“Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”yla Yeni Bir Devrim Aşaması
Mazhar Güler
Demokrasi sosyal formlaşmayla akrandır. Toplumsallaşma demokrasi ürünüdür. Demokrasiyi toplumdan çekersen toplum diye bir olgu ortada kalmaz. Çokça söylendiği gibi demokrasi Antik Yunan’da ortaya çıkmamıştır. Demokrasi, Antik Yunan’dan önce de vardı. Demokrasi en temel toplumsal fonksiyondur. Bu temel fonksiyon aracılığıyla toplum kendini var ediyor, özgürlüğüne ve barışını sağlıyor. Yunanistan’da oluşan şey bu toplumsal fonksiyonu, kendi dillerindeki adlandırılması veya daha sistemli bir şekilde yazılı formülasyona kavuşturulmuş olmasıdır. Despotizme karşı verilen toplumsal mücadelenin sonucu olarak kölelik, demokratik toplum arasında yeniden oluşturulan bir barış-uzlaşı ve birlikte yaşayabilme imkanının temel ölçüleri oluşturulmaya çalışılmıştır. Demokrasi kavramının etimolojik ve semantik analizi yapıldığında bu, sarih bir şekilde ortaya çıkıyor. Demokrasi toplumsal varoluşla birlikte ortaya çıkmıştır. Bu durumu anlamak için her toplumun-topluluğun kendini yönetme tarzına, bu yönetme tarzının kendi dillerinde ki ifade ve kavramsallaştırılmasına bakıldığında daha iyi anlaşılacaktır.
Grekçe bir kavram olan demokrasi “demo” ve “krasia” kelimelerinin bir araya getirilmesi ile oluşturulduğu doğrudur. ”Demo” toplum-halk anlamına gelirken “krasia” köleci yönetim erki olan tanrı Kıratus’tan gelmektedir dönemin Yunanistan’daki yönetici kral ve aynı zamanda tanrısıdır. Tanrı-kral erki topluma hakimdir. Toplumsal yönetimle irade tanrı kraldadır. Toplumsal direniş ve mücadele sonucunda bu yönetsel irade paylaşılmıştır. Demo ve Kratus’un ortak yönetimi oluşturulmuştur. Bundan dolayıdır ki “demokrasi” denilmiştir. Prometheus ve kardeşlerinin trajik hikayeleri bu sürecin toplumsal irade-özgürlük talebi ve direnişinin ne kadar sert geçtiğinin anlatısı gibidir.
Demokratik toplum gerçekliğinin en iyi açıklayıcı örneklerinden biri de proto Kürt gruplarının gelişim tarihi ve Kürt dilidir. İlk proto Kürt gruplarından biri olan Xwedî’lerdir (Gudi). Xwedi hem kendini görme, kendini bulma hem de Allah anlamındadır. Kendini bulma Allah’ına kavuşmayı da ifade eder. Tarihçi Cemşit Bender “kendini bilen Rabbini bilir” deyiminin de buradan geldiğini iddia eder. Gudi, Huri, Kasit, Mitanni, Med kavramlarının lehçelerdeki anlamlarıyla açımlandığında hepsi öz iradeyi, kendi olmayı, özgürlüğü, kendisiyle buluşmayı, tanrıça-tanrısıyla buluşmayı ifade ettiklerini görüyoruz. Proto Kürtlerin yaşadığı dönemler (M.Ö 4000- 1000 yılları arası) toplumsal yönetim ve irade tanrıça-tanrısal özelliktedir. Bugün bunu ortaya koyan çok sayıda arkeolojik veri bulunmaktadır. Antropoloji ve arkeoloji bilimleri toplumsallaşmanın ve topluma ait çoğu icatların, temel toplumsal nitelik ve fonksiyonların, Mezopotamya’da, proto Kürt ataları olan bu gruplardan oluştuğunu ifade eder.
Toplumsallaşmanın Kürt coğrafyasında ve öncüleriyle geliştirdiği genel ve bilimsel bir kanıysa demokrasinin kökünü-çıkışını da buradan aramak, çıkış anlamına buradan ulaşmak en doğru olanıdır. Kürtçede demokrasiye karşıt gelen kavram “Komvîn”, “Kombûn”dur. Ortak irade-toplanma, grup toplumsal irade anlamına gelmektedir. Civîn (toplantı) da benzer anlamı vermektedir. Cî, civak (yer-toplum), vîn (İrade) birleştirilmekle türetilmiş kavramlardır. Kom (toplum-grup) vîn-bûn (irade-oluş) toplumsal varoluşa tekabul eder. Toplum kendini demokrasi (Komvîn) ile varettiğini bundan daha iyi ispatı olamaz. Abdullah Öcalan, nan (ekmek) ülkesini, nansız bırakılmaktan bahsetmişti. Aynı şey demokrasi=komvîn içinde geçerlidir. Bugün demokrasi halkı-coğrafyası demokrasisiz=komvînsiz bırakılmıştır. Özgürlük Hareketi Önderliğinin 52 yıllık arayışının, direnişinin ve savaşının yekünü, hikayesi budur. Bizlere bu toplumsal-demokratik toplum hakikatini anlatmaya, kavratmaya çalışmıştır. Kürtçedeki komvîn (demokrasi) kavramı yunancadaki gibi demo-krasia (halk+tanrı kral) toplamını ifade etmiyor. Tamamen toplum-halk iradesini-yönetimini ifade etmektedir. Çünkü komvîn (demokrasi) Mezopotamya ve toplumsallık orijinlidir. Yunanistan’daki hali, halk yönetiminin yarısının çalındığının, gasp edildiğinin hali, versiyonudur. Bundan dolayı demokrasi tarihini Mezopotamya’dan-ilk toplumsal oluşta aranması ve başlatılması daha yerinde olacaktır. Gerçek demokrasi-Demokratik toplum ancak böyle gerçek anlamsallığına, işlevselliğine kavuşabilir.
