Düşünce ve Kuram Dergisi

Siyasal, Demokratik Mücadele Meşruluk ve Yasallık

Hasan Aşkın

Meşruluk Arapça bir kelime olup yasallık anlamındadır. Yasal olan meşru, meşru olan ise yasal olandır. Bu olgu modern iktidar toplum ilişkilerinin düzenlenmesinde başat rol oynar.

Devletçi ve iktidarcı yapılarda meşruluk ve yasallık hep sorun olagelmiştir. Sümer Kent devletleriyle başlayan bu sorun günümüz modern ulus-devlet yapılarına gelinceye kadar devam eder. Siyasal yapıların sürekli olarak yaşadıkları meşruiyet sorunu ve bunun yasal, hukuksal yolla çözme arayışları varoluşsal sorunlarından kaynaklıdır. Devletli yapılardaki siyasal oluşumlar, topluma rağmen toplum üstü bir yapı olarak azami karı, sömürüyü hedeflediklerinden sürekli olarak toplumla, toplumsal dinamiklerle sorunlu ve çatışmalıdırlar. Toplum tarafından kabul görme, rızalarını almayı otoritelerinin devamı için gerekli görürler. Bu nedenle varlıklarını kutsal, tanrısal olanla özdeşleştirmeleri, meşruiyetlerinin kaynağını kutsal olana dayandırmaları bu arayışın sonucudur. İlk ve Orta Çağ iktidar yapıları iktidarlarının kaynağını Tanrı’ya dayandırırlar. Bu iktidarlara meşruluk sağladığı gibi, hesap verebilirliği de toplum dışı kılar. Her şey kral, tanrı adına yapılırdı. Kutsiyete dayandırılan her uygulama karşısında toplumdan itaat beklenirdi. Yasa tanrının sözüdür. Lanetli kılınmış toplum ise; yasa, tanrı sözü karşısında itaati kulluk görevi olarak tartışmasız kabul etmelidir.

Modern dönemde iktidar-tanrı özdeşliği yerine iktidar-yasa özdeşliğine bırakacaktır. Tanrıdan, onun kutsiyetinden alınan meşruluk artık hukuk çerçevesinde oluşturulan yasalarda aranacaktır. Modern siyasetin laik yasalarıyla, İlk ve Orta Çağın tanrısal kaynaklı karal sözü arasında özde hiçbir fark olmayacaktır. Her ikisi de siyasal iktidarın meşruluğunu sağlayan, ona muktedir olma hakkını ve yetkisini verir. Oluşan devlet ve kurumları “yasalar” ile meşruluk oluşturdukları için artık meşruluk dışarda aranmaz. Yasalar devlete “doğal” meşruluk sağlar. Hukukun üstünlüğü ile yasalar birey, toplum ve kurumlar üstü olarak kabul görsede, devleti yüce çıkarları devlet kurumlarını ve toplumu yönetme görevi ve sorumluluğunu siyasal partilere ihale ederek yasal sistemin, siyasal ayağını oluşturur.

Modern siyasal sistem de yasanın çıkarılma yetkisi kraldan “seçilmiş” toplum temsilcilerine devredilir. Bu şekilde Orta Çağdaki egemenliğin kaynağı tanrıdan sözde topluma geçer. Artık “Egemenlik kayıtsız şartsız, koşulsuz milletindir.” İktidar meşruluk arayışını lanetli kıldığı toplumu kutsamakta bulur. Toplum dışı olan, toplum üstü konumlanmış, ama sömürü için her türlü baskı, şiddet ve uygulamayı mübah kabul eden bir gücün meşruiyet kaynağını halka dayandırılması zekice olup, toplumsal hissiyata hitap eder. Özün de ise, iktidar eliti egemenlik hakkını elinde tutar. Egemen olan yasa yapar, bunu uygulamak için zordaki her yöntemi kullanmak için yasalarla destekler. Ama kendisini yasalara bağlamaz, onları dilediği gibi değiştirebilir. Yasa; özünde egemen olanındır. Egemen olan yasanın üstündedir. Yurttaş, toplum yasananın haklılığını, gerekliliği ya da geçerliliği hakkında söz söyleme hakkına sahip değildir.

