Düşünce ve Kuram Dergisi

Adaletin Göz Bağını Açmak

Mesut Yurtsever

Kadına, topluma ve doğaya dayanmayan bir adalet, gerçek adalet olamaz! Bir ülkede adaletin ölçüsü “hukukun üstünlüğü”ne değil, bu ölçü olguya yaklaşımla orantılı olmalıdır. Bir yerde bu üç olgunun hakkı ne oranda teslim ediliyorsa adalet gasp ediliyorsa adaletsizlik hakimdir diyebiliriz.

Adalet hakkı olanın hakkını verme ise kadın, toplum ve doğanın insana yaptığı katkının hakkı teslim edilmelidir. Şayet insanlık bugün sosyal, siyasal, kültürel zihinsel, ekonomik, ahlaki, vicdani vb. tüm düzlemlerde bir kriz yaşıyorsa kendilerini yöneten sistemlerin fütursuz bir şekilde her gün, anbean bu üç olgunun ırzına geçmesi ve sömürülmesi karşısında yeterli yoğunlukta tepki gösterememesi, sessiz kalması, görmezlikten gelmesi ve doğru tepki koyamamasından dolayıdır. Mikro ölçekte bulunduğumuz coğrafyada, makro ölçekte tüm dünyada kadına yönelik her türlü (cinsel, fiziki, ruhsal, psikolojik vb.) saldırının, toplumsal yozlaşmanın ve ekolojik tahribatın zirve yapması bunun sonucudur. Yine aynı şekilde Türkiye’den Irak’a, İsrail’den Filistin’e, Amerika’dan Kore’ye, Fransa’dan Sudan’a, Brezilya’dan Beyaz Rusya’ya vb. yerlerde insanların, toplumların en çok ADALET olgusunu taleplerinin başında dillendirmesi de bunu ifadesidir.

Çünkü kadın, toplum, doğa ile adalet olgusu arasında sadece diyalektik bir bağ söz konusu değil, ontolojik bir ilişki ile birbirine bağlılık söz konusudur. Toplumsal tarihe ve insanlık hafızasına, hem anlam hem de isim düzeyindeki ismi yazılı tarihe geçmeyen nice tanrıça olduğunu da düşünürsek adaletin kadınla anılması bunun göstergesidir. İlk adalet tanrıçalarının bir de bereketin temsilcileri oluşu, kadın, toplum, doğa ve adalet arasındaki antik ilişkiyi tesciller. Belki bu ilişkinin tanrıçalar zamanında kaldığı söylenebilir. Olumlu temelde birbirlerine maddi-manevi olarak bir şeyler katma anlamında kuşkusuz öyle fakat tanrıçalar zamanından günümüze, bu olgular arasındaki diyalektik ilişki biçimi, olguların aleyhine olsa bile hep olagelmiştir. Kadının, toplumun, doğanın ve adaletin anlam yitimine uğramasının en temel nedeni eril zihniyetin devlet, sınıf ve kent düzenine dayalı yönelim ve saldırısıdır. Devletli-sınıflı uygarlığın hem doğuşu hem de günümüze doğru, bütün modernite biçimlerinin en temel gayesi, ana-kadın değerleriyle form kazanmış toplumsal biçimlenişi bastırma, sömürme ve öz gerçekliğine yabancılaştırmadır. Kapitalist modernite ise, tüm bu baskılama, sömürme ve karşıtına dönüştürme tarihinin toplamı ve zirvesidir. Kapitalist modernite sadece beş bin yıllık devletli-sınıflı uygarlığın mirasçısı olması açısından değil, “varolma”sının koşulu sömürü ve aşırı kar olduğu için adaletsziliğin zirve yaptığı sistemdir. Köleci, feodal çağlarda da adaletsizlik söz konusuydu fakat hiçbir çağ kapitalist modernite kadar kadını, toplumu ve doğayı manevi ve maddi olarak sömürmemiş, hakkını gasp edip lime lime etmemiştir. Kapitalist modernite bunu kadın, toplum ve doğa üçlüsü arasındaki komünsal ilişkiyi sağlayan ahlaki-politik olgulara yönelerek gerçekleştirir. Ahlaki-politik dokular bu üç olgunun öz gerçeklikleri temelinde, kendilerini gerçekleştirme imkanını yaratır. Kapitalist modernite ahlaki doku yerine hukuku ikame etmeyi en temel strateji olarak esas alır. Politik doku yerine de bürokrasiye dayalı idareyi temel yöntem belirler. Ulus-devleti de toplumun tüm hücrelerine taşırma, ulusu devletleştirme, bireyi “ben devletim” noktasına taşımanın amacı budur. Kadın, toplum ve doğa kapitalist modernitenin ulus-devlet, kapitalizm ve endüstriyalizm üçlüsünün kırımına uğrar, kapitalist modernite bu açıdan bir kadın-kırım, toplum-kırım ve doğa-kırımdır. Bu üçlü kırım da özünde Adalet kırımı demektir.