Toplumsal barış, komvinin (demokrasinin) tam çalışmasıyla mümkündür. Kölelik komvînin (demokrasinin) işlevsizleşmesi, parçalanması, zayıflatılması sonucunda doğmuştur. Demokratik toplumlar köleleşemez. Her türlü köleleşmeye, köleleştirmeye karşı varlığını, özgürlüğünü savunur, korurlar. Toplumda demokrasinin zayıflaması köleliğe, yabancı yönetime, tekelci iktidara kapı aralar. Doğal-komünal toplumun son aşamasında yaşanmış olan budur. Doğrudan demokrasi yerine şef-şaman temsiliyeti devreye girdikten sonra demokrasi sürekli irtifa kaybetmiştir. Bu durum toplumsal irade, akıl ve yönetim açısından büyük bir kırılma olmuştur. Toplumsal irade yarılması gerçekleşmiştir. Demokratik topluma koşut-paralel despotik, tekelci kölelik düzeni kronik bir hastalık gibi demokratik toplum bünyesine yerleşmiştir. Toplumsal bünye bu aman vermez, süreğen (kronik) hastalığa karşı belli oranda bağışıklık geliştirmişse de tamamen yenememiş, bu toplumsal marazalık hali günümüze kadar devam etmiştir.
Demokratik toplumun ilk formları olan klan, kabile ve aşiretler, demokratik ve özgür varlıklarını korumak için Zagros-Toros-Amanos dağ silsilelerini mesken tutarak, köleci despotizme karşı kesintisiz bir direniş vermişlerdir. Bugün hala bu mekanda demokrasi ve özgürlük mücadelesi yürütülüyor olması tesadüf olmasa gerek. Bu vb. birçok örnek bize gösteriyor ki yaklaşık beş bin yıldır demokratik toplum tamamen teslim alınmamış, ama bitirilememiştir. Darbeler yemiş, yenilgiler yaşamış olabilir ancak tamamen teslim alınmamıştır. Direnmeye devam etmiş ve devam etmektedir. Fırsat ve zemin buldukça da toplum karşıtı köleci, despotik yapılara karşı çok güçlü başkaldırılar geliştirilmiştir. Özgürlüğünden, demokrasisinden vazgeçmemiştir.
Özgürlük Hareketinin Çıkışı Koşulları
Guti, Huri, Mitanni, Kasit, Lowi, Med’lerin Asur, Akad, Mısır köleci yapılarına karşı direnişleri; bunların devamı olan Kürtlerin aynı mekanda Pers, Roma, Sasani, Bizans, Moğol ve günümüz devamcıları olan DAİŞ’çi zihniyet ve yapılara karşı yürüttükleri direnişlerin tümü birbirinin devamıdır. Demokratik toplum vasıflıdır. Demokratik kürt toplumunun bu halkalarına 8. Yüzyıl komünal hareketleri olan Mazdeki, Hürremi, Babeki, Karmati, Ebû Müslim Horasani, Türkmen ve Alevi direnişleri yine 19. Ve 20. Yüzyıllardaki Kürt isyan hareketlerinin nerdeyse tümü, kendilerini öz iradeleriyle yönetme talepleri için Kürt demokratik toplum direnişleri olarak değerlendirilmektedir. Bu tarihsel toplum mirasının son halkası ise Özgürlük Hareketidir.
Özgürlük hareketi sadece Kürt demokratik toplum mirasını sentezlemekle yetinmemiştir. Demokratik direniş ve mücadele çizgisine evrensel önderlik, yapısallık ve anlamsallık kazandırmıştır. Özgürlük Hareketi Önderliği evrensel tarih ve toplumun ana gövdesi ve çizgisinin üzerindeki kara perdeyi kaldırmıştır. Sadece görünür kılmakla kalmamış ete kemiğe büründürerek, tekelci, diktatoryal düzene kafa tutacak alternatif bir hakikate taşımıştır.
Kürt demokratik toplum direnişinin gelişim tarihi ayaklarını üzerine oturtulmuştur. Yenilgi ve başarıları ayrı ayrı analiz edilerek özgürlük ve demokrasi hareketine manifesto edilmiştir. Yine Türkiye ve dünya sol hareketlerinin tarihi irdelenerek yenilgi ve başarılarından büyük dersler çıkarılmıştır. Mücadele ve direniş kesintisiz hale getirilmiştir.
Özgürlük Hareketinin önderliksel çıkışı, dünyada esen 68 kuşağı rüzgarı ve 70’ler Türkiye’sinin sol aydın, öğrenci gençlik hareketlerinin oluşturduğu atmosferde oluşmaya başlamıştır. Dönemin Batı sosyolojisi (pozitivist-sosyal Darwinizm) reel sosyalizm ve ulusal kurtuluş hareketlerinin etkisi altında şekil almaya başlamıştır.
Çağın sosyal, siyasal ve kültürel zihniyetinin en ilericisi olarak görülüp, olduğu gibi benimsenmeye, uygulanmaya çalışmıştır. Ama pratikte görülen hata ve eksikliklerde bölge ve halk gerçekliği çerçevesinde güncellemeler, uygulamalar, değişim ve dönüşümler yapılarak ilerlemeye çalışılmıştır. Belki de özgürlük hareketini dönemim diğer benzer örgüt ve hareketlerinden farklı kılan ve ayakta kalmasını sağlayan en önemli özelliklerinden biri de bu özgünlüğü olmuştur. Bölge ve dönemin ağır dogmatizmi ve şiddeti altında, örgütlerin çoğu boğulurken Abdullah Öcalan’ın gösterdiği bu esnek zeka, politik akışkanlık ve halka dayalı mücadele onu gelişen, güçlenen tek alternatif güç durumuna taşımıştır. Kürt toplumundaki özgürlük özlemini, Kürt doğal direnişçiliğini enternasyonal ile buluşturarak 80 ve 90’ların en ağır sıcak, soğuk, kirli savaş süreçlerinden Kürt kadını ve toplumunda büyük değişim, dönüşüm ve gelişmeler yaratarak mücadeleyi kesintisiz kılmayı başarabilmiştir. Klasik devrim yöntemleriyle 90’ların ortalarına doğru savaşta “pata” durumu, yol-yöntemlerdeki kendini tekrarlar görülmüş; ateşkes ve köklü değişimlerle bu durum aşılmaya çalışılmışsa da istenen düzeyde olmamıştır. Çünkü izlenen yol ve yöntemler klasik devrimlerin kapitalist moderniteyi aşamayan, alternatif oluşturamayan araç ve amaçlardan müteşekkildir. Ordu-cephe amaçlı işçi partisi, ulus-devlet amaçlı paradigma büyük bir direniş ve uyanış yaratmışsa da demokratik toplum devrimine taşırılamamıştır. Oluşan tıkanma ve kendini tekrar durumunu aşmak için özgürlük hareketi Abdullah Öcalan Avrupa’ya çıkış yaparak çözümü siyasal, hukuki ve demokratik yollarla aramaya çalışmıştır. “Yetersiz yoldaşlık”, “sahte dostlar” ve dönemin uluslararası ekonomik krizinin birçok devletin çıkar sağlama siyasetiyle birleşince hareket ve Öcalan uluslararası bir komploya maruz bırakıldı.