İktidarcı sistemin temeli yapılan hukuk sorunludur. İdealize edilmiş değerlerin temsilinden uzaktır. “Hak ve adaletle tüm bağlarına rağmen hukukun esas işlevi, devlet iktidarının kendisiyle daha da pekiştirilip toplumsal alanı gittikçe daraltmasıdır.”[1] Hukuktaki hak olgusu haklılık ya da adaletle ilintilendirilemez. Tanrı ile kendisini özdeşleştiren iktidar, hak kavramını da tanrıyla, dolayısıyla kendisiyle özdeşleştirerek her şeyi kendisine hak görür. Hukuk; ilişkileri düzenleyen, sınırları belirleyen yasalardan çok, her türlü egemenlik hakkını, uygulama gücünü (uyruklarını harekete geçirme ve sınırlamada) kullanma yetkisini iktidara vererek, onu zor, şiddet dahi her hakkı kullanmada meşru kılar. Bu anlamda yasa ve meşruluk modern hukukta birbirini bütünleyen tek anlamda birleşen kavramlardır.

 

İktidarın Yasallığı

Hukuk ve yasalar her türlü maskelemeyle iktidarın meşruluğunu sabitleyip otoritelerinin kurumlaşmasını sağlar. Otoritelerini ise çıkardıkları yasalarla güçlendirirler. Hobbes, Leviathan kitabında yasa koyucu olarak tek meşru güç devleti kabul görür. Bu meşru güç yasalarla kendi meşruiyetini oluşturur. Yasalar her zaman için birey ve toplum önüne konan otoritedir. Bunun düşünce kalıplarıyla doğal ya da toplumsal kılınması onun baskıcı karakterini değiştirmez. Yasanın haklılığının meşru iktidara dayandırılması, iktidarın meşruiyetinin ise yasalara dayandırılması ciddi bir manipülasyondur. Yasalar kesinlikle iktidar sınırları değil, iktidar araçlardır. Adaleti egemen kılma yolu değil, çıkarlara hizmet ettirme yoludur.

Liberal siyaset felsefecileri ve bilimcileri, siyaset kurumunu devletçi yapı ile özdeşleştirir. İktidara, kimi “Toplumsal Sözleşme” teorileri ve toplumsal yapının oluşturucu rolünü verirler. Barbar ve vahşi insanın uygarlaştırılması hikayesi devletin başarı hanesine yazılır. Siyaseti, devlet tekelinde toplum üstü bir kurum olarak kabulü ve olmazsa olmazı, bu tarzda bilimleştirerek her türlü toplumsal mühendisliğe ve müdahaleye zemin hazırlanır. Devlet varoluşun temeli, tüm sorunların çözüm mercii olarak hukuk ve yasaların temeli yapılır. Aynı şekilde “adalet mülkün temelidir” ifadesinde olduğu gibi hukukta devletin temeli yapılır. Bu hukuk ile iktidar arasında varoluşsal bir ilişkidir.

Meşruluk tartışması siyaset biliminde politik bir sisteme, devlete ya da hükümete itaat edilip benimsenmesi, rıza gösterilip onaylanması üzerinden yürütülür. Pozitif bilimcilik bu tartışmayı yasallık içerisinde neticelendirecek, yasal olanı meşru kabul eder. Tüm siyasal alan buna göre dizayn edilip, toplumsal ilişkilere yansıtılır. Oluşan siyasal sistemin yasal sınırları içerisinde siyasal partiler, dernekler, örgütler vb. sivil yapılanmalara gidilir. Devlet dışı bu oluşumlar farklı kimlikleri, çıkarları, düşünceleri temsil iddiasıyla varoluşlarını izah ederler. Bu alt birimler, özünde toplum üstü konumlanmış devletin oluşturmuş olduğu; yasal çerçevede meşru olarak toplumu üst siyasal sisteme bağlarlar.

