Düşünce ve Kuram Dergisi

Demokratik Toplum Gereği 1921 Anayasasını Güncelleme İhtiyacı

Emran Emekçi

                         

Tarih boyunca toplumların gündemindeki en temel tartışma konusu, “en iyi yönetim nedir, nasıl olmalı?” sorusu veya sorunudur. Toplumun söz ve kararına dayalı kendi kendini bizzat ve bilfiil yönetmesi (demokratik yönetim) mi daha iyi yoksa devletin tepeden atadığı memurlarının, seçkinlerinin, uzmanlarının yönetimi (demokrasinin zıddı bürokratik yönetim) mi daha iyi, tartışması her çağa damgasını vurmuştur. Günümüzde de aynı tartışmanın devam ettiğini görüyoruz. Somut olarak Irak ve Suriye gerçekliğinde gözlemlendiği üzere devletin demokrasiyi bastırması, despotik yönetimlere (diktatörlüklere) dolayısıyla kriz ve kaosa yol açtı. Aynı şekilde demokrasinin (toplumun), devleti tümüyle reddetmesi de mevcut tarihsel momentte çatışma, kriz ve kaosa yol açıyor ki her iki uçlara savrulmanın yarattığı çatışma, kriz ve kaos hali topluma da devlete de herkese kaybettirmektedir. Herkes yararına bu durumdan çıkışın yolu, devlet ve toplum (demokrasi) uyumunu sağlayan, karşılıklı yararlılık esasına bağlanmış simbiyotik bir ilişkinin tesisidir. Bu da anayasayı ilgilendiren bir konudur.

Toplumlar tarihinin yüzde doksan dokuzunda (en uzun süre) toplumlar, ortak toplumsal sorunlarını bir araya gelerek, tartışarak çözme ve karar bağlama, bu kararları yürütmek için seçtiği yöneticilerinin önüne koyma, görevini yerine getirmeyeni değiştirme (doğal olan doğrudan demokrasi) tarzında icra edilen politika temelinde var olmuştur. Politikanın pratikte deneyimlenmiş, iyi-doğru-güzel işlerinin ortak hafızasına kazınmasıyla gelenek haline gelen ahlak kurallarıyla da toplumsal varlığını ve birliğini korumaya almaktadır. Bu temelde evrensel olarak da tüm toplumlar için geçerli olan politika ve ahlak organlarının özgürce işleyişi temelinde var oluştur. Politikasız ve ahlaksız hiçbir toplum var olmamıştır, tarihte böylesi toplumlar yoktur. Günümüzde bile devletsiz topluluklara, klan, kabile, aşiret, kavim ve uluslara rastlanılmaktadır. Her halükarda ahlaki politik toplumlar, her çağda ve günümüzde bile sınıf ve devlet olmadan da kendi kendilerini yönetebilmiş, varlığını doğal demokratik yönetim tarzında sürdürebilmiştir. Ama toplumlar tarihinin yüzde birine tekabül eden sınıf ve devlet oluşumları toplum olmadan, onun birikimlerine zihniyet avcılığı kurnazlığıyla el koymadan sömürüsüz var olamamış, her çağda toplumun tepkileri karşısında ancak kendini restore ederek (köleci çağın tanrı-kral devletinden feodal çağın teokratik devletine oradan kapitalist çağın ulus-devletine) varlığını sürdürebilmiştir. Son tahlilde bütün toplumlar için geçerli ve evrensel olan kök hücresi, doğal demokratik toplum da denilen ve günümüzdeki karşılığı demokratik toplum olan ahlaki ve politik toplumdur. Beş bin yıl önce kendi içinde devletli toplum ve demokratik toplum olarak bölünmeye uğraması, sınıflaşma ve yönetim sorunlarıyla bağlantılıdır ki yansımasını Sümer mitolojisinde panteona yerleştirilen tanrı ve tanrıçalar arasındaki çelişki ve kavgalardan izlemek mümkündür.

