Düşünce ve Kuram Dergisi

Ortadoğu’da Ulus-Devlet Çıkmazı

H. Deniz Kaytan

 

Dünya üzerinde hiçbir sistem ezelden ebede kendi varlığını sürdüremez. Bu yönlü/türlü iddia, propagandadan öte bir değer taşımaz. Devletçi uygarlık sisteminin kendi hegemonyasını sürdürmesinin önemli bir aparatıdır. Muhtemelen Akat Kralı Sargon benzer tezler ileri sürmüştür. Babil krallarından, doğudaki Çin hanedanlarına, Moğollar’dan Çarlık rejimine, Roma imparatorlarından, Bizans’a kadar ve yüksek olasılıkla Britanya Kraliyet İmparatorluğu’ndan, İtalya’da,Mussolini’ye, İspanya’da Franco’ya, Almanya’da Hitler’e, Sovyetler’de Stalin’e kadar birçokları benzer iddialarda bulunmuşlardır. Günümüzde bu nakaratı tekrarlayan iktidar sahiplerini biliyoruz. Oysa son 5000 yıllık merkezi uygarlık sisteminin doğuşundan bugüne kalan tek bir devletçi yapı yoktur. 

Çünkü çok canlı ve akışkan olan toplumsal doğada sistemlerin ömürleri toplumsal doğanın gelişimiyle diyalektiksel bir uyum sağlayabilseler bu belki mümkün olabilir. Ancak tarih buna da tanıklık etmiş değildir. Burada günümüzde toplumsallığın ya da hegemon güçlerin başına bela olan ve bir virüs gibi her şeye/ yere sızma yeteneği gösteren bir hastalıktan söz etmek gerekir. Bu hastalık günümüzün her türlü benzer hastalıklarından daha tehlikeli ve ölümcüldür. Bu “iktidar hastalığıdır.” Korkunç ve zehirlidir. Bu hastalığa yakalanıp kurtulmak çokta olası değil. Hele hele çok büyük toprak, coğrafya, devlet ve sermaye tekeli üzerinde bu hastalığa yakalanan birey kolay iflah olmaz. Bu hastalığın yaklaşık 5000 yıllık tarihi vardır. Bir virüs olarak gelişmeye başlamış, 5000 yıl boyunca çoğalarak yayılmış, fırsat bulduğu her yere sızmaya çalışmış ve bunu başarmıştır da.

Ezel-ebet olgusunu tarihsel topluma ait manevi değerler için kullanabiliriz. Bu değerler toplumsallığın devletçi hegemonik uygarlık sürecinin öncesinde de vardı. Doğal toplumun uygarlık değerleri olarak geliştiler ve günümüzde toplumsallık halen bu tarihsel mirastan besleniyor. Eğer toplumsallık kendi özgür doğasıyla yeniden bulaşabilirse bu değerler üzerinde kendi varlığını inşa edecektir. Ahlak ve politika bu değerlerin en önemlilerinden sayılabilir. Toplumsal doğalar öz olarak ahlaki ve politiktir. Ahlaksız ve politikasız birey ve toplum düşünülemez. Toplum ahlaksız ve politikasız kalmaya zorlanabilir. Ahlak ve politik yetenek kötürümleştirilerek rolünü oynayamayacak denli zayıf kılınabilir. Asla yok edilemez. Yok edilmesi ancak toplum olmaktan çıkmakla mümkündür. Ahlak ve politika toplumsal hakikatin güçlü araçlarıdır. Dolayısıyla toplum için olmazsa olmaz kabilinde toplumsallığın ontolojik parçalarıdır. Ahlaksız ve politikasız birey ve toplum olamayacağı gibi ahlak ve politik değerlerinden koparılmış bireyler direnemezler. O nedenle en az özgürlük kadar korunması gereken hakikatin temel ifade tarzlarıdırlar. Özgürlük, eşitlik, adalet, demokrasi, kutsallık, mülksüzlük, dayanışma, doğa ile barışık ve kendisini onun bir parçası sayan zihniyet doğal toplumdan günümüze miras kılan temel insanlık değerleridir. Devletler ve hegemon yapılar için olmazsa da, toplumun kendi doğal yaşam döngüsünde olanlar temel değerleri ezel-ebed kapsamında ele alabiliriz. Toplumun kendi doğasına ait olan değerler onun bedeninin adeta parçaları olduğundan, toplum varlığını sürdürdükçe, bir de bu değerlerde varlığını tarih boyunca sürdürmüş merkezi uygarlık sistemlerinin zihniyetine aykırı olan bu değerlere karşı egemen yapılar kimi açılardan da hep savaş içinde olmuşlardır.  Dünyamızı yöneten egemenler 1970’li yılların yarısında uzayla daha fazla ilgiliydiler. İki kutuplu dünya düzeninin bir yarışının sonucu muydu? Yeni egemenlik alanları arama çalışması mıydı? Uzaya yolculuk, yeni dünyalar arama arayışı daha revaçtaydı.

Bu arayışın çok daha kâr getiren bir iş olmadığını anlamadıklarında, yaşadığımız gezegende kalıp burayı kendi cennetlerine, toplumların da cehennemine çevirme uğraşları daha cazip gelmiştir. 1975’li yıllardan sonra 2000’li yılları uzay çağı olarak düşünüyorlardı. Şimdilerde daha çok dünyamızı ilgilendiren uzay çalışmaları yine gelişmiş teleskoplarla çağın bilimi uzayın derinliklerini gözlerken, dünyayı halklara cehennem etmekle meşgul olan uluslararası tekelci sermaye sahipleri sınıf atlayarak yeryüzünün tanrısal düzenini yöneten tanrı olma derdindeler.

Bir suikasttan tesadüfen kurtulan çağın iktidar karakteriyle uyumlu dünyamız yeni tanrı kralı Trump, tanrının kendisini tercihen yarattığını söyleyecek kadar bir megaloman. Yine, yakın coğrafyamızda uzun süreli  kalmamız şehvetiyle kendilerini tanrının en sevgili kulları görürken, tebaaları onlara kutsiyet değeri biçiyor. Bu tanrının sevgili kuluna dokunanın kutsanacağı fikri dolaşıyor kimi zihinlerde. Tarikata yeryüzü cenneti vaat eden bir ülke/ coğrafya bize çok da uzak değil. Yaklaşık 50 yıl önce uzaya yolculuğu düşünenlerden bugüne öyle çok da uzun bir zaman geçmedi. Ama toplumsallık o dönemde sahip olduklarını arar duruma geldi. Dünyamızı yöneten küresel sermaye sahibi egemenler bu dünyada hegemonya/iktidar savaşı vermeyi daha gerçekçi görürler. Uzay çalışmaları ise özelleştirilmiş sermayenin maskotlarına emanet. Hegel dünyasından kendilerini alıp gerçeğin izine dönmek çok da kötü değil. Ancak yaşadığımız dünyada hayatın son hızla sona doğru savrulduğumuzun gerçeğini yansıtan bir fotoğrafın karşısında olduğumuzu düşünmek ve bu da bir yanılsama. Hayat hiç kimse için cennet vaat etmiyor. Cennet sermaye sahiplerinin ayakları altında.