Her yasallık meşruluk zemini oluşturmaz. Siyasal iradenin kendisi oluşturmuş olduğu yasalara göre yasal olması ve aynı yasalara göre toplumsal kabul görmesi bu yapıları meşru kılmaz. Toplumsal sorunların kriz ve bunalım düzeyi meşruiyetinde krizini oluşturur. Kapitalist sistem ve ulus-devlet oluşumları özünde kriz sistemleridir. Ulus-devletler varoluşu gereği kendisini red, inkar, imha ve asimilasyon üzerine tekçi bir zihniyetle inşa eder. Bu toplumsal doğaya, toplulukların varlıklarına yönelik en büyük tehdit ve tehlikedir. Ulus-devletin yasal ve toplumsal zemini, yapılan vatandaşlık ilişkisi eşit, adil ve özgür bir sistem olma özelliğini taşımaz. Salt toplumsal tektipleştirmeyi değil, bitki ve hayvanların DNA’sıyla oynayarak doğayıda tektipleştirmeyi amaçlayan, modern iktidar-teba, efendi-köle ilişkilerinin yasalarla meşru kılınmış halidir. Yasallık iktidarın meşru olan yüzü değil, karanlıkta bırakılan toplum dışı karakteridir. İktidarcı yapılar oluşturulan yasalarla temelde toplumun, iktidar dışı dinamiklerin davranışlarını kodlarlar.

Esasında meşruluk ya da yasallık toplum üstü bir yapı olarak, topluma rağmen varlık oluşturan kurumlar bütünü olan devletin oluşturduğu siyasal sistemde değildir. Toplumun doğasına uygun, onun ihtiyaçları ve dinamikleri üzerinden ahlaki ve demokratik değerleri ile biçimlenen bir politika ve bunun öz yönetim olarak şekillenmesinde, temsiliyetinde aranmalıdır.

 

Demokrasinin Yasa Dışı Karakteri ve Meşru Direnme Hakkı

Toplumu doğasından koparılmış, toplum üstü kılınmış, devlet ve kurumlarıyla özdeşleştirilmiş siyaset anlayışı, bugünkü tüm sorunların kaynağıdır. Sorun çözen değil, sorun üreten konumdadır. Birey, toplum ve doğayla ilgili hiçbir sorun yoktur ki, bu siyaset mantalitesinin ve uygulamalarının sonucu olmasın. Bugün her sorun özünde siyasaldır. Çözümü de siyasal olmak durumundadır. Ekonomik, ekolojik, kültürel, sosyal, özgürlük, adalet vb. daha da çoğaltılabilecek sorunlar kendine has yönleri olsada kaynağını siyasi sorunlardan alır. Yaşanan tüm sorunların çözümü de, bu sorun üreten iktidarcı siyaset anlayışının dışında toplumun doğasına uygun, onun değerlerini yansıtan ahlaki, politik ve demokratik olmak zorundadır. Bu nedenle demokratik siyasal mücadele kaçınılmaz olarak yasalarla çizilen meşru ve yasal olanın dışında bir realiteden kaynağını almak zorundadır.

Demokrasi iktidar karşıtı toplumsal karakteriyle geniş bir mücadele alanı oluşturmaktadır. Demokrasi geniş anlamda devlet ve iktidar tanımamış toplulukların kendilerini yönetmesi olarak tanımlanabilir. Dar anlamda demokrasi ile iktidar ve devlet olgularının yoğunca yaşadığı toplumdaki iktidar ve devlet yönetiminin dışında kalan öz yönetimleri bu kapsamda değerlendirmek mümkündür.[2] Demokrasi sahip olduğu geniş toplumsal değerler ve potansiyeliyle siyasal mücadeleye temel teşkil edip, kaynaklık edebilecek tüm niteliklere sahiptir.

Sümerlerle başlayan beş bin yıllık iktidarcı yapıya paralel, toplumların iktidar dışı tüm dinamiklerin kendi varlıklarını, kimliklerini, özgürlüklerini koruma mücadelesi hep varolagelmiştir. Hukuki ve meşru olanı doğru kılan, hak olarak ele aldığımızda toplumsal hareketleri bunun merkezine koyabiliriz. Asilik, sapkınlık, lanetlilik olarak yasadışı kabul edilen bu toplumsal hareketler hiçbir zaman kendi varlığı dışından, kendisine yabancı iktidarcı oluşumlara yasallık ve meşruluk tanımamıştır. Bu ilişki hep sorunlu, tartışmalı ve çatışmalı olmuştur.

