Düşünce ve Kuram Dergisi

Komün ve Devlet İlişkisine Tocquevilleri Bir Bakış ve Ara İktidarı Komünleştirmek

Cezmi Kartal

 

Kendini bir özgürleşme projesi olarak sunan modern devletin, yapısal sorunlarını ilk görenlerden biri ünlü sosyolog Alexis De Tocqueville’ dir. Çağdaşı Nietzsche, canavarların en soğuğu olarak tarif ediyor ve put kırıcılığına girişiyordu. Marx ve sosyalistler modern iktidarı burjuva sınıfının bir baskı aracı olarak görüp sınıf savaşımına dahil ediyordu. Anarşistler bu tehlikeli aygıtı en iyi kavrayan ekoldür. Yine de sisteme yönelik eleştiriler sadece sistem karşıtlarından ya da modernite eleştirisi yapan filozoflardan gelmiyordu. Tocqueville gibi modern Batı demokrasilerini savunan liberallerden de geliyordu. Bu yazıda Tocqueville’in modern devlete dönük temel düşüncelerine, demokratik toplum anlayışına ve “ara iktidar” olarak adlandırdığı komün ve ademi merkeziyetçi yapıları ve bunlara dair düşüncelerine göz atacağız. Bununla birlikte bu ademi merkezi yapıların komün-devlet ilişkisinde ne tür bir anlam ve işleve sahip olduğunu, bunların demokratik modernite ve demokratik toplum inşasında ne tür bir misyona sahip olduğu ve demokratik dönüşümlerini irdeleyeceğiz.

Tocqueville modern demokrasilerin en temel sorununun; insanların devletin gücü karşısında, onun her şeyi düzenleyen ve karar veren mekanizmalarının bireyi uyruk durumuna düşürmesi olarak görür. Bu bireyin ahlaki-politik gerçekleşmesini olabildiğince sınırladığı gibi bireyi yalnızlaştırır ve anlam problemleri ile baş başa bırakır. Bu modern devletin söylem ve edimlerinde karşılık bulan en temel paradokstur; kendini insanın bilince varma, tanıma ve özgürleşme durumu olarak tanımlarken gerçekte olan ise kendi hayatlarına dair karar bile alamayan bir vatandaş bireyinin nesnelleştirtilmesidir. Tocqueville’ye göre tek ve merkezi iktidar, çoğunluğun despotizminin vücut bulmuş halidir. Kaba eşitlik ve yeknesaklık iktidar ve yasa koyucular tarafından dayatıldıkça bireyler totaliter bir bütün içinde kaybolur. Devlet, güçlü kudretli, birey ise güçsüz, silik ve hiçbir şeydir. Birey, yurttaş olarak devlete bağlandıkça artık onun iradesinden ve kendi yaşamı üzerindeki kontrolünden bahsetmek imkansızdır. Çaresizce devlete bağlanan birey ve çoğunluğun hükmüne tabi kalmak zorunda kalan yurttaş, toplumsuzlaşma sürecine girer. Artık hak olarak eşitlenmiş ancak hiçbir irade ortaya koyamayan bireyler, basit sıradan günübirlik zevklerin peşine düşerler. Başkalarına yabancılaşır ve yakın ahbap çevresi dışında toplumuyla bağı zayıflar. “ Standart toplum ve birey kurgusu iktidarların çıkarları doğrultusunda geliştirilmiş bir kurgudur. Birey ve topluma bu kurgudaki işlevlerini yerine getirmelerini sağlayacak roller yüklenir, buna göre kimlikler, değer ölçüleri oluşturulur. Sonuç itibari ile amaçlanan tek tipe indirgenmiş bir birey-toplum modelidir. Bu nedenle birey ve topluma has kültürel değerler, tarihsel geçmişler, özel kimlikler yok edilir.”[1]

