Hepimiz bir anlığına durup bugüne kadar edindiğimiz bütün bilgileri düşünmeye çalışalım. Gözümüzü dünyaya açtığımız ilk andan itibaren, hatta daha anne karnındayken maruz kaldığımız; duygusal, psikolojik ve zihinsel gelişimimizi şekillendiren sayısız bilgi temasını gözden geçirelim. Bu kolay bir iş değildir. Çünkü bugün doğal bir refleks olarak yerine getirdiğimiz konuşma, öğrenme, kendini ifade etme, yürüme, yazma gibi pek çok temel davranışın nasıl ve kimler aracılığıyla öğretildiğini çoğu zaman sorgulamayız. Bilgi, yaşamımıza çoğu kez açık bir öğreti olarak değil; fark edilmeden içselleştirilen bir yönlendirme olarak dâhil olur.
Benzer bir durum dünyayı ve toplumu algılama biçimlerimiz için de geçerlidir. Çoğu zaman cinsiyetçi olduğumuzun farkında olmayız; ancak yaşamın büyük bir bölümünü cinsiyetçi kodlarla sürdürürüz. İktidarcı olmakla suçlanmak birçokları için itiraz konusudur; fakat düşünce biçimlerimize ve davranışlarımızı daha derinlikli ele aldığımızda hiyerarşi ve egemenlik anlayışının ne denli içselleştirildiğini görmek zor değildir. Toplumsallıkla kurduğumuz bağ da bu çelişkilerle örülüdür: Bir yandan komünal değerlerden söz ederken, diğer yandan bireycilik ve rekabet içinde şekillenen bir yaşamı olağan kabul ederiz. Kendimizi sürekli başkalarıyla kıyaslayan, bazılarını üstün, bazılarını geri gören algı biçimleri neredeyse doğal bir gerçeklik gibi sunulur.
Oysa tüm bunlar tesadüfi değildir. Yaşamı nasıl sürdüreceğimizi, neye sevineceğimizi, neye üzüleceğimizi, sevgiyi ve acıyı nasıl deneyimleyeceğimizi belirleyen bu düşünce ve davranış kalıpları; bizi kuşatan bilgi yapılanmalarının bir sonucudur. Ancak insanlığın bugün geldiği aşamada temel sorunlardan biri şudur: Bu denli şekillendirilmeye rağmen, üzerine en az düşündüğümüz alan bilginin kendisidir. Bilgi yapılanmaları olarak tanımladığımız sistemlerin kimler tarafından ve hangi toplumsal hedefler doğrultusunda inşa edildiğini anlamak önemlidir. Neden bilmeye ihtiyaç duyarız? Bilgi kim tarafından, hangi amaçla üretilir ve kim için kullanılır? Bilginin yaşamla, kadınla ve toplumla kurduğu bağ nedir? Bu sorular, yaşamın anlamına dair sorgulamalar kadar temel ve belirleyicidir. Çünkü bizi kuşatan bilgi yapılanmaları doğrultusunda yanıtlar üretildiğinde, yaşamla özgürlük arasındaki bağ, daha en başta yanlış tanımlanır. Bu ise yaşamın anlamından kopuş anlamına gelir. Yaşamın anlamını yitirdiği bir yerde, toplumsallığa dair ne kalabilir ki!
Toplumsal gerçeklikler, inşa edilmiş gerçekliklerdir. Demokratik toplumun temeline komünü yerleştiriyorsak, bu toplumun zihniyetinin komünün ruhuna; davranış biçimlerinin özgürlük ilkelerine; toplum algısının ise kadın özgürlüğüne dayanması gerekir. Günlük yaşam alışkanlıklarımızdan kurumsallaşmalarımıza kadar her düzeyde farkındalığı bu yeni zihniyet temelinde yeniden kurmak durumundayız. Çünkü gündelik yaşamımızı şekillendiren bilgi, çoğu zaman bir öğreti olmanın ötesinde alışkanlıklar ve normlar aracılığıyla aktarılır. Tam bu noktada demokratik toplumun inşa sürecine yaklaşım bilginin niteliği ve üretim biçimiyle doğrudan ilişkilenir. Aynı yerden, Jineolojînin rolüne dair ön açıcı bir perspektif de ortaya çıkar.