Tanrıça İnanna’nın, Tanrı Enki tarafından çalınan 104 Me’lerini (uygarlık buluşları) geri almak için verdiği mücadele kadın şahsında eril iktidara karşı toplumsal direnişin ilklerinden birini temsil eder. Komünal bilinç ve hareket olan kabile yapılanması özü gereği uygarlıkçı sisteme karşı hep bir varoluş direniş ve savaşımı içerisinde olmuştur. Özünde ahlaki-politik toplumun eşitlikçi, özgürlük özlemlerini cennet ve öbür dünya ile ifadeye kavuşturan inanç yapıları, tek tanrılı dinler, mezhep ve tarikatların iktidarcı yapılara karşı meşru direnme hareketleri olarak kabul etmek gerekir. Farklı coğrafya ve kültürlerde aynı dönemlere denk gelen Konfüçyüs, Budha, Zerdüşt ve Sokrates’in çıkışı toplumsal gelenekten beslenen ahlaki, politik ve demokratik esaslar üzerine ahlaki bir çıkışı, başkaldırı niteliğindedir. Köleciliği, en azami zorbalığına karşı, ahlaki bir karşı koyuştur. Buna Orta Çağdaki toplumsal hareketleri, inanç gruplarını, mezhepsel çıkışları, köylü isyanlarını, emekçi sınıfın devrimci mücadelesini ve günümüz ulusal, sınıfsal ve her türlü toplumsal dinamiğin eylemsel refleksini eklemek mümkündür. Burada dönemler, coğrafyalar, talepler, toplumsal dinamikler farklı olsada, tüm direnişler özünde meşru direnme haklarının kullanılmasıdır.

Siyasal alanda yasallık ve meşruluk ciddi bir karşıtlık diyalektiği içerisinde işler. İktidarcı siyaset kendisini yasal ve meşru kılma çabasına toplumsal dinamikleri, karşıtlarını, meşru olmayan ve yasa dışı olarak ötekileştirir. Demokratik siyasal mücadele içerisinde meşruluk yada yasallık tartışması, çizilen devlet siyasetinin dışına çıkamamaktır, demokrasi özü gereği her türlü meşruluğa sahiptir. Demokrasi salt yönetim sorununu çözme yöntemi değildir. Bunun ötesinde toplum karşıtı iktidarcı yapı karşısında meşru direnme hak ve mücadelesidir.

Demokratik siyasal mücadele yasalarla çizilmiş sınırları kendisine engel olarak görmez. Bu mücadelenin sınırlarını toplumsal ihtiyaçtan kaynağını alan ahlaki politik değerleri oluşturur. Meşru olan, demokrasinin karakterine uygun demokratik mücadelenin sınırsızlığıdır. Sınırlarının ölçüsü kendi evrensel değerleridir.

Devletçi yasalara karşıtlık yasasızlık değildir. Bu yüzden yeni ihtiyaç ve ilşkileriyle karmaşıklaşan yapıyı düzenleyecek kurallara muhakkak ihtiyaç vardır. Toplumun toplumsal değerler üzerinden yasa, kural ve ilişkiselliği oluşmak durumundadır. Toplumun ahlaki, politik ve demokratik değerleri dışında, özgürlükçü olmayan tüm yasalar topluma giydirilmeye çalışılan deli gömleği olarak kabul görmelidir. Ahlakı ortadan kaldırılan toplumlar yasalarla kafeslenirler. Bu nedenle demokratik siyasal mücadelenin yasal olanın dışında düşünsel, irade ve eylemsel kılınmış direnişi yasaya karşı bir çıkış değil, yasal kılınmış toplum karşıtı iktidarcı sistemedir. Bu nedenle her meşru mücadele yasal zeminde olmayabilir. Ancak bu onun doğruluğuna haklılığına gölge düşürmez.