21. yüzyılın ilk çeyreğinin son yılına girdik. Dünyada siyasal toplumsal iklim kaos ve krizlerle boğuşuyor. Varlıklarını azami kar tekeli üzerinde kuran küresel sermaye sahiplerinin yaşadığımız gezegene artık bir hayırlarının olmadığını dokunmadığını daha net gördük.

İnsan toplumsallığını ve tarihsel toplumunun ilk doğuş beşiği olan Ortadoğu coğrafyası ve geniş çeperi hegemonya savaşı yürütenlerin iştahını kabartmaya devam ediyor. “Yeni Dünya Düzeni”, “Büyük Ortadoğu Projesi” ve “Arap Baharı” denilen müdahaleler geride sadece kaos kriz ve enkaz bıraktı. Ulus-devlet kapitalizm ve ona bağlı yapılanmaların bu coğrafyada farklı işlediğini söylemek abartılı olmasa gerek. Dünyanın farklı coğrafyalarından bölgemize medeniyet getirdiğini iddia edenler bölgede, kör-topal da olsa, işleyen düzenleri de alt üst ederek coğrafyaları/ülkeleri yaşanmaz hale getirmişlerdir. Ülkeler/coğrafyalar ve onların yeraltı ve yerüstü zenginlikleri talan edilmiş, bölgede yüz yılı aşkın bir zaman evvel Ortadoğu coğrafyasını kendi tekelci sermayeleri,  sömürgeci emelleri için dizayn edenler doğal toplum uygarlığının bu ilk doğuş alanlarında emellerine ulaşamamışlardır.

 Merkezi devletçi uygarlığı geliştirip bunu tarihsel zamanda ulus-devlet kapitalizmi ve endüstriyalizmi taşıranlar kendi doğdukları mekana yabancılaşmışlardır. Toplumsallığı temel değerleri merkezi devletçi uygarlık sistemiyle büyük oranda aşılmış, toplumsal doğaya adeta ihanet etmişlerdir. Devletçi uygarlık sistemine geçiş yapanlar ilk uygarlığın ahlaki-politik komünal, eşitlikçi, özgürlükçü ve adalete dayalı sınıfsız, kadın özgürlüğüne dayalı temel zihniyet özelliklerinden ciddi bir uzaklığı yaşamışlardır.

Ortadoğu’nun Altın Hilali’nde doğan bir çocuğun devletçi uygarlık sisteminin beş bin yılı aşan yolculuğu sonrası kendi tarih bilincine, ahlaki değerlerine, kimliğine, inancına bir bütün zihniyetine yabancılaşmış olarak ana yurduna bir kurtarıcı edasıyla  dönmesine benziyor. Kendindeki yabancılaşma, başkalaşma ve kirlenme halinin farkında olmayarak kendisini “bir kurtarıcı” olarak görmesi bir çözüm doğurmuyor. Elbet hatta hegemon yapının bölgede tutmayan mayası sadece kriz ve kaos yaratmakla kalmıyor. Güya “önleyici savaşlar” kendisiyle birlikte halka ölüm taşırken, yansımaları bölge için halkların toplu mezarlıkları oluyor.

Toplumsallık ve insanlık için ilk büyük kayıplardan biri doğal toplumda ana-kadın zihniyetine karşı gelişen hiyerarşi ve bu hiyerarşik gelişimin giderek başat konuma gelerek kendisini hegemonik sistem temelinde adım adım örgütlemesidir. Bu örgütlenme doğal toplum sistemine karşı merkezi uygarlık sisteminin doğup gelişmesine yol açan bir süreci başlatır. Giderek devletleşmeye yol açan bu tarihsel akışta tüm toplum kesimleri üzerine bir iktidar ve tahakküm mümkün değildir. Kent-site oluşumu ve nüfusu tarım-köy toplumunun nüfusuna oranla hem daha az hem de sınırlıdır. Günümüze benzer bir kentleşme ve nüfus yoğunluğu zaten mümkün değildir. Kent-site devletli yerini krallığa dayalı devlete taşırken tarihsel süreç imparatorluk türü durumlara zemin hazırlar. Sonrasında ulus-devlet kapitalist modernitenin bir siyasal rejimi olarak vücut bulur. Biz burada ulus-devlet ya da kapitalist modernite bağlamında toplumsallığı yaşatılan olumsuzluklardan söz ederken, adeta iç içe geçmiş iki yapının toplum karşıtı rollerini dile getiriyoruz. Ulusal pazarın ve sınırların engel teşkil ettiği noktada ulus-devlet sınırlarını aşmak kapitalist tekelcilik için kaçınılmaz olsa da, günümüzde dünyanın pek çok coğrafyasında ulus-devlet ve kapitalizm bir madalyonun iki yüzü olarak varlık bulmaya devam ediyor.

“Kapitalizm onu kullanan güçlere karşı bol zaferler sağlar ama bunu hep toplumları kriz ve kaos içinde tutarak, ahlak ve politik duruşunu işlevsiz kılarak, onları sürekli iç ve dış savaşlar içinde tutarak, yıkım ve kırımı yaşatarak gerçekleştirir. Sonuçta güç ve zenginlik küçük bir sınıfın elinde toplanmış ve bu kesimler zafer kazanmış. Karşında ise yıkılan bir toplum ve sürdürülemez yaşam ve çevre bırakmışlardır.” Avrupa’da yaygınlık kazanan iç savaşlar, çekişmeler, kaos ve krizler, kapitalizmden ayrı olarak gelişen Rönesans, Reform ve Aydınlanma devrimlerini kendisi için fırsata çeviren kapitalist sistem ve boşluğu değerlendirerek çıkış yapar. Burada ince bir nüans farkı vardır. Kapitalist sistem bir hegemonik güç olarak yükselince tüm toplum, çevre ve eski uygarlık sistemleri büyük bir tehdit altına girerler. Anlaşılması gereken temel husus uygarlığın 16. yüzyıldaki krizinden kapitalizm bir çözüm gücü olarak değil, bir bastırmacı hegemonik güç olarak çıkış yapmasıdır. 

“Kapitalizmi İslamiyet veya Hristiyanlık gibi bir din veya ideolojik-politik bir tekel olarak çözümlemek hiç şüphesiz bizi daha çarpıcı hakikatlerle tanıştıracaktır. Kapitalizmin uygarlık tarihinde azami tekelleşmesidir. İnsanlık tarihinde ilk tekelin güçlü ve hilekar adam ile başlatıldığını hep göz önüne getirirsek, kapitalizmin bu tarihsel elin en örgütlü kurumsal ifadesi olduğunu anlayacağız.” 