Kadının bilgisinin değersiz olduğu fikri, verili normlar üzerinden sürekli yeniden üretilir. Kadının yaşamı kuran, sürdüren ve dönüştüren yanına dair pek çok bilgi biçimi ısrarla görünmez kılınmaktadır. Bugünün dünyasında “değerli bilgi”, çoğunlukla para eden; belirli otoritelerin onayından geçmiş ve diploma ile tescillenmiş bilgi olarak kabul edilir. Formülünü bilmeden hamuru mayalayanın kimya bilgisi, halı dokuyanın teknik bilgisi, şifa veren ananın tıp bilgisi, yaşamdan süzülmesine ve yaşamın devamını sağlamasına rağmen değersiz sayılır. Buna karşılık, kastik grupların en öldürücü silahları üretme yarışında bilgi, iktidara hizmet ettiği için “en hayati bilgi” olarak yüceltilir.
Bu nedenle asıl soru şudur: Bilgi kim içindir? Eğer yanıtımız toplum için, yaşamı etik ve estetik değerlerle sürdürebilmek ve uyum içinde toplumsal bir aradalık kurmak ise yöntemimizi de buna göre belirlemek durumundayız. Jineolojî, tam da bu noktadan hareketle kadın varlığını odağına alarak bilgi yapılanmalarını sorgular; eskiyi eleştiri süzgecinden geçirerek yeni ve özgür olanın imkânlarını açığa çıkarır. Bilginin bu etik dışı dağılımına itiraz ederek, bu süreçlerin toplumsallaştırılmasını hedefler.
Hakim Bilgi Yapılanmaları Cinsiyetçidir
Hakikatin karanlıkta bırakıldığı yerlerde, onu aydınlatmanın yolu tarihe yeniden bakmaktır. Yani temel yöntemimiz eleştirel sosyoloji ile tarihi yeniden okumaktır. Çünkü tarihi yapanın kimliği başkayken kalem erkeğin elindedir ve tarihi o akıl yazmıştır. Yaşananlar başka, yazılanlar başkadır. Bu yüzden özgür kadın ve toplum perspektifinden yapılan her okuma, yalnızca farklı bir yorum değil; geçmişi ve bugünü aydınlatmanın da yoludur.
Örneğin bugün milyonlarca insan, kadının erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığına dair anlatıyla büyür. Bu bilgi, bir inanç olarak değil; tartışılmaz bir hakikat gibi aktarılır. Zamanla kadının ilk günahın sahibi olduğu, nefsine yenildiği ve bu dünyada cezalandırılmaya mahkûm edildiği fikri, gündelik yaşamın sıradan bir parçası haline gelir. İkincil, kötü ve günahkar olarak bir yaşam sürmek kadın için bir kader haline getirilir. Bu anlatının kadın kimliği açısından yaşam yorumunu nasıl değiştirdiği sorgulanmaya değer bir husustur.
Oysa anlatılar değiştiğinde, bakış da değişir. Tarihi biraz daha geriye sardığımızda, Sümer mitolojisinde yasak olanı çalanın ilk figür olarak Enki karşımıza çıkar. Ana tanrıça Ninhursag’ın bahçesine giren, yasak meyveleri alan ve bunun bedelini hasta düşerek ödeyen Enki… Onun kaburgasını iyileştirmek için yaratılan şifacı tanrıçalardan biri Ninti’dir. Ninti hem “kaburganın hanımı” hem de “yaşam veren kadın” anlamına gelir. Bu anlatıda kadın, erkeğin uzantısı değil; şifanın ve yaşamın kaynağıdır. Yaşam veren kadından tek tanrılı dinlere karakter kazandıran günahkar kadın motifine geçişin trajik hikayesi buradadır.
İki anlatı arasındaki fark, yalnızca mitolojik bir ayrıntı değildir. Birinde kadın günahın kaynağıdır, diğerinde yaşamın kendisi. Ana tanrıça hafızalardan silinmiştir. Hikaye ters yüz edilerek kadın şahsında yeni bir ideolojik algılayış yerleştirilmiştir. Bu fark, bir kadının kendini nasıl kuracağını, bir erkeğin kadına nasıl bakacağını ve birlikte nasıl bir dünya tasavvur edileceğini doğrudan etkiler. Erkeğin organından yaratılan kadın açısından herhangi bir eşitlik düşüncesinin şekillenmesini beklemek akıl işi değildir. Aynı biçimde erkeğin de kadına anlam verme biçiminin bu bilgi üzerinden şekillenmesi elbette ki kadın kimliğine ve iradesine yaklaşımın nasıl olacağını gösterir. Asla kendisine denk görmeyen, sürekli günahkar ve korunması gereken bir varlık olarak baktığı bir cins ile hangi komünde bir araya gelip eşitliği, demokrasiyi inşa edecektir? Yaşamı paylaştığı cinse bu cinsiyetçi kabulle yaklaşan bireyin kuracağı bütün birliktelikler sakatlıklar taşıyacaktır.
