Kendini Doğuran Bir Halkın Var Olma ve Özgürleşme Cesareti
Nesrin Akgül
“Özgürlük, insanın kendi varoluşunu seçme cesaretidir.”
J. Paul Sartre
İnsanın kendi varoluşunu seçmesi neden ve ne zaman bir cesaret haline gelir? Şayet insan kendi boşluğuna ve hiçliğine bakmaya başlarsa orada kendi anlamsızlığını görerek uçurumuyla yüzleşir. Başkalarının dayattığı yabancılık rolleri o boşluğu büyütür ve anlamı daraltır. Cesaret, zincirlerini kırma kararı alıp, bu sorumluluğu üstlenmeyle ortaya çıkar. Sopholes’in Antigone’sinde, genç kadın, Kral Kreon’un yasalarına meydan okuyarak ölen kardeşinin gömülme hakkını tanır. Antigone, kendi ahlaki varoluşunu seçerek ölümü göze alır ve tanrılar ve insanların yasaları arasında kendi anlamını yaratma kararlığını da ortaya koymuş olur. Ölümü göze alarak alınan bir var olma kararlılığı…
“Derviş u Adûle” de yoksul ve Êzidi bir genç olan Derviş, soylu ve güzelliği ile nam salmış Adule’nin trajik aşkı anlatılır. Adule’nin sunduğu şart kahvesini tercih eden Derviş kendi kaderini tayin eder ve yaptığı seçimle özgürlük, yaşam ve ülkesi için yiğitçe direnmeye ve savaşmaya karar verir. Derviş dışında bu kahveyi içmeye cesaret edecek olan yoktur ve Derviş kaygısızca kahveyi içer. Ölümü trajik olsa da cesurca ve kahramanca direnir. Derviş Kürt toplumunun tarihsel yalnızlığını anlatır bize. Kendi varoluşunu bu tercihiyle cesurca ortaya koyan Derviş, toplumsal varoluş sorumluluğunu da ortaya koyarak tek başına da olsa bu savaşa girer ve kendi varoluşunu seçer.
Bir bireyin ya da bir toplumun varolma sorunu nasıl tanımlanmalı? Ontolojik sınırlarda gezinerek aradığımız bu soruya, sosyalizmin özgürlük ihtiyacı ne zaman yetişmeli? Varlık ve özgürlük ne zaman birbirini tamamlar? Varlık olmadan girişilen sosyalist mücadeleler ne derece toplumsal sorunlara çözüm olabildi? Var oluşun gerekli kıldığı kendilik tanımı neye göre yapılmalı?
Toplumsal varlığın tanımı onun tarihsel süreçlerde devlet ve komünle ilişkisi üzerinden yapılır. Bu ilişki de ortaya çıkan her şey o varlığın kendine dair yorumunu ortaya çıkarır. Tarihsel toplumsal varlığın içine girdiği direnişler, başına gelen felaket ve yıkımlar, kazanımları ve kaybettikleri, toplumsal karakterine etkileriyle kendi yorumunu yapar. Tarihsel toplum gerçeği, o varlığın güncelde yaşadığı gerçekliğinde anlaşılmasını sağlar. Çünkü tarihsel gerçeklik güncel gerçeklikleri yönlendirici güçlerdendir.
İnsan, sadece biyolojik bir varlık olmayıp toplumsal ilişkiler içinde anlam kazanan bir varlıktır. Bu toplumsal varoluş insanın bilincini belirler. İnsanın özü nedir sorusuna verilecek yanıtlardan tarihinde sorumluluk alanına girer. İnsanın anlam kazanması komünal toplum değerleriyle tarihsel olarak ortaya çıkmıştır ve Öcalan’ın son kavramıyla kastik toplum katili müdahalesi sonucunda yaşadığı yarılmayla yabancılaşmaya uğramıştır. Bu yabancılaşma da kendini inşa etmekten uzak toplumlar yaratmıştır. Kölelik kültürünün ortaya çıkmasıyla paralize olan toplumsal örgütlülük formları toplumların daha fazla köleleşmesi ve sömürülmesine yol açmıştır. Bu yarılmayla varlığın kendisinde pozitif anlam ve negatif inşa çatallaşması başlar.