Sümer mitolojisi incelendiğinde, doğal demokratik toplumun o güne kadarki söz ve kararına dayalı yönetiminden (doğal doğrudan demokrasi), kendini erkek egemen tanrının sözcüsü ilan eden rahip-kralın tayin ettiği memurlarının yönetimine (demokrasinin zıddı bürokrasi) hangi yalan efsanelere dayalı olarak geçildiğini anlamak zor değildir. Ki arkeolojik kazılarla ortaya çıkarılan Sümer tabletlerine yansıyan ilk kadın direnişi, İnanna ve ihtiyar meclisinin (dönemin kent meclisi) itirazları, toplumun söz ve kararına dayalı doğal demokratik yönetimden, egemen sınıfın “tanrı buyruğu” sözüne-emrine dayalı bürokratik yönetime kolay geçilmediğini gösteriyor. Kadın tanrıça (İnanna) öncülüğünde,  erkek egemen sınıf yöneticilerinin, kendilerini aldatıcı mitoloji temelinde tanrı katına (Tanrı-Kral) yükseltmesine, başta kadın olmak üzere insan ve toplumunu da tümüyle tanrılara-kendilerine hizmetle yükümlü kul-köle haline getirmesine yönelik itirazların bastırıldığı, süreçten erkek egemen sınıfın bürokratik yönetiminin galip çıktığı anlaşılıyor. Fakat ahlaki politik toplumun itirazlarının devam ettiği, yine tabletlere yansıyan Amargi kelimesinden anlaşılmaktadır. Bu kelime Sümer toplumunun, bu geçiş yüzünden kaybettiği özgürlük ve doğal doğrudan demokrasi tarzında işleyen ahlaki politik toplumuna (günümüzdeki karşılığı demokratik topluma) dönüş özlemini yansıtmaktadır. Sonuç aldatıcı mitoloji ve zor temelinde sınıf-devlet iktidarına (Rahip-Kral ardından Tanrı-Kral devletine) dayalı bürokratik yönetime geçiş, toplumun söz ve kararına dayalı doğal demokratik yönetimin sonunu getirirken, kendisini “tanrı buyruğu” ile maskelenmiş tepeden dayatılan bürokratik yönetimin=devletin de başlangıcı oldu. Fakat çelişki ve mücadele bitmedi ki, beş bin yıldır toplumlar, mutlak devlet iktidarının toplum-demokrasi ve özgürlükler lehine sınırlanması mücadelesi verdi, veriyor.

Tarihini Sümerlerle başlatan sınıflı devletli bürokratik yönetime geçişle birlikte toplum, sadece doğal doğrudan demokrasi tarzında icra edilen söz ve kararını (politikasını) yitirmedi, aynı zamandı “tanrı böyle istiyor” denilerek kul-köle kılınmakla özgürlüğünü de kaybetti. Devlet ve demokratik toplum çelişkisine dayalı demokrasi-özgürlük sorunu böyle başladı ve günümüze kadar çeşitli aşamalardan geçti. İlkçağda da İnanna ve ihtiyar meclisinin itirazlarının bastırılması ardından rahip-kral devletinin, tanrı-kral devletine dönüşerek dışa doğru yayılması sürecinde de ahlaki ve politik yapısında ısrar eden kabile direnişleriyle karşılaştı. Bu sürece tekabül eden Aryen kabile kolunda gelişen Zerdüşti ahlak direnişi ve Sami kabile kolunda yükselen ve yüzde doksanı ahlak kuralını içeren tek tanrılı dinlere dayalı Peygamberlik hareketleri ve direnişleri de mutlak devlet (Tanrı-kral) yönetimine karşı ahlaki politik toplum değerlerine dayalı doğal demokratik toplum direnişleridir. Öyle ki ilkçağın sınıfsal direnişine örnek gösterilen köle ayaklanmalarının lideri Spartaküs’ün bile köleci Roma devletini yıkarken hedefi, yeni bir devlet kurmak temelinde efendinin yerine geçerek kendisi efendi olmak değildir. Aksine amacı, köleci Roma devletinin zorla kopardığı ahlak ve politika organlarının özgürce işlev gördüğü, sınıf, zor ve devlet baskısının olmadığı doğal demokratik toplum olarak da tanımlanan özgür kabilesine geri dönmektir. Son tahlilde ilkçağın demokratik toplum direnişlerine damgasını vuran, kulluk ve köleliğe karşı ahlaki ve politik toplum (günümüzdeki karşılığı demokratik toplum) olmada ısrar eden kabile direnişleridir. Aryen kabileleri kolunda da Zerdüşti ahlaki devrim ve Sami kabileleri kolu ise peygamberlik hareketleri olarak somutlaştı. Sami kolu tek tanrılı dinler temelinde kulluk-köleliği yumuşatarak ortaçağa geçişi hazırlarken, Aryen kolu ise demokrasiye geçişin (Herodot Tarihi, bu yönlü veriler sunuyor) temellerini attı. Demokrasi tartışmalarının önce bu topraklarda başladığını o dönemi yansıtan İran’ın Bisütun şehrinde dikili taşa kazılan çivi yazılarının çözümüyle de kanıtlanmıştır. İçeriği Pers sarayında yaşanan demokrasi mi, oligarşi mi yoksa monarşi mi tartışmalarını yansıtmaktadır. Fakat bu tartışmaların monarşiye karar kılınmasıyla sonuçlanması Doğu için bir kayıp olurken, etkisini taşıdığı Grek yarımadasında, Atina demokrasisi tarzında sistemleşerek, Batı için bir kazanıma dönüştü.