Bu komployla Kürt ve Türk toplumuna büyük kötülük yapılmaya çalışılırken Öcalan bunu erken fark etmiş, kısmen de olsa tersine çevirmeyi başarmıştır. Görüşmeler üzerinden ve yazdığı kitaplar yoluyla yeni paradigmayı oluşturdu. Ancak demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü paradigma tamamen aşılmamış olan klasik Marksist-Leninist devrim anlayışı ve araçlarıyla hayata geçirilmeye çalışıldı. Yeni paradigmayla kitlesel zeminde belli oranda bilinçlenme ve gelişme sağlarken savaş ve demokratik toplum kurumsallaşmasında istenen düzeyde mesafe alamadı. Kendini tekrarlar yaşandı. Uzayan savaş ve Türk devlet iktidarındaki çözüme kapalılık, çağı ve gelişmeleri yeterince okuyamamaları, tıkanma ve tekrarı anlamsız bir şekilde derinleştirip uzamasına neden oldu. Bu durumun Türkiye ve Kürdistan toplumunda ağır bir ekonomik, siyasal, sosyal yıkım ve çıkmaz yarattı. Ne devlet ne de özgürlük hareketi yenildi. Savaş adeta kanıksanmaya, inada dönüştü. Bu çözümsüzlük ortamı, toplumsal yaşamda kültürel, ahlaki, siyasi, sosyal, idari, psikolojik, manevi, vicdani vb. birçok boyutta aşınma, çürüme ve yozlaşma yarattı. Gençler özgürlük hareketine gitmesin diye topluma yaramayacak hale getirilmeye çalışıldı. Bu politikayla ajanlaştırmaya, uyuşturucuya, fuhuşa, hırsızlığa, kapa para vb. birçok gayri ahlaki, gayrimeşru işe sınırsız serbestlik alanı açıldı. Toplumun geleceği olan en dinamik kesim gençlik içinde yozlaşma, kişiliksizleştirme aldı başını gitti.
Şu an on binlerce gencin her birinin yüzlerce yüz kızartıcı suç sabıkası veya suç dosyasının olması bu politikanın ürünüdür. Bunlar toplum içinde serbest dolaşıyor, gençlerin “rol modeli” oluyorlar. Toplum kırım, toplumsal ihanet bu olsa gerek! İktidar kendince kendi tabanını bundan korumaya çalıştı. Geleneksel spor, dinci ve milliyetçi “maneviyat” aktiviteleriyle, kendi dünya görüşlerine göre şekillendirmeye çalıştı. Özgürlük hareketi de bunu eleştirme ve teşhirle engellemeye çalıştı. Neticede ortaya çıkan bozulma engellenemedi. Her iki yapının da toplumsal tabanına yayıldı. Tüm topluma sirayet eden duruma geldi.
Toplum canlı bir beden, bir organizma gibidir. Bünyesine giren gayri ahlaki, toplum niteliğini bozacak her şey, virüs gibi yayılır. Temizlenmesi de kısa süreli ve kolay olmamaktadır.
Yazar, psikiyatr Serol Teber “Türkiye’nin politik kültürüne damgasını vuran sürekli inkar sendromudur” der. Yüzyıllık tekçi, inkarcı, asimilasyoncu; Kürdü Türkleştirme, Fars ve Araplaştırma politikaları ve buna karşı yapılan isyan, verilen savaş sonucunda Ortadoğu’nun dört büyük devleti (İran, Irak, Suriye ve Türkiye) ve toplumsal yapılarında derin yaralar, büyük kayıp, trajediler, siyasi ve ekonomik bunalımlar ve derin bir toplumsal zihniyet krizi yaratmıştır. Zihniyet krizi toplumsal savaşı, savaş da toplumsal yapının tüm boyutlarında çöküş ve çürümeye yol açmıştır.
Mustafa Kemal “Mecbur kalmadıkça savaşa başvurmak cinayettir”, yine İsmet İnönü İkinci Dünya Savaşı sonrasında ekonomik krizden ve yoksulluktan yakınan bir yurttaşa “ben çocuğunu aç bırakmış olabilirim ama babasız bırakmadım” der, “Tarihin Babası” olarak anılan yunanlı tarihçi Heredot “savaşta babalar oğullarını, barışta oğullar babalarını gömer” gibi söylemler savaşın nemenem bir toplumsal yıkım ve trajedi olduğunu fazlasıyla ortaya vermektedir. Özsavunma, özgürlük ve varlığını koruma direnişleri dışında tüm savaşlar topluma, insanlığa karşı yapılan savaşlardır. Haksız ve toplum kırım savaşlarıdır. Toplumsal, insani değerleri yıkıma uğratırlar. Bundan dolayıdır ki “en kötü barış bile en karlı savaştan daha evladır” (anonim)denilmiştir. Çünkü savaşın kazananı yoktur, her iki taraf da kayıplar yıkımlar yaşatır.