Yasaların temel iki boyutu vardır. Birincisi sınırlayıcılığı; ikincisi ise koruyuculuğudur. İktidarcı yapılarda yasalar genelde elit sınıfın çıkarları içi, toplumu sınırlamayı amaçlar. Yasaların bu özelliği çok fazla ön plana çıkar ve bu da sorun oluşturur. Diğer yandan yasaların fazlasıyla idealize edilen, ancak çok az uygulama alanı bulan koruyuculuk özelliğidir. Yasaların bu ikinci özelliğinin kaynağı toplumsaldır. Zayıf olanın, yaşam şansı az olanın toplumsal ahlak temelinde pozitif ayrımcılığa uğramasıdır. Toplumsal, kültürel, inançsal vb. ahlaki temeli olan her yapıda bunu görmek mümkün. Kadın, çocuk, yetim vb. toplumsal ahlakta korunması gerekenin haksızlığa uğraması durumunda bu ayıp, günah ve zulüm olarak görülüp tepkiyle karşılanır. Bunun kapsamı hukuksal sistemde genişletilir. Etnik, inançsal, kültürel vb azınlığın haklarından kadın, çocuk, hayvanlar ve doğanın korunması yasalarla güvenceye alınır. Yasaların niteliği bu şekilde toplumsal kılınıp, meşruluk sağlanıp kabul görür. Ancak yasalarla iktidarın sınırlanıp, toplum ve doğanın konuşması gerekirken; toplum, doğa ve birey sınırlanıp iktidar korunmaktadır.

İktidar varoluşu gereği azami sömürüyü hedefler. Toplum ve doğa bu amacın vazgeçilmez uygulama alanına dönüştürülür. Yasalardaki koruyuculuk yok sayılıp, temel haklar çiğnenir. Çıkarılan yasalarla ekonomik gasp azami seviyeye çıkarılır. Kadına yönelik şiddet erkeğin doğal hakkı görülüp, adli işleme bile tabi tutulmaz. Cinayetler namusu koruma olarak görüp iyi hale tabi tutulur. Farklı kültür, inanç ve etnik yapılar ulus-devletin tekçi zihniyeti gereği yaşamın rutininde aşağılanıp yeri hatırlatılır. Tüm farklılıkların hakları üst kimlikte onure edildikleri safsatasıyla yasal uygulamalar savunulur. Doğa ise, baştan sona talana açılır. Bu konudaki eleştirel düşünceler, hak talepleri yasa dışı, provokatif yaklaşımlar olarak kriminalize edilip, kurumlar kapatılır.

Yasalar amaç ve hedeflendikleriyle anlam kazanırlar. Yasaların pozitif yönü hep ahlaki boyutuna işarettir. Oluşturulmuş yasalar eğer iktidarı sınırlayıp, koruyuculuk rolünü oynamıyorsa, yasaların meşruiyeti tartışmalıdır. Meşruluğunu toplumsallıktan alan yasalar, toplum karşıtı uygulamaların merkezi olduğu andan itibaren toplumun meşru direnme hakkı devreye girer. Hiçbir yasa, yasallık toplumsallığın, toplumun varlığı üzerinde değildir. Tüm toplumsal dinamikler, toplumun doğasında olan ahlaki, politik esaslarda, demokratik ve özgürlükçü ilkelerle kendi toplumsal direnme yasallığını ve öz savunmasını oluşturur. Varlığı tehlikede olan her canlı ve toplumsal yapı için direniş kutsiyet derecesindedir. Bu konum ona her türlü yasa dışılık karşısında meşruluğu sağlar. Tartışılmaz ve devredilemez haklardan kaynağını alan direnme hakkı hiçbir yasal engelle sınırlandırılamaz.