Jineoloji, tam da bu noktada bilginin kökenine bakmayı ve odağına kadın gerçekliğini yerleştirmeyi önerir. Hangi bilginin neden görünür kılındığını, hangisinin neden unutturulduğunu sorar. Egemen erkeğin tekelinde şekillenen bu bilgi yapılanmaları, yalnızca kadınları değil; toplumun bütün ilişkilenme biçimlerini sakatlamıştır. Çünkü arkasında bu alanı şekillendiren bir paradigma vardır. Esas amaç bu sorgulamayı yapmak kadar düşünce yöntemlerini belirleyen paradigmayı da deşifre etmek, bizlere bilimsellik adına sunulanları da açığa çıkarmaktır.
Dinsel yöntemden mitolojiye, felsefeden bilime ve sanata kadar uzanan bütün alanlara sirayet etmiş bu cinsiyetçilik kalıplarını kırabilmenin yolunu jineolojî, eleştirel düşünceyle açmaya çalışır. Bazen bir satır arasına gizlenmiş bir hakikatten yola çıkarak, yazılmamış tarihin izlerini görünür kılar. Tarihi güncelden koparmadan ele almanın ve inşayı tarihsel sosyoloji temelinde kurmanın gerekliliğiyle, özgür bilgi inşasını kolektif bir akıl süreci olarak ele alır.
Erkeğin Tekelindeki Bilgi
Erkek egemen sistemin toplumdan saklanan ve sonrasında parayla yeniden topluma satılan bilgi anlayışı, jineolojînin temel eleştiri noktalarından biridir. Bilginin bir kesimin tekelinde bulunması, yalnızca günümüz egemen ulus-devletlerinin değil, kökleri binyıllara uzanan bir toplum yönetme aracı olarak değerlendirilir. Ana soylu toplumlarda doğadan ve yaşamdan edinilen deneyim ve tecrübeler toplumun tamamına aitken, kastik katil grubun avcılık bilgisini tekeline alması ve bunu toplum ve kadın aleyhine kullanmasıyla insanın bilgiyle kurduğu ilişki de başkalaşıma uğramış olur.
Bu durumu anlamak açısından MÖ 3000’lere uzanan bir anlatı hayli öğreticidir. İnanna ile kurnaz tanrı Enki arasında geçen ve uygarlığın temel yaratımları üzerine verilen mücadeleyi konu alan bir hikâye, bilginin kimin elindeyken nerelerde tutulduğunu gösterir. Uygarlık sanatının yaratımları olarak bilinen ME’ler, Enki’nin elindeyken denizlerin altındaki sarayı Abzu’da saklanır; yeri gizlidir. Hikâyenin sonunda ise ME’ler İnanna’nın eline geçtiğinde, kutsal yasalar yeniden dağıtılır ve bu an halk tarafından büyük şölenlerle karşılanır. Bu tarihin akışında Ana Tanrıça toplumdan kopartılırken göklere yükseltilen erkek tanrılar bilgiyi de kaynağından koparmış ve kendinde muhafaza edecek mekanlar inşa etmiştir.
