PKK 12. Kongresi, 5-7 Mayıs 2025 tarihleri arasında gerçekleşti. Kongre, iki konuda tarihi stratejik karar aldı. Birincisi; Ulusal kurtuluş savaşı temelinde 1984’ten beri yürütmekte olduğu silahlı mücadele stratejisini sonlandırma kararıdır. İkincisi ise 27 Kasım 1978’de kurulup bu kongreye kadar kıran kırana bir mücadeleyi yürüten PKK’nin örgütsel varlığına son verme kararıdır. 12. Kongrenin almış olduğu bu iki tarihi karar, hem Türkiye ve Kürdistan’da hem de başta Ortadoğu olmak üzere tüm dünyada büyük yankı uyandırdı. Siyaset arenasında hem lehte hem aleyhte birçok yoruma yol açtı. Bu konuda yapılan değerlendirme ve yorumlar hala tüm sıcaklığıyla devam etmektedir. Çünkü PKK’nin kurucu Önderi Abdullah Öcalan’in almış olduğu inisiyatif ve bu temelde PKK’ye yapmış olduğu 27 Şubat tarihi çağrısı ile başlayan “Barış ve Demokratik Toplum süreci”, istenilen tempoda ilerlemese de hala bir şekilde yürümeye devam ediyor.
Abdullah Öcalan’ın aldığı bu tarihi inisiyatifle, 27 Şubat’ta Kürt Özgürlük Hareketine yapmış olduğu çağrı sonrası atılan adımların çetelesine baktığımızda, somut adım atan tarafın daha çok Kürt Özgürlük hareketi olduğu görülecektir. Çünkü Kürt Özgürlük hareketi, Abdullah Öcalan’ın bu konudaki samimiyetine güveniyor ve bu konuda Özgürlük Hareketi içerisinde bütünlüklü bir yaklaşım var. Ancak aynı samimiyetin ve bütünlüklü yaklaşımın Türk devletinde ve iktidarında olmadığı, tüm bu süreç boyunca sergilediği yaklaşımlara bakıldığında görülmektedir. Fakat yazımızın temel amacı güncel siyasal durum değerlendirmesi olmadığı için, konuyu bu düzlemde ele almayacağız. Daha çok 12. Kongrenin ortaya çıkardığı sonuçların, kendi içinde nasıl bir anlam taşıdığını değerlendirmeye çalışacağız.
PKK’nin 12. Kongresinde ortaya çıkan sonuçlar, iki temel konuda çok tarihsel önem taşıyor.
Birincisi, PKK’nin resmi olarak 47 yıllık -Grup aşamasını da hesaba katarsak 53 yıllık- mücadelesi boyunca ortaya çıkardığı gerçekleri açığa çıkaran örgütsel bir yapılanmanın varlığına son vermiş olmasıdır. Çünkü PKK öncülüğünde yürütülen mücadele, Kürdistan ve Kürt toplumu içerisinde çok tarihsel, sosyal, kültürel, ideolojik ve siyasal gelişmeler ortaya çıkardı. Dolayısıyla devrimsel önemdeki bu tarihsel toplumsal gelişmeleri ortaya çıkaran bir iradenin, kendi kanaatiyle örgütsel varlığına son vermesi büyük önem taşıyor.
İkincisi ise, bu kongre ile beraber yepyeni bir başlangıca adım atılmış olmasıdır. İmkan sunulması halinde, demokratik siyaset ve hukuksal zeminde yeni bir mücadele süreci içerisine girmenin kararlaşmasını ortaya çıkarmış olmasıdır. Yürütülecek yeni tarz bir mücadelenin, Demokratik Toplum Sosyalizmi temelinde gelişeceğine dair yeni bir ufka işaret etmesidir. Bu temelde yeni bir Barış ve Demokratik Toplum inşa sürecini başlatmasıdır.
PKK Kürt Toplumunda Büyük Değişimlere Yol Açtı
PKK’nin doğuşuyla beraber başlayan uzun mücadele yılları içerisinde Kürt toplumunda; yeni bir varlıksal bilinç, yeni bir kültürel-felsefik şekilleniş ve yeni bir sosyolojik gerçeklik oluştu. Etkilediği Kürt toplumunun duygu ve düşünce dünyasında büyük alt-üst oluşlara, büyük değişim ve dönüşümlere yol açtı. Bu da Kürt’ün gündelik yaşamından tutalım da toplumsal kurumlaşmalarına kadar güçlü bir yansıma ve pratik karşılık buldu.