Toplumlar, ortak bir tarih ve hafıza üzerine kuruludur. Toplumsal varlığın kendisi hakkında edineceği bilgi de onun özgürlük seviyesini belirler. Bunu tarihsel bilinçle gerçekleştirebilecek olan birey ve toplum ancak zihniyet dönüşümü sağlayarak kendi karakterini de kazanmış olur. Toplumsal bilinç kazanma aşaması da aktif bir eylem ve örgütlemedir. Bilinç soyut bir kavram olmaktan çıkıp somut örgütlenmeyle sağlanır. Abdullah Öcalan’ın paradigmasında devrimci bir eylem olarak ortaya çıkan bilinç süreci hem tarihsel toplumdan hem doğanın diyalektiğinden hem de anacıl toplum değerlerinden beslenerek kendini inşa eder.
Kendilik bilincini kazanmak neden önemlidir? Çünkü kendilik bilinci kolektif kimliktir, ortak değerler ve tarihsel farkındalık gibi unsurlarla yapılanır. Bu, bireylerin toplumsal aidiyetini inşa eder. Toplumsal bilincini ve örgütlülüğünü kazanan bir toplum, nasıl yaşayacağının bilincinde ve iradesinde olur, ortak amaçlar etrafında birleşerek komünal duruş kazanır. Örgütlü toplum haline gelerek öz savunmasını güçlendirir. Toplumsal direnci güçlenmiş toplumlar değişim ve inşa gücünü de kazanır. Farklı bireylerin eşit şekilde bir arada bulunduğu, retorikle oluşturulan bir toplumsal alanda, bireylerin özgür iradesiyle katılım sağlayarak onu domine ettiği bir yapı, politik bir yapılanma olarak süreklilik sağlayabilir. Toplum, politik olduğu kadar etik bir alandır ve bu da bilinçli, sorumlu bir katlımı zorunlu kılar. Sorumluluk, özgürlük bilinciyle ortaya çıkan toplumsal bir eyleme dönüşür.
Bu yeterlilikler, toplumsal kimlik oluşumunu hem de bireysel özgürlüğü sağlar. Peki, kendisi hakkında düşünemeyen ve kendisi olmayı başaramayan bir toplumsal yapı nasıl yaşar? Kimlik ve aidiyet zayıflığı yaşadığı için ortak amaçlarda buluşamaz. Kendi varlığına yabancılaşır ve bu da toplumsal reflekslerin ve dayanışmanın zayıflamasına neden olur. Ortak hedefler etrafında örgütlenemez, dağılır ve başkası olur. Bireysel çıkarlar veya ihtiyaçlar toplumsallığın önüne geçer. Sömürge toplum haline gelerek yaşadığı anlamsızlık nedeniyle kendi değerlerine yabancılaşır. Bu da dış etkilere, manipülasyona ve asimilasyona kısacası her türlü ideolojik saldırıya açık bir toplum yaratır. Gelecek iddiası zayıf, geçmişe bigane, özgüvensiz, sıradan, yüzeysel, moralsiz, yaşadığı acıyı bile duyumsamayan bir gerçeklik yaratır. Peki kendilik bilinci nasıl kazanılır? Bu hikayeyi bize en iyi anlatan toplum gerçekliği Kürt halk gerçekliği olmaktadır.
Kürt halk gerçekliği, kendisi olmaktan çıkarılan tarihsel bir toplumun, diriliş ve kurtuluş mücadelesi verdiğini insanlık tarihine mal etmiş bir gerçeklik olarak bugün yeniden tanımlanmaya çalışılmaktadır. Kürt varlığı nasıl tanımlanıyordu, devlet güçlerinin Kürdün varlığına yaklaşımı neydi, Kürtler bir halk olarak kendi varlığını nasıl tanımlıyordu?
Bir Halkın Varlık Sorunu
Sosyolojik olarak Kürt deneyimi, klasik bir “azınlık-sömürgecilik” anlatısıyla açıklanamayacak kadar özgün bir durumu tanımlar. Kürt olgusunu anlamak çok katmanlı bir sorgulamayı da gerekli kılar. Moderniteyle yaşadığı ilişki, yabancılaşma, kölelik kültürü, örgütsellik ihtiyacı, sorumluluk bilinci gibi çoklu katmanlarla anlaşılmayı gerekli kılar. Bir kırım rejimi gerçekliği altında biyolojik olarak dahi var olmasının şartı kendilik inkarı olan bir toplumun gerçekliğini anlamak, onun yaşadığı gerçeği hissetmek ve duyumsamak; gerçeklikte yaşanana göre eylem sahibi bir bilinci kazanmak gereklidir. Varlığını kazanmasının dahi büyük sorumluluk, ciddiyeti, bilinci gerekli kılan bir olgunun gerçeklikte yaşadığının farkına varması da elzem olmaktadır.