Günümüze kadar bilginin binyıllar öncesinden nasıl bir yöntemle kullanıldığını iyi çözümlemek gerekir. Yaşamı üreten kadınlar ve emeği yaratan toplumsal güçler öğreticilikten yoksun bırakılır. Bugünün üniversitelerinde ve akademik kurumlarında, toplum mühendisliği amacıyla gizli tutulan bilgi yapılanmalarıyla kurulan bağda iktidar çözümlemesi yapmak mümkündür. Bugün de bilgiye ulaşmanın yolu çoğu zaman paradan geçer. Sistem, bir yandan bilgiyi kaynağından yabancılaştırırken, diğer yandan onu yeniden satarak birden fazla amaca hizmet eder. Toplum bu yolla savunmasız bırakılır ve iktidar ilişkileri içinde bağımlı kılınarak sömürülmeye hazır hale getirilir. Temel eleştirilerini buradan yapan jineolojî, kendi yöntemini akışkan ve kolektif bir süreç içinde inşa etmeyi amaçlar. Toplumun eğitim süreçlerinde bilginin tekelleşmesine ve sermaye aracına dönüştürülmesine karşı çıkar. Eğitimin toplumsal bir süreç olduğu gerçeği temel bir yaklaşım olarak sürekli canlı tutulur. En temel yaşam bilgisini edindiğimiz ana kadın gerçekliğine yaklaşımı kökten sorgular ve bu koparılmış bağı yeni bir ilişki biçimine dönüştürmeye çalışır. Böylece toplumun kendine bakışını, nesneleştirilmiş bir yerden özneleşme zeminine taşımayı esas alır.
Dönüşümün Eşiği; Sorumluluk ve Özgürlük
Burada belirleyici olan, bilginin etikle ve sorumlulukla kurduğu bağdır. Bugün gelinen aşamada bilimin bu denli parçalanmış olması; etikten, felsefeden ve duygu dünyasından koparılması, gezegenin karşı karşıya kaldığı birçok felaketin temel nedenlerinden biri olarak görülebilir. Yaşadığı topluma, doğaya ve çevreye karşı sorumluluk bilincinden kopartılmış birey yaşamı büyüten değil sürekli tüketen bir noktaya savrulmuştur. Eğitildiğimiz okullara bakıldığında, ne kadarının yaşamı daha anlamlı kılmaya yönelik bir öğrenme süreci sunduğu ciddi bir soru olarak ortada durur. Temel motivasyonun meslek sahibi olmak, mesleğin amacının ise yalnızca para kazanmak olarak kurulduğu bir sistem içinde, en değerli bilgi bile yaşamın kendi akışı içinde anlamsızlaşabilir. Pozitivizmin yarattığı parçalı düşünce yapısı birey ve topluma bakışı çok derinden etkiler. Yaşamın üretildiği akış ruhtan, değerden, maneviyattan koparak mekanik süreçler halinde ele alınır.
Ruhsal ve fiziksel dengenin bozulduğu bu sistemin içerisinde toplumun uyumlu bir aradalığı darbelenmiş olur. Sağlığın yalnızca tıp alanına indirgenmesi bu kopuşun çarpıcı örneklerinden biridir. Savaşlar, yoksulluk, sermaye hırsının ekoloji üzerindeki tahribatı ve iktidar politikaları bütünlüklü biçimde ele alınmadığında, bir doktorun gözünde insanlık yalnızca “kâr getiren bir hasta yığınına” dönüşebilir. Böyle bir sistem içinde, şifa üretmesi beklenen bir alandan istismar biçimlerinin çıkması tesadüf değildir. Jineolojî, bu nedenle en başta bilginin etik boyutunu ve yaşam sorumluluğu temelinde inşa edilmesi gerektiğini, gözden kaçırılmaması gereken bir ilke olarak ele alır.
İnsana, yaşama, iyiye ve güzele dair söylenen her sözün; o topluluk tarafından yaşanması hedeflenen bir sözleşmeye dönüşmesine ihtiyaç vardır. Eğitim süreçlerinde “nasıl yaşamalı?” sorusu, her bilginin dayanacağı anlam dünyasını ifade eder. Bu perspektifle inşa edilen her kurumlaşma, toplumsal sorunlara yaklaşımdan toplumun yargı yollarını inşa ettiği kurumlara kadar eğitsel bir içerik taşır ve kadın özgürlük çizgisi temelinde bağlayıcılık kazanır. Jineolojînin yaşamı anlamlandırma yaklaşımı, bu nedenle yalnızca belli eğitim kurumlarına hapsedilebilecek bir süreç değil; dinamik biçimde yaşam bulan özgür ve demokratik yaşamın kalp atışına dönüşür. Komüne dayalı demokratik toplum sisteminin bütün mekanizmalarında kadın özgürlüğünü merkeze alan bu yaklaşım, iktidarcılığa ve erkek egemenlik mantığına yer vermeden, devletçi sistem karşısında toplumsal savunmayı mümkün kılar. Böylece özgürlük sorumluluk bilinciyle kendini şekillendiren ve değişime açık kılan toplumun yaşam biçimi haline gelir.