Varlık olarak Kürtlük, bu PKK’li yıllar içerisinde adeta kendisini küllerinden yeniden yarattı. Çünkü PKK öncesi Kürt’ün yaşamı adeta biyolojik sınırlarda yürümekteydi. Kendi anlamını yaratamayan, anlamdan yoksun bırakılmış bir yaşama mahkum edilmişti. İçinde yaşadığı zamanın dışına itilmiş ve kendi zamanını kaybetmiş gibiydi. Kürtler için zaman, adeta ibrenin tersine işlemeye başlamıştı. Dolayısıyla PKK ile beraber Kürt toplumu, kaybettiği zamana yeniden kavuştu. Yitirdiği anlamı, yeniden ve yepyeni bir tonda yaratmaya başladı.
Herşeyden önce yeniden Xwebun olmaya başladı. Tarihsel gerçekliği ile karşılaştırıldığında, büyük bir deformasyona uğrayan ve ciddi bir erime yaşayan ahlaki politik yapısı, adeta kendi kök hücreleri üzerinden tekrar yeşermeye ve filizlenmeye başladı. Mahkum edildiği dar biyolojik yaşam sınırlarını aşarak, kendi toplumsallığını yeniden ve daha demokratik tarzda inşa etmeye başladı.
Eski aşılamayan geleneksel yaşam anlayışında, devrimsel bir değişim düzeyini ortaya çıkardı. Abdullah Öcalan bu gelişmeyi “sosyal devrim ve yeni yaşam” olarak tanımladı. Çünkü gerçekten de Kürdistan’da özgürlük mücadelesi ortaya çıkmazdan önce, yaşam adına pek bir şey bırakılmamıştı. Ne bir sosyal toplumsal kurumlaşma ne de bunlara temel teşkil edebilecek ve içerik kazandırabilecek ciddi bir zihiniyet yapısı, kalmamıştı. Kürdistan’da ayakta kalan tek kurumlaşma, aile kurumuydu. Hemen hemen tüm toplumsal ilişkiler, aile kurumu etrafında şekilleniyordu. Aile adeta Kürt’ün her şeyiydi. Tüm varlığını aile gerçeği üzerinden şekillendiriyordu. Aile, Kürt’ün elinde kalan tek iradi ve idari gücüydü. Onun devleti, onun iktidarı, onun siyaset alanıydı. Onun ahlak ve politikasını ürettiği tek yaşam zeminiydi.
Aile gibi daracık bir zemin üzerinden üretilecek ahlak ve politikanın ufku da elbette aynı darlıkta oluyordu. Nitekim PKK öncesinin Kürdistan’ındaki hakim ahlaki yapının dokusuna bakıldığında; son derece gericileşmiş ve çürümeye yüz tutmuş bir gerçeklik içerisinde olduğu görülür. Aile kurumu içerisinde ve etrafında şekillenen bu ahlaki doku, daha çok “namus” adı altında kadını mülkleştiren yazısız yasa ve kanun uygulamaları yaratmıştı. Kürt toplumuna hakim kılınmış din olgusunun da etkisiyle bu yazılı olmayan geleneksel yasa ve kanunlar yaşamı en çok da kadına adeta zehir etmişti. Ahlak adı altında kadına tamamen akıldan yoksun, bedensel bir varlık olarak bakılmaktaydı. Evinin kapısından dışarı çıkamayan, erkekle aynı sofraya bile oturamayan, erkeğin mülkiyetindeki çocukları doğurmak ve büyütmek dışında herhangi bir söz ve karar gücü olmayan bir pozisyondaydı. Kürt toplumunun bu günkü haline baktığımızda ise kadının toplumsal mücadelede oynadığı rol ve kazanmış olduğu öncü, belirleyici pozisyon inkar edilemez bir biçimde orta yerde duruyor. PKK hareketinin kadın özgürlüğü konusunda ortaya çıkardığı gelişme düzeyi, somutlaşan bir gerçekliktir. Kürdistan koşullarında bu, çok çarpıcı bir gelişmedir.
PKK mücadelesi, sosyal-kültürel açıdan da Kürdistan’da çok büyük değişimler ortaya çıkardı. Bu değişimler öyle söz düzeyinde de kalmadı. Kürt toplumunun yaşam ve ilişkilerinde yansımasını güçlü bir biçimde buldu. Kürt’ün sadece mücadele hayatında değil, günlük sosyal hayatında, ev ve aile yaşantısında bile, büyük değişimler ortaya çıkardı. Ev ve aile ortamında bile kadına, gence ve çocuğa karşı gösterilen muamelede, çok önemli bir değişim ve dönüşüm düzeyini ortaya çıkardı.
