Giriş
Devlet ve komün arasındaki çatışma hem çağdaş siyaset teorisinin güncel bir tartışması hem de insanlık tarihinin en köklü çatışmalarından biridir. Bugün neo-liberalizmin eğitim, sağlık, ulaşım, iletişim gibi kamusal hizmetleri özelleştirilmesi; sermayenin orman, mera, su, bilgi gibi müştereklere el koyması, devlet ve piyasa ikiliği tartışmalarını yeniden gündeme getirmektedir. Özelleştirmeler sonucu temel gereksinimlerini karşılaşmakta zorlanan yurttaşların karşılaştıkları sorunlara çözüm üretmek için “devleti geri çağıran” politikalar bazı kesimlerce sol olarak adlandırılmaktadır. Buna karşıt olarak, devlet ve serbest piyasa arasında kurulan sahte ikiliği komünler ve müşterekler inşa ederek aşmak gerektiğini savunan radikal politik hareket ve teoriler de gelişmektedir. Dardot ve Laval’ın (2018: 7) belirttiği gibi ulus-devletlerden toplumu finans piyasalarına, küresel üretim kaymalarına ve iklim krizine karşı korumasını beklemek yanılsamadır. Dolayısıyla neoliberal/finans-kapitalizm çağında, devlet-piyasa arasındaki sahte ikiliği aşarak komünler, müşterekler ve halk meclisleri inşa etmek güncel bir siyasal zorunluluk hâline gelmektedir. Nitekim devletçi sosyalizm olarak da adlandırılabilecek reel sosyalist rejimler, bürokratik ve merkeziyetçi ulus-devlet biçimleriyle birlikte çökmüştür. Ancak bu çöküş, eşitlik ve özgürlük mücadelesinin sonu anlamına gelmemektedir. Aksine, bürokratik, iktidarcı parti ve devlet biçimlerini eleştiren yeni toplumsal hareketler, müşterekler ve komünal değerler etrafında gelişen öznellikler ile yatay olarak örgütlenen demokratik toplum formlarının gelişimine kapı aralamaktadır.
Neoliberalizmin ortak varlıklara el koymaya dayalı birikim mantığı ve temsili demokrasinin oligarşik eğilimleri, “müşterekler”, “müşterek” ve “komün” kavramları etrafında güçlü kuramsal tartışmalar doğurmuştur. Ostrom (2020), müştereklerin ne piyasa ne de devlet, yalnızca topluluklar tarafından sürdürülebilir biçimde yönetilebileceğini gösterir. Hardt ve Negri (2019; 2021) bu çerçeveyi bilgi, dil ve toplumsal ilişkiler gibi ortak üretim alanlarına genişleterek, bu müşterekler etrafında örgütlenen “çokluk”un küresel kapitalizme alternatif oluşturabileceğini savunur. Federici (2023) feminist bir bakışla ev içi emek ve toplumsal yeniden üretimi müştereklerin ayrılmaz parçası olarak öne çıkarır. Dardot ve Laval (2018: 11) ise komünleri, müşterek ilkesinin özyönetime dayalı siyasal formu olarak tanımlar. Komünlerin kuramsal düzeyde bu ölçüde tartışılmasının nedenlerinden bir diğeri de son dönemde ortaya çıkan Bask bölgesindeki Mondragón kooperatifleri, Chiapas’taki Zapatista özerk belediyeleri ve Kuzey ve Doğu Suriye’deki Rojava komünleri gibi devletli uygarlığın merkezî, hiyerarşik ve kâr odaklı örgütlenme biçimlerine karşı, toplumsal yaşamın komünal ilkeler temelinde yeniden inşa edilebileceğini gösteren farklı ama birbirini tamamlayan örneklerdir.