“İktidarın kurumsallaşmış tam ifadesine, iradesine devlet demek gelenekselleşmiş bir anlatımdır. Kapitalizmi iç içe bu geleneksel iktidarı ulus-devlet formu olarak örgütlenmeye uygun görmüştür. Ulus-devletin içinde homojen toplum yaratma operasyonunu en çıplak ve gerçek haliyle kendisini faşist devlet modelinde açığa vurur. İkinci Dünya Savaşı’nın bu modelle bağlantısı çok çarpıcıdır. Toplumsal doğa yoğun bir çeşitliliği ve farklılığı kendi içinde taşısa da Avrupa’da ulus devlet bu çeşitliliği ve farklılığı yok sayarak bunu inkara tabi tutarak kendini tek egemen kılmak ister. Tek devlet, tek dil, tek vatan, tek ulus sloganı bu durumu en iyi örgütleme ayrıcalığına sahiptir. Bu biçimde tekelleşme vücuttaki kanser hücreleri halinde çoğalmasına benzer. Hücreler anormal çoğalmıştır, fakat gerçekleşen canlının doğal olmayan en acılı ölümüdür.”

Batı uygarlığı Avrupa’da her iki paylaşım savaşına ulaşabildiği coğrafyaları kendi çıkarlarına uyumlu olarak sömürgeleştirmişlerdir. Avrupa’daki kapitalist tekelleşme kendisini dünyaya yaymaya çalışmıştır. Sömürgecilik ya da yeni sömürgecilik tarzında kurulmak istenen iktidarlara karşı ulusal kurtuluş dirilişleri olmuş, birçok yerde zaferler elde etmişlerdir. Ancak özellikle Doğu’da ve Ortadoğu’da Britanya ulus-devleti dünya hegemonu olma sevdası ile kim güçlerle Ortadoğu’yu kendi çıkarlarına göre parsellemiştir. Toplumsal talepler dikkate alınmamış, yok sayılmıştır. Egemenlik peşindeki yerel işbirlikçi güçler batılı hegemon güçlerle çıkarlarına değerli bir ilişki geliştirmiş ve ulus-devletin ikinci bir türevi tepeden inme tarzında özelde Arap coğrafyasında gerçekleştirilmiştir. Parçala-böl-yönet  politikası gözle görülen en etkili yöntemdir.

Batılı güçler, yeni kıta da denilen Amerika kıtasının tüm zenginlikleri talan ederken, kıtada halklar, kültürler, kimlikler, inançlar soykırımdan geçirilmiştir. Yine, Afrika kıtası benzer şekilde işgal edilerek zenginlikleri talan edilmiş ve halklar köleleştirilmiş, kırıma uğratılmıştır. Kıta gerçek anlamda çölleştirilmiştir. Bugüne kadar da kıta henüz kendini toparlayamamıştır. Dünya üzerine kapitalist tekelci uygarlık ayağının değmediği, sömürmediği bir mekan nerdeyse bırakmamıştır.. Nerede bir zenginlik varsa kapitalizmin kemirgen canavarı oraya el atmaya çalışmış ve kendi soygun tekelini kurmuştur.

2. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru ABD, Hitler faşizmi yenilgi noktasına getirilirken, bunu fırsata çevirerek kendisi de devreye girmiş. Batı nezdinde yeni kurtarıcı bir hegemon, güç olma sevdası ile yanıp tutuşurken, faşizme karşı kazanılan zaferi adeta kendi hesabına yazmıştır. Artık “Yeni Dünya’da” stratejilerin fikir babasının İngiltere, uygulama gücünün ABD olduğu yeni bir durum ile karşılaşıyoruz. Sorun alanları yaratmak tekelci sermayenin adeta temel siyaset biçimi olmuştur. Kapitalizm ve sistemin sermaye tekeli çelişkiler üzerinden kendine sömürü alanı açmaya çalışmıştır.

SSCB’nin kendi egemenliğini sağlama alması -ki ağırlıkta devlet kapitalizmi tarzında olmuştur- kısmi genişleme ve savaşlar sonrasında Batı ile içine girdiği yarış iki kutuplu dünya düzeninin oluşumu, Batı dünyası Sovyet tehdidini bertaraf etmek için reel sosyalizme karşı farklı birçok yönelimi devreye koymakla birlikte kendi çıkarlarını güvenceye alan ama hegemonyasını pekiştiren kurumsallaşmalara girmiştir. Kendi içinde sosyalizmin cazibesini kırmak için bu amacı da hedefleyen sosyal hukuk devleti ve liberal demokrasiye dayalı temel hak ve özgürlükler, ekonomik refah ve uygulamaları iki kutuplu dünya düzeninden ayrı düşünemeyiz. 

Günümüzde özellikle İsrail-Filistin çatışmasının başladığı 7 Ekim 2023 tarihindeki Hamas saldırısıyla başlayan savaş, Batı dünyasının liberal demokrasisinin, temel hak ve özgürlüklerin, düşünce ve ifade özgürlüğünün, adalet ve eşitliğin, yine Lahey Merkezli Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin çok da bir değerinin olmadığının, kapitalist modernitenin tekelci sermaye çıkarlarının her şeyin önüne geçtiğini bize göstermiştir. Öte yandan özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında gelişen iki kutuplu dünya düzeninin halkların, toplumların pek çok temel sorununa çözüm getirmediği görüldüğünde sistemi sorgulayan alternatif arayışlar gelişmiştir. Ağırlıkta sivil toplum hareketleri olarak gelişen ve yapıların hiçbiri sistemin dışına çıkmayı başaramadığı için ona eklemlenmekten ve onun içinde erimekten kurtulamamışlardır. Dünyadaki değişim ve dönüşüm gelişmeler farklı toplumsal ihtiyaçları açığa çıkarmış, dünyayı adeta ikiye bölen NATO ve Varşova Paktı sürecinde toplumsal bilinçlenme ve aydınlanma ile birlikte, küreselleşme gibi köklü politik değişimleri zorunlu kılmıştır. Kendini yenilemeye ve dönüşümü sağlayarak bir nevi zamanın ruhuna uyumlu bir yola giremeyen yapılar toplumsal gelişimin önünde birer engel haline gelmiş, çöküş ve dağılmayla yüz yüze kalmışlardır. Bu toplumsal ihtiyaçlara cevap olmama ve zamanın ruhuna uyumlu bir diyalektiğe göre değişim ve dönüşümü yaşayamama toplumda, doğada işleyen evrensel bir yasa gibidir. Pek çok somut neden reel sosyalizmin çözülümüne, Berlin Duvarı’nın yıkılışına, iki kutuplu dünya düzeninin dağılmasına neden olmuştur. Bir yönüyle de bu dünya düzeninin aşılması dünya hakları açısından yararlı olmuştur. Her şey bir yana dünyadaki temel sorunların çözümü ve sorumluluğu kapitalist sistemin üzerine kalmıştır. Kapitalist sistemin tekelci sermayenin iktidar peşinde koşan yapılarının toplumsal sorunları çözmeye dair bir yeteneklerinin olmadığını biliyoruz. Kapitalist sistemin uluslararası tekelci bir sermayenin azami kâr peşinde koşan yapılanmaları ulus-devlet sınırlarını aşan hakikatleriyle bu sistem ve onun karakteri savaş ve ölüm, yıkım ve talan, sömürü ve yalanla kendini ayakta tutar. Dolayısıyla iki kutuplu dünya düzeninin dağılması, ulus-devlet kapitalizminin gerçek yüzünün en çok da iki kutuplu dünya düzeninin dağılmasıyla açığa çıktığını belirtebiliriz. Yeni dönemde -1990’dan bugüne- devletçi kapitalist hükümdarların çözdüğü tarihsel bir problem yoktur ya da bir elin parmak sesine geçmez.