Eril zihniyete dayalı devletli-sınıflı uygarlık, varlığının ontolojik bir özelliği olan adaletsizliğini gizlemek, perdelemek için çok yoğun ideolojik manipülasyonlara başvurur. Bunlardan biri de Greko-Romen uygarlığından günümüze doğru toplumlar için, kültürel bir hafıza konumunda olan, ya da toplumların bilinç altlarında yer edinmiş olan adalet tanrıçalarını kullanmadır. Bin yıllardır bu tanrıçaları özde değil form olarak adaletsizliklerini gizlemenin sembolü olarak kullanmışlardır. Günümüzde de, “adalet saraylarının” önüne dikilen gözü kapalı, bir elinde kılıç, ötekisinde terazi taşıyan kadın heykeli bunun ifadesidir. Bu heykel Roma İmparatorluğu’nda Justitia, Antik Yunan’da ise Themus ya da Dike olarak bilinir. Günümüzde özel bir adı olmasa da adalet dağıtım merkezlerinin bir sembolü olarak kabul edilir.

Adaletsizliğin imparatorluğu Roma, adalet saraylarının önüne adalet tanrıçası Justitia’nın heykelini dikerek vahşi yüzünü gizlemek isterken, günümüz ulus-devletlerinde aynı geleneği izleyerek, adalet-kırım yüzlerini bu heykel, sembol ile gizlemeye çalışır. Devletli-sınıflı uygarlığa dayalı sistemlerin/zihniyetlerin tümünün ortak bir özelliği olsa da hiçbir sistem/zihniyet kapitalist modernist sistem/zihniyet kadar olguları çarpıtma, kendisine karşıt olsa bile amaçları hilafına kullanma beceri ve gücüne sahip değildir. Bu sistem binlerce yıllık bir tarihe sahip “kurnaz ve güçlü” adamın hile ve kurnazlık mirasına dayanır. Böyle bir mirasa dayanması adaletsizlikte zirve yapmasına karşın “adalet saraylarını” ki bunlar özünde toplumu özgücünden yoksun bırakmanın, ahlaki dokusunu aşındırmanın, tekellerin tekeli olarak ulus-devlet çıkarlarını koruyan merkezlerdir. “Saray” olarak nitelendirmesi de bunun ifadesidir. Saray, iktidar merkezinin mekanıdır. Adalet Sarayları Themis Tapınakları’nın iktidar kodları ile devşirilmesinin sonucunda oluşan mekanlardır.  Bir Tanrıça ile sembolleştirme gücüne kavuşturur. Günümüzde, gözleri bağlı, bir elinde terazi, ötekinde kılıç tutan kadın heykelinin herkesçe “Adaletin sembolü” olarak kabul görmesi bunun ifadesidir.

Sembol, en genel manada bir inanç, düşünce, mesaj veya hakikati aktarma, ifadeleştirme aracıdır. Bu zaviyeden bakınca bahse konu heykelin ifadelendirme isteği düşünce, mesaj veya hakikat nedir? Gerçekten de adaleti mi ifadeleştiriyor? Söylendiği gibi “Adalet Sarayı”nın sembolü olabilir mi? Değilse peki bu heykeli nasıl yorumlayabiliriz? Hatta ilk kez gördüğümüz şekildeki versiyonunu nasıl ele almalı, neye yormalı ve nasıl ifadelendirmeliyiz? Ve en önemlisi de Joseph Campbell’in Hak Ana Abdullah Öcalan’ın Ana-kadına dayalı toplumsal düzenin sembolü bir Tanrıça nasıl oldu da, eril zihniyetli devletli uygarlığın ve özelde de kapitalist modernitenin “adaletsizliğinin” sembol aracı haline geldiğidir?

 

Themis’ten Adalet Bakiresine

Adalet Tanrıçasının gözleri niye bağlı? Birileri mi bağladı? Öyle ise kim? Elindeki terazi ve kılıcın anlamı nedir? İddia edildiği gibi gözbağı “herkese eşit” yaklaşımın, terazi “doğru karar vermenin”, kılıç “kararın keskinliğinin” mi ifadesi? Bu olgular ve gerçek anlamları, ideolojik perdelemenin birer aracı mı? Gerçek anlamlar nerede; zamanın külleri altında mı? Soruları çoğaltmak mümkün; cevaplara ulaşmak için ise, bu adalet simgesinin ilk arketiplerine dönmek gerekmektedir.