Peki Kürt toplumunu nasıl tanımlanmalı? Abdullah Öcalan mevcut gerçekliğin tanımı için sömürge toplumu, karılaştırılmış toplum, çöplük toplum ve Judenrat toplumu gibi kavramları kullanarak gerçeklikte yaşananı izah eder. “Belki tüm bu nitelikler iç içe ve beraber düşünülürse anlaşılır kılınabilir, Kürt gerçekliği biraz aydınlatabilir. Normal kavram ve kuramlarla anlaşılması mümkün değil. Mevcut kuramlar bu gerçeklik için izah edici değil.” (A. Öcalan) Yüzyıllık ulus-devlet müdahaleciliği ve yapılandırılmış toplum mühendisliği sonucunda kendisi olmaktan çıkmış bir halk ve dört parçaya ayrılmış bir vatan gerçeğinden bahsediyoruz. Tarihsel toplum özelliğiyle cennet denilen bir bölgede yaşam inşa eden bu toplum Neolitiğe çakılı kalmış ve devletleşmemiş toplum özelliğiyle binlerce yıl ayakta kalmayı başarmış ama nasıl bir varlık oluşturmuştur? Bu kadim toplumun yüzyıllık ulus-devlet tarihiyle beraber devlet dışı kalması ve tüm varlığı ile yok sayılıp, vatansızlaştırılmasının yol açtığı sonuçlardan bahsediyoruz. Kendi vatanında varlık mücadelesi verirken kendine yabancılaşan ve ihanet, işbirliği çizgisinde öz-yıkım dinamikleri oluşturan bir toplumsal gerçekliğin varlık sorununa sıradan yaklaşamayız. Sayın Öcalan “Demokratik Toplum ve Barış Manifestosu” ile karşımıza yeni bir kavram seti koydu ve Kürtlerin varlık sorununu bir de Judenrat(“Jude” (Yahudi), “Rat” (konsey)) kavramı ile tanıma kavuşturdu. Bu kavram Kürt varlık sorununda neyi tanımlıyor ve neyi karşılıyor?
Judenrat
PKK kurucu önderi Abdullah Öcalan, sosyalizmin çağımızda yaşadığı tıkanmaları aşıp, onu yeniden hayata kazandırırken kullandığı en etkili yöntemlerden biri kavramsal ve kuramsal çerçeve sunma gücüdür. Demokratik Toplum ve Barış manifestosuyla da düşün ve zihin dünyasında alt üst oluşlar yaratan Öcalan, bu külliyatın da Judenrat kavramını yeniden yorumlayarak, Kürt gerçekliğine sentezledi. Kavram 2. Dünya Savaşı sırasında Nazi işgali altındaki gettoları yöneten Yahudi konseylerini ifade etmekle kalmaz, Kürt gerçekliğine uyarlanarak soykırım kıskacındaki sömürge ötesi toplumları da tanımlar.
Judenratlar, Yahudi kamplarında yapılan soykırımda paratoner rolünü oynarlar; kamplara götürüleceklerin listesini belirleyen bu komitelerdir. Bu nedenle ortaya çıkacak tepki ve direncin yöneleceği kişiler de bunlar olacaktır. Soykırım bu komiteler sayesinde süreklileşip, normalleşti belirlemelerini yapan Öcalan, judenrat komitelerinin soykırım koşullarında ortaya çıkmış olmasının altını çizer. Bu komitelerin Yahudi aileleri çeşitli aldatma politikalarıyla gaz odalarına ve kamplara götürürler. Judenratlar bu aileleri kamplara ve sürgün yerlerine gönderirken “yeni yerleşim alanları” vaadinde bulunarak kandırırlar. Holokost’ta Naziler, gettoları ve toplama kamplarını “model yerleşim alanları” olarak sunup, dışarıya bu alanın konserlerin, pikniklerin yapıldığı, çocukların eğlendiği alanlar olarak servis ediyorlardı. Yine kamplara alınan Yahudiler bu kamplardan gaz odalarına gönderilirken de çalışmaya veya banyoya götürüldüğü söylenerek aldatılırlar. Kamplarda Yahudi aileler gaz odalarına gönderilirken Judenratların da Nazi subaylarıyla sabahlara kadar eğlenmesi, insan yaşamındaki bölünmenin, kötülüğün ve vahşetin sıradanlaştırılmasının ahlaki duyarsızlıkla anlatımıdır.