 Bu toplum kırım ve talan sistemi Reel sosyalizmin dağılması sonrası zaferini ilan etmiştir. “Tarihin sonu”, “ideolojilerin sonu” propagandasıyla toplumları teslim alabileceğini, dünyada kapitalist imparatorluğun artık rakipsiz olduğunu, dileyince dünya sistemini yönetebileceğini  düşünmüştür. Merkezi uygarlık tarihi aynı zamanda bir savaş tarihidir. Sadece savaş ile beslenen bu tekelci sermaye sistemi olmak bilmeyen bir levithandır. Yiyecek ve tüketecek, talan edip sömürecek bir şey kalmadığında kendi kuyruğundan başlayarak kendisini yemeye başlayacaktır ki, son yıllarda bunu bütün çıplaklığıyla yaşıyoruz.

Dünyada hiçbir toplumsal değer tanınmayan bu sistemin koruduğu tek şey vardır. O da tekelci sermayenin çıkarlarıdır. Bu sistem kendisini burjuvaya dayalı ulus-devlet biçiminde örgütlemiştir. Süreç içerisinde sınır ötesi pazar ve ticaret tekeli önünde engel görüldüğünden dünyada bu rejimler restore edilerek yeniden yapılandırılmaya çalışılmıştır. Buna direnen ulus-devlet statükoculuğu ise bu sermaye tekellerinin hedefindedir. Savaş ve ölümlerle beslenen ve iktidar olmada sınır tanımayan bu sistem bir savaş yoksa da, o bir neden bulup savaş çıkaracak. Savaş tekelini de büyüterek dünyayı faşizan zihniyetli diktatöryal rejimlerle yönetmeyi tercih edecektir. Öte yandan kendisini dünya imparatorluğu gören ABD hegemonyasını kimseyle paylaşma niyetinde değildir. Finans kapital ile paradan para kazanan ve bu soygun rejimi hayali para tekeli kurmayı bile başarmış ticaretin kumar ayağında soygun düzenini sınıf atlatmıştır.

İki kutuplu dünya düzeninin dağılmasından sonra kapitalist sistem Ortadoğu’ya birkaç kez müdahalede bulunmuştur. Kendilerinin müsebbibi olduğu diktatoryal rejimler ve öncesinde Sovyet yayılmacılığını engelleme amacıyla kullandığı yeşil kuşak projesi, reel sosyalizmin dağılışıyla boşa düşmüştür. Öte yandan kendisinin örgütlediği radikal dinci-selefi yapılar kendilerini tehdit eder hale gelmiştir. 11 Eylül saldırısını bahaneden ABD ve ortakları Ortadoğu ve çeperine müdahale etmişlerdir. “Önleyici savaş” dedikleri bu saldırılarla müdahale ettiği coğrafyaları adeta enkazda çevirmiştir. El-Kaide ve Taliban türü örgütler ve türevleri karşısında kendince bir çözüm bulmaya çalışsa da, kapitalizmin Ortadoğu ve çevresi için öngördüğü hiçbir planlama tutmamıştır. Öyle ki, müdahale ettiği alanlara “özgürlük” götüreceğini vaat eden bu hegemon güçler müdahalede bulunduğu coğrafyalardaki halkların hayatını cehenneme çevirmiştir. ABD ve ortakları yaklaşık 4 yıl evvel Afganistan’ı Taliban’a bırakarak ülkeden kaçmışlardır. Özgürleştirilmek istenen Afganistan milyonlarca kadın ve kız çocukları için zindana dönüştürülmüştür. Batı demokrasi Doğu’da hayatı zindana çevirmekten bir sakınca görmüyor. Bir gelecekte İran’a olası bir müdahalede Taliban’ı kullanacak mı, onu da yaşayıp göreceğiz. 

Tekelci çıkarlarının peşinden kendisine yeni pazarlar arayan ABD ve ortaklarının bölge müdahalelerinde halklara, toplumlara verebilecekleri hiçbir şeyleri olmadığını dünyaya göstermiştir. “Terörizm” gerekçesiyle bu ülkeleri işgal eden güçler, girdikleri her coğrafyayı, ülkeyi yakıp yıktıkları gibi halklara yapmadıkları kötülüğü bırakmadı.

Pratik uygulamalarıyla “uluslararası terörizmi” devlet olmayan örgütler üzerinden muğlaklaştıran bu hegemonik sistemlerin kendi uygulamalarının en büyük terörizm olduğunu görmek istememektedirler. Ülkelerini uluslararası uyuşturucu kartellerinin cennetine çeviren ülkeler ve kendi çıkarları için her türlü çete örgütlerini destekleyen kim ülkeler ekonomik çıkarları ile örtüşüyorsa, kendi ortaklarıysa çok rahatlıkla bunu görmezden gelebiliyorlar. İsrail’in Filistin halkına yönelimi ve Suriye’de radikal çete yapılarını IŞİD, El Nusra vb. gibi destekleyenler devlet terörizminin çıplak yüzüyle karşılaştığında üç maymunu oynayabiliyorlar. Devlet terörizminin son 35 yılda yaygınlaştığı bölgelerde IŞİD gibi barbar bir örgütün lideri Bağdadi’nin görevlendirdiği bir çetebaşı, sadece İran’ın Suriye’deki etkisini kırma ve İsrail’in güvenliğini sağlama amaçlı satın alınıp hazırlanarak bir ay içinde Suriye Devleti’nin Cumhurbaşkanı yapılmıştır. Yaşananlardan şu sonuç çıkarılabilir. Devletçi güç odakları terör tanımını kendi çıkarlarını gözeterek araştırmıştır. Öte yandan Suriye’de Esad rejimini bir diktatöryal rejim olarak görüp sevinenler yeni rejimi de kendi uydusu kıldıkları ve şu an oluşturulan Suriye’nin başına getirilen Colani henüz bir iki ayda yeni bir diktatör olabileceğinin işaretlerini veriyor. Yeni Suriye rejiminde halkların lehine özgürlükleri yok sayıldığından mevcut Suriye’nin kaderi Irak’ın yaşadıklarından farklı olmayacaktır. Öte yandan bölgede Batılı hegemon güçler, dünya’nın en kalabalık, nüfuslu, devletsiz halkı olan Kürtlerin, her halk gibi evrensel, doğuştan gelen haklarını istemeleri dahi terörizmle yaftalanıyor. Tekelci sermaye çevrelerinin ve bu çifte standartlarının çıkarlarıyla bağlantılı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bu tür yaklaşımlar temel amacı tekelci çıkarları olan güçler için ahlaki bir problemdir. Hiçbir toplumsal değer tanımamanın, çürümenin, yozlaşmanın ortaya çıkardığı gerçekliklerdir.