Modern liberal demokrasiler, bu anlamda gerçekte bireyin özgürce var olduğu bir paradigma ve sistem değildir. Tocqueville’in de işaret ettiği gibi bireyi sistemin bir uyruğu haline getirir. Modern demokrasilerin temel sorunu, aynı olanların iktidarını mümkün kılarken bunun dışında kalanları da sistem dışına atar ya da baskılar. Modern devlet ve onun demokrasi anlayışı farklılıkların yaşam şansı bulduğu ve kendini örgütleyebildiği bir sistem değildir. Diğer bir ifadeyle öz yönetim gibi bir olaya yer yoktur. Demokrasilerin (elbette liberal Batı demokrasisi) temel sorunu sürekli olarak çoğunluğun despotizmine açık olmasıdır. Çoğunluğun despotizmi, seçimle işbaşına gelmiş yasa koyucu ve yasayı uygulayandır. Çoğunluğun temsiliyeti tek, merkezi, üniter iktidar ve devlet düşüncesiyle birleşir. Farklılığın bu merkezi koşulda kendi farklılığını yaşayamadığı durumda ise tıpkı bir krallık rejiminde olduğu gibi çoğunluğun hükmüne tabi olur. Özelde ise çoğunluğun temsil iddiasında olan bir avuç iktidar elitinin iktidarına tabi olur. “Çoğunluğun despotizmi eşitlik ve yeknesaklık düşüncesinde de dayanak bulur. Bir toplumda koşullarda eşitlik sağlandıkça bireyler daha küçük görünür, toplum da daha büyük. Daha doğrusu diğerlerine benzeyen bir yurttaş kitle içinde çoğunluk arasında kaybolur. Ve ancak muhteşem ulus göze görünür olur.”[2] Kendi kendini yöneten toplum gerçeğinin yerini bu biçimi ile toplumu ahlaksız ve politikasız bırakan, her şeyi düzenleyen bir iktidar gerçeği çıkar. Artık toplumdan ve bireyden bahsetmek de mümkün değildir. Zira devlet yaşamı üreten ve düzenleyen tek fail, özne olarak tüm uzamı kapsar. Abdullah Öcalan Özgürlük Sosyolojisi adlı eserinde bu sorunu, toplumun toplum olmaktan çıkarılması ya da temel dinamiklerinin çiğnenmesi olarak tanımlanır. “Özgür politika ve ahlak toplumunun temel niteliklerinden yoksun bırakılmasını sorunun başlangıcı sayabiliriz. Sorunu başlatan güç ise tekel oluyor.”[3] Bu tarz bir devlet ve demokrasi anlayışı kapitalist moderniteye hizmet ettiği ve onu her alanda ürettiği için varlığını korumuştur. Özgürlük vaadi ise savaşlar, derin yoksulluk, sömürgecilik, soykırım kampları ve bireyin anlam sorunsalı ile sonuçlanmıştır. Tocqueville liberal demokrasi savunucusuydu ancak sistemin yapısal sorunlarını da görüyordu. Buna karşı sistem içi alternatifler yarattı ve devlet içinde bireyin kendini farklı organizasyonlarla örgütlediği sivil toplum kuruluşlarını ve ademi merkeziyetçi yapıları önerdi. Bu biçimiyle modern demokrasileri etkiledi ve çoğunluğun despotizminin etkisini hafifleten bir “devlet dışı“ toplumsal örgütlülük yarattı. Tocqueville’in topluluk fikri olarak komün ve diğer sivil toplum tanımlarına bir göz atıp bunun demokratik toplum inşasında ne tür bir katkı potansiyelini taşıdığını irdeleyeceğiz.

 