Tarihte savaşın anlamsızlığını, acımasızlığını, akıldışılığını, çok iyi anlatan meşhur “Pirus Zaferi” vardır. Yunan yarımadasında, Epir kralı Piros M.Ö. 279’da Roma Makedonyasında bir siteye saldırır, kanlı bir muharebeden sonra Roma ordusu yenilir. Site yerle yeksan edilerek ele geçirilir. Bu zaferin ardından kalan tek şey virane bir ülke, yaralı Piros ve sakat birkaç askeridir. Bunun üzerine Piros “Öyle bir yengi ki (zafer) biz yitirmiş bulunuyoruz” dediği söylenir. Bu yüzden büyük yitikler verilerek kazanılan yengilere “Piros Zaferi” denilmektedir. “Piros Zaferi” haksız, fetihçi, işgalci, sömürgeci savaşlarının geride bıraktığı sonucu anlatır. Bundandır ki savaşın kazananı, barışın kaybedeni yoktur denilmiştir. Savaşın tek bir meşru gerekçesi vardır: o da özgürlüğünü ve varlığını korumaktır.
1639’da Kürtlerin yaşam coğrafyası, demografik yapısı Kasrı Şirin Anlaşmasıyla İran ve Osmanlı arasında bölünür. Bu bölünme Kürtlerin kendi aralarında anlaşamamaları, bir kısmı İran Safevi imparatorluğuyla diğer kısmı Osmanlı ile kalma istemlerinin de bir sonucu olduğu söylenir. Kendi aralarındaki sınırlar gevşek olduğu için çok da sorun edilmemiştir. 1920 Sevr Antlaşması tam bir provakasyondur. Ölümü gösterip sıtmaya razı etmekti. Parçalanmış coğrafyada Kürtler küçük bir alana sıkıştırılmak istenmiştir. Buna razı olmayan Kürtler Mustafa Kemal ile misakı milli sınırları çerçevesinde anlaşarak Kürt-Türk topraklarının birliği için ortak kurtuluş savaşı verirler. Savaş başarıyla sonuçlandırılır. 1921 anayasası bu ittifak ve başarı üzerine kurulur. Kürtlere kendilerini yönetme hakkı tanınmıştır. Ancak 1924’te çeşitli gerekçe ve bahanelerle bu İttifakı bozan tekçi-inkarcı bir anayasa devreye konulur. O gün bugün iki halk arasında durmaksızın bir savaş, komplo ve düşmanlıktır devam ediyor. Genelkurmay başkanı İlker Başbuğ “biz onlarca defa yendik ama tekrar tekrar dirildi” tespiti nasıl bir anlamsız kör savaşın içine girildiğini birinci ağızdan itirafıydı.
“Kaybet-Kaybettir” Döngüsünden Çıkış
Kürt varlığına özgürlüğüne ve dayatılan bu komplo ve savaş yüzlerce “Pirus zaferi”ni ardında bırakmış. Bugün Öcalan, kördüğüme dönmüş bu sorunu hukuki, demokratik, siyaset zeminle çekmek istemektedir. Bunun için 1993’ten beri ısrarla muhatap arayışındadır. 1993’ten bu yana çeşitli defalar çözüm denemeleri her defasında çözüm için samimiyet gösterenler ya etkisizleştirilmiş ya da tasfiye edilmişlerdir. Süreç her defasında Kürtler aleyhine fırsata, komploya, tuzağa dönüştürülemeye çalışılmıştır. İki tarafta da oluşan “güvensizlik sendromu” biraz da bundandır.
Abdullah Öcalan, 1993’ten beri savaşta kendini tekrar ve anlam yitiminden bahsetmektedir. Toplumsal mücadelenin çıkış, gelişme ve sonuç süreçleri vardır. Özgürlük hareketi ve gelişmeyi başarıyla 1993’lere kadar tamamlanmıştır. Nihai sonuca ulaşmak için ya karşı devrim tasfiyesi ya da iki tarafın toplumsal demokratik değerler etrafında barışla sonuçlandırmaları gerekirdi. Her ikisi de başarılamadı. “Tekrar ve anlamsızlaşma” burada başlamıştır. 32 yıldır “öl-öldür”, “kaybet-kaybettir” gibi bir döngü de gidip gelindi. Toplumsal sorunları çözmede eski yol-yöntemlerden kurtulunmadığı için sorun müzminleşti. Her iki tarafı da yemeye, tüketmeye başladı.
Tekrar ve anlamı yitiminin bir nedeni katı ulus-devlet anlayışı iken diğeri de devrim anlayışındaki açılmayan ezberlerdir. Bugün bu katılık Esniyor, ezberler bozuluyor. Dünyadaki klasik toplumsal devrim anlayışları Fransız devrimi ile başlatılır. 14 Temmuz 1789 Bastil zindanı eyleminden bu yana devrim anlayışı adeta bir amentü gibi tekrarlanıp uygulanmaya çalışılmıştır. Özgürlük Hareketinin daha başlangıçta süreci, gerilla savaşına taşıyan Amed Zindanındaki ilk büyük ölüm orucu eyleminin bugüne denk getirilmiş olması da tesadüfi denilemez. Bu klasik devrim anlayışının izlendiğinin göstergesidir.
Klasik devrim anlayışları tamamen anlamsızlaşmıştır dinlemez. Ama bu devrim ve ardıllarının tümü belli bir aşamadan sonra yenildikleri de bir gerçektir. Bu durum yanlış bir yanın olduğuna işarettir. 236 yıldır “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” çizgisinde aralıklarla yüzlerce, binlerce toplumsal kalkışlar, devrimler olmuş ama hiçbiri yaşatılamamıştır. Devrim yenilgilerinin üzerine yapılan yoğunlaşmalar da pasif çemberden çıkamamıştır. Devrim yöntemin ve anlayışlarında yüzyıllardır kendini tekrarlarla tüketen bir durum vardır. Özgürlük Hareketi belli oranda bundan nasibini almış, bu tekrarın sancısını yaşamış yaşamaktadır. Bir yanıyla da bugün bu makus gidişata müdahale edilmeye çalışılıyor.
Devrimlerin başarısı ve başarısızlıkları üzerine yapılmış en iyi çalışmalardan biri belki de Murray Bookchin’in “Devrimci Halk Hareketleri Tarihi” eseridir. Devrimler olduktan sonra neden nihayete erdirilememiş, neden mecrasından saptıkları sorununa cevap aramaya çalışmıştır. Vardığı sonuç “Üçüncü Devrim” teorisidir. Yani üçüncü aşamaya başladıklarında ya yenilgi ya da sapmaya uğramıştır, saptamasını yapmaktadır. “Üçüncü Devrim” teorisi devrim nihayete erdirilip kalıcı, yani toplumsal zemine oturtulmasıdır. Bu başarılı olmadığı için tüm devrimlerin akibeti aynı olmuştur. Hepsi ya yenilmiş ya da karşısına dönüşmüştür. Fransız Devrimi’nin sonuçlanması, Bolşevik Devrimi’nin sonuçlanması belli başlı örneklerdir.
