Devrim hem kavram olarak hem de strateji ve taktik olarak en çok tartışılan konu ve kavramların başında gelir. Daha çok sistem karşıtı hareketlerin terminolojisiyle ‘yeni’ ve ‘arzu edilen’ yaşamın kurulması için gerekli olan aşama diye tanımlamak mümkündür. Sistemden kasıt ise merkezi hegemonik iktidar güçleridir. Sınıf eksenli mücadelede sistem; ezen, sömüren, egemen sınıftır. Bunlara karşı mücadele eden birimler devrimci güçler iken karşısında mücadele eden birimler de karşı-devrim güçleridir. Devrim, genelde sol-sosyalist hareketlerin stratejisi iken, sağ-liberal kesimler için karşı durulması gereken bir kavramdır. Çünkü günümüz modernitesinde devrim demek, sağ-liberal güçlere karşı mücadele etmek, ‘halk yığınları’ adına yönetime el koymaktır. Devrim bu anlamda kelimenin köküne yakın bir anlamda, ‘devirmek’ eyleminin gerçekleşme halini ifade ediyor: Eskiyi yıkıp yerine yeniyi koymak. Bilim alanından tutun, dini alanlara kadar insan elinin ürünü olan tüm inşalar için devrim yapmak ‘mümkündür’. Elbette tek başına devrimin (varolanı yıkıp yerine yeni bir şeyi koymanın) yeni ve arzu edilen yaşamın inşası için yeterli olup olmaması tartışma konusudur. Ama daha önemlisi devrimin mümkünlüğü sorunudur. Ulusal kurtuluş hareketlerinden tutalım milliyetçi hareketlere, feminist hareketten sosyalist hareketlere kadar son 200 yıllık devrimci mücadelenin esas dayanağını devrim stratejisinde ‘devrimin mümkünlüğü’ oluşturdu. Devrimin zorunluluğu bir tarafa, esas harekete geçiren, eylemsel kılan yasa, mümkünlük hususudur. Bu sadece günümüze özgü bir durum da değil. Modernite döneminde devrim program, strateji ve taktiğe kavuşsa da aslında tüm büyük toplumsal değişimi hedefleyen hareketlerin nirengi noktası, ‘mümkünlük’tür.
Byung–Chul Han’da Devrimin Mümkünlüğü
Günümüzde en çok okunan yazarlardan biri olan Byung-Chul Han ‘Kapitalizm ve Ölüm Dürtüsü’ adlı kitabında Antonio Negri’nin ‘Çokluk’unun devrim beklentisinin bir hayal olduğunu belirtip, bugün devrim yapmanın mümkün olmadığını söyler. Ona göre güç, egemenlik ve iktidar ilişkilerinin değişen yapısı yeterince analize tabi tutulmadığı için devrim yapmak bugün mümkün değil. Birçok argüman sıraladığı halde mümkünsüzlüğü, en çok da küresel çapta kitlesel eylemlerin olmayışına bağlar. Şöyle diyor: “Bugün ağla birleştirilmiş küresel bir devrimci protesto kitlesi halinde ayağa kalkabilecek, işbirliği içinde çalışan birçokluk (Multitude) yoktur.”
Devrime bu açıdan bakıldığında devrim koşullarının oluşmadığı tartışılabilir. Fakat devrimi “kitle”ye bağlamak ne kadar doğru? Tersten bir soruyla sormak gerekirse: küresel çapta yapılan protestolar gerçekten bir devrim yapabilir mi? Küresel protestolar veya herhangi bir yerde kitlesel protestolar ile gerçekleşen devriminin niteliği ve devamlılığı nedir? Devrimden kastedilen tam olarak nedir? Eğer devrimden kasıt Han’ın da sürekli vurgu yaptığı ‘kurucu iktidar’, ‘sistem koruyucu iktidar’ ve ‘koruyucu iktidar’ın (bu kavramlar esas olarak Benjamin’e aitler) yerine yeni bir iktidar kurmak ise bunun zaten devrim olmadığı ve hedeflenen başarıyı yakalayamadığı şimdiye kadarki deneyimlerden yeterince anlaşıldı. Kapitalizm ‘kurucu iktidarını’ burjuvaziye dayandırdı, reel sosyalizm ve ona bağlı olarak gelişen komünist hareketin ‘kurucu iktidarı’ ise proleterya üzerine inşa edildi. Sonuç her ikisinin de daha fazla iktidar üretmesi oldu. Kent, sınıf ve devlet merkezi hegemonik iktidarın kurucu özneleridir. Bu özneleri hedeflemek ya da bu özneleri hareket noktası kabul etmek direksiyonu sağa kaydırmak demektir.