Devlet Katı, Toplum Esnektir

Tocqueville modern devlet ve demokrasinin çıkmazlarını bu biçimiyle ortaya koyduktan sonra; bireyin topluluk temelli komün varlığını ve özgürlüğünün gerekliliğini ortaya koyar ve hatta buna tanrısal bir buyruk olarak bir dayanağa kavuşturur. Devlet mutlak, totaliter bir bütündür. Toplum ise farklı ve çok renklidir. Devlet katı kuralcı, tekdüze bir işleyişe; toplum ise özgürlüğe açıktır. Devlet mekanik; toplum ise bir zihniyet ve esnek zeka olayıdır. Bu ikisinin bağdaşmazlığını gören Tocqueville, devletle toplumu uzlaştıran bir “ara iktidar“ formülünü geliştirmiştir. “Ara iktidar“ ademi merkezi bir sistemdir ve bireyi merkezi iktidarın baskı ve düzenleyiciliğinden kurtaracak bir öz yönetim projesidir. Komün bu ademi merkeziyetçi projenin en temel formudur. Komün, insanların devlet dışı örgütlenme, kendi hayatları hakkında karar alma, üretme ve toplumsal sorumluluk ve görev üstlendikleri bir alandır. Böylece insanlar her şeyi devletten beklemek yerine kendileri yapacaklardır. Bu komün ve devlet ayrımını devlet artı demokrasi olarak da okumak mümkündür. Tocqueville’ye göre komün doğal bir kurumdur ve insan topluluğunun bulunduğu her yerde kendiliğinden kurulur. Bireyciliğin bu şekilde kırıldığını ve komünle insanın özgürlüğe ilk adımını attığını belirtir. Komün bir topluluk düşüncesidir, aşırı devletçi toplum ve aşırı bireyci organizasyonların dışında, birey ve toplumun optimal dengesine açıktır. Tocqueville de zaten bu tür bir toplum kuruluşu ve inşasını çoğunluğun despotizmine karşı savunur. Ortak yarar düşüncesi de ona göre devletle değil komün ile oluşur. Komün ya da ademi merkezi sistem Tocqueville’ye göre modern dönem öncesi toplumsallığın temel yaşam biçimi ve onun doğal bir kurumudur. Bu yüzden demokratik bir toplumda insanlar devlete sığınmamalı, sosyal ve siyasal kurumlar geliştirmelidir. Tocqueville’ye göre bu aynı zamanda çoğunluğun despotizmine karşı bireysel ve toplumsal bir stratejidir. Devletin tüm gözeneklere sızdığı ve tüm spektruma yayıldığı modern dünyada “ara iktidar” ya da kurumlar aynı zamanda toplum ve bireyi önceleyen bir telafi mekanizmasıdır. İktidar ve devletin aşırılıklarına karşı mücadele, toplumsal ihtiyaçları giderme ve toplumsal sorunları çözmenin de politik kuruluşlarıdır.

Tocqueville ara bölgelere dernekler ve basın özgürlüğünü de ilave eder. Liberal demokrasiler, yönetici ve siyasi parti organizasyonlarının keyfiliğini engellemek için derneklerin, ifade özgürlüğü içinde basın özgürlüğünün şart olduğunu dile getirir.

Şüphesiz ki Tocqueville devlet sınırları içinde yaşamanın çok temel sorunlarını görmüş ve önerilerini toplumun doğal halini ve sosyal-siyasal kurumlarını dayanak olarak gerçekleştirmiştir. Dernek, kooperatif, vakıf, sivil toplum kuruluşları, basın organları, sendikal yapıları ve farklı komün deneyimlerini tüm modern devletlerde görürüz. Hatta şu söylenebilir ki toplumun çok büyük bir kesimi bu tarz “ara iktidar“ örgütlenmeler içinde yer almaktadır. Ulus-devlet sınırları içinde binlerce devlet dışı kuruluş vardır ve eğitimden sağlığa, politikadan adalete, ekonomiden toplumsal sorunların çözümüne, kadın ve insan hakları savunuculuğundan dayanışma ve yardımlaşmaya kadar hayli geniş tüm toplumsal sorumluluk alanlarında faaliyet gösterirler. Tocqueville bu ademi merkezi yapıları devlete karşı komün olarak ve bir toplumsal inşa olarak görür. Bu modern devlet dışı kurumlar toplum açısından önemli bir rol ve işlevi yerine getirirler. Ve bu tür kurumları pozitif olarak değerlendirmek mümkündür.