Bu mücadele, Kürt toplumunda yeni bir bilinç ve bu bilince dayalı yeni bir demokratik kurumlaşma yarattı. Elli üç yıl önce aile dışında hemen hemen hiçbir demokratik kurumlaşması olmayan Kürt toplumu, bu gün yaşamın tüm alanlarında örgütlü bir halk gerçeğine kavuşmuş durumdadır. Kürt halkı bu gün, kendi içinde çeşitli yetersizlikleri olsa da, bulunduğu her yerde önemli bir örgütlülük düzeyine sahiptir. Siyasi, ideolojik, sosyal, kültürel ve askeri açıdan önemli bazı kurumlaşmaları ortaya çıkarmıştır. Siyasi partilerden sivil toplum örgütlerine, kadın özgürlük hareketlerinden özgür kadın dernekleşmelerine, sanat-kültür merkezlerinden bilimsel akademilere, eğitim-öğretim okullarından anadil kurslarına, branş eğitimlerinden sosyal bilim akademilerine kadar ciddi bir kurumlaşma düzeyini kendi içinde geliştirmiştir. Soykırım savaşından dolayı yurt dışına göç etmek zorunda kalmış olan diaspora Kürtleri bile, kendi içinde son derece örgütlü ve kurumlaşmış bir güç halindeler. Geçmişte varlığı dağıtılmış bir halkın, bir toplumun yeniden kendini bu düzeye ulaştırmış olması, küçümsenemez bir gerçekliktir.
Tüm bunlar PKK öncülüğünde yürütülen ulusal kurtuluş mücadelesinin yarattığı güç ve irade sonucunda, ortaya çıkmış gelişmelerdir. Ve elli üç yıllık süre zarfında, mücadeleyi ulaştırdığı çok önemli bir aşamadır. Kürt Varlığının hem kendini yeniden yaratmasında ve hem de yarattığı bu yeni Varlığın kabul görmesini sağlamada, tarihsel belirleyiciliği olan bir mücadele aşamasıydı. O yüzden bu sürecin kendine has bir stratejisi ve mücadele yol-yöntemi vardı. Ciltler dolusu anlatımlarla ortaya konulabilecek Kürdistan’daki tüm bu gelişmeler, PKK öncü örgütlülüğü ve yürütmekte olduğu gerilla mücadelesi sayesinde ortaya çıkabildi. Şimdi PKK 12. Kongresinin almış olduğu kararla beraber bu silahlı mücadele süreci sonlandırılmış oluyor.
PKK 12. Kongresinin almış olduğu bu kararlar, haklı olarak Kürt halkını ve Kürdistan toplumunu duygu ve düşünce anlamında etkiledi. Bunun bir nedeni, belki Abdullah Öcalan’ın yapmak istediklerini tam anlayamamak ve kavrayamamaktan kaynaklı olabilir. Fakat esas nedeni ise; sanki PKK’nin örgütsel varlığına ve silahlı mücadele stratejisine son verince, tüm bu gelişmeler bir çırpıda yok olacakmış, ellerinin arasından uçup gidecekmiş gibi duygusal bir yaklaşım ve anlama biçimidir. Kürtler, yaşadıkları tarihi gerçeklerden yola çıkarak bu yönlü bir kaygı ve endişe taşıyorlar. Duydukları kaygı ve endişe konusunda, çok da haklıdırlar. Çünkü benzer süreçleri deneyimlemiş ve bunun acısını çok çekmiş bir halktır. Dolayısıyla yürütülmekte olan Barış ve Demokratik Toplum süreci konusunda, Türk devletine ve mevcut siyasi iktidara güven duymuyor. Güvendiği tek dayanak, Öcalan’ın samimiyeti ve kararlılığıdır. Kürt halkının sürece katılımı, bu temelde gelişiyor.
Demokratik Toplum İnşası
PKK, 20. Yüzyıl koşullarında bir ulusal kurtuluş örgütü olarak doğup gelişti ve mücadele yöntemi olarak da silahlı mücadele stratejisini esas aldı. Bu temelde resmi olarak tam kırk yedi yıllık bir mücadele yürüttü ve sayısız gelişmeye imza attı. Henüz Türk devlet yasalarında ve anayasasında resmi bir karşılığa dönüşmemişse de, fiiliyatta çeşitli düzeylerde Kürt varlığının tanınmasını sağlamayı başardı. Kürt halk varlığının Dünya halkları arasındaki onurlu ve itibarlı yerini almasını sağladı. Dolayısıyla Toplumsal mücadeleler tarihine ve Kürdistan özgürlük mücadelesi tarihinine adını altın harflerle yazmayı başaran öncü bir hareket iradesi olarak, canlı tarihe ve topluma mal oldu. Bu anlamda kırk yedi yıllık süre içerisinde Kürdistan tarihindeki belirleyici rolünü oynadı ve misyonunu tamamlamış oldu. Gerçekleştirmiş olduğu 12. Kongre ile de bu tarihsel rolünü ve misyonunu tamamladığını, tüm dünyaya duyurmuş oldu.
Şimdi PKK mirası olarak ortaya çıkmış olan ideolojik, sosyal, siyasal, kültürel, kuramsal ve kurumsal tüm gelişmeleri yeni bir mücadele aşamasına taşıyacak, yepyeni bir sürecin içerisinde bulunuyoruz. Bu sürecin stratejisini ve temel taktiklerini, Abdullah Öcalan tanımladı. Buna göre yeni mücadele döneminin stratejisi, demokratik siyaset olacak.