Öcalan; “Kürtler, istismara açık, Judenrat kültürüne dayalı, gerçek ötesi, yoğunlaştırılmış gerçeklik alanının bir toplamıdır” analiziyle, Kürtlerde yaşanan gerçeklik alanının nasıl inşa edildiğini ortaya koyar. Nasıl ki kamplarda Yahudi toplumu kamplar ve gaz odalarına götürülürken aldatılıyorsa ve bu kamplarda soykırıma rağmen hayat normal gibi gösteriliyorsa Kürt gerçekliği de olguların değil algıların hakim kılındığı bir yaşam haline getirilmiştir der. Bunda en önemli rolü oynayan güçlerde Judenratlar olmaktadır. Bu yapı kendini halkını ölüme götürürken hayali bir gerçeklik yaratır. Özgürlük yerine ranta, yolsuzluğa, vatan değerlerini satmaya, özgürlük değerine karşı ölümüne savaş açmaya kadar varan bu ideolojik duruş, ölü bir gerçeklik, çöplük toplumu yaratmayı hedefler. Yaratılan simülasyonla da Kürt halkı uyuşturularak, Judenratçı yapıların vadettiği Kürtlüğe özendirilir. Öcalan, Kürtlerin içinde yaşadıkları soykırım gerçekliğine yabancılaşmalarını, Kürtlük gerçeğinde yaşananı yok saymayı ciddi bir hakikat yanılsaması olarak ele alarak, gerçeklikte yaşanana bu kavramla radikal bir müdahalede bulunur. Ve bu kavramsal müdahale ile yükselen bir değer ve güç haline gelen Kürtlüğün önündeki tehlikenin öngörüsüne sahip bir lider olarak, “Hangi Kürt kazanacak; özgür Kürt mü, judenrat Kürdü mü?” sorusuna pratik cevaplar üretir.
Judenratçılık Kürtlerde bir zihniyet ve kültür halini alır. Kürt işbirlikçisi, ailesinin çıkarı için toplumsal değerlerini pazarlayan bu kesim dış dayatmalara bile ihtiyaç duymadan kendiliğinden Judenratçılık yaparlar. Çünkü Dehaq’a kadar dayandırılabilecek bir ihanet çizgisinin güncele kadar gelen tarihsel, toplumsal boyutu olmakta. Kürtlerde karşılığını “malbatilik” olan Judenratçılık için Öcalan, kendi kendini tüketme ve kırıma uğratma kurumu olarak işler bu yapı, der. Bu büyük yapılı aileler her şeyi ellerinde tutarak, Kürtlerdeki tüm gelişmelerinde önünü alırlar. Bu aileler, “Kürdistanı mülkleri, Kürtleri de köleleri” olarak görürler. “En iyi Kürt biziz ve Kürtlüğü biz temsil ederiz” diyerek ulusal birliğin önünü aldıkları gibi Kürtsüz Kürtlük projesine de hizmet ederler. Bu gerici zihniyet nedeniyle Kürtlerin uluslaşması engellenir; toplum bir ailenin Judenrat kültürü sayesinde ulusal bilince ve örgütlülüğe kavuşamayan Kürtlerin elinde kalan tek yapı ailesi olmaktadır çıkarına dayandırılarak yönetilir. Tıpkı Holokostlarda ki Yahudiler gibi ellerinde varlıklarını tanımlayacak hiçbir emaresi kalmayan Kürtlerin ne ekonomik ne sosyal ne de siyasal alanı yoktur. Kendini anlamı ile üretme gücünü yitirmiş bir toplumun kendini var etme sınırı biyolojik varlığın sürdürülmesine indirgenir. Aile bu nedenle Kürtlerin elinde kalan tek yapıdır ve bu zihniyet aşılamadığı müddetçe de ulusal bilincin kazanılması zor olacaktır.