Tarih çoğunlukla devlet merkezli okunur. Oysa devletsiz toplumsal örgütlenmeler, komünler ve kolektif özyönetim deneyimleri, ezilenlerin tarih boyunca yarattığı direniş alanlarını temsil eder. Klanlardan kabilelere, Paris Komünü’nden dağ köylerindeki komünal yapılara uzanan bu örgütlenmeler, devletler tarafından dağıtılmış ve baskı altında alınmış olsalar da alternatif arayışlarına ilham vermeyi sürdürmektedir. Bu çalışma, bu mirası günümüze taşıyarak komünleri devlete alternatif bir siyasal form olarak tartışacak; devletçi sosyalizm deneyimlerinde ortaya çıkan komün-devlet ikiliğini inceleyip, devlet yerine komün ikamesinin imkânlarını ele alacaktır
1. Devletli Sosyalizmde Devlet ve Komün İkilemi
Marc Neocleous (2015: 11), “Devleti Tahayyül Etmek” kitabında, devlet fikri düşünme biçimimizi o kadar belirlemiştir ki, devletsiz bir toplum fikri ya çok sapkın ya da ilkellik savunusu olarak kabul edilir, der. Gerçekten de antropoloji disiplinin ortaya çıkışında bazı toplumların ilkel olarak nitelenmesinin temel nedeni devlet düşüncesi ile ilişkilidir. İlkel olarak nitelenen toplumlar devletli olmadıkları için eksik ve tamamlanmış olarak görülür (Clastres, 2011) Hegel’in tarihi olan halklar ve tarihsiz halklar ayrımı da devletle ilişkiye dayanır. Devlet kurmamış halklar, tarihsiz olarak nitelenir. Çünkü devlet, Hegel’in tarih okumasının merkezidir. Buna göre tinin yeryüzündeki amaçlı yürüyüşünün nihai aşaması evrensel devlettir. Tin, insanları eylemlerinin aracı kılarak aile, sivil toplum ve nihai olarak devlet aşamasına geçer (Acar Savran, 1987: 141). Tin’in nihai amacının evrensel devlet olduğu fikri, tarihsel değeri devlete katılım üzerinden ölçer. Dolayısıyla devletsiz halklar “özgürlük” iddiasıyla değil, tarihin dışına itilmiş, kendi tarihini yapma kapasitesinden yoksun kılınmış olarak kodlanır. Devletsiz halklar, “henüz devlete ulaşamamış”, “devlet kurmayı başaramamış” olarak görülür. Bu nedenle ya devletleşecekleri ya da yok olacakları varsayılır. Devletçi tahayyül, ilkel olarak nitelenen toplumların, “henüz devlete ulaşamamış” değil, bilinçli olarak devletin gelişimini engelleyen özgürlükçü toplumsal mekanizmalar kurmuş olduklarını görmezden gelir. Bu da tarihteki derin bir yarılmayı, yani devletli uygarlık ile komünal toplum arasındaki yarılmayı ihmal etmelerine neden olur.
Devletçi tahayyül ya da paradigma, dünyayı daha adil, eşitlikçi ve özgürlükçü bir yer haline getirmek amacıyla yoksulluğa ve sömürüye son vermek gerektiğini savunan sosyalist ya da sosyal demokrat düşünürlere de sirayet etmiştir. Eşit özgürlüğe dayalı bir toplum düşü kuran sosyalist teorisyen ve öncüler, nihai aşamada devletin sönümlenmesi için devletin ele geçirilmesi gerektiğini savundular. Parlamenter demokrasi yoluyla iktidara gelen sosyal demokrat partiler, radikal ufuklarını yitirip sistemle bütünleşti. Reel sosyalizmlerin proletarya diktatörlüğü ise iktidar ve şiddet tekelini içerecek biçimde ulus-devletlerin son derece merkezileşmiş yöntemlerini model aldı (Arendt: 2012: 344). Devleti ele geçirme girişimleri, devrimlerin, devletin mantığına yakalanıp çökmesine neden oldu. Devlet paradigması her ne kadar geçen yüzyıl genelinde umut etmenin bir aracı olduysa da zaman ilerledikçe umudun katiline dönüştü (Holloway, 2002: 26).
Marksizmin devletçi tahayyülü modern dönemde ortaya çıkan komünleri değerlendirme biçiminde de görülür. Marx (2016: 314), 1871 Paris Komünü üzerine yaptığı değerlendirmede “komünün sırrını”, “bir işçi sınıf hükümeti, üretenlerin mülk edinen sınıfa karşı mücadelesinin sonucu, iktisadi kurtuluşun gerçekleşmesini sağlayabilecek olan en sonunda keşfedilmiş siyasal biçim” olarak tanımlamıştı. Bu belirlemeden iki yıl sonra ise işçiler, “iktidarın kesin surette devlet erki elinde merkezileşmesi için çalışmalı” ve “yerel yönetim serbestisi, özyönetim vb. gibi demokrasi gevezeliklerinin kafalarını karıştırmalarına izin verilmemelidir” demiştir (Marx, 2000). Marx (2016), Paris Komün’ün yenilgisini özellikle komünarların büyük bankalara el koymaması, karşı-devrimci güçlere karşı yeterli savunma önlemleri almaması ve devrimci iktidarı örgütleyecek merkezi bir yapı kurmamasıyla açıklar. Lenin de (1992) benzer biçimde, bu zaafların proletarya diktatörlüğü için gerekli “devlet biçiminin” oluşturulamamasına neden olduğuna işaret eder. Komünlerin yenilgisi, merkezi bir devlet iktidarı hedeflememesine bağlanır. Bu bakımdan Marx için komünler, toplumsal ilişkilerin radikal dönüşümüne olanak sağlayan, özyönetime dayalı kalıcı siyasal formlar değil, devrimi ileri itecek mücadele araçlarıdır. Toplumun esaslı dönüşümünü gerçekleştirecek olan ise proleter merkezi devlet erkidir (Arendt, 2012: 344-5).