Ortadoğu’da birçok devletin yapay olduğunu, kapitalist modernite güçleri tarafından dizayn edildiğini, birçok ülkede bilinçli sorun alanları bıraktıklarını, uzun vadede bunları çelişkileri çatıştırmanın birer aracına dönüştürmek için bekletildiklerini ve bu ülkelerin bir kısmının dış dinamiklerin desteğiyle ayakta tutulduğu gerçektir. Ortadoğu’da birçok devletçi yapı böyledir. Ortadoğu ülkelerinin çoğunluğunda demokrasinin esamesi bile okunmamaktadır. Uluslararası tekelci sermaye için bunun bir önemi yoktur. Onlar elde edecekleri sermaye ve kârlarına bakmaktadırlar. Ortadoğu’da herhangi bir devlette var olan toplumsal farklılıklar, kültürel, etnik yapılar, diller, inançlar ve benzeri ulus devlet yapısı bunları yok saymış, görmezden gelmiş, inkâr etmiştir.

Ulus-devlet hegemonyası altında asimilasyon, kültür kırım ile binlerce yıllık kimlikler eritilmeye çalışılmıştır. Ortadoğu dünyanın en kadim coğrafyasıdır. Toplumsallığın ilk ana yurdudur. Toplumsal kültürel kökler binlerce yıllıktır. Kuşkusuz ahlaki-politik toplum özellikle bu tarihsel toplumsal gerçeklikleri yok saymak kolay kolay sonuç vermez. Bunu Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da gördük. İran, Afganistan, Pakistan, Türkiye çok da farklı değildir. Devleti yönetenler de birçok kez bu gerçeklikleri dile getirmişlerdir. Bu coğrafyalarda halklar on binlerce yıl içinde hiçbir dil, din, kültür, etnik, farklılık gözetmeksizin bir arada huzur içinde yaşamışlardır.

Küreselleşmenin önemli bir nedeni sermayenin ulus-devlet sınırlarını aşıp serbest dolaşım talebi olsa da, toplumsal farklılıkların ve çeşitliliklerin kendi kültürlerini ve dillerini, doğalarını, tarihlerini, varlıklarını özgürce yaşamak istemeleridir. Ulus devlet krizlerinin bir nedeni tekelcilik, pazar ekonomisi ve onun üzerine tahakküm kurmak olsa da, homojen tek tip toplum yaratma çabalarının sonuçsuz kalmasıdır. Batı toplumları liberalizmin sosyal- hukuk devleti, liberal demokrasi, eşitlik-adaleti ile sorunlarını aşmaya çalışırlardı. Sorunların ekonomik refah, devlet ve demokrasi dengesini kendi içine gözeterek toplumsal tepkileri aşağı çekmişlerdir. Özellikle iki kutuplu dünya sisteminin aşılması sonrası kendilerine rakip sosyalist sistem da olduğu için özellikle Avrupa ülkeleri toplumsal talepler bağlamında ihtiyaçlara cevap veremediğini gördük. Kendisi için demokrasi, kendisi için ekonomik refah, kendisi için hak ve özgürlükler, kendisi için adalet yaklaşımlarında da aşınmalar görülmüştür. Burada şu sonuca varılabilir; sosyalizmin haklar ve toplumlar için öngördüğü hak ve özgürlükler sistemin dağılışıyla tehdit olmaktan çıkınca Avrupa ülkeleri demokrasi temel toplumsal hak ve özgürlükler, adalet ve eşitlik bu temelde toplumsal değerleri artık kendileri için olmazsa olmaz bir ihtiyaç olarak görmüyorlar ya da sadece ülkesi için önemsemiyorlar. Bir örnekle somutlaştırabiliriz. 2000’li yılların başında İsveç’te bir Kürt kadını ailesi tarafından katledilmişti ve bu bir infiale yol açmıştı. Çok ciddi haklı toplumsal tepkiler gelişmiş. Kendisi de bir kadın olan İsveç Dışişleri Bakanı da cenaze törenine katılmıştı. Olması gereken bir tepki ve sahiplenmidir. Ancak yıllar sonra ABD ve birlikte hareket ettiği koalisyon ortakları Afganistan’a Taliban adlı kadın düşmanı bir radikal dinci örgüte teslim ettiğinde bu ülkede yaşayan milyonlarca Afgan kadını ve kız çocuğunun içine düşürüldüğü karanlığa karşı da bu batılı ülkelerin “en demokratik sistemlerinden” benzer bir sahiplenme ve itirazı beklerdik. En son kadının yaşadığı odada pencere ihtiyaç yoktur diye karar alan ve bu karanlık ruhlu yaratıklar kendi ülkelerinde rejim ve benzeri uygulamaları caiz görüyorlar. Kadın örgütleri dışında devletler çıkarları gereği kendisinden gayrısına demokratik hak ve özgürlüklerle de liberal bireyciliğe tekçil çıkarlarını daha çok önemsiyorlar. Evrensel düşünebilmek, özgürlüklere sahiplenmek insani olandır.

27 Kasım 2024 tarihinde suriye’de El-Nusra uzantısı El- Kaide ile aynı zihniyeti paylaşan HTŞ adlı silahlı çete yapılanmaları hızla Şam’a yürümeleri sonrasında yarım asırlık ömürden fazla bir süre iktidar olan Esad ailesi –rejimi- yıkılmış, ülkeyi yönetenler kaçarak kendilerinin dayandığı temel kitle olan Arap Aleviler-Nusayrileri bırakıp sadece ailelerini kurtarmışlardır. Örgütsüz bir halkın karşısında gören çete ruhlu bu yapılar Lazkiye, Tartus ve tüm Alevi-Nusayrilerin yaşadığı bölgeleri de işgal ederek onlarca Alevi ileri gelenlerini katletmişlerdir. Nasıl oldu da Suriye rejimi bir hafta on gün içinde dağıldı? 2010’lu yıllarda Arap Baharı ile birlikte ılımlı İslam tüm Ortadoğu’yu yaymak isteyen siyasal İslamcılar Batılı güçlerinin de Arap Baharı adını verdikleri süreçte kimi devletler Suriye rejimini de değiştirip oradaki sünni İslamı Müslüman Kardeşler şahsında hakim kılmak istediler. 