Atina demokrasisi sürecinin de en temel tartışma konusu, “demokratik yönettim mi devletli yönetim mi daha iyidir”  üzerinedir. Perikles, ünlü Cenaze Söylevi ile toplumun özgür yurttaşlarının söz ve kararına dayalı demokratik yönetimin erdemlerini anlatırken, Platon tanrının yerine ideaları koyduğu ‘Devlet’ adlı eseriyle, mutlak devlet yönetimini idealize etmektedir. Aristo ise demokrasi ile özdeş olarak ele aldığı ‘Politika’ adlı eserinde “yoksulların yönetimi” olarak küçümsediği demokrasi yerine aristokratik yönetimi savunur. Sonuç devlet ve demokrasi tartışmaları arasında gözden düşürülen Atina demokrasisinin İskender darbesiyle yıkılışı ve tekrar toplumun söz ve kararının dışlandığı mutlak devlet iktidarına geçiş olsa da, etkilerini Roma Cumhuriyetinde sürdürür. Ancak bu deneyim de Atina demokrasisi ile benzer kusurları taşıdığından Augustus darbesine maruz kalarak mutlak devlet iktidarının (İmparatorluk) tekrar başat hale gelmesiyle sonuçlanır. Son tahlilde her iki deneyim de sınıf demokrasilerini (köleliğin devam etmesi, kölenin ve kadının yurttaş sayılmaması) aşıp tüm topluma mal olamadığından başarılı olamadılar. Ama etkilerini Rönesans devrimiyle günümüze kadar taşıdılar. İlkçağın çok tanrılı insan/tanrı-kral ve kulları-köleleri ilişkisine dayalı devletin ortaçağda göksel tanrı ve kulları ilişkisine dayalı ilahi devlet olarak restore edilmesi süreci, Rönesans döneminde yeni bir aşamaya evirilir.

 

1924 Anayasasının Yarattığı Sonuçlar

Rönesans döneminin en önemli tartışma konusu devletin kaynağına ilişkin tartışmadır ki “ilahi devlet mi laik devlet mi” sorusuyla başlar. Verilen yanıt, devletin meşruiyetinin toplum sözleşmesi kuramına bağlanarak yeryüzüne indirilmesidir. Bu temelde geçilen yakın çağda, devlet ve toplum/demokrasi ilişkisi yeryüzüne indirilen laik ulus-devlet ve temsili demokrasi ilişkisine dönüştü. Fakat onun da yetmezliklerinin eleştirisi üzerinden yirminci yüzyılda sosyal devlet ve sosyal demokrasi ilişkisine evirildi. Bu süreçte işçi sınıfının belli tavizlerle sisteme eklenmesi (sosyal devlet) temelinde etkisizleştirilmesi nedeniyle doğa, kadın ve toplum, kapitalizme karşı tümüyle savunmasız kaldı. Bu yetmezliklerin eleştirisi üzerinden ortaya çıkan ekolojik, feminist ve radikal demokrasi hareketlerinin etkisiyle devlet, gelinen aşamada yerelde doğrudan demokrasi genelde temsili demokrasi uyumuna dayalı demokratik toplum ve demokratik devlet ilişkisine evirildi. Artık demokrasi, tek başına bir milliyeti, bir dini, mezhebi, sınıfı değil hepsini kapsayan tüm toplumu esas almaktadır. Toplum ise güncel olarak da gözlemlenebileceği üzere sınıflaşmanın, her sınıf içinde binlerce alt grubun, milyonlarca ailenin, sınıflaşmamış ve sınıflaşmaya karşı direnen her tür topluluğun, küreselleşenler kadar yerelleşen birimlerin, dinlerin, dillerin, mezheplerin, siyasilerin, ekonomilerin, klan, kabile, aşiret, kavim ve ulusların, uluslararası, kaos ve düzenlerin gergin, dingin, çatışmalı ve dayanışmalı binbir çeşitten ilişki ve çelişkilerin iç içe geçtiği karmaşık bir realitedir. Bu realite karşısında homojen toplum ve devlet anlayışı, gerçekçi olmayan topluma tepeden bakarak ona istediği gibi biçim verebileceğini sanan, topluma rağmen toplum adına konuşma hakkını kendinde görebilen jakoben pozitivizmin toplum mühendisliği anlayışının ürünü soyut bir kurgudur. Bu anlayışın yol açtığı birinci ve ikinci dünya savaşının yıkımları ardından 1950’lerden itibaren başta AB olmak üzere tüm dünyada demokratik ulusçuluğa geçişlerle aşılmış, aşılmak durumundadır. Çünkü çoğulcu-heterojen toplumsal gerçekliğin reddi üzerinde inşa edildiğinden tutmaz, tutmamıştır. Toplum, kendisine zorla giydirilmek istenen bu deli gömleğini üzerinden atarak dört elle demokratik toplum örgütlenmelerine dayalı demokratik ulusçuluğa sarılmıştır.