Hannah Arendt (2012), modern devrimlerin en yaratıcı mirasının Fransız seksiyonları, 1871 Paris Komünü, 1905 ve 1917 Sovyetleri, 1918 Alman işçi ve asker konseyleri, 1956 Macar işçi konseyleri gibi konsey biçimleri olduğunu vurgular. Bu yapılar, halkın doğrudan karar alma kapasitesini açığa çıkaran, temsili kurumların ötesinde yeni bir siyasal özgürlük alanı yaratmış; devrimleri yalnızca kitlesel bir ayaklanma değil, radikal özyönetim denemesi hâline getirmiştir. Paris Komünü’nün meclislerinden Petrograd Sovyetlerine, Berlin ve Budapeşte konseylerine kadar bu organlar, iktidarı merkezileştirmek yerine tabana yayarak kolektif iradenin somut ifadesi olmuşlardır.
Ne var ki, devrimlerin hemen sonrasında bu deneyimler devletin merkezileştirici mantığına yenik düşmüştür. Parti aygıtlarının ve bürokrasinin yükselişi Fransa’dan Rusya’ya, Almanya’dan Macaristan’a kadar konseyleri ya tasfiye etmiş ya da içini boşaltmıştır. Ekim 1917’de sovyetler ve fabrika komiteleri devrimin özyönetim ruhunu taşırken, Bolşevik iktidarın merkezileşmesi “devletin sönümlenmesi” tezini güçlü ve kalıcı bir bürokratik devlet inşasına dönüştürmüştür. Bu deneyim, radikal teorinin karşısına kalıcı bir soruyu koyar: Dünyayı değiştirmek için iktidarı ele geçirmenin ötesine geçen, merkeziyetçilik ve tahakkümden arınmış bir siyasal özgürlük ufku nasıl mümkün kılınabilir?
2. Devlet Yerine Komün İkamesi
Tarihsel olarak bakıldığında komün, yalnızca küçük ölçekli yerel bir örgütlenme modeli değil; toplumsal yaşamın ekonomik, kültürel ve siyasal boyutlarını birlikte örgütleyen bir “kök hücre”dir. Komün, demokratik toplumun en temel birimidir: eşitlikçi, sömürü karşıtı, dayanışmacı ve özgürlükçü bir toplumsal varoluş biçimidir. Sağlık, eğitim, dil, kültür, tarih, spor ve ekonomi gibi bütün sosyal alanlarda “ortaklaşa yaşamın” kendini kurma biçimi olarak ortaya çıkar. Bu nedenle komün, yalnızca belirli bir mekânın veya üretim biçiminin değil, toplumsallığın kurucu ilkesidir.
Komünalizm ise bu kök hücrelerin bütünsel bir siyasal proje hâline gelmesini ifade eder. Burada kastedilen, tarihsel materyalizmin “sınıf savaşı” çerçevesini aşan bir mücadeledir: İnsanlık tarihinin esas çatışması “devletli uygarlık” ile “komünalite” arasındaki gerilimdir. Komünalizm, kapitalist modernitenin veya devlet merkezli sosyalizmin ötesinde, toplumsal örgütlenmeyi demokratik özyönetim ve müşterekler ilkesi etrafında yeniden inşa etme iddiasıdır. Bu anlayışta komünler yalnızca yerel yönetim birimleri değil; demokratik ulus fikrinin de temel taşıdır. Dolayısıyla komünalizm, ekolojik duyarlılığı, kolektif üretimi, çok-kültürlü, çok-dilli, çok-inançlı ve çok-kimlikli bir toplumsal dokuyu, yani “demokratik moderniteyi” taşıyan ve yeniden üreten bir siyasal-toplumsal felsefedir.
Komünalizm, toplumun kendi ihtiyaçları doğrultusunda örgütlenerek, demokratik varoluşunu hedefler. Bundan dolayı komünler, gelecekte devlet iktidarını elde etmeyi hedefleyen araçlar olmadıkları gibi devletin merkeziyetçi, bürokratik ve tahakkümcü mantığı uyarınca da inşa edil(e)mezler. Komünler toplumun siyasal, ekonomik ve toplumsal açıdan sömürücü ve tahakkümcü olmayan bir mantıkla yeniden örgütlenmesi anlamına gelir. Komünalizm devletin ve serbest piyasanın işlevlerini komünler aracılığıyla devralarak, devletin meşruiyetini tartışmaya açarken işlevsel aşındırma yoluyla onu etkisizleştirmeyi hedefler. Bunu birkaç yoldan yapar: İlk olarak siyaseti, temsil ilişkilerine dayanan sahte demokrasilerden kurtarmaya çalışır. Halkın doğrudan katılım amacıyla kurduğu hem karar alma süreçlerinde hem de alınan kararların hayata geçmesinde aktif rol oynadığı halk meclisleri inşa eder.