Themis, arketipin ilk örneği olarak karşımıza çıkar. Themis adalet tanrıçası olmanın yanında, bilgelik ve doğru nasihat tanrıçasıdır. Apollon’a kahinliği öğreten, Zeus’a öğütleri ile yol gösteren, Hora’lar (üç toplumsal düzen tanrıçası Dike, Eunomia, Eirene) ile Moira’lar (üç kader tanrıçasının; Clotho, Lachesis, Atropos) ‘ın anasıdır. Themis’in temsil ettiği kültür, ataerkil düzen ve devletli uygarlık karşısında ikinci plana düşse de, Bilge kadına dayalı toplumsal düzlemin form kazanmış adaleti olarak karşımıza çıkar. Mitolojide “evrensel düzeni” temsil ettiğinin söylenmesi bunun yansımasıdır. Themis, toplumsal düzlemdeki makro formlaşmayı ifade ederken, kızları Horalar ile Moiralar mikro düzlemdeki insanlar arasındaki formlaşmalara tekabül ederler. Dike, bu anlamda insani adaleti temsil eden tanrıçadır. Elinde terazi, bereket boynuzu taşıyan genç bir kadın olarak tasvir edilir. Arketiplerin ilk örneklerinde hem makro hem de mikro düzlemdeki adalet tanrıçaları gören gözlerle adalet dağıtırlar. Göz bağları yoktur. Dike, elinde terazi olsa da, daha bir kılıca sahip olmamıştır. Tersine, bereket boynuzu taşımakta. Bunun anlamı, adalet bereketle gelir. Ya da bereketin olduğu yerde doğru adaletin olabileceğidir. Buradaki bereket olgusunu da sadece maddi olguların bereketi olarak da algılamamak lazım. Bereket boynuzları kafada taşındığı için, kadın zihninin zengin bereketli yapısı da ifade ediliyor. Toplumda zihniyet dünyası gelişkin veya bereketli bir zihniyete sahip ve dünyayı da kendi gözleriyle gören bir kadın adaleti, terazi hassaslığında doğru dağıtabileceği ifade edilir. Dike, Antik Yunan Uygarlığının, adalet tanrıçası olsa da, sınıfsal-elit bir kesimin “bereket” anlayışından çok zayıflamış olsa da toplumsal bereketin temsilcisi olarak karşımıza çıkar fakat Roma’ya taşınınca bu yönünün tersine döndüğünü görürüz. Dike, Roma’da Justitia olarak karşımıza çıkar. Roma’ya taşınırken (kültür olarak) bereket boynuzu ya yolda atılır ya da Yunan sitelerinde bırakılmak zorunda bırakılır. Roma’nın ünlü meydanına girdiğinde artık bir elinde terazi, öteki elinde Roma İmparatoru’nun gücünün -zorun- temsili olacak bir kılıç tutan Justitia olarak karşımıza çıkar. Roma uygarlığının adalet tanrıçasının ölçüsü artık kılıç (zor) olur! Bereket ile adaletin özdeşliğini kendinde anlamlaştıran Dike, uzun bir yolculuktan sonra, güç ile adaletin özdeşleşmesinin simgesi Justitia olarak karşımıza çıkar. Justitia, Ana-kadın toplumsal düzlemden düşmüş, devlet-sınıf düzlemine oturtulmuş bir adalet tanrıçasıdır. Devletli-sınıflı uygarlığa hizmet eden bir düzleme çekilen bir tanrıçadır.

Biraz daha geriden soykütüksel incelemeye girişirsek şunu görürüz: Mezopotamya ve Anadolu’nun adalet ve bereket tanrıçaları “Hak Ana” ve ”Ana-kadın” komünalitesinin “herkesin ihtiyacına göre” ilkesini esas alırken, bu tanrıçalar Antik Yunan Uygarlığında, yani hak ve haksızlığın çok belirginleştiği, sınıfsallığın keskinleştiği bir düzlemde “hakkına göre” ilkesini işleten Themis olarak karşımıza çıkar. Themis, Zeus’un ikinci karısıdır. Bu durumu Ana-kadın düzleminden “güçlü ve kurnaz” adamın düzlemine taşımayı ifade eder. Güçlü ve kurnaz adamın aurası içinde olsa da yine de etkilidir, yönlendiricidir. Hakkın ve adaletin sembolüdür. Dike ise, hem güçlü ve kurnaz adamın düzleminde durur hem de ana-kadın komünalite gücünün ancak yarısını korur. Kendisindeki gücün öteki yarısı ise güçlü ve kurnaz adamın niteliğidir. Themis’in makro (toplum) adaleti, Dike’nin mikro (insan) adaleti simgelemesi bunun göstergesidir. Justitia’ya geldiğimizde ise biçimsel olarak tamamıyla “güçlü ve kurnaz adamın” düzleminde konumlandığını görürüz. Adalet kıstaslarının ölçülerini de devletli-sınıflı uygarlığın birer simgesi olan terazi ve kılıç olur. Herkese ihtiyacı kadar ilkesi Justitia ile “gücün kadar” ilkesine dönüşür. Hem devletli uygarlık düzleminde oluşu hem de onun kıstasları çerçevesinde adalet dağıtıcısı olması yine de Justitia’yı Roma İmparatorluğu şahsında devletli uygarlığa tamamen teslim olmuş bir tanrıça olarak görmemizi gerektirmez! Çünkü Justitia uzun bir zamansal yolculuk ve mekansal yer değişiklikler sonucunda özgüç ve anlam yitimine uğrayan Ninhursag, Kibele, Themis, Dike vb.’nin bir ardılı olsa da sonuçta bu tanrıçalar silsile kültürünün bir mirasçısıdır. Bir tanrıçadır! Ve en önemlisi de bir KADIN’dır. Justitia, tanrıça ve kadın (kültür anlamında) kalmakta ısrar ettiği müddetçe, hangi düzlemde olursa olsun, hangi ölçülere göre karar verirse versin, tamamıyla teslim alınamaz. Ruhunda tanrıça ışığından bir zerre her daim varlığını devam ettirir. İmkan ve olanak bulduğunda da bu ışık zerresi yıldız parlaklığına kavuşur. Justitia’da da yaşanan budur. Günümüzde eril cinsiyetçi kültürün amansız baskısı altında nefes alamaz bir noktada yaşayan kadının şiddet ve ölüm ile sonuçlanan durumlar yaşanması da biçimdeki teslimiyetin, özde-ruhta yaşanmamasının sonucudur. Eril kültür, biçimde ve özde, bedende ve ruhta mutlak teslimiyeti dayattığı için şiddete yönelir.