Demokratik toplumculuk her türlü sağlı sollu tepeden dayatılan toplumsal mühendislik ve vesayetçi anlayışların reddidir. Toplum varken toplum adına konuşmak doğru ve etik de değildir. Söz ve karar toplumundur. Zora başvurmama ve demokratik toplum gerekliliklerine bağlılık temelinde dili, dini, mezhebi, siyasi görüşü, ideolojisi ne olursa olsun ortak toplumsal sorunlar söz konusu olduğunda yerelden (köy, ilçe, kent, bölge meclisleri) başlayarak genel temsili meclise kadar bir araya gelerek, kutuplaştırıcı değil analitik-çözümleyici, ortak sorunları çözmeye odaklı yapıcı dille tartışarak, konuşarak hep birlikte yaşadıkları toplumun yararına kararlar alabilmesine ve bunları hayata geçirmesine demokratik toplum hali diyoruz. Bu özelliğiyle demokratik toplumculuk, kavganın, kutuplaştırmanın değil, dini, dili, kimliği, siyasi görüşü ne olursa olsun yaşadığı coğrafya ve toplumunun ortak sorunlarını çözme etrafında ortaklaşmanın, uzlaşmanın ve bir arada barış içinde yaşamanın yegâne yoludur. Bir boyutu toplumu demokratikleştirmeyi içerirken diğer boyutu devleti demokratikleştirmektir. Tarih boyunca çatışmacı konumda seyreden demokratik toplum ve devlet ilişkisinin gelinen aşamada demokratik anayasa yerel demokrasi formülüyle karşılıklı yararlılığa dayalı simbiyotik bir ilişkiye dönüştürmektir. Bu da çatışmacılıktan, karşılıklı yararı esas alan demokratik uzlaşıya dayalı barış haline geçiştir. Tam barış hali, ancak uzun süreli demokratik mücadeleyle sınıf ve devletin tümüyle sönümlendiği sınıfsız, sömürüsüz tam demokratik toplum haline varmakla mümkün olur ki teorik olarak öngörülse de ancak uzun süreli demokratik bir yaşamla varılabilecek bir hedeftir. Hâlihazırda içinden geçtiğimiz zaman dilimi ne tam demokrasiye ne de tam devlete olanak tanıyor, ikisini dengeleyen ve çatışmacılıktan çıkarıp barışçıl, karşılıklı yararlılığa bağlayan demokratik anayasayı gerekli kılıyor. Bunun Türkiye bakımından hukuki karşılığı Cumhuriyetin kurucu 1921 anayasasının esas alınarak, demokrasinin geldiği aşamanın gerekleri ve uluslararası insan hakları sözleşmeleriyle güvenceye alınan üç kuşak özgürlükleri içeren, bireysel ve grup haklarının bütünlüğü temelinde çağa uyarlanmış demokratik anayasa olarak güncellenmesidir.