Abdullah Öcalan, Kürt toplumunun Judenrat çizgisi ve zihniyetinden kurtarmak için örgütsellik ilkesini esas alarak, bu ilkenin varlığı korumanın ve kazanmanın tek yolu olduğunu belirtir. Bunun için de demokratik ulus zihniyetinin inşasını ve varlığın bilincini kazanan Kürt halkının özgürleşmek için varlığını inşa etmesi gerektiğini ortaya koyar.
Kürt Varlığının Tanınma Krizi
Kürt toplumu her dönem ötekiyle ilişkisi üzerinden varlık krizi yaşasa da bu, en fazla modern dönemle beraber Kürt ve Türk halkının kardeşlik hukukunun tek taraflı bozulmasıyla derinleşmiştir. Bu kriz nedeniyle Kürtler modern çağın dışına itilmiş, ulus olması engellenmiştir.
Bin yıllık kardeşlik hukukunun Kürtlerin aleyhine bozulması iki halka da zarar veren sonuçlar doğurmuştur. Nitekim kendisini “demokratik cumhuriyetçi” olarak tanımlayan Öcalan; “Kürtsüz Türk, Türksüz Kürt Ortadoğu’da yaşayamaz. İkisini ayırmak demek, varlıklarını imhaya ve yok etme amaçlı saldırılara açık hale getirmek demektir. Kürtsüz bir Türk tarihi uydurma, yalan ve tarihsel gerçekliğe aykırı bir çarpıtmadır. Kürtsüz bir Türk varlığından da söz edilemez. Bizim mücadelemiz, bir varlık problemini çözmek içindir ama bu mücadeleyi yürütürken Türk- Kürt ilişkilerini reddetmeden, inkara ve milliyetçiliğe düşmeden, tarihsel gerçekliği gözeterek yürütüyoruz. Zayıf Kürt zayıf Türk’tür. Kürtlerle doğru bir ittifak kurmadan bölgede etkin güç olunamaz.” diyerek varlık sorununa ve çözümüne dair çok güçlü bir tarihsel sosyolojik analiz yapmıştır.
Kürt varlığının kendisini gerçekleştirmesi için birbirini koşullayan süreçlerden biri olarak demokratik ulus paradigmasıyla kurulacak ittifaklar, Öcalan’ın varlık krizine bulduğu en güçlü demokratik çözüm dinamiğidir. Kürdün Türkle, Arapla, Farsla, Yahudiyle kurduğu ittifak stratejisi olmaktadır. Tüm halkların baharını getirecek bu ittifak, Kürdün kendisi olmasını engelleyen çatışmalı ve sürekli düşman üreten inkarcı siyasetinde sona ermesi demektir. Bu zihniyet olarak bir halkın çoklu kimliklerle yaşama duruşunu ve birlikte yaşamı inşa etme gücünü de sağlatır. “Aklileştirilmiş kötülüklere” karşı doğru bir zihinle yaşamayı bilmektir. Zihnin kendisini ve kendisi dışındakini tanıma süreci toplumun düşüncü gücüyle yeniden inşa edilmesi demektir.
Felsefik olarak da Hegel halkların varlık sorununu, “tanınma mücadelesi” olarak ele alır. Halkların varlık mücadelesini kendi varlıklarının tanınmasına dayandıran Hegel, ben ve öteki diyalektiğinden yola çıkarak buna tanım getirir. Buna göre “Ben” var olmak için bir “Sen” tarafından tanınmak ister ve Öcalan’da bu diyalektiği, ben ve öteki arasındaki ilişkiyle ele alır; “Ben öteki’dir, öteki ben’dir. Sorumluluk duygusu bunun temelidir. Etik ve ahlaka giriş ilkesi sorumluluktur ve bu da toplumsallıkla bağlantılı bir durumdur.” der. “Ben” ise “sen” ya da “öteki” tarafından tanınmadığında da ya kendine kapanır ya da kendini yıkar. Kürtler de Türk devleti ile yaşadığı tanınma sorunu nedeniyle sürekli isyan ederek, varlık mücadelesi vermiştir. Dış baskılar ve içte yaşanan etik sorumluluk boşluğunun ve örgütsüzlüğün arasında sıkışan bir kimlik tanımı sorunu yaşamıştır.