Pozitivizmin Mekanik Kuşatması
Abdullah Öcalan, kadın köleliğini “toplumun sırtına saplanmış bir hançer” olarak tanımlar. Kastik katil grubun toplum değerlerine tecavüzüyle başlayan bu süreç, bugün kapitalist modernitenin yarattığı düşünce sistemi aracılığıyla modern kölelik biçimlerini meşrulaştırmanın etkili bir aracına dönüşmüştür. Pozitivizmin zihinde yarattığı çarpılma ve yabancılaşmayı sorgulamayan, kadını varlık olarak tanımlamaktan kaçınan ve böylece hakikatini parçalayan bir bilimin, toplumsallık adına söyleyeceği her sözün havada kalacağı açıktır. Özne–nesne ayrımına dayalı bu düşünce yöntemi, tarihin belirli bir döneminde devletli sistemi üretmiş; egemen–ezilen ikiliği üzerinden toplumu şekillendirmiştir. Bu zihniyet öyle derin bir etki yaratmıştır ki, toplum devletsiz, kadın erkeksiz, köle efendisiz yaşayamayacağına inandırılmış; kendi celladına bağımlı bir tutku geliştirmiştir. Büyük balık küçük balığı yerken, bu durum “doğal düzen” ya da “bilimsel yasa” olarak sunulmuş; iktidar ilişkileri kutsanmıştır. Sonuçta kendi hakkında karar alabilen, sorumluluk taşıyan birey ve toplum gerçeği yerini; iktidar mekanizmalarına bağımlı kitlelere bırakmıştır. Erkek ise kadın karşısında, her istediğini yapabileceğine inanan tanrısal bir kudretle donatılmıştır.
Evrendeki farklılaşmayı zıtlıklar üzerinden okuyan ve sürekli karşıtlık üreten anlayışa karşı, jineolojî pozitif diyalektiğe dayalı bir düşünce sistemini esas alır. İnsan–doğa, toplum–birey, kadın–erkek ilişkilerini çatışma değil; uyum ve karşılıklı beslenme temelinde ele alır. Demokratik toplumdan söz edilecekse, en başta yıkıcı ve karşıtlık üreten bu evren ve doğa algısının sorgulanması gerekir. Çünkü devletin toplum karşısındaki, insanın doğa karşısındaki, erkeğin kadın karşısındaki konumlanışı bu zihniyet yapısından beslenen bilgi yapılanmalarıyla kurulmuştur. Jineolojînin doğayı ve toplumu anlamlandırma biçimi ise parçalı değil bütüncüldür; karşıtlıklar üretme temelinde değil, birbirini büyüten ilişkiler üzerinden ilerler. Böyle bir düşünce akışını esas alan birey ve toplum, sorunları savaş ve yıkım yöntemleriyle değil; diyalog, müzakere ve doğruyu büyütme temelinde ele alma imkânı bulur.
Pozitivizmin topluma bıraktığı en ağır miras, bilimsel bilginin mutlak ve değişmez olduğu algısı yaratmasıdır. Bu iddia, ilk bakışta güven verici görünür; karmaşık olanı sadeleştirir, belirsizliği ortadan kaldırır, insanı rahatlatır. Oysa bu rahatlık, zamanla düşünmenin yerini kabullenmeye bırakır. Çünkü kesinlik, aynı zamanda itirazı gereksiz kılar. Böylece yaşam, değişen ve dönüşen bir süreç olmaktan çıkar; ölçülmüş, tanımlanmış ve sınırları çizilmiş bir alana hapsedilir. Bilim adına aslında tutucu dogmatik kalıplardan kurtulmayan bir zihniyet inşası geliştirilir. Bu zihniyet en başta doğa ve toplumu ele alışta kurguladığı sakat inşayla kapitalizmin sömürgeciliğine alan açarak sisteme en önemli meşruiyeti açmış olur.