Söylencede denir ki: Justitia ilkin bağlı değilmiş. Daha sonra gözleri bağlı, bir elinde terazi ötekinde kılıç görünür. İnsanlar arasında yaşarmış. İnsanların adaleti büsbütün ortadan kaldırmasını görünce, göğe çekilip bakire burcu olarak yaşamış. Bu hikaye bize önemli veriler sunar. Justitia tanrıçalar düzlemi olan Ana-kadın komünalitesinden düzlemsel olarak tamamıyla koparılmış olsa da bir kadın ruhu ve vicdanı ile bu düzleme bağlı olduğunu gösterir. Ama Roma İmparatoru’nun insanlara dayattığı adalet anlayışını değiştirecek güce sahip değildir. Elindeki uygarlık ölçüleri de (terazi (ölçü) – kılıç (zor)) buna çare olamamaktadır. Tam bu noktada Justitia, adaletin tanrıçası ve simgesi olarak bu adalet dağıtım oyununa alet olmayacak kadar kendine sahip olduğunu görürüz. Roma İmparatorluğu’nun bu adaletsizliği ve zalimliği karşısında kayıtsız kalmaktansa, ruhunu kurtarmak için göğe çekilmeyi tercih eder. Söylence ayrıca bize şunu da gösterir; Justitia göğe çekilinceye kadar her şeyi gören bir tanrıçadır. Gözleri bağlı değildir. “Gözleri bağlı tanrıça” imgesi, simgesi göğe çekildikten sonra gelişen bir olgu olarak karşımıza çıkar. Gözleri bağlı, elinde terazi-kılıç tutan kadın imgesi bu açıdan tamamıyla eril zihniyete sahip devletli uygarlığın bir imgesi olarak karşımıza çıkmakta.