1918-23 arası Osmanlı devletinin baskı ve tekelinin çöktüğü koşullar, objektif olarak toplumsal güçlerin (Sosyalistlerin, Ümmetçi Müslüman Türklerin, Kürtlerin, Çerkezlerin, Lazların ve laik milliyetçilerin) harekete geçmesine ortam sunarak, o güne kadar devlet bürokrasisinin gasp ettiği toplumun söz karar yetkisine, kendi kendini yönetme ve doğrudan demokrasisine yeniden kavuşmasına yol açtı. Bu dönemde toplumsal güçler Urfa, Maraş, Antep’te başlayıp yaygınlaşan yerelde doğrudan örgütlenmeleriyle emperyalist işgale karşı direnirken, diğer yandan vilayet ve nahiye şuralarından başlayıp bölgelere Erzurum Kongresi’nden Karadeniz’e, Sivas’tan Trakya ve Ege’ye kadar uzanan yerel kongre hareketleriyle yerelde bizzat ve bilfiil kendi kendini yönetiyor, doğrudan demokrasisini hayata geçiriyordu. Vilayet ve nahiye şuralarından başlayıp yerel, bölgesel, genel kongrelere, oradan ortak genel meclise (I. BMM) taşınan genelde temsili yerelde doğrudan demokrasi modeliydi. Hukuki ifadesini Cumhuriyetin kurucu 1921 anayasasının genelde parlamentoda temsil, yerelde de vilayet ve nahiye şuralarının özerkliği (halkın yerelde kendi kendini bizzat ve bilfiil yönetmesi-doğrudan demokrasi) olarak formüle ediyordu. Kürtlerin nüfusça yoğun oldukları yerlerde bu anayasa gereği, kendi kendini yönetme olanağına kavuştuğunu ve Kürt meselesinin de bu kapsamda çözüme kavuşturulduğunu, bizzat Mustafa Kemal, Ocak 1923 İzmit basın toplantısındaki konuşmasıyla da teyit etmektedir. Ancak bu sözleri söylediği tarih ile Cumhuriyetin ilan edildiği 29 Ekim 1923 tarih aralığında geçen sekiz-dokuz aylık süreçte İngiltere’ye verilen tavizlerle her şey tersine döndü. İkinci Lozan görüşmelerine tekabül eden bu süreçte gündeme gelen İzmir İktisat Kongresi ve Musul-Kerkük notasını memnuniyetle karşılayan İngiltere’nin taleplerine uygun adımların atılmasına geçildi. Bu tavizlere itiraz ederek İngiltere tezlerinin kabulünü misak-ı milliye ihanet ve sahte barış olarak eleştirip kabul etmeyen birinci meclisin feshi (1 Nisan 1923) ardından merkezi liste usulüyle ağırlıklı İngiltere yanlısı ittihatçı bürokratların aday gösterildiği göstermelik seçim sonucu oluşturulan ikinci meclis eliyle ancak Lozan antlaşması onaylanabildi (23 Ağustos 1923). Sonuç, İngiltere taleplerine uygun olarak misak-ı milliden taviz vererek daraltılmış minimal Cumhuriyet ilanı (29 Ekim 1923) oldu. Kurbanı ise Cumhuriyetin kurucu müttefikleri Kürtlerin, sosyalistlerin, ümmetçi Müslümanların sistem dışına atılması, bu ittifakın ürünü Cumhuriyetin kurucu 1921 anayasasının, yerelde doğrudan demokrasi olanağı getiren düzenlemelerinin kaldırılarak yerine antidemokratik tekçi katı merkeziyetçi 1924 anayasasının (20 Nisan 1924) ikamesi oldu. Bu tarihten itibaren gerek bu anayasanın içeriğinde olsun, gerekse de söylemde 1945’lere kadar demokrasiye kelime olarak bile yer verilmedi.

 

