaşar. Demokratik toplumun hukuk yapısı katı kural ve aşırı yasalarla işlemez. Toplumun farklılıklarını gözeten koruyan güvence sağlayan ve toplumun ortak vicdanına seslenen, katı kural ve aşırı yasalara boğmadan, ahlaki ilkeleri temel alan, esnek ve işlevsel bir yapıya sahiptir. Sosyal pazar herkesin; farklılıkların eşit oranda yararlandığı, gelir oranın eşit ve adil dağıtıldığı, ihtiyaç temelinde ulaşılabilir olduğu, rant, kayırma, azami kâr ve sömürünün olmadığı adil bir sosyal dayanışmadır. Ekolojik endüstri ise çevreyi, doğayı, hayvanları; tüm doğal güzellikleri koruyan, kimseye ve hiçbir şeye zarar vermemesi kaydıyla ihtiyaç temelinde uygulanan, rant, talan ve tahribata yer vermeyen bir toplumsal olgu olmasıyla beraber, bilinçli ve duyarlı birey ve toplumun gelişiminde de ciddi anlamda katkı sunar. Ayrıca muazzam sınırlara ulaşan teknolojinin bu üç alana ahlaki ilkeler çerçevesinde uyarlanıp kullanılmasıyla toplumun özgür ve yaşam standartlarını daha da yükseltecektir.
Demokratik ulusun en önemli unsuru kadın sorunu ve özgürlüğüdür. Bu sorun, özgürlük çizgisi temelinde ilerlemezse bir toplumun özgür yaşam ve demokrasisinden de bahsedilemez. Kadın özgürlüğünü esas almayan, özgür kadını temel yaşam öğesi olarak sistemine katmayan, göz ardı eden hiçbir rejimin yaşama şansı yoktur, olamaz! Erkek egemen zihniyetin azami düzeyde hâkim olduğu ulus-devlet, demokrasiye duyarlı hale gelmeyi hedefliyorsa kadının iradesini eşit ve özgür temelde kabul etme ile işe başlaması en isabetli tutum olur. Toplumsal özgürlüğün mihenk taşı olan kadın, yaşamın her alanında iyiyi, güzeli, ahlakiliği, değişim ve gelişimi olumlu yönden hedefleyen ve çabalayan doğal bir karaktere sahiptir. Bu ve benzeri özellikleri ile demokratik toplumda öncülük etmesi gereken başat unsurdur. Kadın eşitliğini ve özgürlüğünü merkezine alan bir sistemin aynı zamanda adil ve refah düzeyi de yüksek olur. Kadın toplumsal yaşamın her alanında işlevsel olması, kendini ifade etmesi, katılım göstermesi, katkı sunması, demokratik bir toplum veya demokrasiye duyarlı bir devlet rejimi için sürdürülebilirliğin sigortası niteliğindedir. Bu nedenle toplumun özgürlüğünü sağlayacak ve geleceğe taşımakta kadın özgürlüğü ve öncülüğünde olacaktır.
Sonuç:
Binlerce yıllık iktidarın son yüzyıl içinde hayat bulan ulus-devlet formu, imha ve inkara dayalı yürüttüğü uygulamalarla şimdiye kadar hiçbir toplumsal soruna çözüm bulamadığı gibi, bizzat sorunun kendisi olmuştur. Her ne kadar içte ve dışta yapay kriz ve savaşlar üreterek halklar üzerinde hakimiyetini meşrulaştırmışsa da son otuz yıllık Üçüncü Dünya Savaşı ortamında, bir yandan tekelci küresel sermaye güçlerine karşı yenilgi yaşarken, diğer yandan halklar nezdinde de itibar ve meşruiyetini yitirmiştir.
Jeostratejik ve jeopolitik konumuyla Ortadoğu, özelde Anadolu ve Mezopotamya halklarının, yoğun bir kültürel alışverişin olduğu, iç içe yaşamın ve her gün yeni kültürel bağlarının oluştuğu bir coğrafyada ulus-devletin tekçi, inkârcı ve imhacı zihniyet anlayışıyla kendini sürdürmesi neredeyse imkânsız bir hal almıştır. Bu nedenle ulus-devlet, ancak inkâr ve imha zihniyet anlayışını aşarak, kültürel bütünlüğü, jeostratejik ve jeopolitik birliği tüm ilişkilerde sağladığı oranda demokrasiye duyarlı hale gelip, sosyal devlet olarak varlığını sürdürebilir.
Ortadoğu’da türünün son örneği olan Türkiye ve İran ulus-devletleri jeostratejik ve jeopolitik konumları itibarıyla belirtilen çerçevede gerekli değişim-dönüşümü gerçekleştirip, birer demokratik cumhuriyete dönüşebilirler. Bu değişim sadece kendi içindeki halklar için değil, tüm ortadoğu halkları için bir örnek, bir model konumuna geleceklerdir. Bu da Ortadoğu’da doğal olarak yeni bir zihniyet devrimine, yeni bir rönesansa yol açabilir.
Yoruma kapalı.