Aydınlanma düşüncesine dayalı düz çizgisel toplum anlayışı, yerel öğretileri ve yaşam dinamiklerini geri görür, kapitalizmi en ilerici sistem atfeder. Böylece kendini her yerde kurtarıcı ilan ederek her kafada sömürgeciliğini inşa eder. Bugün yaşamın bütün renkleriyle yaşandığı köy yaşamını geri gören, yerel bilgiye ve anlama gereksiz yaklaşan, kenti, Batıyı ilerici gören ve bu zihni kurgulama ile aidiyet ve kökleriyle var olmada boşluk yaşayan birey gerçekliği tam da böyle bir paradigmasal bakışın sonucudur. Bilimsel bilginin mekanik evren ve toplum algısı bir yandan toplumda ve kadında yaşadığı derin köleliğin kader kabul edilmesine götürürken diğer yandan iktidarın toplum mühendisliğine müthiş alan açmaktadır. Toplumun esnek zihniyetli yapısını doğa yasaları gibi ele alarak insanı kendi tarihinden, hafızasından ve müdahale gücünden koparır. Böyle bir kopuş yalnızca düşünsel bir sorun değil doğrudan politik sonuçlar yaratır. Toplum kendini değiştirebilen ve yeni yapılar inşa edebilen bir özne olarak değil, yönetilmesi gereken bir nesne olarak algılar. Bu biçimiyle sürekli bir yönetilme ihtiyacı, egemene bağımlı bir karakter yaratılmış olur.
Pozitivist bilgi anlayışı, bu nesneleştirmeyi bilim adı altında kalıcılaştırır. Özellikle modern eğitim sistemlerinde bilgi, yaşamdan kopuk, soyut ve yukarıdan aşağıya aktarılan bir forma bürünür. Öğrenen, sorgulayan değil; ezberleyen ve tekrar eden bir konuma itilir. Bu durum, bireyin yalnızca düşünme biçimini değil, hayata müdahale etme cesaretini de köreltir. Zamanla insanlar, kendi deneyimlerinin bilgi üretme gücüne sahip olduğuna inanmaz hale gelir. Toplumu canlı, çelişkili ve çok sesli bir yapı olarak değil; belirli aşamalardan geçmesi gereken tekil bir bütün olarak ele alan her yaklaşım, kaçınılmaz olarak merkezileşir. Özgürlük, toplumun kendini örgütleme kapasitesinden değil; doğru programdan, doğru yönetimden beklenir. Oysa toplumun zihniyet dünyası çözülmeden, yani düşünme biçimleri dönüşmeden, hiçbir sistem kalıcı bir özgürlük üretemez. Özgürlük adına çıkılan yolda benzer araç ve yöntemlerden kurtulmak çok zor bir eşik haline gelir. Kendini bu bilimsel temele dayandıran sosyalizm deneyimlerinin devletçi biçimler üretmesi ve merkezileşmesi bu nedenle şaşırtıcı değildir.
Canlı Evren ve Toplum Algısı
Öcalan’ın Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nda doğa, anlam ve toplum gerçeğini bu kadar ısrarla vurgulamasının nedeni de tam olarak buradadır. Doğada belirli yasalar işleyebilir; ama toplum katı yasalarla değil ilişkilerle, eğilimlerle ve iradeyle var olur. Jineolojî, canlı evren anlayışı ve pozitivist bilime yönelttiği eleştirilerle yeni bir dünya algısı yaratmayı nasıl düşünülmesi gerektiğinin temeli haline getirmeyi hedefler. Bilgiyi mutlak doğrular halinde sunmaz; aksine bilginin nasıl üretildiğini, kim tarafından üretildiğini ve kimin hayatına nasıl değdiğini sorgular. Kadının tarih boyunca bilgiyle kurduğu ilişkinin koparılmış olmasını, yalnızca bir hak kaybı olarak değil; toplumun bütününe yönelmiş bir körleşme olarak ele alır. Çünkü kadının yaşamla kurduğu bağ koparıldığında, yaşam dinamizmini kaybeden mekanik bir çerçeveye hapsolur. Jineolojînin eğitim anlayışı bu nedenle sabit müfredatlara değil, ortak deneyime dayanır. Bilgi, dışarıdan alınan bir nesne değil; birlikte açılan bir süreçtir. Atölyelerde, sohbetlerde, gündelik yaşamın içindeki küçük kırılma anlarında bilgi yeniden üretilir. Burada esas olan, “mutlak doğruyu” bulmak değil; düşünme cesaretini yeniden kazanmaktır. Kadının yaşamın farkındalığıyla kendi yaşamına dair söz kurabilmesi, yalnızca bireysel bir özgürleşme değil; toplumsal zihniyetin çözülmesi anlamına gelir. Komüne ruh veren kendi farkına varma hali böylece onu demokratikleştiren karakterine kavuşur.