Temsili Demokrasinin Tıkanıklığı

İkinci dünya savaşından sonra dünyada gelişen demokrasi rüzgârının etkisiyle Türkiye gündemine giren demokrasiden kavram olarak söz edilse de anayasa ve yasalarda karşılığını bulmadığından (Farklılıkları dışlayan homojen ulus ve devlet ideolojisinden ısrar nedeniyle) yaşanan bir demokrasi demagojisi olmaktan öteye gitmedi. Çokça sözü edilen mevcut temsili demokrasi de, on yılda bir darbelerle işlevsiz kılınan Gladio kontrolündeki güdümlü demokrasiydi. 1961, 1982 darbe anayasalarında da esas alınan egemen katı merkeziyetçi tekçi resmi ideoloji ile sınırlanan temsili demokrasisini temsil eden burjuva partiler bile kapatılabildi. Halen yürürlükte olan ‘82 anayasasının resmi ideoloji ile sınırlanmış temsili demokrasisi bile 2017 değişiklikleri ile neredeyse tamamen işlevsiz kılındı. Sonuç, “tek adam rejimi” altında “kutsal” ve “yüce” ilan edilen tekçi katı merkeziyetçi ulus-devlete kurban edilen sadece yerel demokrasi değil genel temsili demokrasi de oldu. Bu tekçi, katı merkeziyetçi, değişmez “kutsal” ve “yüce” ulus-devlet ideolojisine dayalı dil yasağını içeren anayasa ve Lozan anlaşması gerekçe gösterilerek günümüzde uluslararası insan hakları sözleşmeleriyle güvenceye alınan, anadilde eğitim başta olmak üzere, bütün grup haklarına ve Avrupa yerel yönetimler şartına bile Kürtler yararlanabilir korkusuyla çekinceli yaklaşılmakta, kabul edilmemektedir. Zaten bu anlayış nedeniyle sıkı vesayet altına alınan temsili belediyecilik yetmiyormuş gibi bir de kayyumlar atanarak, seçilmiş belediye başkanları görevden alınmakla bırakalım yerelde doğrudan demokrasiyi, zaten mevcut vesayet rejimi ile oldukça sınırlandırılmış yereldeki temsili demokrasiye bile olanak tanınmamaktadır. Sonuç tekçi ulus-devletin katı merkeziyetçi bürokratik idaresi altında yaşanan, işlevi iyice daraltılan genel parlamento ve kayyım gölgesindeki vesayet altındaki yerel yönetimler gerçeğidir. Bu temelde katı merkeziyetçilik adına, yerelde toplumun en temel öğesi olan özgür tartışma ve karar hakkı elinden alındığı gibi, katılımcı demokrasi olarak da kavramlaştırılan doğrudan demokrasiye uygulama şansı bile tanınmamaktadır. Böylece toplumun kendi yöresiyle ilgili söz ve karar yetkisi elinden alınarak tümüyle savunmasız kılınıp çevresiyle, yeraltı ve yerüstü kaynaklarıyla her türlü sömürüye, neo-liberal saldırılara açık hale getirilmiştir. Buna karşı tepkiler de geçmişten günümüze şiddetle bastırılmış/bastırılmaktadır.

Gelinen aşamada, tekçi resmi ideolojiyle sınırlanmış liberalizmin temsili demokrasisi ve devlete eklemlenmiş sosyal demokrasinin tek başına toplumsal sorunlara ve toplumun gerçek demokrasi arayışına çare olmadığı/olamadığı açığa çıkmış durumdadır. Geriye radikal demokrasi de denilen demokratik toplumculuk kalıyor. Ancak bu anlayış temelinde toplum kendisini yerelde doğrudan demokrasiyi hayata geçirerek savunabilir, çevresine, yeraltı ve yerüstü kaynaklarına sahip çıkabilir, kendi öz çıkarları doğrultusunda kullanabilir ki bu, toplumun söz ve karar yetkisini tekrar eline alması demektir. Bu temelde ya özgür birey (yurttaş) ve topluma dayalı demokratik toplum ve demokratik devlette yaşayacağız ya da sürü-çoban diyalektiğinin güncel hali olan iradesiz sürü-kitle olarak sömürülmeye, ekonomik, sosyal, kültürel, ekolojik vd. çoklu krizleri yaşamaya devam edeceğiz.  Bu krizleri çözme derdi olmayan, aksine krizleri kullanarak kârını daha da artırmaktan başka hiçbir değer tanımayan neo-liberalizmin her yönüyle saldırıya geçtiği tekel, talan, sömürüsüne karşı toplum, emekçiler, dinler, diller, mezhepler, inançlar, kadınlar, gençlik, emekliler, köylüler, doğa-ekoloji, hava, toprak, okyanus, denizler her şey ve herkes isyan halindedir. Her şey demokratik topluma, demokratik toplumcu siyasete-partilere, her alanda ihtiyaca yanıt verebilecek ekonomik, sosyal, kültürel sivil toplum örgütlenmelerine, kendi kendini yerelde bizzat ve bilfiil yönetebileceği doğrudan demokrasi organlarının (köy, ilçe, mahalle, kent meclislerinin)  işlevsel hale getirilmesine çağrı yapmaktadır. Neo-liberal saldırıya karşı toplumlar ancak bu yönlü demokratik örgütlenmelerini sağladığında kendi diline, kültürüne, inancına, çevresine, yeraltı ve yerüstü kaynaklarına sahip çıkabilir, kendi öz çıkarları doğrultusunda kullanabilir. Diğer türlüsü söz ve iradesi gasp edilerek her türlü sömürüye açık sürü-toplum, kitle-toplum halidir ki orada geçerli olan demokrasi değil, faşizmdir.