Ancak sorulacak ve demokratik toplumun inşası noktasında sorgulanacak husus, bu ademi merkezi yapı ve komünlerin ya da Tocqueville‘nin adlandırmasıyla “ara iktidarın” toplumu ne denli demokratik kıldığı, devlet-komün ilişki ve diyalektiğinde toplumun lehine devleti ne kadar sınırlandırdığıdır. Abdullah Öcalan’ın Özgürlük Sosyolojisi kitabına göre söylersek, toplumu nedenli ahlaki ve politik kıldığıdır? Ademi merkezi yapıların eleştirel analizini tam da bu noktada geliştirmek lazım. Demokratik toplum adına alternatif olmak, hakim devlet mantığından, zihniyetinden ve ideolojisinden de bir kopuşu gerektirmektedir. Tocqueville’in önerilerinin zayıf noktaları da buradadır ki, ideolojik bir ayrışmadan ziyade alternatif bir iktidar olarak formüle edilmişlerdir. Ara iktidar mefhumu bu bağlamda rastgele kullanılan bir kavram değildir, belki de eleştirilecek temel husus bu olmaktadır. Ademi merkezi yapıların ya da komünün karakterini doğru analiz etmek gerekir. Ademi merkezi yapılar, devlet sınırları içinde devlet dışı bir alanda faaliyet yürütürler. Ancak bu yapılar çoğunlukla devletten kalan boşlukları doldurmak üzere bir misyon edinirler. Farklı alanlarda binlerce sivil toplum kuruluşu, örgütün ahlaki politik değerleri ve demokratik modernite paradigmasını temsil edemediğinden, kapitalist moderniteyi ve devleti büyüten bir inşa gerçekliğine sahiptir. Bunun en temel sebebi ideolojik olarak liberalizme dayanmasıdır. Bundan dolayı alternatif ve toplumsal yaşamda devletin alanını sınırlayan bir söylem ve eylem gücünü ortaya koyamıyor. Örneğin; Türkiye Avrupa neredeyse en çok devlet dışı yapılara sahip ülkelerin başında geliyor. Vakıf, kooperatif, dernekler, oda-meslek örgütleri, cemaat örgütleri, insan hakları kuruluşları, dayanışma ve yardımlaşma kulüpleri gibi yüzlerce farklı alanda on binlerce kurum var. Ancak devletin ekonomiden siyasete, sosyal kültürel yaşamdan sağlığa, savunmadan adalete başat olduğu gerçeği de ortada. Haliyle özerk yapılara dönüşüm ve ademi merkezi yapıların toplumsal hayatı üretmekteki rolü zayıf kalmaktadır. Devlet tüm problemleri çözme noktasında temel özne iken toplumun politikasızlık gerçeği, varlığını olduğu gibi korumaktadır.

Tocquevilleci ara iktidar, devrimci, sosyalist, anti modernist bir çizgide değil. Ve bu nedenle gerçek anlamda alternatif olduğu söylenemez. Komün, bir ara iktidar olarak düşünülmüş ve buna tabi olan bireyler aynı zamanda ara iktidarın bir parçası ve onun meşruluğunun üreticisidir. Ortaçağ’da komün ve devlet dışı kuruluşlar modern muadillerinin aksine demokratik modernite paradigmasına daha yakındır ve devleti toplumsal yaşamda oldukça sınırlayan bir etkinliğe sahipti. Kuruluş amaçları faydacı olmaktan çok ahlaki ve politiktir. Ortaçağ’da komünün gelişkinliğinin sebebi devletlerin modern ulus-devlete nispetle zayıflığı değil, toplumun ahlaki-politik, özel karakterinin gelişkinliğinden ötürüdür. Örneğin; modern dönemde devletin ve şirketin egemenliği neredeyse tüm ekonomik hayatı domine etmiş durumda ya da partiler tüm siyasi meselelere el atmakta politik kararları almaktadır. Kendini bir alternatif olarak konumlandırdığından dolayı ademi merkezi yapılar devlete bağlanmaktan kurtulamamaktadır.

 

Demokratik Toplum Barışın Öncülüdür

Barışın tartışıldığı bugünlerde barış kadar önemli bir kavram da demokratik toplum olmaktadır. Hatta şu söylenebilir ki, demokratik toplum barışın öncülüdür. Silahlı mücadele yönteminden demokratik siyasete geçişin eşiğinde olduğumuz bu süreçte anlamlı bir barış, demokratik siyaset hakkının devlet tarafından tanınmasıyla mümkündür. Farklılıkların kendini örgütlediği bir toplum ancak barışı gerçekleştirebilir ve demokratik toplum olabilir. Ulusal kurtuluştan demokratik toplum inşasına yönelimine geçildiği bu süreçte, artık önümüzde duran stratejik kavram ve hedef özgürlüktür. Bunun da ahlaki-politik toplum inşasından geçtiği açıktır.