Han, yazısının sonunda “Kapitalizm, komünizmi meta [ware] olarak sattığı momentte tamamlanmış ve yetkinleşmiş oluyor. Meta olarak komünizm, işte devrimin sonu” diyor. Bu tespitinde son derece haklıdır. İktidar üreten her hareket, eninde sonunda metalaşmaktan kurtulamaz. Fakat asıl mesele komünizmin kendisi değildir. Devrim için seçtiği araçlardadır. Abdullah Öcalan ‘sınıfa karşı sınıf ancak sınıf üretir’ diyor. Sorun burda devrimin olup olmaması değildir. Gerçekleşenin Komünist Devrim olup olmamasıdır. Ortaya çıkardığı sonuçlar itibariyle komünist devrim olmadığı ortada. Hedeflenen ile inşa edilen arasındaki fark komünizmi tek başına yargılamaya yetmez. Komünizm fikrini yargılamak yerine komünizmin devrimi gerçekleştirmek için seçtiği yol ve araçları eleştiriye tabi tutmak daha yerinde olur.
Diğer bir konu da devrim için illa ‘küresel bir devrimci protesto kitlesinin’ gerekli olup olmadığıdır. Tarihte birçok devrim yerelden başlayıp küresel etki yarattılar. Hiç bir devrim ‘ağla birleştirilmiş küresel bir devrimci protesto kitlesi’ ile yapılmamıştır. Eğer devrim olarak nitelenecekse; ne yazının ne de tekerleğin icadı kitlesel olarak gerçekleşmedi. İlk buluşlara ve günümüz toplumsallığını geliştiren neolitik devrim de kitlesel olarak gelişmedi. Devrim etkisi yaratan peygambersel ve felsefik hareketler de daha çok belli bir fikir etrafında oluşan toplumsallığın genişlemesi sonucu devrim etkisi yarattılar. Daha yakın çağımızdaki aydınlanma ve sanayi devrimlerinin karakteri ise bambaşkadır. Elbette kitlelerin de etkilediği devrimler vardır. Fransız devrimi bunların başında gelir. 1968 gençlik hareketi, dünya genelinde, dönemine göre en geniş alana yayılan protestoları örgütledi. Buna karşın 68 gençlik hareketinin esas niteliği kitlesel protestolarında değil sisteme karşı geliştirdiği ideolojik argümanlardaydı. İdeolojik olarak topyekün sistem araçlarını reddetmesi en güçlü yanıydı. ‘Bütün’ içinde yedek halinde tutulan kadınlar, gençler, kültürler, etnisiteler baş kaldırdı. Bununla beraber sonraki süreçte bunu etkili bir örgütsel ve yönetsel sisteme kavuşturmaması en zayıf yanı oldu.
Kitlesel ve düşünsel devrimleri karşılaştığımızda bir paradoks ile karşılaşıyoruz. Kitlesel protestoların yaptığı devrimsel etki, etkisi en kısa süren devrim oluyor. Bunun yanında düşünsel olarak ortaya çıkan veya kimi inançsal-felsefik kişiliklerin yaptıkları devrimsel hareketler en etkili devrimler oluyor. En somut örneği de peygambersel hareketlerdir. Diğer tarafta onca genişliğine rağmen 68 gençlik hareketinin sergilediği dinamizmin ardından, geriye bakıldığında, sistemi birçok boyuttan beslediği görülecektir. John Sanbonmatsu ‘Postmodern Prens” adlı kitabında 68 kuşağının etkisiyle gelişen gençlik, feminist, kültürel ve etnik hareketlerin 90’lı yıllara gelindiğinde nasıl etkisizleştiklerini ve dağıldıklarını ayrıntılı olarak açıklar. Eleştirel olarak çok güçlü bir hareket olmasına rağmen toplumsallığı geliştirememesi temel handikapı oldu. Post modernist hareketin, reel sosyalizmi de eleştiren bütüncül yaklaşımın yerine koyduğu ‘parça’lı yaklaşım, aslında Han’ın da dikkat çektiği ‘küresel devrimci protesto kitlesi’nin dağılmasında büyük bir pay sahibidir.