Eski mücadele stratejisi, ulusal kurtuluş savaş stratejisiydi. Dolayısıyla yöntemi de silahlı mücadeleydi. Taktikler bu temelde belirlenmişti. Buna neden ihtiyaç duyulmuştu? Çünkü Kürt halkına karşı derin bir inkar ve imha siyaseti yürütülüyordu. Kürtlere karşı soykırım siyaseti ve acımasız bir baskı ve zulüm uygulanıyordu. Ulusal kurtuluş stratejisine ve silahlı mücadeleye bu yüzden ihtiyaç duyulmuştu. Buna mecbur kalınmıştı ve yukarıda da açmaya çalıştığımız temelde bu strateji böyle bir ihtiyacı karşılamış oldu. Kendi tarihi rolünü oynadı.
Şimdi yeni mücadele döneminin stratejisi, demokratik siyaset stratejisi olacak. Demokratik siyaset stratejisi ile amaçlanan ise Demokratik Toplumu geliştirmek, inşa etmek ve sürekli işleyen zihni hem bedensel bir sistem haline getirmektir. Bunun için silahlı bir mücadeleye gerek yoktur. Yani toplumsal demokrasiyi geliştirmek ve sistemsel kuruluşunu sağlamak için, birbirini öldürmek gerekmiyor. Silahlı mücadele stratejisine son verilmesi bu yüzden uygun görüldü. Kuşkusuz bu yeni mücadele döneminin de kendi içerisinde çok zorlu yanları olacaktır. Bunun farkında ve bilincinde olmak lazım. Ancak kendi mecrasında çeşitli zorlukları olsa da sistemli olarak ölmeye ve öldürmeye odaklı bir yöntemi gerektirmiyor. Demokratik siyasetle de böyle bir amaç ve hedef gerçekleştirilebilir. Yeter ki, önünde duran engeller kaldırılsın ve pratikleşme şansı tanınsın.
Bunları anlatırken, demokratik siyasete yüklenen anlam da önem kazanıyor. Bu gün Türkiye’de yürütülmekte olan klasik devletçi, iktidarcı bir siyaset anlayışı zaten var ve geçerli kılınmış, hakim anlayıştır. Demokratik siyasetin siyaset arenasındaki konumlanışı, bunun ötesine geçmektedir. Çünkü demokratik siyaset esasta devletçi, iktidarcı bir zemin üzerinde değil, toplumsal zemin üzerinde konumlanır. Demokratik siyaset, devlet ve komün ikilemi içerisinde komünün yanında konumlanır. Komünü yani toplumu temsil eder ve savunur. Zaten demokratik özünü ve niteliğini de buradan alır.
Konuya bu bakışın ışığında bakıldığında demokratik siyasetin kendisi, kendi başına bir mücadele zemini oluyor. Bir örgütlenme zemini oluyor. Dolayısıyla Demokratik siyaset; toplumun demokratik bir tarzda örgütlenmesine, kurumlaşmasına ve kendi hakkında karar alma gücü ve iradesine odaklıdır. Aslında toplumun demokratik tarzda kendini yaşatmasına ve sürdürmesine odaklıdır. Özcesi mevcut devletçi iktidar siyaseti karşısında, toplumun kendi zihniyetini ve demokratik bedenleşmesini yaratma mücadelesidir. Toplumun kendi ihtiyaçları temelinde yaşamın tüm alanlarında kendini komünal tarzda bilinçlendirip örgütlemesi için ihitiyaç duyulacak her şeyi geliştirme ortamı ve zeminidir.
Demokratik siyaset stratejisinin bir de temel taktikleri olacak. En temel taktik bütünsel hukuktur. Yani toplumun sahip olacağı demokratik hakların yasal ve anayasal güvenceye alınmasıdır. Çünkü “Dev”leşen ulus-devlet ve iktidarları karşısında, toplumun ve bireyin demokratik hakları olmazsa, demokratik hakları yasal ve anayasal güvencelere kavuşturulmazsa, zaten buna demokratik toplum denilemez. Bu yüzden demokratik toplumun kendi içinde ihtiyaç duyacağı düzeyde; düşünme, konuşma, tartışma, araştırma, eğitim, örgütlenme, toplanma, karar alma, pratikleşme ve kurumlaşma hakları olacaktır.
Demokratik siyaset stratejisinin bir diğer taktiği ise elbette öz savunmadır. “Dev”leşen ulus-devletçi sistemler, toplumun özsavunma gücünü ve iradesini elinden aldığı için bu kadar güçsüz düşmüş durumdadır. Toplum, adeta canavarlaşan ulus-devletçi yapılar karşısında “Vatandaş” adı altında, tek tek atomlarına dek bölünmüş, parçalanmış durumdadır. Adına komün de diyebileceğimiz toplum, daha kendi ilk doğuş halindeyken bile tüm yaşam ve ilişkilerini, kendini savunabilecek ve kendini yaşatabilecek tarzda düzenlemişti. Toplumun bu gerçeğini, arkeolojik kazılardan çıkan tarihsel bulgular bile çok açık ve net bir şekilde ortaya koyuyor.