Yirminci yüzyıla boydan boya ve yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğine damgasını vuran katı merkeziyetçi tekelci kapitalist sektörün sınır tanımayan kâr kanunun yol açtığı ekonomik, sosyal, kültürel, ekolojik yıkımlar, toplumsal sağlık sorunları-pandemi, depremler, doğal felaketler, tekel, talan sömürü, savaş, kadın özgürlüğü, dilsel, dinsel, mezhepsel sorunlar, barış, hukuk, adalet, devlet ve demokrasi gibi çoklu krizler, ancak demokratik toplumların yoğunca devreye girmeleriyle durdurulabilir, ardından aşılabilir. Eğer bu temelde harekete geçilmezse yarın çok geç olabilir. Beklemekle olmuyor çünkü kapitalizmden sonra sosyalizm değil kıyamet olacaktır. Doludizgin kıyamete giden yolun taşlarını döşemekten başka bir işe yaramayan kapitalist modernitenin sınırsız kâr kanunu, endüstriyalizmi ve son iki yüz yıldır Türkiye dâhil tüm Ortadoğu toplumlarına dayattığı homojen ulus-devlet projesi hiçbir soruna çözüm getirmemiş tersine yol açtığı iç ve dış savaşlar, kriz ve kaos haliyle Türkiye ve Ortadoğu’da sorunları daha da içinden çıkılmaz hale getirmiştir. İsrail-Filistin durumu ortada, Irak ve Suriye’de yaşananlardan ders çıkarılmalı, eğer demokratik toplum ve devlet dengesini-uyumunu kuran, uluslararası insan hakları sözleşmelerine uyarlanmış demokratik anayasaya geçiş yapmazsa, sıra aynı homojen ulus ve devlet anlayışında ısrar eden İran ve Türkiye’ye de gelecektir. Bu durumdan ancak demokrasi ve insan hakları paydasında ortaklaşmaya dayalı demokratik toplum ve demokratik devlet anlayışıyla çıkılabilir. Herkes kendi dar sınıf, dar ulus, din, mezhep anlayışını dayatırsa herkes kaybeder. Hep birlikte kazanmanın yolu, demokrasinin evrensel ilkeleri ve uluslararası insan hakları sözleşmeleriyle güvence altına alınan bireysel ve grup haklarını içeren üç kuşak insan hak ve özgürlükleri ortak paydasında buluşmaktan geçer ki BM ve AB eksenli uluslararası insan hakları sözleşmelerinin esas aldığı toplum homojen değil heterojen toplumdur. Devletlerin kararına bakılmaksızın objektif ölçülere dayalı olarak var olan bütün farklı din, dil, kültürlerin grup haklarını güvenceye almıştır. Üye devletleri de bu temelde mevzuatını uyarlamaya davet etmiştir. Ancak uyarlamamakta ısrar eden devletleri kınamakta, tavsiye yağmuruna maruz bırakmakta, homojenlik adına farklı dilleri kültürleri imha veya asimile etme uygulamalarını insanlığa karşı suçlar kategorisinde yargılamaktadır. Bu gerçeklik karşısında homojen ulus ve devlet iddiasında ısrar etmek, evrensel hukukla da çeliştiğinden meşruiyet krizini de beraberinde getirmektedir.