“1793 Paris’in Sans Culotte’ler (baldırı çıplaklar), bir halk demokrasisinin Paris seksiyonlarının, sözüm ona radikal Ulusal Konvansiyon’un yerini alması için seslerini yükseltirler. Halk demokrasisini bir dizi ayaklanma esnasında konvansiyonun genellikle onlar adına konuşma iddiasında bulunan jakoben liderinin isteklerine karşı bizzat kendileri oluşturmuşlardır. Bir başka yer ve bir başka zamanda 1921’de Rusya’da Petrograd’In devrimci işçileri ve Krostadin’in ünlü “Kızıl Denizcileri” başkent yakınlarındaki deniz üssünde tıpatıp aynı sesi yükselttiler onlar da görünürde radikal olan otoriter bir rejim -bu kez Bolşeviklerinkini- alaşağı edip yerine demokratik olarak seçilmiş konseyleri veya sovyetleri koyma arayışındaydılar. Hem Paris’te hem de Petrograd’ta kelimesi kelimesine aynı şey talep edilmiştir. Her iki durumda da birinci devrim kraliyet rejiminin artık telafi edilemez yetersizlikleri nedeniyle çoktan ömrünü doldurmuş bir monarşiye karşı yönelmişti. (…)
Fransa’da Barbonlara, Rusya da ise Romanovlara liberallerin, radikallerin ve hatta yönetici sınıfın saygıdeğer tatminsiz üyelerinin heterojen fakat kararlı olan koalisyonu, “birinci devrim” de monarşiyi yeni ve ılımlı, fakat kararsız bir temsili hükümet ile değiştirerek yönetimin dizginlerini eline almıştı. Buna uygun olarak her iki durumda da en isyancı insanların desteğini alan radikal bir yönetimin ılımlı olanı devirmek için sürdürdüğü bir “ikinci devrim” birinciyi takip etmişti. Fakat iktidarı bir kez ele geçirince, radikal yönetim devrimi halkın kaybettiği gücü geri kazanmak için bir “üçüncü devrim” de talep edeceği bir noktaya doğru itibarını kaybetmeye başladı.” (Murray Bookchin, Devrimci Halk Hareketleri Tarihi, Dipnot yayınları)
Tüm devrimlerde olduğu gibi ilk başlarda toplumsal krize neden olan antidemokratik iktidarlara karşı halkın tüm kesimlerinde tepki gelişir. Bu tepkiyi zamanla doğal örgütlü itiraza dönüşür. Bu itirazlar ilk başlarda kırsal alanlarda köylerde, yoksul bölge ve mahallelerde, kahvelerde, pazar, park ve meydanlarda, işyerleri, fabrikalarda, sivil toplum kurumlarında, yankı yapar. Ortak duygu, düşünce oluşmaya başlar. “Bu gevşek toplanmalar en sonunda eğitim, tartışma, hatta müzik ve yazın grupları ile belirgin semt politikası kültürü oluşmaya başlar. Bunlar gibi az fark edilen ve yeterince araştırılmayan kültürler ardından hatip ve militan olan sıradan insanların oluşturduğu bir liderlikten etkilenerek bir yapılanma sürecine girer.“ (Murray Bookchin) böylece demokratik toplum hareketi tarzında ortaya çıkmaya başlar. Bu örgütlü itiraz ve hareketlenme kendi kurumsallığını, temsilci ve liderlerini ortaya çıkarıyor. Oluşan bu kurum ve liderler toplum karşıtı işleyen yapıyı işlemez hale getirir ya da tamamen dağıtır.
Asıl devrimsel süreç bundan sonra başlar. M. Bookchin’in de işaret etmeye çalıştığı budur. Ama üçüncü aşamada devrimlerin bir iç savaş, çatışma yaşayıp ya karşı devrim güçleri (İspanya’da Franco, Almanya’da Hitler vb.) geri gelmiş ya da devrim güçleri içinden birileri (Amerika’da G. Washington, İngiltere’de Cromwell, Fransa’da Robes Pierre, Rusya’da Stalin) diğer tüm demokratik toplum unsurlarını tasfiye ederek diktatörlüğe yöneldiği görülmektedir.
İlk devrimde toplum kendi iç dinamikleri ile harekete geçip örgüt ve önderlerini çıkartır. Bu süreç çok dinamik ve eğiticidir. Birbiriyle çarpışan, buluşan fikir ve eğitimler toplumsal akıl tarafından süzgeçlenip toplumsal harekete dönüşür. Bu süreç sadece hakikat oluşturmakla kalmaz toplumsal duygu ve davranışlarda da büyük gelişme ve değişimler yaratır. Bu aşamada “Halk toplumsal, katı geleneklerin önceden onlara öğrettiği gibi ne değişmez ne de kutsanmış olduğunu öğrenirler. “Daha doğrusu bu gelenek, düşünce, inanç ve fikirlerin toplum tarafından üretildiğini, kökten veya belli boyutlarıyla insan iradesi, isteğiyle değiştirebileceğini anlamış olurlar. Gelişen yenilikler ve düşünsel hakikat hızla benimsenmeye başlanır. İdeolojik olgunlaşma zihniyet devrimi bu süreçlerde hız kazanır, gelişip yayılmaktadır.
Toplumcu partiler böylesi süreçlerin ürünüdürler. Halkı devrime seferber etmeye çalışırlar. Devrimsel dönüşüm gerçekleştikten sonra partiler iki yol bekler ya kendilerini fesh edip devrimi demokratik topluma devreder ya da iktidar mekanizmasına yerleşerek yavaş yavaş demokratik toplum kurumlaşmasını tasfiye ederek çıkış gerekçelerinin karşısına dönüşürler. Rusya ve ulusal kurtuluş devrimleri (sosyalist, demokratik, komünist farketmez) hepsi aynı kaderi paylaşmıştır. Demokrasi alanını daraltarak katı merkeziyetçilikle devrim sağlama alınmaya çalışılırken toplum karşısına savrulmuşlardır.