Onbinlerce yıl öncesinin klan toplumu bile varlığını, yaşamını tehdit eden unsurlara karşı müthiş bir özsavunma tutumu içerisinde olmuştur. Zaten ilk toplum olma ihtiyacının bile, kendini savunma refleksi ve ihtiyacı üzerinden gelişmiş olma ihtimali çok yüksektir. Güçlü ve hükmedilemez olan bir doğanın içerisinde, oldukça zayıf bir bedensel varlık olarak doğunca; insanın bir araya toplanmak, iletişim kurmak, dayanışmak, konuşmak, bir arada yaşamak, örgütlü durmak, dolayısıyla komünleşmek dışında bir çaresi kalmamıştır. Yani komün olmak, toplum olmak, örgütlü durmak; olası her türlü tehlikeye karşı kendini savunabilmenin, kendini yaşatabilmenin ve varlığını sürekli kılmanın da tek yolu olarak gelişmiştir. Küçük klan birimleri halinde de olsa, böyle komünal toplulukların kendi içerisinde her an bir tartışma ve görüş sahibi olduğunu anlayabilmek, şimdinin dünyasından baktığımızda bile zor değildir. Çünkü tek tek bireyler olarak kendini savunmak için gidip bir ateşli silah ya da el bombası veyahut balistik bir füze alabilecekleri; ne kurulu bir fabrikaları vardı, ne de para ve sermaye denilen uydurma bir illet vardı. Tek çare, birbirine dayanmak, birlikte yaşamak, anlaşıp birlikte davranmaktı. Birlikte ortak yaşamaktı. Tartışarak, anlaşarak ortaklaşmaktı. Şayet gerçek politik bir toplumun izlerini arayacaksak, tarihin bu başlangıç dönemlerine bakmak bile yeterlidir. Çünkü bu anlattıklarımız, hem bir tür politikadır hem de kendini savunma anlayışıdır. O günkü Komünal insanın kendisini savunma ve yaşatma politikasıdır. Öz savunma politikasıdır. Gerektiğinde obsidyen taşlarını sivriltip saldırgan varlıklara karşı, bu tür öldürücü silahlar da kullanmış ancak esasta ortaklaşmacı, komüncü, örgütlü, planlı ve politikalı bir duruşla kendini savunabilmiş, yaşatabilmiş ve varlığını sürekli kılabilmiştir.
Demek ki; toplum olmanın, toplum olarak hareket edebilmenin kendisi, kendi başına bir özsavunma oluyor. Tabi toplum olmak için de tıpkı o ilk klan veya kabile toplumunda olduğu gibi, bazı temel niteliklere sahip olmak lazım. Çünkü toplum olmak, sadece kalabalık bireylerden oluşan bir yığın demek değildir. Toplum olmanın, ilk günden beri kendi içinde taşıdığı temel nitelikleri vardır. Bu niteliksel özellikler, ilk günden günümüze kadar kendini savunmanın, kendini yaşatmanın ve kendini sürekli kılmanın gerektirdiği; toplanma, dağılma, tartışma, ortaklaşma, her konuda görüş sahibi olma, yaşamı hakkında karar alma, örgütlü durma, örgütlü davranma, bunlar yetmediğinde ise ihtiyaç duyduğu diğer savunma silahlarına ulaşma ve kullanma özgürlüğüdür. Fakat tarihsel akış içerisinde, kendini toplumun sırtına asalak bir kambur gibi bindiren devlet gerçeği, toplumun yaslandığı tüm bu özellikleri elinden almış ve çırılçıplak, örgütsüz, savunmasız, adeta bakıma muhtaç “Vatandaş” bireylere dönüştürmüştür. Giderek örgütlülüğü dağıtılan toplum ve birey; “Dev”leşen devlete ve iktidarlara muhtaç kılınmış ve alabildiğine cüceleştirilmiştir. Günümüzde devletin, toplum ve bireylere karşı her türlü şiddeti bu kadar hoyratça kullanabilme gücünü ve hakkını kendinde görmesinin nedeni, tabi ki toplumun ve toplumsal bireyin tamamen savunmasız bırakılmasındandır.