1990 yılı ve sonrasında özgür ve demokratik bir Ortadoğu sistemini savunan ve üç ayda savunan hem Batı’nın işgalci amaçlarını hem de bölgesel statükoculuğu aşmaya çalışan hareketler tüm bölge için bir çözüm stratejisi geliştirdiler. Bunun en önemli amaçlarından biri demokratik Ortadoğu ve halklarının eşit-özgür birliğiydi. Kapitalist sistemden günümüze dek süren tekelci çıkarları temsil eden zihniyette zirveleşen kadın kırımına karşı kadın özgürlük ideolojisini geliştirdiği endüstriyalizmin sanayileşmenin savaşları nükleer tehdidin yaşandığı dünyamızda doğal yaşamın tehdit altına alınmasına karşı ekolojik bir zihniyetin gelişimini eko-ekonomi ve doğanın korunmasını bütünsel bir stratejik hedef olarak ortaya koyarken tüm farklılıkların, dillerin, kültürlerin iç içe barış içinde yaşayacağı demokratik projesini geliştirmeye çalıştı. Reel sosyalizmi dağılmasına götüren nedenleri tahlil ederek demokratik sosyalizmin toplumsal hak ve özgürlüklerin çoğu uyumlu tahlilini ortaya koydu. Kürtlerin yaşadığı tüm ana ülkelerde savaş karşıtı, barışı önceleyen bir sistemi önce bu dar bölgede, sonra tüm Ortadoğu’da geliştirmeyi amaç edildi. Ortadoğu’da kökü derinlerde olan statükocu zihniyetin aşılması için bir rönesansın gerekliliğini ortaya koydu. Batı tandanslı kapitalist modern sistemine karşı böyle alternatif bir demokratik modernite sisteminin geliştirilmesinin önemini ortaya koyarken, zamansal akışta Ortadoğu’da mevcut sınırlarının anlamsızlaşacağını, AB sistemi ve demokrasisini aşan alternatif bir sistemin imkan dahilinde olduğunu ve hatta bu alternatifin evrensel karakteri nedeniyle küresel tarihsel toplumsal sorunlarında bir çözüm olabileceğini, bunun gerçekleşebilir olduğunu tüm boyutlarıyla tanımladı.

Bu sürecin devamında Batı’nın Irak ve Afganistan’a müdahalesi ertesinde tarihsel bölgede dinsel mezhepsel radikal hareketlerin ortaya çıkması ve bu hareketlerin –tasvip edilmeyen- özellikle Müslümanların yaşadığı coğrafyada sivil katliamlara yönelmesi, camilerde bomba patlatılması vb. dikkat çekiciydi. Her türlü savaşa ve şiddete karşı ancak “meşru savunma savaşının” meşru olduğunu düşünüyor ve bunu aşan her türlü işgalci, sömürgeci soykırıma dayalı çalışmaların reddedilmesi gerektiğine inanıyoruz. Uzak kıtalardan “önleyici savaş” adı altında Ortadoğu savaş alanına çeviren her türlü müdahalenin amacı işgal ve talandır. Çok-uluslu veya ulus-üstü/dışı tekelci sermaye yeni pazar arayışıdır.

“İslami hareket” olduğunu iddia eden IŞİD gibi hareketlerin kendi topraklarını işgal eden sömürgeci güçlere karşı herhangi bir eylemde bulunmamaları Batı’nın modernitesine karşı olduklarını iddia etseler de, bunun öyle olmadığını hayatın yalın gerçeği söylüyor. DAİŞ gibi tüm radikal grupların tüm eylemleri Batı’da faşizmin gelişmesine yol açmış, IŞİD’in beklediği Mesih’te gelmemiştir.

Yukarıda da tanımladığımız Ortadoğu’da her türlü savaş ve bölgesel müdahalenin önünü alabilecek bir çözüm seçeneği olan demokratik ulus sistemine karşıt pratikler ortaya koyan ve eylemleriyle sadece kapitalist modernite ulus-devlet sistemlerinin birer sonucu olan dinciliği, milliyetçiliği, cinsiyetçiliği ve pozitivizme hizmet eden bu radikal selefi yapıların pratiği dolaylı olarak kapitalist tekelci sermayenin hegemonya savaşlarını adeta davetiye çıkarıyor. Şu çok açık ve nettir. Batılı güçler Ortadoğu ve Doğu’da en çok da din-mezhep, etnik çelişkiye dayalı müdahalede bulunmuşlardır. Demokratik ulus projesi tüm bu çelişkilerin yapısal olduğunu, hakların doğasına bu çelişkilerin asıl  savaş ve çatışma nedeni olmadığını iddia etmektedir. Bu çelişkileri köpürten ve savaşlar çıkarıp bunun üzerinden bunun üzerinden iktidar devşiren iktidar sahipleri savaş gıdalarının bitmesini kesinlikle istemiyorlar. Bu tip çelişkiler topluma ait değildir. Bu çelişkileri yaratanlar hegemonya peşine koşan kan emici diktatöryel-sömürgeci yapılardır. 

Burada yeniden Suriye rejiminin çöküş nedenlerine değinebiliriz. Esad rejimi iktidara dayalı hegemonik sistemde ısrar etmiştir. Ülkesindeki farklılıkları tanıma ve onlarla demokratik hak ve özgürlüklere dayalı bir yaşamı paylaşmayı reddetmiştir. Parçalanmış bir ülkede merkezi ulus-devlet yapısına dayalı bir yaşamı paylaşmayı reddetmiştir. Parçalanmış bir ülkede merkezi ulus-devlet yapısında ısrar hanedanlığı çağrıştıran yönetim modeli bir başka neden olarak belirtilebilir. Her konuda olduğu gibi kendi özgücüne dayanmayan, dış güçlerin çeşitli desteğiyle açığa çıkan yapısı bazı komşu ülkelerin radikal dinci hareketlere desteği, ABD’nin uyguladığı ekonomik ambargo önemli bir dağılma nedeni olarak görülebilir. Suriye Kürtleri yıllarca kendi statülerinin tanınması bağlamında barışçıl çözümde ısrarcı olmuşlar ama rejim çözüme yanaşmayınca tıpkı Saddam rejimde olduğu gibi Kürt halkını yok sayan bir diktatöryel rejim daha tarihe karışmıştır. Bölgedeki benzer ülkelerde de bölünme paranoyaları bir hastalık olarak kendini dışa vurmuş, eğer Kürtler hak ve özgürlüklerine kavuşurlarsa iktidarları yıkılıp tuzla buz olacak sanısına kapılmış. “İktidar önce kör eder” deyimi burada da doğrulanmaktadır. Kürtler yaşadıkları tüm ana ülkelerde özgür eşit yurttaş olmak istemişlerdir. Dünyada her halkın kendini yönetme hakkı varsa demokratik seçimlerle iş başına geçen her seçilen kazanılmış hakkını kullanmalıdır. Öte yandan 21. yüzyıldayız. Bu çağ bilişim çağıdır ve bilgi sınır tanımıyor. Bu çağda da halen asimilasyonun sonuç alacağını, “beyaz kırımın” gerçekleşeceğini düşünmek akla ziyandır. Dünyanın hiçbir ulus-devletinde farklı kimliklerin, kültürlerin, dillerin, inançların birlikte yaşaması,  o ülkelerin bölünmesine yol açmamıştır. Hatta tersine kendini yaşadığı coğrafyada özgür hisseden birey aidiyet duygusunu geliştirmiştir. Burada şöyle bir tespitte bulunmak yanıltıcı olmayacaktır. “Özgürlükler Parçalamaz Birleştirir!” Dünyada bunun yığınla örneği vardır. Özgürlüklerin saklı enerji açığa çıkardığı, bırakalım çözülmeye, zenginliğe yol açtığı görülecektir. 