Kapitalist modernitenin ulus-devlet yapısında vatandaşlık ilişkileri temel alınarak oluşturulan yasal sistem kutsanır. Bu yasal sistemde tüm vatandaşlar yasalar karşısında eşit kılınmıştır. Tek istisna devletin bunu kendi lehine bozmasıdır. Buradaki söz konusu olan eşitlik toplumsal adalet değildir. Aynılaştırılan, teba kılınan toplumun eşitliğidir. Asıl olan herkesin yasalar karşısında eşitliği değildir. Tüm toplumsal farklılıkları, dinamiklerin ve bireyin yasalarla haklarının garantilenerek özgünlüklerinin ve özgürlüklerinin korunmasıdır. Doğa, toplum ve birey dengesinin gözetilmesidir. Bu nedenle; ya yasalar toplumların ihtiyaçları, doğal yapıları ve değerleri gözetilerek ahlaki, politik, demokratik ve kadın özgürlüğü esaslarında bir konsensüsle yeniden yapılandırılır. Ya da iktidar dışındaki güçlerin aynı esaslar üzerinden devlet yasaları dışında kendi yasalarını oluşturmaları gerekecektir.

Demokratik siyaset sivil toplum alanıdır. Devlet, iktidar dışı bir konuma sahiptir. Toplum üstü konumlanmış, iktidarcı yapı karşısında toplumun kendisini örgütleme, temsil etme, eğitip geliştirme, örgütleyip yönetme alanını oluşturur. Toplumun her kesimine ve kimliğine kendini ifade etme ve siyasi güç olma olanağı sunar. Toplumu toplum yapan tüm değerleri yeniden toplumu kazandırma koşullarını sağlar. Toplumun yeniden doğal dengesine kavuşmasının önünü açar. Bu da iktidarcı yapıların toplum dışına itilip nötr hale getirilmesiyle mümkündür. Burada esas olan demokratik siyasal mücadeledir. Toplumun düşünce, karar ve eylem gücü kazanmasıyla, bunu meşru ve haklı olan direnişine yansıtmasıyla mümkündür. Direniş varoluşun olmazsa olmazı yaşam hakkının eylemsel kılınmasıdır. Direnme, doğanın bütünlüğünde olduğu kadar doğadaki her canlı cansız varlığın en doğal refleksidir. Yaşam hakkı elinden alınmaya çalışılan canlının kendisini savunmasındaki şaşırtan özellikleri kadar, özgürce akışı engellenen suların öfke dolu intikamı gibi olaylar doğanın dile gelmiş yaşam hakkı arayışı ve direnme refleksidir. Bu toplumsal doğada çok daha farklıdır. Toplum da bu düşünce, irade ve eylemde ifadeye kavuşur. Bu salt fiziksel var olma savaşı değildir. Aynı şekilde doğa ve toplumdaki özgürlük arayışının ifadeye kavuşmasıdır. Özgürlük her varlıksal yönelimin içsel nedenidir.

“Bir toplum için en hayati, ahlaki, bilimsel ve estetik görev öz yönetim gücüne erişmektir.”[3] Özyönetimi iktidarcı siyasetin alternatifi olarak konumlandırmak ve demokratik siyasal mücadelenin önceliği olarak belirlemek mümkün. Toplumların doğasında ahlaki bir ilke olarak var olan politika ve özyönetimleri, iktidarcı siyaset anlayışında ilkel geri kabul edilip, devlet kurumunun tüm karar ve uygulamaları yüksek siyaset olarak kabul edilir. Aşiret ve kabile yapıları çağ dışı olarak dışlanır. Toplumsal tepki ve eylemlilikler yığınların kendilendeğinci hareketi olarak lanse edilip aşağılanır. Örgüte dönüşmüş organizasyonlar ise, terörist gruplar olarak kriminalize edilip dış mihrakların kışkırtması olarak iç politika malzemesi yapılır. Tüm toplumsal dinamiklerin hak talep eden eylemleri yasa dışı ilan edilip, her türlü baskı ve şiddet normalleştirilir. Hiçbir meşruluk dayanağı olmayan iktidarcı yapıların toplumsal dinamikleri, demokrasi güçlerini yasadışı ve meşru olmayan karşıtlaştırmanın temelinde kendi meşruiyet sorunu vardır.