Devrim: Kavram Sınırlarını Aşmak
Han’ın aksine devrimin mümkünlüğünü tartışacaksak, devrimin ne’liğini de ortaya koymak gerekir. Dünya genelinde kendini devrimci olarak tanıtan birçok güç ve devlet var. Örneğin Türkiye’de gerçekleşen darbeler ‘devrim’ diye nitelendirildi. Cumhuriyet döneminde zora dayalı değişimler ‘devrim’ diye okul kitaplarında okutuluyor. Aynı biçimde İran’daki Molla Rejimi halen kendini devrimci olarak adlandırıyor. Devrimi korumak için de en etkili askeri gücü olan ‘devrim muhafızlarını’ görevlendirdi. Saddam rejimininde devrim diye tanımladığı cumhuriyet muhafızları vardı. Devrimden kasıt ‘mevcut rejimleri devirmek’ ise pekala her türlü darbeler de devrim olarak tanımlanabilir. Yakın zamanda Mısır’da Müslüman Kardeşlerin aday gösterip seçilen Mursi, bir askeri darbe ile devrildi. Hatta çoğu kesim bunu “gericiliğe karşı ilericilik” olarak karşıladı. Devrim derken bir tanımının da olması gerekir. Ya da bazı nitelikleri belirlenmeli. Bu yazıda devrim derken toplumsal değişim ve dönüşüm kastediliyor. Devirmekten, ‘havaya uçurmak’tan (Marks revizyon, monte etme, restorasyon gibi anlamlardan kaçınmak için direkt havaya uçurma kavramını kullanıyor) ziyade değiştirmek ve dönüştürmek toplumsal hakikate daha uygundur. Çünkü toplumsallığa kavuşmayan kültüre dönüşmeyen hiç bir devrimin, değişim ve dönüşümün devamlılığı olmaz. Kurumlar maddi boyutlarıyla devrilebilir, ortadan kaldırılabilir, havaya uçurulabilirler ancak maneviyatları bir şekilde kendine yaşam alanı bulur. Camilerin kapatılması Müslümanlığı ortadan kaldırmaya yetmez. Tüm dini ve inanç mabetlerini ortadan kaldırmak dini ortadan kaldırmaya yetmeyeceği gibi. Yüzüklerin efendisi filminde yüzük ateşe atılıyor ve böylece ‘güç’ yok ediliyor. Oysa iktidar ve güç maddi olarak yok edilecek şeyler değildir.
Günümüz iktidar sistemleri elbetteki geçmişin kaba, baskıcı iktidarlarından ayrı olarak daha ince düşünülmüş kuşatma stratejisini esas alan ve bireyin rızasını ‘inandırılmış özgürlükle’ üreten sistemler ile geliştiriliyor. Buna rağmen tüm iktidarlar önceliği kaba baskıdan ziyade ideolojik fethiye vermişlerdir. Geçmiş ve bugünkü iktidarların kıyaslamasını yaparken, “Büyük bir kuvvet harcayarak insanları bir emirler ve yasaklar korsesine zorla sokan disiplinci iktidar etkisiz ve verimsiz hale gelmiştir. Esas etkili ve verimli olansa insanların egemenlik ilişkilerine kendiliğinden tabi olmasını sağlayan iktidar tekniğidir” diyor Han. Aradaki farkı ‘bağımlı’ ve ‘itaatkar’ olarak ortaya koyuyor. Fakat geçmişin tüm iktidar sistemleri bu yöntemleri kullandılar. Eğer Sümer Rahip sistemi ve Mısır Firavun sistemi ,kölelerin zihinlerinde bir meşruluğa kavuşturulmasaydı yüz binlerce köleyi bir arada tutup çalıştırmak nasıl mümkün olabilirdi? Aynısı feodalite için de geçerlidir. Şimdiki iktidarların geçmişin iktidarlarından daha az fiziki baskı araçlarını kullandığını iddia etmek de doğru değildir. “Modern uygarlığın şiddetsizlik karakteri tam bir yanılsamadır” der Zygmunt Bauman. Bunun en açık örneği de son 30 yıllık Ortadoğu pratiğidir. Gazze bir yıl gibi kısa bir süre içinde yerle bir edildi. Trump bugünlerde dünyayı en çok para ve ileri teknoloji silahlarına dayanarak tehdit ediyor. ABD’nin silah ve ekonomik gücü olmasa dünya genelinde bir gün bile sözünü dinletemez. (İran-İsrail savaşında ABD B-2 bombardıman uçaklarıyla İran’a saldırı yapması aslında ABD açısından fiziki gücünü test eden bir argümandır. Yine NATO’nun Lahey Zirvesi’nde üye her ülkenin savunma bütçesini yüzde 5’e çıkarması ideolojik hegemonyanın yanında askeri tekniki hegemonyaya ne kadar önem verildiğini gösteriyor.)