Roma İmparatorluğu’nun mitsel dünyası bir “göz bağına” neden ihtiyaç duyar? İki olasılık aklımıza gelmektedir. Roma’nın arenalarında temsilini bulan vahşetin, köle ve kadınlara uygulanan zulmün ve toplumda yaşatılan adaletsizliğin görünmesini istemedikleri için göz bağına ihtiyaç duyulmuştur. Ya da gözleri bağlı, elinde terazi-kılıç tutan genç kadın simgesi, eril zihniyetin bir imgesi olup, gerçek manada ne bir kadınla ne de bir tanrıça ile bir ilgisinin kalmadığının perdelenmiş itirafıdır. Çünkü simgedeki kişi, biçimde bir kadın olsa da gerçekte eril zihniyet dünyasının imgesinin ölçüleri temelinde bir “kadın” olup erilliği temsil etmektedir! Justitia eril uygarlığın ölçülerine göre adaleti düzenleyen biri olsa da, sonuçta bir kadındı. Eril uygarlığın kendi uygarlık ölçülerinin de çok üstünde bir adaletsizliği geliştirmesi karşısında, kadın ruhu bunu kabullenmemiş, içindeki tanrıça ışık zerreciği geliştikçe buna göz yummamış göğe çekilmiştir. Sorumuz şudur: Bu ölçüsüz adaletsizliğe kim göz yumabilirdi? Kuşkusuz bu eril uygarlığın, bu adaletsizliğin temsilcisi zihniyet!.. Eril uygarlığın “gözleri bağlı kadın” simgesi, kendi sistemine ve adaletsizliğine gözünü kapatan kendi zihniyetini ifade eder. Bu da özünde kadınsı biçime bürünmüş erilliği temsil etmektedir. Ortada böyle bir kadın-tanrıça yok… Kadın ve tanrıça biçiminde kendisini imgeleştirip, simgeleştiren bir erillik sözkonusudur. Adalet, tanrıça/kadınla özdeşleştiğinden, adaletsizliği-haksızlığı görmezlikten gelecek olan bir imge, simge erkek bedeni olamayacağı için, erkeğin zihninde inşa edilen “kadın” imgesine aktarılır. Ayrıca görünürde adalet dağıtıcısı gibi görülse de bilinç altına “kadın adalet karşısında gözü kapalıdır!” mesajı gönderir. Justitia uygarlık ölçüleri içinde adalet dağıtmış olsa da ruhunu ve vicdanını hiçbir adaletsizliğe açık tutup kullandırmadığı için bakiredir. Adaletin bakiresi olarak yıldızlaşıp gökyüzünde karanlıklar (adaletsizlik) her çöktüğünde ışıldayıp umut olur. Bize, gerçek adaletin simgesinin de “gözü bağlı terazili-kılıçlı” bir imge olmadığını, bu imgenin eril zihniyetin “güçlü-kurnaz adamın” çıkarını korumanın simgesi olduğunu gökyüzünde ışık saçarak hatırlatır. Ayrıca bize gerçek adaletin de “yaşamın eşit biçimde ve birlikte onurlandırdığı”[1] doğa ile uyumlu kadın yüklü bir toplumsal düzlemde günümüzün literatürü ile demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü yaşanabileceğini söyler. Justitia’nın bakire burcu olarak sonsuza kadar koruyacağını ve Adalet ışığının tanrıça/kadın şahsında sonsuza kadar sönmeyeceğinin anlamını da taşır. Bakir olma halinin sonsuza kadar varlığı, adaletsizliğinin tanrıçalar kültürüne (Ana-kadın veya Hak-Ana düzenine) ait olmadığını “güçlü-kurnaz Adam” sistemine ait bir olgu olduğunun da mitik ifadesi olarak karşımıza çıkar.

 

Kapitalist Modernitenin “Adalet” Manifestosu Bize Ne Söyler

Şekildeki, gözleri yarım kapalı, bir elinde terazi ötekinde kılıç, sağ ayağı ile bir kitabın üzerindeki yılanın başını ezen heykel bize neyi anlatıyor? Bu heykele bakınca hangi hakikat(ler)’le karşılaşırız? Bu heykel gerçeklikte neyi temsil ediyor?

Sanırız çok az heykel ve sembol kapitalist modernitenin adaletini veya adaletsizliğini bu kadar çarpıcı yansıtır. Bizce bu heykel, kapitalist modernitenin adaletsizliğinin manifestosu niteliğindedir. Antik Yunan çağından bu yana adalet tanrıçası pek çok kez sınıflı toplum uygarlığının manipüle aracı olarak kullanılmıştır. Fakat sormayız ki hiçbiri kapitalist modernitenin “adalet” manifestosu olarak tanımladığımız şekildeki versiyonu kadar manipüle gücüne ve gerçekliği ters yüz etme kapasitesini kendisinde bu kadar yoğun barındırsın!