Kaldı ki objektif ve güncel olarak da gözlemleneceği üzere, hiçbir toplum saf ve homojen değildir, dolayısıyla devlet de saf ve homojen olamaz. Bu eşyanın tabiatına aykırıdır. Toplum dinler, diller, mezhepler, inançlar, sınıflar, sınıflaşmamış topluluklardan ailelere, küreselleşenine kadar ekonomik topluluklara dek sayılamayacak kadar farklılıkları-çeşitliliği bağrında taşıdığından ancak demokrasi zihniyet, kültür ve ilkeleri temelinde bir arada barış içinde yaşayabilir. Tek bir dini, dili, mezhebi, sınıfı esas alarak birlik sağlanamadığını Ortadoğu’nun krizli, kaoslu, çatışmalı hali yeterince kanıtlıyor. Bundan çıkışın ve hep birlikte barış içinde bir arada yaşamanın yolu, özgür eşit gönüllü demokratik birlik çizgisinden geçiyor. Ancak bu çizgi heterojen toplum gerçekliğine yanıt verebilir. Her halükarda toplumsal gerçeklik heterojen olduğuna göre, devlet de buna göre yapılanmak durumundadır; aksi halde çelişki ve çatışma kaçınılmaz olur ki devlet eliyle homojenliğe zorlamanın kendisi çatışmalara yol açan esas nedendir. Bu temelde homojen ulus ve devlet iddiasında ısrar ederse antidemokratik ve hukuk dışı karakteri nedeniyle yargılanmaktan kurtulamaz. Kendisini çıplak zorla da uzun süre devam ettiremez. Meşruiyet krizini ancak kendisini demokrasinin geldiği aşamanın gereklerine ve uluslararası insan hakları sözleşmelerine amasız ve çekincesiz uyarlayarak aşabilir. Bunun Türkiye bakımından yolu da, heterojen toplum ve devlet ilişkisini karşılıklı yararlılığa bağlayan tek anayasa olan Cumhuriyetin kurucu 1921 anayasasını esas alarak demokrasinin ve insan haklarının geldiği aşamanın gereklerine göre güncellemesinden geçiyor. Bu gerçekleşirse Cumhuriyet, kuruluş temelleri üzerinden sağlıklı bir demokratik dönüşümle hem tarihi ve çoğulcu toplumsal yapısıyla hem de çağın gereklilikleriyle uyumlu barışçıl bir yüzyıla adım atabilecektir.

Sonuç olarak; gelinen aşamada demokrasi dar anlamda sadece yönetim sorunları (temsili demokrasi, devlete eklemlenmiş sosyal demokrasi veya halkın genelde temsili yerelde kendi kendini bizzat ve bilfiil yönetmesi sentezini savunan radikal demokrasi) ile de sınırlı değildir. Aynı zamanda tarihsel kazanımlar olan üç kuşak özgürlükleri de içeren bir zihniyet; tarihe, evrene, doğaya, topluma, kimliklere, kadına, çocuğa gerçekçi bakış açısı, ekolojik kadın özgürlükçü özgür eş yaşam tarzı, kişilik, kültür, ahlak, bireysel ve kolektif hakların bölünmezliği ilkelerini içeren, evrensel bir dünya görüşüdür de. Bu bakış açısıyla Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı, demokrasiyi tüm kural ve ilkeleriyle, evrensel hukuku ve ahlakıyla özümsemeye, onu tüm farklılıkların özgür eşit gönüllü demokratik birliği tarzında hayata geçirmeye çağrıdır ki bu anlayışta sınırlar da sorun değildir, mevcut sınırlar içinde yani ortak vatanda dini, dili, cinsiyeti, etnik kökeni, inancı, siyasi görüşü, partisi-düşüncesi ne olursa olsun herkesi kapsamına alan barış içinde bir arada yaşama, zihniyet, ahlak ve kültürünün ifadesidir.  Bu temelde sınıf, din, dil, mezhep ve sair her türden farklılık kendini özgürce ifade eder, örgütler ve yaşar. Her biri diğerinin farklılıktan kaynaklanan hukukuna saygı gösterir. Kimse kimseye kendi dinini, dilini, mezhebini, inancını, siyasi görüşünü, ideolojisini zorla dayatamaz. Herkes kendi dar sınıf, ulus, din ve mezhebini dayatırsa herkes kaybeder. Hep birlikte kazanmanın yolu, demokrasinin evrensel ilkeleri (zora başvurmama, demokratik toplum gerekliliklerini esas alma, ayrımcılık yapmama, tüm farklılıkların düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğünü güvenceye alan gerçek eşitlik) ve uluslararası insan hakları sözleşmeleriyle tanınan, üç kuşak insan hak ve özgürlükleri paydasında ortaklaşma ve birliktir. Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı bu temelde, bir yanıyla toplumu, diğer yanıyla devleti demokratikleştirmek suretiyle tarih boyunca aralarında süregelen çatışmaya dayalı ilişki ve çelişki halini, karşılıklı yararlılığa ve uyuma dayalı simbiyotik ilişkiye dönüştürerek, herkese kazandıracak barış içinde, ileriye doğru gelişme yolunu açmaktadır.

Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.