Komünalizm kent, devlet ve sınıf gibi hiyerarşik ve tahakkümcü yapıların ortaya çıkmasıyla birlikte devlet yönetme etkinliği, iktidar elde etme ve azamileştirme sanatı, değer, güç ve kaynakların otoriteler yolu ile dağıtımı ya da savaşın başka araçlarla sürdürülmesi biçiminde tanımlanarak tahrif edilen politikaya gerçek anlamını yeniden kazandırma girişimidir. Politikayı toplumun, kolektif yaşamını ilgilendiren meselelere söze dayalı özgür ve eşit tartışma yoluyla karar vermesi ve bu yolla iyi yaşam kurması anlamını yeniden kazandırır. Bu yönüyle politikayı, iktidar ve devlet formundan ayırarak kök tanımına yeniden kavuşturur. Komün, toplumun bütün üyelerinin kolektif sorunları tartışarak kararlaştırdığı bir ortam yaratarak, halka gerçek özne olma imkânı sağlar. Komünlerde halk hem siyasal tartışma ve karar alma sürecinin bir öznesi hem de alınan kararların hayata geçirilmesini sağlayan aktif bir eyleyici olur. Bu bakımdan komün hem başkası adına konuşma imtiyazını yok eder hem de düşünce ile pratik arasındaki ayrımı ortadan kaldırarak praksisi mümkün kılar. Komünlerde karar alma ile uygulama arasındaki mesafe ortadan kalkar; düşünce doğrudan eyleme dönüşür. Bu anlamda politika, toplumun her bir üyesinin kolektif sorunlar üzerine düşünüp çözüm önerisi geliştirdiği ve bu çözüm önerilerinin hayata geçirilmesinin eyleyicisi olduğu kuran praksis olarak da tanımlanır.
Komün, yurttaşları belirli periyotlarla oy kullanan seçmene indirgeyen temsil mantığına alternatif oluşturur. Kolektif sorunlar, halk meclislerinde yürütülen simetri normlarına uygun tartışmalarının sonucu olarak alınır ve hayata geçirilir. Bu, temsili demokrasilerde alınan kararların pasif izleyicisi olan yurttaşların, sürekli ve doğrudan katılım deneyimiyle aktif politik özneye dönüşmesi anlamına gelir. Sürekli ve doğrudan katılım, yurttaşların yaşamın her alanında kolektif sorun çözme deneyimi kazanmasını sağlayarak, demokratik kültürün yerleşmesi için uygun zemin sağlar. Halk meclislerinde kolektif sorunların sürekli olarak tartışılması, farklılıkları tanıma, konsensüs, dayanışma ve karşılıklı güven gibi erdemleri besler. Komünde açığa çıkan praksis, kafa ve kol, zihin ile beden ikiliklerini ortadan kaldırarak, insanın insani potansiyellerini geliştirmelerine imkân sağlayan pozitif bir özgürlük iklimi yaratır. Bu türden ayrımların ortadan kalkması hiyerarşi ve tahakküme dayalı olarak toplumun altını oyan ilişkilerin ortaya çıkmasını engeller.
Demokrasinin demokratikleşmesi için önerilen müzakereci, radikal ya da agonistik demokrasi modelleri, iktisadi alanda var olan geniş eşitsizlikleri ya görmezden gelmekte ya da ekonomi ve siyasal arasında pratikte karşılığı olmayan teorik ve analitik ayrımlar yapmaktadır. Oysa demokrasinin merkezinde yer alan siyasal eşitliğe, iktisadi alanda yaratılan geniş eşitsizlikleri ortadan kaldırmadan erişmek olası değildir. Bundan dolayı halkı siyasetin öznesi ve halk meclislerini nihai karar kılıcı haline getirmeye çalışan her teori iktisadi eşitsizlikler hakkında konuşmak ve bu eşitsizlik sorununa yanıt üretmek zorundadır. Derin iktisadi eşitsizlikler var olduğu sürece ne Habermas (1999) ve Benhabib (1999) gibi kuramcıların iddia ettikleri gibi eşitlik ve simetri normlarına dayalı müzakereci bir demokrasi ne de Arendt’in (2014) özgür ve eşit tartışmaya ve söze dayalı agonistik modeli hayata geçebilir. Laclau ve Mouffe (2017) gibi radikal demokrasi kuramcıları, agonistik bir demokrasi modeli yaratmak için liberalizmin eşitlik ve özgürlük gibi ilkelerinde uzlaşmayı önerir ve ekonomik alana dair radikal öneriler de bulunmazlar. Ayrıca halk inşasını popülist liderlik ve temsil ile ilişkilendirerek, temsili demokrasinin ufkunu aşamazlar (Laclau 2007). Sağ ve sol kanatların didiştiği agonistik bir model önerirler (Mouffe, 2015). Bundan dolayı bu modeller, aralarındaki bütün farklılıklara rağmen liberal demokrasileri kısmi düzenlemelerle yeniden üretmeyi önerirler. Ancak bugün ihtiyaç duyulan liberal temsili demokrasilerin ötesinde doğrudan demokratik formlar inşa etmektir. Bunun için hem karar alınan ölçeği küçültmek yani komünleri ve yerelde kurulan halk meclislerini esaslı karar mercii haline getirmek hem de temsili demokrasilerin oligarşik eğilimlerini aşmak için geniş iktisadi eşitsizlikleri ortadan kaldırmak gerekir.