“Öz yönetim sorunu kendisini demokrasi olarak somutlaştırmaktadır.[4] Toplumsal yönetim sorunları çözülmedikçe, tüm toplumsal sorunlar kaynağını buradan alıp, birbirini besleyen sorunlar yumağına dönüşecektir. Özyönetimini oluşturmamış bir toplum tüm tehdit ve tehlikelere açıktır. Ekonomik, siyasal ve savunma dahil her türlü sorunla karşı karşıyadır.

Demokratik toplum modeli homojen bir toplum modeli değildir. Tüm toplumsal yapıların, dinamiklerin, farklı inanç, etnik, kültürel, siyasal, ekolojik ve benzerlerinden tutalım; anarşistinden, kanarya sevenler derneğine kadar her kesimin kendini rengiyle kimliğiyle ifade edip konumlandırdığı bir realite sunar. Burada çimento rolünü ahlaki, politik ve demokratik esaslarda eşit, adil ve özgürlük değerleri oluşturur. Tüm farklılıklar bir bütünlük içerisinde özgünlükleriyle demokratik siyasette, demokratik siyasal mücadelede ifadeye kavuşturmak mümkün.

Demokrasi, hak, adalet, özgürlük mücadelesinin en zengin yöntemlerini, tüm yaratıcılığıyla geliştirilmesinin zeminini sunar. Demokratik mücadelenin önceliği barışçıl mücadele yöntemidir. Ancak bu çizilen sınırlar içerisinde salt düzene dayalı talep ile, yasa ile sınırlı olanın amaçlanması değildir. Eylemlerin demokratik çerçevede kalması çağrılarından kasıt, yasal sınırların dışına çıkmamasıdır ki, bu demokratik mücadelenin özüne terstir. Demokratik mücadele de özsavunma esastır. Burada savaş, çatışma dışı yöntemler öncelik taşısa da, toplum ve demokrasi karşıtı iktidar karşısında her türlü direniş hakkını meşru kabul eder. Bu yeri geldiğinde diyalog, uzlaşma; yeri geldiğinde ise çatışmadır. İktidarın karakteri, hukuksal niteliği ve oluşturduğu sorunsallık göz önüne alındığında, siyasal demokratik mücadele devleti, çizmiş olduğu yasal sınırlarda değil, sınırların ötesinde bir mücadele olmak zorundadır. İktidarın çizdiği yasal statü hiçbir toplumsal dinamiğin demokratik hareketin sınırlarını oluşturamaz. Kendini yasal kılmış iktidrcı sisteme karşı mücadele yasal sınırlarda kalamaz. Elbette yasal sınırlardan yararlanılır. Ancak bununla sınırlılık; örülen duvar, ağlar arasında nefessiz, hareketsi kalmaktır.

Kapitalist sistemde zarara uğramayan tek bir canlı yoktur. Tüm varlıklar doğa, toplum ve en küçük birim ve bireyleri bir varlık ve yokluk savaşımı içindedirler. Bu savaşım yaşam hakkı, direniş hakkı olarak demokratik siyasal mücadelede anlam bulmaktadır. Demokrasi karakteri gereği toplumsal ve evrenseldir. Demokrasi mücadelesi özü gereği toplumsal ve evrensel olmak zorundadır. Bir kesimin ya da kesimlerin daraltılan mücadelesi demokratik nitelik taşımaz. Hareket noktası ahlaki, politik temelli eşitlik ve özgürlüktür. Bu mücadelenin kapsamı ve katılımı sınır tanımaz. Coğrafya, etnik, inanç, kültür vb. hiçbir farklılık demokrasi mücadelesinin sınırlarını oluşturup daraltmaz. Meşru direnme hakkını buradan alır. Bu onun değişmez karakteridir. Bu karakter onun doğal toplum yasasıdır. Bu evrensel bir ilkedir. Demokrasi salt evrensel bir değer değil, evrensel değerlerin bünyesinde toplandığı değerler bütünüdür.