Kapitalist modernite devletli-sınıflı uygarlığım hem son aşamasıdır hem de kriz/çöküş evresidir. Bu kümülatif bir biçimde 5 bin yıllık adaletsizlik ve kurnazlık barındırmayı ifade eder. Kapitalizm bu açıdan “herhangi bir toplum sistemi değildir. Bir nevi toplumun kanserli sistemidir.”[2] Bu kanserli yapısını gizlemek için beş bin yıllık birikmiş manipüle gücüne başvurur. Resmi ideolojisi liberalizmi ve onun dört varyantı olan milliyetçilik , bilimcilik, dincilik ve bireyciliği -bilim ve teknolojinin muazzam gücüyle- bu temelde kullanır. Güzeli çirkin, kötüyü iyi, doğruyu yanlış, zararlıyı yararlı, haklıyı haksız, adaletsizliği adil göstermekte üstüne yoktur. Gerçekten ters yüz edip amacı hilafına kullanmakta ustadır. Adaletsizlik manifestosu olarak adlandırdığımız heykel de bunun en güzel örneğidir. “Gözü bağlı terazili-kılıçlı kadın” sembolünün ne anlama gelebileceğini yorumlamış, bazı tanımlara varmıştık. Bunları tekrarlamayalım, fakat vardığımız o tanımlamalar bile adaletsizliğin manifestosunu ifade etmekte yetersiz kalır, çünkü adaletsizliğin manifestosunun sembolü ötekilerden bazı farklılıklar taşır. Bu farklılıkları ve anlamlarının ne olabileceğini yorumlamaya çalışırsak: Bir; bu figürdeki “kadın” ötekilere nazaran cinsel obje olma özelliği daha çok ön plana çıkarılmıştır. Bacaklarının kasık kısmına kadarki bölümünün elbisesinin dışında oluşu, omuzdan göğüs kısmına kadar olan kısmın çıplak bırakılışı ve bir podyum mankeni fiziğine sahip olacak şekilde tasarlanışı bunu gösterir. Tüm bunlar biçimde cinsiyet olarak kadını işaret ediyor gibi görünse de özünde işaret edilen şey kadın değil, eril kafanın zihnindeki kadın olmayan “kadın”dır. Luce İrigaray’ın değişiyle, bizim gördüğümüz gözü bağlı “kadının aslında ona atfedilen cinsiyet olmadığını, daha ziyade bir kez daha bedende ötekilik kılıfına bürünmüş eril zihniyet olduğunu” görürüz. Eril cinsiyetin imgesi olan bu kişi, cinsiyeti kesinlikle kadın değildir. Erkektir. Eril cinsiyetin ötekine mal etmeye çalıştığı cinsellik fantezisinin bu imgesi hiçbir şekilde, adalet tanrıçasını temsil edemez. Çünkü adalet tanrıçası bir Ana-kadındır. Toplumsal bir sistemdir. Metafor olarak bereket-bolluğu sembolize eden büyük kalçalı, büyük göğüslü, şişman bir kadın olarak tasvir edilir. Eril kafa, toplumların, insanların zihin dünyasındaki bu tanrıçanın hem anlamsal hem formsal yapısını silmek ve gerçekliği tersyüz etmek için binlerce yıldır zihinlerinde oluşturdukları “kadın” formunu tanrıçaya mal edip durmuştur. Kapitalist modernist eril zihniyette ise, tanrıçayı cinsel objenin popüler kültü Angelina Jolie pozuna büründürerek bunu yapar.

İki; güncel anlam dünyamızda yılan kötülükle, “Yılanın başını ezme” deyimi ise kötülüğün kaynağını kurutmakla eşdeğer kılınmıştır. Bu özdeşleştirme halinin başlangıcı tek tanrılı dinlerle başlar, yaklaşık 2500-3000 yıllık bir süreye tekabül eder. Oysa yılan paleolitik dönemden başlayıp tek tanrılı dinlere ve sonrasında da etkisi zayıflasa da tersi anlamsal bir dünya ile anılır. Hatta tarihsel, arkeolojik, antropolojik ve etnografik boyutlar yılanı en ilkelinden en gelişmişine kadar neredeyse her toplulukta kutsal sayılan bir canlı olarak karşımıza çıkarır (Günümüzde Kürt Êzîdilerde, Hindistan’ın kimi topluluklarında bu devam ediyor). Deri değiştirme yeteneği ona tüm dünya mitlerinde, mitsel düşüncede dünyaya yeniden gelmenin-gençliğin gizinin ustası niteliği kazandırır. Bu açıdan “yılan mitos ve ritleri çok sık görülür ve dikkat çekici simgesel anlamlar”[3] kazanır. Bilginin, yeniden dünyaya gelmenin, sonsuz gençliğin, sonsuz yaşamın, kutsal yaşamın, ölüm ve yaşamın simgesi ve yine yaşam ağacının koruyucusu, suların ilahi vb. niteliklere sahip olarak çıkar. Kadınla dost hatta pek çok rit ve mit’te özdeş olarak karşımıza çıkar. Yılanın semavi işaretinin ay olması da bunu gösterir. Ay, tanrıçaların simgesidir. Aynı zamanda “Ay, rahmin yaşam yaratan ritminin ölçü ve ilahıdır. Doğanın ve ölümün gizinin ilahıdır.”[4] Ataerkil belagat yorumunun egemen olması ilkin yılan tanrıçalarının (Kürtlerde Şahmeran) yerini yılan tanrı ve krallarına (Lakmu, Kekrops, Erokheteus, Apathada Amon vb.) bırakılması ve daha sonra tek tanrılı dinlerle anlamının/öneminin olumsuzlaşarak değişmesi, tarihsel toplum hakikatine işlenmiş olan bu gerçekliklerin var olmadığını göstermez. Yılan neolitik toplum kültürünün baskın olduğu yerde “kutsal yaşamın” simgesi olarak anlam kazanır. Yılan bu açıdan doğanın ve yaşamın yükselişini ifade eder. Joseph Campbell’in Tekvin kitabında olduğu gibi “yılanın lanetlendiği yerde, doğanın değeri düşüyor ve yaşam gücü kendi başına hiçleşiyor.”[5] tespiti de bu gerçekliğin ifadesidir. Tek tanrılı dinler yılanda simgeleşen bu gerçekliği ne kadar inkar etse de hem Adem-Havva öyküsünde hem Tevrat ve İncil’de direkt veya dolaylı da olsa hakkını teslim etmekten kendini alamaz. Hz. Musa’nın asasının yılana dönüşmesi, bu asa ile çöldeki bir kayadan su çıkarması (Hermes’in yılanlı asasını çağrıştırıyor) yılan sokmaları sonucu kavminin ölen insanlarını, tunçtan yaptığı bir yılanla, yılanların ısırdığı insanlarla yüzleştirerek onları iyileştirmesi (ölüm-yaşamın simgesi); ve yine İncil’de geçen “… ve Musa çölde yılanı yukarı kaldırdığı gibi böylece insanoğlunu da yukarı kaldırmak gerekir” sözleri ile yaşam ağacının meyvesi ile Adem-Havva’nın gözlerini açtırması onları aydınlatması bunun örnekleridir.