Bundan dolayı ikinci olarak komünalizm, ekonominin toplumsal ihtiyaçlar merkezli ve yerelden yeniden organizasyonunu savunur. Bu itibarla ekonomik modeli değiştirmeyi hedefler. Yoğun emekçi ve doğa sömürüsüne dayalı kapitalist model yerine doğayla uyumlu eko-endüstri önerir. Komünalizm açısından ekonomi, yalnızca üretim ve bölüşümün teknik organizasyonu değil; toplumsal yaşamın kolektif aklının ve özgürlük potansiyelinin doğrudan ifadesidir. Komünal ekonomi, kapitalist piyasa mekanizmasının rekabetçi ve sömürücü mantığına karşı, ortak üretim ve demokratik yönetimi esas alan bir modeldir. Burada “ekolojik ekonomi” vurgusu, doğayla uyumlu bir eko-endüstrinin toplumsal yeniden üretimin ayrılmaz parçası haline gelmesini ifade eder. Sorun, endüstrinin varlığı değil, onun kâr maksimizasyonu ve sınırsız büyüme hedefiyle örgütlenmiş biçimidir; dolayısıyla mesele, üretim biçimlerinin ekolojik ve toplumsal ihtiyaçlar temelinde yeniden tasarlanmasıdır. Komünal ekonomi, kooperatif temelli kurumları, dayanışma ekonomilerini ve ortaklaşa yönetilen kaynakları merkeze alarak hem emek sömürüsünü hem de doğa tahribatını aynı anda aşmaya çalışır. Bu çerçevede “müşterek”, yalnızca doğal kaynaklar değil, toplumsal üretimin tamamını kolektif öz-yönetim ilkesine göre düzenleyen bir ekonomik ontolojiye işaret eder. Komünal ekonomi, politik özyönetimle ekonomik demokratikleşmeyi birbirinden ayırmaz; halk meclislerinin yalnızca siyasal karar süreçlerinde değil, bütçeleme ve üretim planlamasında da etkin olduğu katılımcı bir planlama pratiği öngörür. Bu hem iktisadi hem de siyasal eşitliğin koşuludur: demokratik varoluş, ancak üretim ve bölüşüm ilişkilerinin demokratik denetime açılmasıyla tamamlanabilir. Böylelikle komün, sadece devleti ikame eden bir yönetim formu değil, toplumsal üretimi ve yeniden üretimi kolektif akıl ve ekolojik merkezli kuran bir ekonomik-siyasal praksis olarak anlam kazanır.
Üçüncü olarak, komünal projenin kalıcı bir siyasal form haline gelebilmesi için, komünler arası ilişkiyi kurumsallaştıran konfederal bir çerçeveye ihtiyaç vardır. Konfederalizm, üyeleri ya da delegeleri halkın oluşturduğu meclislerde demokratik yöntemlerle belirlenmiş olan bir yönetsel konseyler ağıdır. Konfederalizm, komünlerin ya da halk meclislerinin yatay ve gönüllülüğe dayalı biçimde kurduğu karşılıklı yardımlaşma ve ortak karar ağını ifade eder. Konfederal ağın üyeleri, yine bu meclisler tarafından belirlenen politikaları koordine etmek ve uygulamak için belirlenir ve meclisler tarafından her daim geri çağrılabilirler (Bookchin, 2020: 129). Bu ağ, bir merkezi iktidar yaratmadan, ortak ekolojik planlama, kaynak paylaşımı vb. konularda kararları tabandan yukarıya taşır. Yetki, her bir komünde kalır; temsilciler yalnızca bağlayıcı vekâletle, yani tabanın geri çağırma hakkına açık biçimde görevlendirilir. Bu model, hem ölçek sorununa demokratik bir yanıt üretir hem de komünlerin devlet tarafından soğurulma riskine karşı dayanışmacı bir güvenlik mekanizması işlevi görür. Böylece konfederalizm, komünlerin yalnızca yerel müştereklerin yöneticisi değil, aynı zamanda demokratik modernitenin çok-merkezli siyasal dokusunun kurucu öğesi olarak varlık göstermesini sağlar.