Tocqueville de itiraf eder ki komün, ademi merkezi yapılar ve farklı tarzda ara iktidar kurumu, modern öncesi toplumun temel kültürel kurumlaşmasıdır. Toplumsal işler ve sorumluluklar esasen devlete ait değildi. Toplumsal kurumlara bağlı gelişiyordu. Ulus-devlet öncesi devlet biçiminin tüm toplumsal alanı düzenleme yeteneğinde olmaması ile ilgili bir durum değil, toplumun ahlaki ve politik işlerliği ile ilgiliydi. Modern devlet ekonomiden siyasete, toplumsal adaletten hizmete, eğitimden savunmaya tüm toplumsal alanları tekelleştirmeden önce bunlar toplumun geniş, esnek, merkezi olmayan toplumsal kurumlarca yerine getiriliyordu. Toplumsal ahlaki-politik yapının işlerliğini merkezi bir yapıya gerek bırakmıyordu. Toplum kendi kendini yönetmek suretiyle bir köyden şehre değin tüm işlerini gerçekleştirebiliyordu. Okullar, hastaneler, yollar her türden hizmet kuruluşu, toplum ve onun kurumları aracılığıyla gerçekleştiriliyor ve hatta finanse ediliyordu. Örneğin tüm bu işleri finanse eden bir vakıf ve hayırsever kurumların kolektif mülkiyeti, toplum mülkiyetinin yarısından bile fazlaydı. Modern öncesi doğulu toplumlarda buna rastlamak mümkün. Sadece toplumsal iş ve sorumluluk alanları bağlamında değil, bunların yönetimi anlamında da bir ademi merkezi toplum yapısıyla karşılaşıyoruz. Aslında modern devlet tüm toplumsal kurumları tekelleştirerek toplumsal işleri tek bir merkezde toplayarak, düzenleyici bir aygıta dönüştü ve toplum bu biçimde bir devlet kurgusuyla ahlak ve politikasız bırakıldı. Kendini bir problem çözme makinası olarak sunarken; toplumu kendi hayatından dahi sorumlu olmayan ve karar alamayan bir pozisyona düşürdü. Modern devletle toplumcu komün ve ademi merkezi yapıların alanı daralırken bürokratik ve üniter egemen devlet yapısının alanı genişledi. Dolayısıyla sivil toplum örgütleri modern devlet öncesi dönemin temel toplumsal kurumlarından biri olmaktadır. Sorun günümüzde bunun bir özgürleşme, öz yönetim işlerliği ile ele alınmamasıdır. Devletin kabul edildiği ve adem-i merkezi yapıların bunun bir eklentisi hiyerarşisi içinde düşünülmesidir.

Demokratik toplumun, demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü bir sistemin yeniden inşasına girişildiği bu dönemde; ademi merkezi yapıların bu inşa çerçevesinde yeniden değerlendirilmesine ihtiyaç olduğu açıktır. Ademi merkezi yapılar, toplum kuruluşları bir ara iktidar olarak değil, özgürleşme ve öz yönetim pratiği olarak işlev gördüğünde tarihsel misyonu olan demokratik toplum, ahlaki-politik toplum pratiğini güncelleyebilir. Bu noktada ademi merkezi yapıların, komün ve her türden sivil toplum kuruluşunu demokratik modernite içine almak, özellikle içine girilen yeni süreç açısından hayli anlamlı bir çalışma olacaktır. Demokratik karakterli devlet dışı yapıların bütünleşik bir mücadele ve her alanda komünleşme ve konfederalleşmeye doğru örgütlendirilmesi, yeni dönem toplumsal inşanın temel alanlarından biri olabilir. Devlet dışı kurumların gerçek anlamda komünleşmesi, ahlaki politik karakterde örgütlenmesi ile olabilecek bir husustur. Zaten bunun yokluğu dolayısıyladır ki ulusal, bölgesel ya da küresel çaptaki toplumu temsil iddiasında olan kuruluşlar, devlete alternatif bir örgütlülüğü sağlayamamaktadırlar. Sivil toplum kuruluşlarının örgütlendirilmesi ya da varolan potansiyelin demokratik modernite kapsamında değerlendirilmesi kuşkusuz ki yeni bir zihniyet dönüşümü ve bunun mücadelesiyle mümkündür. Maddeler halinde demokratik toplumun inşasında nasıl bir misyonla katkı sunulacağına dair şu hususları belirginleştirebiliriz:

alanlarda devlete bağlı ve mecbur yaşamak zorundadır. Bu da onun ademi merkezi yapısını ve demokratik modernite karakterini zayıflatmaktadır. Devlet dışı toplum kuruluşları, devleti değil toplum ve özgür bireyi esas alan bir örgütlenmeyi hedeflemelidir.

* Demokratik siyaset temel örgütlenme ve inşa tarzı olarak öne çıkmalı ve politik alanı devlete bırakmamalı, taleplerini ve kuruluş inşa mantığını devlete kabul ettirme, ondan beklentili olma olarak değil de kendisi gerçekleştirmeyi hedeflemelidir.

* Devlet dışı toplumsal kuruluşların devleti toplumsal alanda sınırlaması, onun konfederal örgütlenmesini gerektirir. İç içe geçmiş halkalar ya da ağ örgütlenmeleri bu konfederal ilişkinin zeminidir.

* Sivil toplum kuruluşları ontolojik zeminini devletten koparıp tarihsel toplum zihniyetine ve yaşamına dayandırmalıdır. Dolayısıyla devletin boşluk bıraktığı alanları dolduran değil, bizzat devletin kapladığı mekanı demokratik toplum örgütlenmesi ile sınırlamaları ve bu yönüyle alternatif olmalıdır.

* Kadın kurtuluş ideolojisi, ekolojik bilinç, ahlaki-politik sorumluluk sivil toplum kuruluşlarının demokratik toplum dönüşümünde temel parametreleri olmaktadır.

* Komün toplulukları hiyerarşik değil yatay, bürokratik değil demokratik dayanışmacı, etkin iletişim ve etkileşimin olduğu müşterek bir yapıyı esas alır.

* Sivil toplum kuruluşunun demokratik dönüşümü paradigmasal olmak durumundadır. Devletin esas aldığı ulus yerine demokratik toplum olmanın zaruri ön koşulu olan demokratik ulusu esas almalıdır.

* Devletçi “ara iktidar“ örgütlemenin aksine demokratik karar alma sürecini geliştiren bir paradigma, bir yönetim anlayışı ve meclisi esas alır.

* Demokratik toplum örgütü iktidarı hedeflemez tersine toplumsal yaşamdan iktidarı atma, sınırlandırmayı amaç edinirler.

Sonuç olarak; demokratik toplumu inşa etme sürecine girdiğimiz bu yeni dönemde en temel inşa alanlarından biri, binlerce farklı alanda faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşlarının demokratik toplamu inşa temelinde yeniden örgütlenmesi olmaktadır. Bu kuruluşların devlet dışı bir alan olarak paradigmasal olarak tarihsel köklerine göre yeniden düzenlenmesi hayatiyet arz etmektedir. Toplumu devlet karşısında temsil etme iddiasında olan bu kuruluşların, devleti sınırlaması, bunu amaç edinmesi kuşkusuz gerçek anlamda bir ademi merkezi sistemi gündeme taşıyacaktır. Elbette tek başına yeterli olacağı söylenemez. Ancak komün zihniyeti ile inşa edilmeleri, demokratik modernite temsiline kavuşmaları bu kurumları demokratik toplumun en temel politik, kültürel, sosyal, ekonomik kurumları haline getirecektir.

 

 

[1] Zeki Bayhan, Demokratik Sosyalizm, syf:249
[2] Ayferi Göze, Siyasal Düşünceler ve Yönetimler
[3] Abdullah Öcalan, Özgürlük Sosyolojisi (3. Cilt) syf:54

 

 

Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.