Bu perspektiften bakıldığında demokratik toplum, tamamlanmış ve keskin sınırlarla belirlenmiş bir model değildir. Jineolojî ise bu yaşamın bir parçası değil, demokratik toplumda kazanılacak yaşam algısının özgürlük temelinde büyüdüğü bilimsel düşüncedir. Toplum sürekli kendini yeniden kuran canlı bir organizmadır. Komün, hazır kurallarla işleyen bir yapı değil; ilişkilerin her gün yeniden anlamlandırıldığı bir alandır. Jineolojî, bu alanlarda bilgiyi merkezileştirmez; dolaşıma sokar. Kesinlik üretmez; sorumluluk üretir. Çünkü ancak böyle bir bilgi anlayışı, insanı doğa karşısında, kadını erkek karşısında, toplumu devlet karşısında edilgen bir konumdan çıkarabilir.
Belki de jineolojînin en ayırt edici yanı, bilginin yalnızca ne söylediğiyle değil, insanda neyi harekete geçirdiğiyle ilgilenmesidir. Pozitivist akıl, insana “olanı” öğretir; jineolojî ise insana “neden böyle yaşadığını” sordurur. Bu soru basit görünür ama tam da burada büyük bir kırılma başlar. Çünkü insan, yaşamını doğal sandığı kalıpların aslında tarihsel olarak inşa edildiğini fark ettiğinde, ilk kez kendi hayatına dışarıdan bakma imkânı bulur. Bu bakış, özgürlüğün ilk eşiğidir.
Kadın açısından bu eşik daha sarsıcıdır. Çünkü kadının yaşamı çoğu zaman tercihlerin değil, uyumun ve katlanmanın tarihi olarak anlatılmıştır. Jineolojî, bu anlatıyı ters yüz ederken büyük laflar etmez; gündelik olanı didikler. “Neyi normal sandık?”, “Neye ses çıkarmadık?”, “Hangi bilgiyi kendimizden saymadık?” gibi sorularla, kadının kendi hayatına dair hafızasını canlı tutar. Bu diyalektik içinde toplum da benzer bir eşikten geçer. Yoksulluğu, şiddeti, sürekli yönetilmeye muhtaç hale gelmeyi ya da eşitsizliği kaçınılmaz olarak kabul eden zihniyet; bunların ardındaki bilgi yapılanmalarını sorgulamaya başladığında çözülür. Jineolojî burada topluma hazır reçeteler sunmaz. Aksine, toplumun kendi sorunlarını kendi diliyle adlandırabileceği bir düşünme alanı açar. Bu alan açıldığında, insan ilk kez “yönetilen” değil, sorumluluk alan öznelere dönüşmeye başlar.
Akademiden Komüne; Demokrasinin Ortak İnşası
Tüm bu temel başlıklar birlikte ele alındığında, jineolojînin ne yalnızca kadını inceleme nesnesi haline getiren bir bilim olduğu ne de mevcut bilimlerde sıkça gördüğümüz biçimiyle kendini toplumun üzerine konumlandıran bir eğitim alanı olduğu daha net görünür. Jineolojî, kadını toplumun hakikatine açılan bir eşik olarak ele alır; özgür toplumsallığın inşasını, tam da bu eşikten geçerek mümkün görür. Toplumsal krizlerin çözümünü kadının özgürleşmesinden ayrı düşünmemesi, onu bir “kadın çalışması” olmaktan çıkarıp bütünlüklü bir yaşam perspektifine dönüştürür.
Atomun en küçük yapı taşından topluma kadar uzanan varlık alanını parçalı değil bütün olarak ele almak gerekir. Bu nedenle hakikat yalnızca belli disiplinlerin sınırlarına hapsedilemez; yaşamın kendisinden süzülen bilgi bilimsel üretimin merkezine yerleşmelidir. Mevcut sistemin eğitim kurumlarında ve akademik alanlarında sıkça rastladığımız, bilginin toplumdan koparılarak steril alanlarda üretilmesi anlayışı, jineolojî açısından yöntemden kopuş anlamına gelir. Bilgi yaşamdan uzaklaştıkça, özgürleştirici olmaktan çıkar ve iktidarın hizmetine girer.