Dördüncüsü komünalizm ne devleti aniden ortadan kaldırmayı hedefleyen anarşist bir anlayışa ne de devleti ele geçirmeye çalışan, devletçi sosyalist devrim anlayışına dayanır. Komünalizm yanlıları, sistem içerisinde örgütlenerek, süreç içerisinde devleti işlevsizleştirecek demokratik kurumlar inşa etmeyi hedefler. Bookchin’in ve onu izleyen birçok komünalist düşünürün vurgusu, mevcut kurumsal alanların bütünüyle reddi değil; bu alanların dönüştürücü biçimde kullanılmasıdır. Yerel yönetimler, halk meclislerinin toplumsal meşruiyet kazanması, kolektif kaynakları kullanabilmesi ve yerel karar süreçlerine nüfuz edebilmesi için bir “geçiş alanı” olarak görülür. Bookchin, yerel yönetimleri “liberter belediyecilik” kavramıyla, komünlerin kurumsal ifadesi haline getirmeye çalışır: Yerel yönetim mekanizmaları halk meclislerinin karar organı olarak yeniden tanımlanır ve giderek parlamenter mantıktan uzaklaştırılır. Bu, var olan yerel kurumları adım adım komünal meclislerin yasama organına dönüştürme stratejisidir. Ancak Bookchin (2020: 77), âdem-i merkeziyetçilik ve taban demokrasisi talep edenlerin parlamenter kurumlara aday olmaması gerektiğini savunur. Parlamento seçimlerine katılmanın çürütücü bir rolü olduğunu ifade eder.
Bookchin’in bakış açısından farklı olarak hem toplumun komünal ve âdem-i merkeziyetçi temelde örgütlenmesini savunan hem de parlamento seçimlerine dahil olan birçok siyasal hareket vardır. Demokratik konfederalizmi savunan Kürt Özgürlük Hareketi parlamentoya milletvekili gönderirken aynı zamanda yerel halk meclisleri, kadın meclisleri ve mahalle komünleri gibi özyönetim yapıları kurmaya çalışıyor. Benzer bir biçimde Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi komünler ve kantonlar üzerinden doğrudan demokrasiyi örgütlerken, aynı zamanda özerk parlamento benzeri meclisler ve seçimli organlara dayalı temsili meclisleri birlikte işletmektedir. Önceliğini özyönetimci konseyler kurmaya veren Chiapas’taki Zapatista Hareketi, Meksika ulusal parlamentosuna doğrudan aday çıkarmasa da 2018 yılındaki seçimlerde yerli bir kadın aday olan Marichuy Patricio’yu destekleyerek, seçim sürecini kendi komünal siyasetini duyurmanın bir aracı olarak kullandı. ABD ve Avrupa’daki Yeşil parti ve hareketler, bir taraftan belediye meclislerinde mahalle konseylerini ve katılımcı bütçelemeyi teşvik ederken diğer taraftan ulusal parlamentoda vekiller bulunduruyor. Komünal hareketlerin parlamenter siyasetle ilişkisine dair her yerde geçerli olacak formüller önermek, komünalizmin doğasına aykırıdır.
Komünalizmin doğası gereği, yerel yönetimler ve parlamenter kurumlarla ilişki kurulup kurulmayacağı, kurulacaksa bu ilişkinin nasıl olacağı ancak yerelden belirlenebilir. Komünal hareketlere her yerde geçerli olacak taktikler önermek âdem-i merkeziyetçilik ve taban demokrasisini ortadan kaldırmak anlamına gelir. Komünlerin demokratik siyasetle ilişkisine yine komünlerin karar vermesi, siyasal stratejilerin halk meclislerinde belirlenmesi gerekir. Bundan dolayı her komün içinde bulunduğu bölgenin siyasal koşullarına uygun taktik ve stratejiler belirler. İkinci olarak Kürt Özgürlük Hareketi ve Zapatistalar gibi hareketlerin çözmek zorunda oldukları somut sorunlar parlamento ile ilişkiyi zorunlu kılmaktadır. Örneğin Kürt Sorunun hukuki ve siyasal zemine çekilmesi için parlamento ile ilişki zorunludur. Siyasal hareketler bazı yapısal sorunları çözmek için demokratik müzakere mekanizmalarını kullanabilir. Üçüncü olarak her ülkede yerel ve merkez arasındaki güç, yetki ve kaynak dağılımı farklılık göstermektedir. Modern ulus-devletler yerel yönetimlere yetkiler vermiş olsalar da çoğu zaman bu yetkileri parlamentoların yapacağı yasalarla geri alabilirler. ABD’nin federal örgütlenme biçimi eyaletlere kendi yasalarını yapma ve yasama organı oluşturma imkânı vermiş olsa da birçok ulus-devlet federal değil, üniter olarak örgütlenmektedir. Bundan dolayı üniter devletlerde merkez ile yerel yönetimler arasındaki yetki bölüşümü daima parlamento tarafından yapılan yasalarla tek taraflı olarak merkez lehine bozulabilir. Devletin, âdem-i merkeziyetçiliği ve taban demokrasisini tanıması için bu tür ülkelerde parlamentoya girmek gerekebilir. Ancak buradaki sorun, parlamentodaki temsile nasıl yaklaşıldığı ve parlamentoya giden komünarlarla halk meclisleri arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağıdır.