Tıpkı bir canavar gibi karşısına dikilen devlet aygıtları, yazılı tarih boyunca her ne kadar toplumun bu temel niteliklerini elinden almak için bazen savaş ve şiddet yoluna, bazen de ideolojik yol ve yöntemlere başvurmuşsa da toplum, bu demokratik özünü kendi içinde hala potansiyel düzeyde korumayı sürdürüyor. İşte demokratik siyaset, toplumdaki bu potansiyel özü ortaya çıkaracak, aktif kılacak, örgütlenip güç ve irade sahibi olması için ön açıcı ortamlar ve süreçler geliştirecektir. Özcesi ulus-devlet “Dev”i karşısında güçsüz kılınmış toplumun, yeniden demokratik ve komünal tarzda örgütlenmesini, düşünmesini, tartışmasını, söz ve karar sahibi olmasının imkanlarını yaratarak, kaybettiği demokratik güce yeniden kavuşmasını sağlayacak.
Yöntemlerle savunabilmelidir. Demokratik bir toplumda özsavunma, devredilemez bir hak haline getirilmelidir ve yasal-anayasal garantiye kavuşturulmalıdır. Çünkü kendi savunmasını yapamayan ve kendini savunma hakkı elinden alınmış bir toplum ne demokratik olur, ne politik ve ahlaki olur ne de özgür olur. Binlerce yıl öncesinin klan ve kabile toplumu kadar bile; politik ve ahlaki olduğu, özgür olduğu söylenemez. Kendisini savunabilecek durumda olmayan bir varlık “ben özgürüm” diyemez. Çünkü istediği gibi düşünse bile istediği gibi konuşamaz, istediği gibi davranamaz, istediği gibi yaşayamaz. O yüzden özgürlüğün, kendini savunabilme yetisine sahip olmayla bağını görmek ve yeni demokratik toplum inşasına bu bilinçle yönelmek lazım.
Kürdistan’da kırk-elli yıldan beri kendi toplumunu savunan bir PKK örgütsel varlığı ve silahlı mücadelesi vardı. Şimdi PKK örgütsel yapısına ve silahlı mücadele stratejisine son verdi. Fakat bundan, Kürt halkının ve Kürdistan toplumunun savunmasız kalacağı ya da kendi haline bırakılacağı anlamı çıkarılmamalıdır. Çünkü Kürdistan’da çok canlı bir biçimde yaşanılan bu PKK’li yıllar, özgür ve iradeli toplum olmanın, özgür ve iradeli birey olmanın, aslında varlık olmanın yegane garantisinin, kendini her bakımdan savunabilmeye bağlı olduğunu çok yakıcı bir gerçeklik olarak ortaya çıkardı. O yüzden demokratik, özgür ve iradeli bir toplum ve birey olmanın zorunlu bir gereği olarak, Demokratik Toplum inşasının mutlaka kendi öz savunmasını da geliştirmesi gerekmektedir. Öz savunma hakkı, sadece devletlerin tekelinde olamaz. toplumun da kendi öz savunmasını sağlama hakkı olmalıdır. Çünkü devletin zaten dev gibi ordusu, polisi, istihbaratı, özel harekatçısı, yargısı, mahkemesi, sorgusu, zindanları, yasaları, kanunları, kuralları vs. var. Peki, toplum dediğimiz çoğunluğun elinde ne var? Aslında buna verilebilecek cevapları topladığımızda, kocaman bir “hiçbir şey” çıkar ortaya.
Sonuç olarak, Devlet ve Komün ya da Devlet ve Toplum ikileminden bu duruma baktığımızda, bu günkü toplumsal güçsüzlüğün, esasen buradan kaynaklandığı çok açık görülmektedir. O yüzden Demokratik Toplum; ancak demokratik siyaset stratejisi, yasal anayasal garanti veren bütünsel bir hukuk ve öz savunmaya dayalı bir inşa süreci ile kendini var edebilecektir. 12. Kongre PKK’nin örgütsel varlığına son vererek, böyle yeni ve iddialı bir mücadele döneminin önünü sonuna kadar açmıştır.
Demokratik Toplum Sosyalizmi
Reel sosyalizmin çözülüşü ardından, bunun sebepleri çokça tartışıldı ve bu tartışmalar hala devam ediyor. Çünkü 20. Yüzyıl dünyasında, dünya toplumunun neredeyse üçte biri umudunu sosyalist ideolojiye ve SSBC’deki yetmiş yılı bulan pratikleşme örneğine bağlamıştı. Ancak Reel Sosyalizmin çözülüşüyle beraber, ona bağlanan bu umutlarda da önemli bir sarsıntı yaşadı. Ancak gelinen aşamada bunun üzerinden epey zaman geçmiş bulunuyor ve yeni bir yüz yılın ilk çeyreğini arkamızda bıraktık. İnsanlık, sosyalizm fikrini ve bu fikir etrafında kurduğu adil, eşitlikçi ve özgürlükçü bir dünya hayalini ısrarla terk etmedi. Sosyalizme soldan ve sağdan yaklaşan ve yorumlayan bir çok düşünce akımı ve onların etrafında gelişen çeşitli örgütlenmeler ortaya çıktı. Bazı kesimler ise eski Marksist ve Leninist teorinin yetersizlikleri üzerinden yeni ve düzeltici arayışlara girmek yerine klasik Marksist-Leninist çizgiye büyük bir değişmezlikle yaklaşıp doğmalaştırmayı tercih etti. Bunların her biri kendi mecrasında sosyalizmi anlama ve yorumlama biçimleridir. O yüzden bunları övmek veya yermek yerine, insanlığın sosyalizm yürüyüşünde ortaya çıkan adil, eşitlikçi, özgürlükçü bir dünya arayışı ve çabaları olarak görmek ve Demokratik Toplum hanesine yazmak, en doğrusudur. Ana konumuz bu olmadığı için, bu yazıda derinlikli bir sosyalizm analizine girmeyeceğiz.