Ulus-devletin kapitalizm ilişkisi tüm sosyoekonomik yapılanmayı tarihte eşi görülmemiş bir derinliğine sömürüye açmasıdır. Azami iktidarlaşma biçimi olarak ulus-devlet kapitalizm sömürüyü imkan dahiline sokar. Ulus-devletin halen bir muamma olduğu da söylenir. Kendisini yapılandırmasından günümüze değin hep yüceltilen uğruna kan, can isteyen herkes için adanmış icadı olarak yansıtılan ulus-devlet kapitalizm modernitenin gerçek tanrısıdır.”

 En çok sorun üreten kurum olduğundan toplumsal sorunlara bir çözüm getirmek, bir tercih olarak görülmek, aldatma, kandırma, oyalama, her türlü sömürüyle meşgul etme, açıklıkla terbiye etme, işsizlikle yaşamdan bezdirme sıradan yaşam olayları olur. Halkların başına bela edilen bu tip yapılanmaların birer rant ve sermaye birikim şirketi gibi çalıştığı görülür. Kapitalizm toplumsal mühendislik çalışmalarını ve kurumlaşma üzerinden geliştirir. Genel bağlamda ulus-devletin karakterini ortaya koyarak bu yapılanmaya karşı özet bir alternatif olası çözüm yollarını sıralayacak olursak; ulus-devletçi sistemlerin toplumsallığını son 500 yıllık tarihinde insanlığa verdiği ve onun yaşamına kattığı ciddi bir değer yoktur. Kimi temel başlıklarla ulus-devletin anti-toplumcu karakterini ortaya koymaya çalışalım:

1. Burjuvazinin kâr-sermaye tekeli oluşturmak için kendisine ait bir pazar oluşumunu öne koymuştur.

2. Bunu yaparken tüm toplumsal farklılıkları yok saymayı, tektip homojen bir toplum hedefleyerek nihayetinde toplumkırıma neden olmuştur.

3. İnsanlık hiçbir dönemde ulus-devletin örgütlediği coğrafyaları parçalayan yeryüzünde katı bir sınır çizmemiştir. Ulus-devlet dünyamızı katı sınırlarla parsellemiştir.

4. Ulus-devlet hegemon sınıfa göre emeğini sömürüp her işe koşturacağı ruhu ve yüreği teslim alınmış yurttaş imalat merkezleri örgütler. Bu görevi esaslı okullar, kışlalar, ibadet merkezleri ve resmi ritüellerdir.

5. Ulus-devlet sömürüye alan açmak için toplumsal mühendislik çalışması yaparken soykırım ve kültürkırım ile birlikte en çok da ahlaki-politik toplumu hedefler. Ahlakın yerine hukuku ikame eder.

6. Bunun için dinciliği, milliyetçiliği, toplumsal cinsiyetçiliği ve pozitivizmi etkili kullanılır.

7. Toplumsal hakikat paramparça edilir, insanın zihniyeti dumura uğratılır.

8. Doğanın bir parçası olan toplumu doğaya yabancılaştırırken, ekolojik çevreyıkıma uğratır.

9. Azami kâr ve sermaye tekeli ve bir avuç iktidar elitinin çıkarları için her şey yapılır.

10. İktidar ve devletin sızmadığı tek bir toplumsal gözenek bırakılmaz.

11. Ulus-devlet kadını en gelişmiş iktidar ve sermaye aracı olarak kullanmaya büyük özen gösterir. Bu bağlamda geliştirilen kadın köleliği tüm köleliklerin zemini kılınır. 

12.Ulus-devlet iktidarın tekelci çağında azami kârı hedeflerken, aşırı kentleşme, nüfus yoğunluğu ile işsizliğe yol açarken kentler ucuz işgücü alanına çevrilir.

13. Ulus-devlet herhangi bir iktidar biçimi değildir. Devlet iktidarının en gelişmiş biçim olmaktan öte faşizmi içine geliştiren bir devlet biçimidir.

14. Ulus-devlet organizasyonları kimi reformlar yaparak tekelci emperyal yayılmanın yeni pazar arayışlarının önünü açmak ucuz hammadde, işgücü ve azami kâr için yeni pazar kendisiyle birlikte sınırları aşarak küreselleşme getirse de küreselleşme kimi ulus-devletler açısından iç sorunları azaltmak, toplum-devlet bünyesine kimi yumuşamalara gitmek, egemen sınıfın karakterine birleşimi anlatmaz. Kendi ana ülkesine ulus-devleti esneterek farklı coğrafyalarda her türlü hile ve sahtekarlıkla sömürüyle daha fazla kâr elde etmenin yolunu bulmakta zorluk çekmeyecektir. O nedenle azami kâr tekelci sermayenin yegane amacı olmayı sürdürecektir.

20. yüzyılın ilk çeyreğinde kapitalizmin liberal ideolojisine dayalı her türlü toplumsal hak ve özgürlüklerin sadece egemenlerin haklarını gözettiği oranda geçerli olduğunu gördük. Filistin’de işlenen soykırıma karşı Batı dünyasının temel toplumsal hakları yok sayılmış, milyonlarca insanın soykırımını tüm dünya canlı seyretmiştir. Tarihsel toplum için günümüzün medeni denilen uygarlığından bir çözüm beklemek gaflet olur. Kapitalist-emperyalist sisteme ve onun hegemonik gerçeğine karşı bu sistem artık ömrünü doldurdu. Alternatif bir sisteme acil ihtiyaç var diyebilecek noktadayız. Bu alternatifin nasılına dair halklar, ezilen toplumsal kesimler özgür bir dünyada yaşama umudunu koruyanlar çok şey söylüyorlar. Herkes tartışacak ve kendi hakikatine dayalı çözümü kendi ana yurdunda tüm tarihsel direnişlerden dersler çıkararak geliştireceklerdir.