Tüm bu simgesel/anlamsal gerçeklikler yılanı karşımıza güncel anlamdaki “kötülük-şeytan”la özdeşleşen bir varlık olarak değil, tersine yaşam, doğa ve kadınla özdeşliği sözkonusu olan bir olgu olarak çıkarır. Yaşam, doğa ve kadının ortak noktası kendini çoğaltma, üretme gücüdür. Yaşamın üretici bir gücüne-sırrına sahip olmalarıdır. Tıpkı yılanın her yıl derisini yenileyerek sonsuz yaşamı simgelemesi gibi… Bu gerçekliklerden bakınca heykeldeki kişinin ayağı ile yılanın başını ezmesini şöyle yorumlayabiliriz: Yere düşürülüp -tüm mitsel figürlerde yılan hep yukarıdadır. Ya yaşam ağacına dolanmış haldedir, ya insana dolanıp tepesindedir, ya da arkasında durup dikelmiş haldedir- çiğnenen yaşamdır, doğadır ve bizzat kadının kendisidir. Görünürde de bu işi yapan da “kadın”dır. Eril zihniyet, kadın olmayan “kadın” ile kötülük olarak gördüğü yaşam, doğa ve gerçek kadının başını ezerek adalet dağıtıcılığı yapıyor!..

Muhtemelen bir anayasa veya hukuk kitabı olan ve yılanın da üzerinde durduğu veya figürün ayağının altındaki kitap da önemli bir ayrıntı olarak görülüyor. Yılan neden kitabın altında değilde üstünde yapılmış? Ya da kitap neden ayak altında duruyor? Sanatçı bu heykeli hangi saikle yapmış? Kesin bilmesek de kitabın figürün sağ ayağının, terazinin de sağ elde oluşundan hareketle terazinin bu kitabın ortaya koyduğu çerçeveye göre işlediği yorumuna gidebiliriz. Ya da heykeldeki kişi tıpkı bir tanrıçanın topraktan gücünü alması misali, bu kitaptan gücünü aldığını ifade etmek istemiş olabilir. Fakat bunlardan daha önemli olanın şu olduğu düşünüyoruz: Yılan kitabın üstüne çıkarak adeta şunu demek istemiş gibidir; “Kutsal yaşam, doğa ve kadın sizin Anayasa ve hukuk normlarınızın üstündedir!” Bu yaklaşıma verilen reaksiyon “hakimiyetimi tanımazsan hukukumun üstüne çıkarsan elimdeki zora (kılıç) dayanarak seni ezerim” oluyor. Öyle de yapılıyor ve işin püf noktası da, sözde adalet terazisini çalıştırmayı da gerekli görmüyor. Dikkat edilirse terazinin kefeleri aynı hizadadır. Suçlu bulunmuş, cezası kesilmiş ve infazı yerine getirilmiş ama tüm bu süreçler için kefelere başvurulmamış. Bu yeri geldiğinde “kendi hukukumuda takmam” anlayışının yansımasıdır. Gözbağı -kendi hukukunu işletirse- sözde “eşit yaklaşımın” metaforu olarak ifadelendirilir. Burada ise, adeta “kadın da olsan, toplum da olsan, doğa da olsan belirlediğim ölçülere uymaz, hukuk normlarımın üstüne çıkarsan benden eşit yaklaşım bekleme! Çünkü kim olduğunu, nerede durduğunu görüyorum ve ona göre hükmümü veriyorum” dercesine gözbağı yukarıya çekilmiş, gözler görür vaziyettedir. Göz bağının yukarıya çekilmesini, yarım görür vaziyetini “Çıkarlarım söz konusu olduğunda, eşit yaklaşım içinde olmam (gözlerin açılması). Hatta doğru kararı vermemi sağlayan (terazinin kefeleri) kitabı da (hukuk normlarını da) es geçerim.” olarak da yorumlayabiliriz. ABD’nin Afganistan, Irak vb. yerlere müdahaleleri ile yerel mahkemelerin Anayasa ve AİHM kararlarını yok saymaları ve Kürt aktivistlerin adliyelerde yaşadıkları durumlar buna örnektir.