Her türlü toplumsal ve doğasal sorunlara neden olan iktidarcı yapılar ve yasal sistemleri karşısında, demokrasi direnme hakkını tüm iktidar dışı toplumsal dinamiklere bir hak olarak tanır. Meşruluğunu kimseden almaz. Yasallığın sınırlarını kendi değerlerini ahlaki, politik ve demokratik esasları oluşturur. Bu tüm iktidar dışı toplumsal dinamiklerin varoluşsal hakkıdır. Küresel olan iktidar ve sorunlar, küresel anlamda demokrasi mücadelesini gerekli kılar. Oluşması ihtiyaç olan organizasyon salt örgütsel ve eylemsel değil, kavramsal ve ahlaki ölçülerde de demokrasi esaslarında küresel olmalıdır.

Bugün Ortadoğu’da ki hegemonik mücadele karakteri gereği küreseldir. Bölgeye verilmeye çalışılan dizayn, yeni düzen küresel kapitalist sistemin bölgeyi de aşan genel hegemonik sorunudur. Küresel sistem burada kazandığında, küresel çapta kazanacaktır. Kaybettiği de aynı şekilde küresel olacaktır. Buradaki hegemonik mücadele devletler arası bir iktidar savaşı değildir. İktidarcı güçler ile iktidar dışı konumda bulunan tüm toplumsal dinamik ve değerler arasındadır. Demokrasi, eşitlik, adalet ve özgürlük ile iktidarın, azami sömürü amacıyla çizmiş olduğu yasallık, meşruluk ve liberal değerleri arasındadır. İktidarcı değerler ile toplumsal değerler arasındaki bu mücadele salt silahlı değil, düşünsel, iradi ve ahlakidir. Başarı ise toplumsal dinamiklerin, iktidar dışı yapıların nasıl organize olacaklarına, ne düzeyde eyleme geçecekleriyle ilintilidir. Her yerel mücadele evrensel alanda, evrensel mücadele ise yerel alanda anlam bulacaktır.

Demokratik siyasal mücadelede, radikal demokrasi ve toplumsal dinamikler sorunların çözümünü tümüyle devlet dışı bir paradigma ile konumlandırmakta bulur. Bu anlamda Rojava meşru direnme ve özyönetimini oluşturmada örnek bir mücadele alanıdır. Küresel hegemonik savaşımın merkezinde olması anlamlı ve değerlidir. Siyasal mücadele sınırlarını demokratik değerlerin sınırsızlığı ve küreselliği belirlemektedir. Rojava her türlü gericiliğe karşı kadın direnişinin sembolü bir coğrafyadan ve kültürden katılımla enternasyonalizmin güncellenen ruhu, farklı etnik ve inanç gruplarının oluşturmuş olduğu demokratik birlik örneği olarak; umut tohumlarının filizlendiği demokratik siyasal mücadele alanıdır.

Tüm anlam bozumuyla efendi-köle ilişkilerinin modern kapitalist sistemin maddi sınırlarında özgürlük olarak sunulan, doğal ve toplumsal bütün değerlerin tüketimi üzerine şekillenen yaşam asla özgür olamaz. “Yaşam özgür yaşandıkça mümkündür. Etik, adil ve politik olmayan yaşam, toplumsallık açısından yaşanmaması gereken bir yaşamdır. Toplumsal sorun denen gelişmelerde böyle ortaya çıkar. Adına ister sosyalist ister özgürlükçü ister demokrat veya komünist koyalım, kendine devrimci diyen her kişi aşırı sınıf kent ve iktidarın baskı ve sömürüsüne dayalı uygarlığı ve modern dönemlerin egemen yaşam tarzlarına itiraz etmek ve karşı çıkmak durumundadır. Başka türlü adil, özgür, demokratik ve toplumsal yaşam tarzı gerçekleşmez; dolayısıyla yaşanmaz.”[5]

 

 

[1] Abdullah Öcalan, Demokratik Uygarlık Manifestosu, 5.Cilt
[2] Öcalan, Demokratik Uygarlık Manifestosu 5.Cilt
[3] Abdullah Öcalan, Demokratik Uygarlık Manifestosu, 5.Cilt
[4] Öcalan, Demokratik Uygarlık Manifestosu, 5.Cilt
[5] Öcalan, Demokratik Uygarlık Manifesto, 5. Cilt
Bunları da beğenebilirsin