Devrimin kendi içinde devrim yapması gerektiği nihai devrim zamanları vardır. Tüm devrimlerde bunun ıskaladığını görüyoruz. Devrimin birinci aşaması halkın kendi öz dinamiği ile örgütlenmesi, öncü ve örgütlülüğü oluşturmasıdır. İkinci aşama gerici yapının devrilmesi ya da çözüme çekilmesidir. Devrim öncesi ve esnasında ihtiyaçlar gereği oluşturulup çalıştırılan yapıların, merkezi iyileşmesi, tekçi yapıya yönelimin oluşmaması için mevcut kurum ve kuruluşlar “demokratik toplum“ zeminine yaydırılması gerekir. Yani toplumun kendi demokratik, ahlaki ve politik olarak yönetmesinin fonksiyonlari topluma bırakılmalıdır.
Partiler ulus-devlet döneminin ürünüdürler. Nihai amaçları arasında ulus-devlet ve iktidar mekanizmasına ele geçirme, geliştirme vardır. Demokratik toplum (sosyalist toplum) inşası süreçlerinde ise partilerin rollerini oynadıkları bir süreç vardır. Bu da demokratik toplum bilinci ve kurumlaşmasının sağlandığı sürece kadardır. Eğer bu süreçte değişim-dönüşüm ve yeniden yapılandırmaya sokulmazlarsa demokratik toplumun gelişmesi önünde engel oluşturmaya dar zeminde saymaya, sürüklenmeye neden olurlar. Devrim sonrası süreçlerde ise parti devleti ve nihayetinde diktatörlükle sonuçlanmış, demokratik toplum karşısına dönüştükleri görülmüştür. Lenin gibi bir sosyalist bile devrim sürecinde ve sonrasında bu araçla tüm demokratik toplum oluşumlarını, halk Sovyetiklerini(meclislerini) Bolşevik parti lehine tasfiyeye girişirken iyi niyetle komünizme yürüyeceğini düşünmüştü. Ama komünist parti Stalin dikasında toplum karşıtlığına vardı. Neticede partiler halk alehine dönüştürüldikçe, toplum hızla ulus-devlet yapılanmasına ya da diktatörlüğe götürülmüştür. Veya halkla çatışmaya girilmiş, eskiden daha kötü bir toplumsal yıkım, kriz ve trajedi arkasında bırakmıştır.
Özgürlük ve demokratik toplum hareketleri öncüleri bir yaşam biçimi oluştururlar. Bu yaşam biçimi demokratik kurumsallaşmayla toplumun kendi kendini yönettiği demokratik siyaset, demokratik öz yönetim fonksiyonlarla oluşmaktadır. Böylesi bir zeminde klasik partilere de çok ihtiyaç kalmaz. Partiler hiç olmaz demiyoruz ama onlar halk iradesini, yönetimini kendilerinden merkezi iyileştirmezler. Düşünce, proje ve etki oluşumları tarzında rol üstlenirler. Demokratik toplumun konfederal kurumlaşması ve herhangi geri çağrılabilecek temsilci ve öncülerinin oluşturacakları ideolojik, ahlaki, politik varlaşma; toplumsal anlamsallaşma ve koordinasyonu sapma ve kırılmalara karşı da daha dayanıklı hale getirmektedir. Ulus-devlet yapıları bürokrasisi ve partileri ne kadar demokrat, sosyalist, komünist, liberal olsa da belli bir aşamadan sonra demokratik toplum ve yapılarıyla çatış hale gelmişlerdir. Bundan dolayı partiler belli bir misyon yüklenmelidir. Misyon tamamlandığında zemini halk iradesine bırakmayı bilmelidir.
Devrimler sadece ekonomik amaçlar için değildir. Böyle yaklaşılırsa büyük yanılgı yaratır. Devrimlerin toplumun özgürlük talepleri, onurlu yaşam koşulları ve kendi kendini yönetme işlemleri tarafından yönlendirildiğini bilmek gerekir. Bu ruh, coşku, moral ve amaçlar görülüp cevap olunmazsa başarılı bir devrime, demokratik topluma ulaşmak zordur.
Devrim Anlayışında Devrim
“Barış ve demokratik toplum çağrısı“ fesih ve silahlı mücadeleyi sonlandırma yeni bir devrimsel aşamaya yönelmektir. Demokratik toplum inşasında yeni bir aşamaya girmektir. Bu, Kürdistan ve Türkiye toplumlarının tarihsel tecrübe, ders, deneyim ve yaşanmışlıkların belirlediği bir aşama ve ihtiyaçtır. Sadece bununla da sınırlı değildir. Dünya devrimlerinin ortaya çıkardığı, gösterdiği evrensel-enternasyonel ihtiyaçların da bir sonucudur.
insanlık, bilim ve teknolojik devrimde yaşanan sıçrama değişim ve dönüşümü adlandırmaya yetişemediğimiz bir Çağdan geçiyoruz. Sosyal, siyasal devrim anlayışı, bilinç düzeyi, yöntemsel, yönetimsel toplum kurumsallaşması bunun çok gerisinde seyrediyor. Toplum iradesini bilinç ve yönetimini makinalara (yapay zekaya) bıraktığı bir sürecin içinden geçiliyor.
Kapitalist modernitenin küresel tekelleri tarafından toplumun sosyal bağları çözdürürülüyor, atomize ediliyor. Toplumsal akıl ile değil yapay zeka ile yönetilir duruma getiriliyoruz. Toplumsal yaşam değersizleştirilmiş, insanlar bireysel hedonizme koşturuluyor. Bu toplumun atar damarlarının çatlatılmasıdır. Birey arzu ve güdülerinin esaretinde tüketiliyor. Tüketilen birey tüketilen toplum oluyor. Toplumsal barış sadece silahların susturulması, çatışmaların durdurulmasıyla da sağlanamaz. Toplum birey, birey toplumla buluşturulup demokratik kılınmazsa ne toplumsal barış ne de demokratik devrim sağlanabilir.