Bu gerçeklik Kürtlerin modernite çağının dışına itilmesine, ulusal bilinç ve mücadele süreçlerinin verildiği bir dönemde kendinin farkına varmayıp, yabancılaşmasına neden olmuştur. Sürekli isyan ederek kendisine dayatılan inkar ve imhaya dirense dahi günün sonunda ya kendinden kaçmış ya da kendi kendisinin yok edicisi olmuştur. Kendini tanımlamaktan yoksun kılınmış bir toplumun devlet tarafından tanımlanması da inkara dayalı olur. Devlet, varlığının inşasını Kürt varlığının inkarına dayandırdığı için tanımlama sınırları inkar, imha, aşağılama ve yok saymanın ötesine geçmiyor. Soykırım kıskacında bir halkın en önemli sorun önceliği de kendi varlığını tanıması ve tanınması olmaktadır. Bu nedenle Abdullah Öcalan, Kürt sorununun çözümü için önce diriliş ve varlığın kabulünü esas alan bir mücadele stratejisini esas alır.
Varlık ve Toplumsal İnşa
Toplumsal varlığın kazanılması için 52 yıllık silahlı mücadele vermek zorunda kalan bir hareketin lideri olarak Öcalan, PKK hareketini feshederken Kürtlerin varlık sorununu aştığını ve artık özgürleşmeleri gerektiğini belirtti. Bu, dünya mücadele tarihi açısından da olağanüstü bir deneyim ve radikal bir değişim stratejisi öngörmektedir. Öcalan, sahip olduğu düşünsel yoğunlaşma ve rasyonel akılla harmanlanmış devrimci ütopyacılığıyla Kürt halkının büyük bedeller ödeyerek ortaya çıkardığı deneyim ve olguları kristalize ederek, Barış ve Demokratik Toplum çözüm manifestosunu ortaya çıkardı. Bu manifesto, varlığını kazanan bir Kürdün nasıl özgürleşeceğinin teorik ve pratik çözümünü ortaya koyan, Kürt ideolojisinin ilan metnidir. Peki varlık ve özgürlüğün ilişki denklemi nasıl olmalıdır?
Varlık ve özgürlük diyalektiği felsefik ve sosyolojik olarak bir toplumun kendini gerçekleştirmesi aşamalarında iç içe geçen ve birbirlerini koşullayarak yol alan kavramlardır. Varlık, bir toplumun kimlik, kültür, dil, tarih gibi unsurlarla kendini tanımlaması ve sürdürmesi olarak tanımlanabilirken; özgürlük, bu varlığın hem bireysel hem de kolektif düzeyde ifade bulması, kendini geliştirebilmesi ve korunması için hukuki olarak statü kazanmasıdır. Bir varlığın kendini tanımlaması da ancak, kendi özünü yaratmasıyla mümkündür. Tüm varlığıyla inkâr edilen, biyolojik ve kültürel olarak soykırımdan geçen, kendinden kaçan bir halkın kendi kimliğini, dilini ve tarihini kazanma, bu bilinci oluşturma süreciyle yapılanan varoluş, kazanılan özgürlük imkanıyla korunmaya alınmış olur. Savaş halinde kalıcı barış haline geçiş varlığın inşası ve statü kazanması sürecidir. Öcalan, demokratik entegrasyon stratejisiyle tanım getirdi.
Demokratik entegrasyon süreci olarak da tanımlayabileceğimiz özgürlük süreci, bir varlığın kendini gerçekleştirmesinin olmazsa olmazıdır. Çünkü varlık ve özgürlük diyalektiği, bir halkın kendi kimliğini, kültürünü, dilini ve tarihini özgürce ifade edebilmesi, koruma ve geliştirme sürecini içerir. Hegelist yorumla varlığın öteki tarafından tanınması özgürlüğün sağlanması anlamına gelir. Kendi varlığını kazanmış bir halkın ya da oluşumun kendi özünü gerçekleştirme imkanı olarak özgürlük, bu imkanı “ötekinin” ya da devletin kendisini tanıması ve bunun hukuki statüsünü oluşturmasıyla gerçekleştirebilir.