Bu yaklaşım, jineolojîyi yalnızca belli başlıklarla sınırlı bir çalışma alanı olmaktan da çıkarır. Demokratik toplumun bütün kurumlarında, kadın özgürlük çizgisi temelinde bir yaşam felsefesi inşa etmeyi hedeflerken; toplumsal hücrelerin her birinden beslenmeyi, deneyimle düşünceyi yan yana yürüten bir alan haline getirir. Bilimcilik anlayışı ne kadar bilgiyle yaşam arasına mesafe koymaya çalışsa da, jineolojî bu bağı kendi iç diyalektiğiyle yeniden kurar ve güçlendirir. Demokratik komünal toplum mevcut bilimle değil ancak jineolojîk bir bilim anlayışıyla inşa edilebilir.
Henüz çok genç bir bilim alanı olmasına rağmen, yürütülen atölyeler, kamplar ve akademi bünyesindeki çalışmaların toplumda yarattığı dönüşüm tesadüfi değildir. Bu dönüşümde belirleyici olan, jineolojî eğitimlerinde izlenen yöntemdir. Bununla birlikte bugün gelinen aşamada yalnızca eğitimlerle sınırlı kalmayan ve Jinwar gibi özgür yaşam alanlarının zihni alt yapısını ören yeni bilim anlayışıyla Jineolojî bilim yaşam bağını kendi yürüyüşünde somutlaştırmaktadır. Kadın, bu alanlarda kendinde olanın değersiz olmadığını; bilgisinin, sezgisinin ve üretiminin görünür kılındığını deneyimlediğinde, özneleşme süreci hızlanır. Kendisine biçilen rollerin doğal değil, inşa edilmiş olduğunu fark ettikçe eski kalıpları cesaretle kırar, xwebûnlaşma temelinde kendini yeniden inşa eder. Bu anlamıyla açığa çıkardığı birikim sistemin yarattığı tüm yapısal krizleri çözümlemede ve alternatifini üretmede müthiş öğreticidir.
Erkek açısından ise binyılların biriktirdiği iktidar yükü ilk kez sorgulanabilir hale gelir. Bu sorgulama, savunma refleksiyle değil; ilişkilerin neden sürekli kriz ürettiğini anlama ihtiyacıyla geliştiğinde, eş yaşamlar arasındaki çatışmalı zemin de dönüşmeye başlar. Böylece ilişki biçimleri, tahakküm ve kontrol üzerinden değil; birlikte düşünme ve uyum arayışı üzerinden yeniden kurulabilecek bir imkâna kavuşur. Bütün bu yönleriyle jineolojî, demokratik toplumun yalnızca düşünsel değil, yaşamsal bir ihtiyacına karşılık gelir. Komünalist bilinçten beslenen bir alan olarak akademilerden kamplara, atölyelere ve komünlere uzanan bir yaşam pratikleşmesidir. Özgür eş yaşamın bu denli darbe yediği ve bütünsel ilişkilerin parçalandığı bir zaman diliminde yeni toplumu bu tartışma kültürü üzerinden inşa etmek son derece kıymetlidir. Bu kültür halkın kendi sorunlarını tartışırken esas alacağı ilkeleri yaşamsal kılmanın yoludur. Bir suyun nasıl paylaştırılacağından toplumun kendini savunma bilincinin gelişmesine kadar iktidar ve devletten arındırılmış bir zihniyetle yaşamın kutsallığı daha güçlü sahiplenilir. Kadının, erkeğin, yaşlının ve gencin bu sistemde kendini var etme bilinci yaşamı güzelleştirme ve anlam katma temelinde şekillenir. Böylece demokrasi olarak tanımladığımız sistem katı yasalarla değil özgürlük bilinciyle bedene kavuşur.
Bugün barıştan ve demokratik toplum inşasından söz ederken en çok ihtiyaç duyduğumuz şey tam olarak budur: Yaşamı donduran, kader gibi sunan, mutlaklaştıran bütün bilgi yapılanmalarına karşı; değişebileceğimizi, dönüştürebileceğimizi ve birlikte yeniden kurabileceğimizi hatırlatan bir zihniyet cesareti. Jineolojî, bu cesareti örgütlü bir düşünceye ve toplumsal bir pratiğe dönüştürme iddiasıyla, demokratik toplumun kalp atışını tutmaya devam etmektedir.
Yoruma kapalı.