Klasik devrim anlayışları geride kalıyor aşılıyor. Eski debelenmeye devam edilirse bu sadece küresel sermaye, ulus-devlet organizasyonları ve iktidarcı-faşizan yapılara hizmet edecektir. Bunu gören Abdullah Öcalan devrim anlayışında devrim yapmaya yönelmiştir. “Temel çelişki sınıflar arasında değil demokratik toplum ile tekelci yapılar arasındadır” diyerek kapitalizm karşısına toplumu dikmiştir. Kahramanlık anlayışını demokratik toplum inşacılığında oynanacak rol ile tanımlayarak sahte, ucuz kahramanlık hikayelerini bir tarafa koymuştur. Diyalektik materyalizm anlayışında zıtları birbirini yok etmesi değil, yapıcı diyalektik anlayışını ortaya koyarak ayakları üzerine doğrulmuştur. Enerji ve maddenin iç içe olduğu, materyalizme metafizik takviye edilerek tek ayaklı bırakılan düşünce, ayaklarıyla buluşturulmuştur. Pozitivist bilim anlayışı alarak bilim felsefe ile buluşturulmuştur. Özgürlük sosyolojisi alanını açarak toplumsal kriz ve devrim anlarının altın anahtarını göstermiştir. Jineoloji bilim alanını açarak kadının toplumsal yaşamın ana öznesi olduğunu göstermiştir. Kapitalist düzene karşı “demokratik toplum“ alternatifi ile cevap vermiştir. Dinin toplumcu ve demokratik özü açığa çıkarılarak gerçeğiyle buluşturuldu. Demokrasi ve sosyalizm yorumlaması yapılarak gerçek anlamlarıyla buluşturulmuştur. Tarihsel materyalizm ile tarihin sınıf savaşlarının ürünü değil sosyolojik formlar halinde gelişen demokratik toplum direnişi ile şekillendiğini açığa çıkarmıştır. Demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü paradigma ile tünelin karanlık ucunu değil, ışık görülen yönde geleceğe bırakılmasını sağlamıştır.
Çağın devrim anlayışı böyle şekillenmektedir. Devrim içinde devrimler yapılmaktadır. Soyut bir tespitte bulunulmuyor. Bedene, ruha kavuşmakta olan engellenemez akıcılıkla bir devrim dinamiği hem kendini hem de karşıtını değiştiriyor, dönüştürüyor ve yeniden yapılandırıyor. Bunu doğru ve yeterli anlayıp topluma taşırabilirsek zor aygıtı ve araçlarına gereksinim duymadan bütün toplumsal devrime yürümek imkan dahiline girmiştir.
Devrime ihtiyacı olan toplumdur. Devrimi yapan da devrimi yürüten de toplum olmalıdır. Toplumun devrimi yönetmesi, yürütmesi için belli bir süre devrimci bir partiye ve öncü grup kadrolarına ihtiyaç vardır. Bu tüm devrimlerde olduğu gibi özgürlük hareketinde de olmuştur. Farklılık şu ki; özgürlük hareketinin çıkışı, oluşumu bir partiye dayanmıyordu. Bir oluşum, örgüt veya partinin kopmuş parçası değildi. Kürdistan ve Türkiye toplumunun ciddi siyasal, toplumsal, ekonomik vb. çok boyutlu kriz yaşandığı bir dönemde Amed ve Ankara gibi iki önemli toplumsal, siyasal merkezden, halkın bağrından, toplumun en dinamik öğrenci, aydın, gençlik içinden oluşmuştur. Çünkü toplumun bir yol gösterici, ortak toplumsal aklı oluşturacak bir öncü örgüte ihtiyacı ve talebi vardı. Özgürlük Hareketi toplumun bağrından bu talebe cevap olarak doğmuş, toplum tarafından kabul görmüş, benimsenmiş ve katılım olmuştur. Özgürlük Hareketi belli bir aşamadan sonra toplumsal ihtiyaca cevap olabilmek için partileşme sürecine girmiştir. Devletin siyaset yolunu, kendini ifade etme kapılarını kapatması nedeniyle de özgürlük hareketi toplumsal varlığını, özgürlüğünü koruma mecburiyeti altında ve demokratik siyasetin yolunu açmak için silahlı öz savunma direnişine yönelmiştir. Silahlı mücadele, zor yöntemi bir tercih değil mecburiyet olarak doğmuştur.
Bu direniş sürecinde zaman zaman büyük darbeler yemiş, kriz ve tıkanmalarla karşılaşmıştır. Ama her defasında daha güçlü, nitelikli oluşum ve zihniyetle geleceğe akmanın yol-yöntemini bulmuştur. 2000’ler sonrası ordu-cephe (ERNK-ARGK) fesih ile daha güçlü bir öz savunma sistemi, bilinci, siyaseti; daha demokratik, özgürlükçü, işlevsel ve toplumsal olan Koma Civakên Welat sistemine ulaşmıştır. Özgürlük hareketi bu yeni demokratik kurumsallaşmayla gerçek zeminini bulmuş, toplumsal mecrasına oturmuştur. Özgürlük hareketi kurulduğunda dünya koşulları ve devrim anlayışı farklıydı. Bu anlayış bugünün kapitalizmi karşısında toplumsal özgürlük ihtiyacını karşılamıyor. Daha ötesi eski dünya ve devrim anlayışından kalan, halen aşılamamış olan anlayış ve fonksiyonlar bugün ayak bağı durumuna dönmüş bulunuyor. Özgürlük hareketi bugün bunlardan kurtulmaya çalışıyor. Dünya, bölge, ülke ve toplumsal ihtiyaçlar eski yapısallıklar ve anlamsallıkları yürütemez durumdadır. Kurumsal ve zihniyet olarak gelişmekte olan topluma göre kendini yenilemeyenler ya asılır ya da marjinal kalmaya mahkum kalır. Özgürlük Hareketi bu toplumsal gelişmelere paradigma değişimini yaptı. Ama koşul ve imkanların kısıtlayıcılığından dolayı paradigmaya istendiği gibi girilemedi. Eski ve yeni paradigma iç içe yürütüldü. Bu da istenilen toplumsal-devrimci değişim ve dönüşümü sağlayamadı. Yeni paradigma ile demokratik siyaset zemini oluşturmak mümkünken bu Başarılamadı. Devletin “alan açma“ beklentisine düşüldü. Halbuki 32 yıl önce demokratik değişim zeminine yönelmiş, 25 yıl önce ordu-cephe yapılanmaları dönüşüme uğratılmıştı. Bunlarla büyük oranda devrimci halk direnişi ve demokratik siyaset zeminine gidilmişti. Rojava‘daki kazanımlar ve diğer alanlardaki demokratik siyaset kazanımların bunun üzerinden sağlandığı rahatlıkla belirtilebilir. Ama parti ayağı için bu söylenemez. Ulus-devlet döneminin ürünü olan Marksist-Leninist parti modeli ve anlayışı istenildiği gibi demokratik toplum paradigmasına uygulanmadı. Yeni dönemde bu parti anlayışı asılmak isteniyor. Demokratik toplum kurumsallaşmasına uygun bir yapılanmaya gidilmesi, kendine acil ihtiyaç olarak dayatmaktadır.