Kendilik bilincini alamamış bir toplumun özgürleşmesi ne derece mümkün değilse, varlık bilincini gerçekleştirmiş bir halkın özgürlük imkanı yoksa kendini gerçekleştirmesi de o kadar zordur. Kendini tanımadan ve varlık bilincini oluşturmadan özgürleşmek isteyen bir yapının “ötekine” benzeşmesi ve asimile olması kaçınılmazdır. Yine bir halk ya da herhangi bir yapının kendisine dayatılan asimilasyona, yok ediş dayatmasına karşın sürekli savaş halinde olması da o halkın kendisini özgürce inşa etmesini zorlar. Çünkü sürekli savaş hali toplumun kendini kültürel ve siyasal olarak inşa etme alanını daraltır. O varlığı sürekli olarak kendini savunma halinde tutar. Savaş, tıpkı Kürtlerde olduğu gibi özsavunma hali olarak o halkın ortak bir kimlik etrafında buluşmasını ortaya çıkartmıştır ve fakat bu kimlik bilincinin sağlanması siyasi statü kazanılmadıkça varlığın güvence altında tutmaz. Bu durumda sürekli savaş halinde, büyük bir direnişle kazanılan hakların, korunan kimliklerin ve inşa edilen siyasi, kültürel yapıların barış olmadan kırılgan ve geçici kalabildiğini söyleyebiliriz.
Elbette bir halkın perspektifinden özgürlük ve varlık kavramını ele alırken, onların tarihsel, kültürel ve toplumsal dinamiklerini de göz önünde bulundurmak gerekir. Çünkü bir halkın varoluşu onun tarihsel, siyasal ve kültürel deneyimiyle şekillenir. Binlerce yıllık varlığıyla, hiç devletleşmeden bugüne kendini taşıyan bir halkın, Kürtlerin içinde bulundukları coğrafya, yaşadıkları parçalanmışlık, bir rejim haline getirilen Kürt inkarcılığı ve soykırımı karşısında sadece varız demeleri ve bunu kendilerine dahi kabul ettirme süreçleri 52 yıla dayanan sürekli savaş haline dayanmıştır. Örgütsüz kılınıp, dört parça Kürdistan’a dağılmış bir halkın kolektif bilinç kazanma süreci de PKK mücadelesinin ortaya çıkardığı ortak değerler ve normlar sayesinde başarılmıştır. Böylesi istisnai bir varlık süreci yaşayan Kürtlerin, varlık kazanması ve bunu korumasının diğer topluluklarla kuracağı ittifaklara dayanması da onu özgün kılıyor.
Kürtlerin savaş halinden çıkıp, demokratik entegrasyonla kalıcı bir barış sürecine geçmesi beraberinde kendi varlığının inşasını ve bunun hukuki güvence altına alınmasını sağlatır. Demokratik cumhuriyetçi kimliğini öne çıkartan Öcalan’ın ortaya koyduğu “Demokratik Toplum ve Barış Manifestosu” demokratik siyaset stratejisine dayandırdığı programla inşa sürecinin örgütlenme modelini de serimledi.
“Kürtlerde en temel ilke örgütsellik ilkesidir. Bizdeki “Tanrı parçacığı” örgütsellik ilkesidir. Varoluşu, varlığı korumanın tek yolu örgütselliktir. Bunun için topluma karşı sorumluluk kazanmak gerekir. Kürtlerde kölelik hali hem sorumluluktan hem de özgürlükten kaçışla yaşanıyor. Yaşanan yüzeyselliğin, sıradanlık ve verimsizlik halinin altında yatan şeyde kendini varlık sorunu ve Kürt kırım gerçeğinin anlaşılmamasıdır” diyen Öcalan, varlık sorununa ve varoluş problemine çözüm geliştirmenin ilk adımının önce kendini inşa etme ve karakter kazanma olduğunun altını çizmesi Kürt gerçekliğinin var olma özgünlüğünü de tanımlar. Bu nedenle Baş Müzakerici Öcalan’ın Kürtlerin özgürlük sürecini kazanması için ortaya koyduğu çözümlerden biri de bireysel olarak da formasyon kazanmadır. Çözüm şansı ve başarısı yüksek bir manifestonun ancak varlığın yeniden çoşkulu, şevk duyarak katılım sağlayan, moralli aynı zamanda halkının acısını hisseden bir duruşu da gerekli kıldığı unutulmamalıdır. Kendi hikayesini yazmayı başaran, buna cesaret eden bir halkın özgürleşmesi, kendi varoluşunu seçme cesaretini ortaya koyan, kendini yeniden doğurma kudretini kazanan bir halkın hikayesi olarak tarihe adını yazdıracaktır.
Yoruma kapalı.