Alternatif bir sistem düşünüldüğünde beş binlik uygarlık sisteminin yürüdüğü yollar-devletçi bir zihniyet ve kültürün sonucudur. O vakit temelde iktidarcılığa, devletçiliğe ve onun tuzaklarına düşmeden, özgür topluma dayalı iktidar karşıtı ve olumlu hiyerarşiyi önemseyen demokratik bir zihniyet inşası olmazsa olmaz kabilindedir. Kendi kendini tüm toplumsal yaşamda örgütleyerek yönetme ve bunun kavramlarını oluşturmak olanak dahilindedir. Anlatı boyunca eleştirilen tüm olumsuzlukların tersini düşündüğümüzde bizim için geçerli olacak yol ve yöntemleri de kendiliğinden açığa çıkacaktır. Binlerce yıl  halklar iktidarsız ve devletsiz yaşamış ve kendi yaşamlarını kolaylıkla organize etmişlerdir. Bu bağlamda tarihsel toplumun geleneği ve kültürü önemli bir zemin sunuyor. İlk kök hücre bağlamında düşündüğümüzde bu evrensel bir özellik olarak da tarihsel toplumun hafızasında canlıdır. Ulus-devlet krizi ve bunun kapitalizmle bağına yoğunca değindik. Burada Marksizmin ilk doğuş sürecine bir göz atmakta yarar vardır. Marksizm kendisini bilimsel sosyalizm adı altında örgütlemeye başladığında kapitalist sistem henüz tam olgunluk sürecinde bile değildir. Kapitalizmin bir vahşi hakikatinden söz etmekle birlikte, son yüz elli yılı aşkın zamanda esnek zihniyetiyle pek çok kez kendini restorasyondan geçirmiş, değişim-dönüşüme açık tutmuştur. Kapitalizm için halkların özgürlük seçeneği olamaz. Bu tespiten hareket edersek Marksizmin kendi zamanı içindeki hataları, yetmezlikleri, yanlış tahlilleri boyutuna girmeden şunu söyleyebiliriz. Beş bin yıllık egemenlikçi tarihte merkezi bir sistem kendi önünü tamamlayıp toplumsal gelişimin önünde engel olmadan evvel bu sisteme karşı alternatif geliştirmek bir sonuç vermeyecektir -ki Marksizm hiçbir zaman alternatif bir sistem geliştirememiştir- tahlillerin çoğunluğu tarihsel zamanda geçerliliğini kaybetmiştir. Reel sosyalizmin çözülüşünün nedeni salt yanlış uygulamalar değildir.Yığınla yanlış tahlillerdir de.

Şimdi yirmi birinci yüzyılda yaşıyoruz. Devletçi iktidarcı uygarlık sistemi sürdüremezliği netleşmiştir. İçinden geçtiğimiz kaos ve kriz süreci bunun açık örneğidir. Bugün geldiğimiz noktada acil olarak halkların özgürlük seçeneğine ihtiyaç vardır. 21. yüzyılının ilk çeyreğinde dünyamızda yaşanan sorunlar tek başına gezegenimiz için alarm zilleri çaldırır. Devlet ve iktidarın gücünü törpüleyerek demokratikleşmese de toplumun yönetime dahil olmasında adımlar atılmazsa eğer gezegenimiz bu sistemin yarattığı kötülüğü ne kadar taşıyabilir belirsizdir.

Doğulu bir bilge “Hazineler yitirildiği yerde aranır” demiştir. İnsanlık kendi gerçek hazinesi değerlerini Ortadoğu’da kaybetti. Sözünü ettiğimiz kötülük insanın bedene bir virüs gibi burada yayılır. Bu ölümcül virüs günümüzde toplumsal kanserleşmeye yol açan kapitalist tekelci sermaye sisteminde artık zirve yapmıştır. Toplumsallık ölümcül bir hastalığı tedavi etmesi etmek istiyorsa o vakit bu hastalığı yaratan ilk nedene ulaşmak, o hastalığa yol açan mikrobun neden kaynaklandığını tespit ederek, bu hastalığın tüm gelişim aşamalarının, yan etkilerini tahlil edip bir panzehir bulmalıdır. “Şaman, yaşlı erkek, güçlü kurnaz adam” üçlü eril ittifakın zihniyetinde oluşan mikrop önce hiyerarşik sistemi ardından beş bin yıllık merkezi uygarlık sisteminin doğuşuna dönüşerek yola çıkmıştır. Binlerce yıllık uygarlık sistemiyle sistemi o ilk mikrobu bünyesinde ataerkil bir sistemin özelliği olarak da geliştirilmiş dönüşümü olarak büyümüş insanlığı tehdit eden devasa sonuçları yaratmıştır.

Geliştirilecek panzehiri ile nekahat süreci beş bin yıl sürmeyecektir elbet ama başta vurguladığımız gibi ana kadın toplumsallığın cenneti de erkenden oluşmayacaktır. Devlet artı demokrasi gerçekliğini en basitinden en karmaşıklığına tek bir bireyin demokratik bir zihniyete kavuşup kendini toplumsallığın her alanında örgütlemesinden geçerek, buna değer biçilerek bıkmadan, usanmadan takılmadan yürümesidir. Bilişim çağı toplumsal bilinçlenmeyi de yaratıyor. Her türlü bilinçlenme ile toplumu oluşturan tüm kesimler işçiler, köylüler, ezilenler, sömürülenler, kadınlar, gençler, köy ve tarım toplumu her türlü sivil toplum, birleşenleri ekolojistler, savaş karşıtı örgütler, devletsiz halklar organizasyonları, sosyalistler özellikle bu sistemin tüm mağdurları demokratik modern tüm alanlarında radikal demokrasi çerçevesinde bulaşıp örgütlenerek devletle devlete ihtiyaç duymadan da sivil alanda pek çok toplumsal çalışmalarını kendileri yapabilecek yatay demokrasi esas alarak tüm yerleşim alanlarında meclisler olarak da kendilerini örgütleyebilirler. Sistemin içinde ama sistemin zihniyetinin dışına çıkarak her türlü dinciliği, milliyetçiliği, cinsiyetçiliği, pozitif bilimciliği aşarak ve bu zihniyetin karşı kutbunda ve demokratik ulus zihniyetine denk bir yaşamı geliştirerek özgür bir toplum kurmak kaçınılmazdır.

Genel toplumsallığın en büyük dezavantajı  hangi yolda yürüyeceğini bilememesidir. Ancak demokratik uygarlığın ana nehrine insanlığı götürecek yollar dünyamızın tüm yerellerinde ona özgü olabilir. Fotoğrafa tersten bakarsak bir tarih ağacının dallarından köküne,  gövdesine doğru her dalın ucu bir odacık ya da bir dere ve her dere ana nehre doğru akarak gövdeye bir de yerin iradesini gövdede birleşiminin iradesini göstermek durumdadır. Bu milyonların kolektif komünal iradesinin eseri olarak açığa çıkacaktır. Elbette toplumsallığımız demokratik uygarlığın yeni doğasına götüren kelebek etkisi başlamıştır. Savaşların, ölümlerin, talanın, tekelci hegemonyanın, nükleer tehdidin, kadın, doğa ve ekolojikkırımın son bulacağı gezegenimizde toplumsallık “Ana’ya Dönüşü” (Amargi) sağlayabilirse üçüncü doğanın canlılığı dünyamızı iyileştirecek ve mavi gezegenimiz güneşin çevresinde yörüngesinde dönen tüm gezegenlerden daha görkemli ışıldayacak, evrende var olmaya devam edecektir.

Gelecek kuşakların nasipleneceği böyle bir dünyanın özlemiyle.

 

Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.