Yerel yönetimler, parlamento ve hatta konfederal yönetsel ağın, komünleri sistem içesine çekerek soğurması riski kesinlikle vardır. Mevcut devlet aygıtları ve özellikle temsili parlamenter sistem, halk meclislerini kolayca bürokratikleştirebilir ve sistemin meşruiyetini yeniden üretmek için “katılımcılık vitrinine” dönüştürebilir. Buna engel olmak için parlamento ile ilişkilerin stratejik değil, taktik olduğu görülmelidir. Komünalizm nihai olarak, merkezi parlamentolar da dahil olmak üzere temsil, iktidar ve tahakküm ilişkilerinin süreç içerisinde ortadan kaldırılmasını savunur. Bundan dolayı parlamentoya yaklaşım ve ilişki stratejik değil taktiktir. Nihai olan komünler ve halk meclisleridir. Parlamentoya giden komünarların sistem içerisine çekilmesi ve iktidarlaşmasına engel olmak için geri çağırma, yasa önerilerinin halk meclisleri tarafından verilmesi, politik stratejilerin halk meclisleri tarafından belirlenmesi gibi önlemler üzerine düşünülebilir. Komünalizm seçimlere katılımı, komünleri sisteme entegre etmenin aracı değil, devletin işlevlerini aşındırma, demokrasiye duyarlı hale getirme ve halk meclislerini yasama gücüne dönüştürmenin araçları olarak görür. Bundan dolayı parlamentoyu âdem-i merkeziyetçilik, doğrudan katılım ve demokrasinin demokratikleşmesi için gerekli yasaları çıkaran bir müzakere alanına dönüştürme ve yerel yönetimleri yasama organı olmaya namzet halk meclislerinin bir uzantısı haline getirmeye çalışır.
Bu yaklaşım, komünalizmi “devleti bir anda yıkmak” ya da “ele geçirmek” isteyen klasik devrimci şemadan ayırır. Komünler, parlamenter kurumlarla ilişki kurarken bir yandan onların maddi kaynaklarını ve yasal zeminlerini toplumsal özyönetim lehine kullanmaya, diğer yandan temsilci mantığını sürekli sorgulayarak, aşındırmaya çalışır. Bu, parlamenter temsiliyetin içini boşaltarak halk meclislerini gerçek karar mercii haline getiren uzun erimli bir “içeriden dönüştürme” stratejisidir. Özcesi komünalizm, yerel yönetimleri ve parlamenter kurumları mutlak biçimde reddetmez; ama onlarla ilişkisini her zaman bir geçiş ve gerilim alanı olarak görür: Mevcut kurumsal araçlar, komünal özyönetim güçlendikçe, devleti adım adım işlevsiz kılmanın ve demokratik meşruiyeti halk meclislerine kaydırmanın stratejik basamaklarıdır. Dolayısıyla komünalizm, devleti yıkma ya da ele geçirme ikileminin ötesinde, toplumsal özyönetimi adım adım inşa etmeye yönelik uzun erimli bir demokratik dönüşüm projesidir.
Sonuç:
Komünalizm, komünleri devlet iktidarını ele geçirmek üzere seferber edilen araçlar olarak görmez. Devrimi, devlet iktidarının ele geçirilmesi değil, onun mantığına yakalanmadan ona alternatif olabilecek ve zamanla işlevsizleştirecek kurumların inşası olarak tanımlar. Bu bağlamda komün, önceki devrimcilerin gördükleri gibi iktidarı ele geçirirken kullanılacak bir araç değil, devrimin bizatihi kendisidir. Devlet ise eşitlik ve özgürlüğe dayalı bir toplumsal tahayyülün aracı değil, onu bastıran bir aygıttır. Bundan dolayı devleti siyasal muhayyilemizden kovarak başlamak gerekir. Elbette, eşitlik ve özgürlüğe dayalı bir toplum tahayyül edenler, devleti tartışmak zorundadır. Ancak onu, bu tahayyülün bir aracı olarak değil, her defasında onu boğan, soğuran ya da baskılayan bir aygıt olarak.