Çeşitlilik ve Dayanışma Özgürleştirir
Sosyolojik bir hakikattir; demokratik siyaset zemini kapatıldığında kendini ifade etmenin dili silah ve şiddet olur. Demokratik siyasetin zemine açık bırakıldığında ise şiddet yöntemleri, silahlı direnişler kendiliğinden anlam yitimine uğramışlardır. Silahlı direnişlerin amacı eğer demokratik siyasetin kapılarını açmak ise bu kapılar açıldığında bu yöntem devre dışı bırakılmalıdır. Toplumsal hareketler zor aygıtlarına değil düşünce, siyaset ve örgütlü toplumsallıklarına güvenirler. Tüm boyutlarıyla örgütlü kılınmış bir halkı hiçbir ordu ve teknik yenemez, özgürlüğünü, öz yönetim iradesini elinden alamaz.
PKK, kimliği ile toplum adına 47 yıl başarılı, onurlu bir temsiliyet yapmıştır. Parti rolünü oynamış, tarihsel görevini tamamlamıştır. Tarihteki müstesna yerini de koruyacaktır. Toplumsal mücadeleler için çok eğitici niteliğinde bir miras ve deneyim bırakmıştır. Geleceğe ışık vermeyi bu eğitici tarihsel deneyimiyle kalplerde, bilinçlerde kalmaya devam edecektir.
Sonuç olarak “barış ve demokratik toplum çağrısı “nın amacı bir yanı Kürt-Türk ve bölge toplumları arasında zedelenmiş kardeşlik bağlarının yeniden örülmesi iken, diğer yanı da evrensel-enternasyonel düzeydeki toplumsal ihtiyaçlara cevap olma hamlesidir. toplum varlığını korur, özgür yaşar hale getirilme aşamasına girmiştir. Demokratik toplum aşamasına geçiş için de parti fonksiyonu yetersiz, elbisesi dar gelmektedir. Yeni Çağ’da dünya ve toplumda, yeni devrim anlayışına ve kurumsallığına ihtiyaç vardır. Bu da demokratik toplum, hukuksal zemin ve demokratik siyaset alanının yoğunlaştırılmasıyla mümkündür.
Demokratik toplumda kaybedenleri varsa toplum, barış, özgürlük, kardeşlik, demokrasi ve huzur karşıtı olanlar olacaktır. Bunlar dışında herkes kazanacaktır. Demokratik toplum yaşamı farklılıkların, kendi özgürlükleri içinde bir arada olduğu, birbirini geliştirdiği bir yaşamdır.
Devrimlerde korku ve kaygı ile yaklaşılan bir husus daha vardır. O da varlıklı olanların durumudur. Yanlış uygulama ve yaklaşımlar sonucunda bu kesimin ya kaygıları göz ardı edilmiş ya da karşı devrim saflarına itilmişlerdir. Özünde orta sınıf yaklaşımı olan bu anlayış giderek orta sınıfın da saf değiştirmesine, toplumsal devrimin sapmasında büyük rol oynamışlardır. Bu durumun toplumu inançsızlığa ve devrinden desteğini çekmesine kadar götürecek zincirleme reaksiyon yarattığı bir çok devrim de görülmüştür. İnancı yitiren devrim hareketi toplumsal zeminden koparak ya yıkılmış ya da dikta yönetimlere yönelerek karşısına dönmüşlerdir.
Demokratik toplum yaşamında, siyasetinde birilerinin varlığına çökme anlayışı olamaz. Emek ve kabiliyete dayalı kazanılmış, sömürücü, tekçi, istismara dayalı olmayan herkesin can ve mal güvenceleri toplumsal ahlak ve demokratik hukuk güvencesi altında olacaktır. Sistem tarafından yoksul kılınanlara ise olumlu yönden destekler sağlayarak maddi ve manevi olarak daha iyi yaşanabilir, toplumsal onur yaşamı seviyesine taşırılmaları hedeflenir.
Eşit, adil, özgür ve ahlaklı yaşam sınıfların çatıştırılmasıyla, birinin diğerinin yok etmesiyle sağlanamayacağı binlerce devrim örneğinde kanıtlanmıştır. Bu, erdemli değerler ancak toplumsal dayanışma, paylaşım ve ahlakla sağlanabilir. Güçlü olanı zayıflatarak, zayıfa fayda sağladığı görülmemiştir. Zayıf olan güçlendirilirse hep birlikte güçlü olunur. Toplumsal yasa böyle işler. Zayıf halka bırakmamak temel ilkedir. Çünkü her zincirin gücü zayıf halkası kadardır.
Bu anlayışla demokratik toplum yeni devrimci bilinç ve zihniyetle daha özgür, demokratik ve onurlu yaşama akmaktadır. Savaş ve çatışmalarla fikir, hoşgörü yönünden çöle çevrilen Ortadoğu coğrafyasında bu bir serap değil; Havva anamız, Adem atamızdan bu yana cennet olarak görülen bilinen Mezopotamya vahasının şafağıdır.
Yoruma kapalı.