Abdullah Öcalan, PKK’nin 12. Kongresine Demokratik Toplum Manifestosunun aslında bir özeti gibi olan “Giriş” metnini göndermişti. Demokratik Toplum’un Manifestosu ve aynı zamanda programı niteliğinde bir metindi. Öcalan bu Manifesto’da Reel Sosyalizmin çok derin bir analizini yapıyor. Aslında Reel Sosyalizm analizini, ilk kez bu metinde yapmıyor. Daha önce AİHM’ne sunmak üzere hazırladığı savunmalarında da çok derin bir Reel Sosyalizm analizi yapmıştı. Ancak her seferinde bu konudaki düşünce ve fikirlerinin daha da derinleştiğini ve daha objektif bir düzey kazandığını, daha rafine bir hal aldığını görmek mümkündür. Abdullah Öcalan’ın 12. Kongreye sunduğu bu Manifesto’da tanımladığı Sosyalizm, Demokratik Toplum Sosyalizmidir.
Reel Sosyalist bir tekrarı yaşamamak için, teorisiyle ve pratiği ile bir bütünlük içerisinde ele alıp büyük dersler çıkarmaya ihtiyaç var. Reel Sosyalizmin içten çözülmesine neden olan temel hususlar; sınıf ve devlet tahlili, ekonomist ve endüstriyalist bakışı, kaba materyalist ve ilerlemeci tarih anlayışı ve kendi modernitesini yaratamamasıdır. Bu açıdan 21. Yüzyılın ikinci çeyreğine girmeye hazırlanan günümüz dünya koşullarında, 19. ve 20. Yüzyılın bilimsel-düşünsel koşullarının şekillendirdiği bir sosyalist teoriyle yürümeye çalışmak, doğru olmayacaktır. Bu çok açık. Çünkü günümüz koşullarında toprak altından çıkan yepyeni ve dipdiri bir tarih var. Gün yüzüne çıkarılan tarihi bulgular, bize adeta “Durun! yanlış biliyorsunuz, yanlış yürüyorsunuz” diyor ve bizleri uyarıyor. Yine ulus-devletlerin ortaya çıkardığı yaklaşık iki yüzyıllık toplum karşıtı, dev gibi bir pratik var. Toplum, adeta“sırtımdaki bu yükü artık kaldıramıyorum, nefessiz kaldım, ezildim, kurtarın beni!” diyor. Buna sosyalist rejimle yönetilen ulus-devletler de dahildir. Ki bunlar Reel Sosyalist pratiğin hanesine yazılan pratiklerdir. Dolayısıyla gelinen aşamada; ulus-devlet yapıları hem kendi içinde bir kriz hali yaşıyorlar hem de topluma çok büyük krizler yaşatıyorlar.
Sınıf mücadelesini merkezine alan örgütlenmelerin yanı sıra, kadın özgürlüğünü ve ekolojik bir dünyayı merkezine alan dev gibi, yeni toplumsal hareketler ortaya çıkmıştır. Doğa, bas bas bağırıp adeta “ben de varım, beni görün, bana hükmetmeyi bırakın, buna gücünüz yetmez, benimle beraber kendinizi de bitireceksiniz” diyor.
Kadın ise beş bin yıllık yıkıntılar altından başını dimdik kaldırmış ve dünyanın her yerinde özgürlüğe kanat çırpmanın gayretini geliştiriyor. Tüm İnsanlığa seslenip “sizi doğuran, sizi var eden benim, bu hakikatimi görün, boğazımı sıkmayı bırakın” diyor.
Yine kapitalizme karşı oldukça geniş bir yelpazede, ciddi bir anti kapitalist enternasyonal bir hareket gelişiyor ve her gün biraz daha büyüyüp güçleniyor.
21.Yüzyıl koşullarında gelişecek yeni bir sosyalizmin, tüm bu sesleri duyması gerektiği açıktır. Dolayısıyla yeni bir sosyalist teori ve pratik, herşeyden önce demokratik olmak zorunda. Yani toplumsal olmalı. Devletçi olmamalı. Aslında diğer bir ifadeyle buna, sosyalizmin toplumsallaşması da diyebiliriz. Çünkü Reel Sosyalizmin en büyük yetersizliklerinden biri de gerçek bir toplumsallaşmayı yaşayamamasıydı. Kendisini demokratikleştirememesiydi. Aslında komünleşememesiydi. Komünleşmeyi, toplumsallaşmayı, demokratikleşmeyi bir kenara bırakıp merkezileşmeye, devletleşmeye ağırlık vermesiydi.