Komünalizm, devleti ani bir kopuşla değil; komünlerin yaygınlaşması, komünler arasında koordinasyon saplayacak konfederal yönetsel ağların inşası ve müştereklerin savunusu üzerinden yatay ve tarihsel sürekliliğe yaslanan bir toplumsal inşa olarak ikame etmenin mümkün olduğunu savunur. Devletin çözülmesi, merkezi iktidarın yerini özyönetim ağlarının almasıyla, yani demokratik ulusun komünal dokusunun güçlenmesiyle adım adım gerçekleşebilir. Bu bakış açısı devrimi okuma biçiminde radikal bir kırılmaya neden olur. Devrim, belirli bir momentte ortaya çıkan ani kırılmaların sonucu olmaktan çıkar, sürekli kurulan ve inşa edilen bir oluş ya da akış olarak tanımlanır. Devrimci ise, katastrofik çöküşte ortaya çıkmak için kendini hazırlayan değil, geleceğin toplumunu bugünden kurmak için inşaya girişen özne halini alır. Bu çerçevede komün, devleti tek hamlede ikame eden bir “kurum” değil; aşağıdan yayılan bir toplumsal kurucu güç olarak düşünülmelidir. Reel sosyalizmin “devlet eliyle sosyalizm” denemelerinin çöküşü de bu bakışın arkasındaki negatif kanıtı sunar: Devlet aracılığıyla devleti aşmak mümkün değildir. Dolayısıyla çözüm, komünlerin fiilî örgütlenmesi, müştereklerin inşa ve savunusuyla, devletin toplumsal meşruiyetinin kademeli olarak aşınmasıdır.
Kaynakça
-Acar Savran, G. (1987). Sivil Toplum ve Ötesi, Rousseau, Hegel, Marx. İstanbul: Alan Yayıncılık.
-Arendt, H. (2012). Devrim Üzerine (Çev. O. E. Kara), İstanbul: İletişim Yayınları.
-Arendt, H. (2014), Geçmişle Gelecek Arasında (Çev. B. S. Şener), İstanbul: İletişim Yayınları.
-Bookchin, M. (2020). Geleceğin Devrimi, Halk Meclisleri ve Doğrudan Demokrasi (Çev. İ. Yıldız & S. Torlak), Ankara: Dipnot Yayınları.
-Benhabib, S. (1999a), Müzakereci bir demokratik meşruiyet modeline doğru. S. Benhabib (Ed.) Demokrasi ve Farklılık Siyasal Düzenin Sınırlarının Tartışılmaya Açılması içinde (Çev. Z. Gürata & C. Gürsel), İstanbul: Demokrasi Kitaplığı, ss. 101-139.
-Clastres, P. (2011). Devlete Karşı Toplum (Çev. Sert M. & Demirtaş, N), İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
-Dardot, P & Laval, C. (2018). Müşterek 21. Yüzyılda Devrim Üzerine Bir Deneme (Çev. E. Sarıkartal & F. Taylan), İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları.
-Federici, S. (2023). Dünyayı Yeniden Efsunlamak, Müşterekler Siyaseti ve Feminizm (Çev. E. Kılıç), İstanbul: Sel Yayınları.
-Habermas, J. (1999). Demokrasinin üç normatif modeli. S. Benhabib (Ed.) Demokrasi ve Farklılık Siyasal Düzenin Sınırlarının Tartışılmaya Açılması içinde (Çev. Z. Gürata & C. Gürsel)., İstanbul: Demokrasi Kitaplığı, ss. 37.50.
-Hardt, M. & Negri, A. (2019). Meclis (Çev. A. E. Pilgir), İ(ss.37-50stanbul: Ayrıntı Yayınları.
-Hardt, M. & Negri, A. (2021). Ortak Zenginlik (Çev. E. B. Yıldırım), İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
-Holloway, J. (2002), İktidar Olmadan Dünyayı Değiştirmek (Çev. P. Siral), İstanbul: İletişim Yayınları.
-Laclau, E. (2007). Popülist Akıl Üzerine (Çev. N. B. Çelik), Ankara: Epos Yayınları.
-Laclau, E. & Mouffe, C. (2017). Hegemonya ve Sosyalist Strateji, Radikal Demokratik Bir Politikaya Doğru (Çev. A. Kardam), İstanbul: İletişim Yayınları.
-Lenin, V. İ. (1992). Komün Dersleri Üstüne (Çev. K. Somer), Ankara: Sol Yayınları.
-Marx, K. (2000). Köln’de Komünistlerin Yargılanmasına Dair İfşaat (Çev. E. Karaca), İstanbul: Evrensel Basın Yayın.
-Marx K. (2016). Fransız Üçlemesi (Çev. E. Özalp), İstanbul: Yordam Kitap.
-Mouffe, C. (2015). Siyasal Üzerine (Çev. M. Ratip), İstanbul: İletişim Yayınları.
-Neocleous, M. (2015). Devleti Tahayyül Etmek (Çev. A. Sarı), Ankara: Notabene Yayınları.
-Ostrom, E. (2024). Müştereklerin Evrimi (Çev. C. Balcı), İzmir: İzmir Ekonomi Üniversitesi Yayınları.
Yoruma kapalı.