Kapitalist modernitenin bağlı olduğu tek bir yasa vardır. O da “sömürü ve kar için her şey mübahtır” yasası. Sömürü ve kar söz konusu olduğu zaman kendi yasalarını, anayasasını ve hukukunu görmezlikten değil (gözleri kapalı değil açıktır) çiğnemekten de çekinmez!

Terazinin bir kefesinde kendi çıkarları, ötekisinde ister kadın, toplum, doğa; ister dil, kültür, ahlak vb. olsun (ve isterse de kendi hukukuyla, yasasıyla ağırlık oluştursun) o elindeki kılıca (zor) dayanarak çıkarlarının olduğu kefeyi kazanan “haklı” çıkarır. Ki zaten yerel veya uluslararası hukuk normlarının %95’i yerel tekeller (ulus-devletler) ile uluslararası tekellerin (küresel şirketler) çıkarlarını güvenceye almak için oluşturulmuştur. Toplumların, halkların mücadelesi sonucu yasa veya anayasalara işlenmek zorunda kalınan %5’lik kısım ise, özünde uygulanması için değil, halkları ve toplumları manipüle etmek için kullanılır. Tıpkı kadın adaletini kadın olmayan bir “kadın” ile manipüle ettikleri gibi… Her şeyin sömürü ve kar için mübah olduğu öz yasa esas olandır. Uygulanan bu yasadır. Bu yasanın işlemesi için kadın, toplum ve doğayı kendisi olmaktan çıkarmaktan çekinmez. Böyle olduğundan adalet sarayları kadını, “metaların kraliçesi”, ucuz iş gücü, çocuk doğurtma makinesi, özel-genelevlerin işçisi, bir cinsel obje durumuna getirme halini sorun olarak görmez!.. Ya da, on bin yıllık bir ömre sahip Hasankeyf’i ve onunla birlikte iki yüz köy bir tekelin hızlı karı için sulara boğdurulmasını mevzuata uygun kabul eder veya sözde adalet sarayları; sarayların/iktidarların/ulus-devletlerin çıkarlarını temsil ederler. Bundan dolayı da kapitalist modernitenin ulus-devletinin kırım ve inkar yasalarını topluma uygulamasını hukuki ve yasal görür. Sözde gelişmiş demokrasilerin adalet merkezlerinin en üst kurumu AİHM’in bireysel başvuru yapan Kürt lehine karar vermesine rağmen toplumu, toplum olmaktan çıkaran yasa ve uygulamaları yerinde bulması da bunun ifadesidir. Tüm bunlar bize adaletin, tamlayanın “Saray” olan bir düzlemde bulunamayacağını söyler.

Kapitalist modernitenin ulus-devleti teklikler (tek dil, tek din, tek millet vb.) üzerine inşa olduğu için, hukuk ve yasaları da bu teklikler üzerine kuruludur. Bu açıdan ulus-devlet adaleti bu hukuku-yasaları herkese zorla “eşit” uygulamadır. Bunu “hukukun üstünlüğü” olarak lanse etse de özünde “Üstünlerin hukukunu” herkese dayatmadır. Yani adaletsizliktir. Kadın, toplum ve doğanın adaleti ise farklılıkların eşitliğini gözeten bir adalettir. Bu düzlemde her olgu-varlık kendi özgünlüğünü koruyarak, adaletten payını alır.

Adalet arayışçılarının il görevi, adaletin adaletin göz bağını açmak ise, ikincisi de nerede kaybettirdiğini tespit edip hangi düzlemde olduğunu bilmek ve oradan yüklenip adaleti yeniden tesis etmektir. Bu düzlem demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü bir toplumdur. Demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü bir toplum inşa edildikçe, adalet merkezlerinin önüne dikilen heykellerin gözbağları açılacak, elindeki kılıç ve terazi kalkacak ve her şeyi ile sade bir kadın kalacaktır. Bu sade kadın Ana-kadındır. Tanrıça kültürü ile günümüzün çağdaş değerlerini kendisinde buluşturan özgür kadındır. Yani adaletin kaynağıdır. Kaynağa dönmek ise demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü toplum kurmak için eşbaşkanlık sistemi ile “yaşam ağacını” kendine sembol kabul edip, gölgesinde duranların yanında yürümeyi gerektirir.

 

[1] Joseph Campbell, İlkel Mitoloji
[2] Öcalan,Bir Halkı Savunmak
[3] Joseph Campbell, İlkel Mitoloji
[4]Joseph Campbell,  İlkel Mitoloji
[5] Joseph Campbell, İlkel Mitoloji
Bunları da beğenebilirsin