Bir de yeni ve demokratik bir sosyalizm, hem teoride hem pratikte toplumun bütününü kapsamayı esas almalı. Toplumun sadece işçi sınıfından ibaret olmadığını görerek ve bilerek, gerçek bir toplumsallaşmayı, gerçek bir demokratikleşmeyi yaşamalıdır. Reel Sosyalizm dediğimiz, aslında bir tür proleterizm olarak kaldı. Yani toplumun tümünü kapsamadığı için gerçek bir sosyalizm olmadı. Toplumdan kopup kendi etrafında sert bir proleterizm sınırı ördü. İşte tam da bundan dolayı yeni bir Sosyalizm, bu proleterizm sınırlarını aşarak bağrını, toplumun tüm kesimlerine açmalı ve kesinlikle demokratikleşmelidir. Çünkü aslında sosyalizmin özü, demokratik bir yapıdadır. Demakratik bir yapıda olmayan bir toplumsal sistem; eşitlik, özgürlük ve adalet üretemez. Nitekim ortaya çıkan tarihsel örnekler gözler önündedir. O yüzden de yeni bir 21. Yüzyıl sosyalizmi, toplumun en geniş kesimlerini içine almalıdır. Çünkü günümüz dünyasında toplumun en geniş kesimleri, kapitalist modernitenin yol açtığı krizlerden muzdariptir.
Hacimsel olarak toplumun yüzde onu veya yirmisi gibi bir kesim kapitalist moderniteden faydalanıyorsa, geri kalan yüzde sekseni-doksanı ise çeşitli düzeylerde onun hizmetine koşturulanlar oluyor. O zaman kapitalist moderniteye hizmet temelinde yaşayan ve kendi içinde çok çeşitli sorunlarla, krizlerle karşı karşıya kalan bu yüzde seksen-doksanlık kesimin tümünü, kendi içine alabilmeyi amaçlamalıdır. Dolayısıyla halkların, kadınların, kültürlerin, inançların, etnik yapıların, düşünce akımlarının, tüm sosyalist kesimlerin, anarşistlerin, feministlerin, ekolojistlerin kendini içinde bulabileceği yepyeni bir Demokratik Toplum Sosyalizmi olur. İnsanlık nasıl ki, eskiden tek bir sınıfı merkez alan sosyalist bir dünyayı hayal edebildiyse, bu sıraladığımız geniş toplumsal yelpazenin tümünü içine alacak yepyeni bir dünya anlayışını da pekala geliştirmek mümkündür. Dolayısıyla sadece tek bir sınıfla sınırlı kalmayacağı için, sahipleneni de çok olacaktır.
Özcesi; PKK 12. Kongresi mücadele stratejisini değiştirme kararı alırken, yeni dönemin mücadele stratejisini de demokratik Toplum Sosyalizmi anlayışı üzerine oturttu. Yani Demokratik siyaset stratejisi temelinde Demokratik Toplum mücadelesi, böyle yeni bir sosyalizm anlayışı çerçevesinde yürütülecek. PKK’nin, daha ilk günden beri sosyalist bir dünya görüşü, amacı ve hedefi vardı. Fakat Kürt toplumunun temel varlık sorunu etrafında yürütülen kırk yılı aşkın silahlı mücadelenin ortaya çıkardığı gerçeklik, yeterli düzeyde bir sosyalistleşmeye imkan sağlamadı. Öne çıkan, daha çok varlığı koruma mücadelesi oldu. İşte tam da şimdi, Demokratik Sosyalist bir anlayışla yeni dönem mücadelesine girişmenin zamanı. Şimdi sıra, toplumsal özgürlük hedeflerini, demokratik komünal tarzda ve sosyalist bir anlayışla geliştirmede. Bu anlamda PKK 12. Kongresi bir son değil, yepyeni bir başlangıçtır aynı zamanda. Eski ulusal kurtuluşçu stratejiyi ve silahlı mücadeleyi sonlandırırken, demokratik siyaset ve hukuksal zeminde, yepyeni bir demokratik sosyalist mücadeleye de giriş yapmanın imkan ve olanaklarını yaratmak için, yeni bir süreci başlatmış oluyor. Böyle yeni ve tarihi bir başlangıcı kesinleştirecek olan şey ise, şu anda içinden geçmekte olduğumuz Barış ve Demokratik Toplum sürecinin başarıya ulaşmasıdır. O halde hep beraber, el birliğiyle, güç birliğiyle buna çalışalım ve bunu başaralım.
Yoruma kapalı.