Devrimin Hedefi
Devrimin ‘devlet ve iktidarı’ değiştirmeyi hedeflemesinde batı felsefesinin rolü çok büyüktür. Platon’un ideal devleti üç kesime dayanıyordu: yöneticiler, koruyucular ve meslek sahipleri. Bunu insan bedenine benzeterek geliştirmişti. Ona göre insan ruhu üç bölümden oluşuyordu: istekler, akıl ve irade. Yöneticiler aklı, meslek sahipleri istekleri, koruyucular iradeyi temsil ediyordu. Platon’un ideal devletinde topluma fazla yer yoktur. Zaten devlet, toplum dışı bir olgu olarak tasarlanıyor. Esas rolü de filozofa verir. ‘Ya yöneticiler filozof olmalı ya da filozoflar yönetici olmalı’ derken devleti saf akılla yönetmeyi tercih eder. Devletin bu üç unsurla uyum içinde olması ideal biçimdir. Nerdeyse 2500 yıl sonra idealizmi doruk noktasına çıkaracak olan Hegel de ideal devlet biçimini ‘ulus-devlet’ olarak ifadelendirdi. Batı felsefesi geliştirdiği kavram ve kuramlarla başından beri kültüre tali bir rol verdi. Kapitalist sistem karşısında mücadele eden hareket ve önderler, devrim teori ve stratejisini çoğunlukla Batı felsefesinden beslenerek geliştirdiler. Han da aynı hataya düşmektedir. Devrimin olabilirliğini Batı’nın geliştirdiği çerçevede ele alıyor. Bu çerçevedeki her devrim olasılığı kapitalist sistemin kendini sürdürebilir olanağa kavuşmasını doğurur.
Sosyalizmin öncüleri ve ardılları sosyalizmin hedefini belirlerken merkeze, üretim araçlarının ele geçirilmesini koyarlar. Mahir Çayan “Bugüne kadar Türkiye solunda, strateji hep yanlış anlaşılmış stratejik hedef ve stratejinin planı ile bizatihi stratejinin kendisi sürekli olarak karıştırılmıştır(…) Stratejik hedef, bilindiği gibi, üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki platformdur.” der. Engels de “Devrimci sosyalist hareketin nihai hedefi, komünist bir dünya düzenidir” der. Ancak bu amaca ulaşmak için geçiş dönemi olarak iktidara gelmeyi ve üretim araçlarını ele geçirmeyi bir şart olarak öne koyar. İktidar ve üretim araçlarını ele geçirme hedefi büyük oranda başarıldı. Sonraki adım ise gelmedi. Çünkü kapitalist araçlarla anca kapitalizmin başka bir biçimi oluşturulabilir.
Özgürlük ise anlamını toplumsallıkta bulur. Toplum dışı bir özgürlük,doğanın kendisi için mümkün olabilir ancak, söz konusu insan-birey olduğunda toplumsallıktan arındırılmış özgürlüğün varolma durumundan söz edilemez. Fransız devriminin bayrak edindiği diğer sloganlar olan eşitlik ve kardeşlik de pekala toplumsallıkta yaşanabilecek bir hakikattir. O halde özgürlük, eşitlik ve kardeşlik koşullarının sağlanması toplumsallığın güçlendirilmesinden geçiyor. Abdullah Öcalan buna ‘toplumu ahlaki ve politik yönden geliştirmek’ dedi. Toplum olmadan hiç bir gelişmeden bahsedilemeyeceği için eşit ve özgür bir yaşam için öngörülen devrim teori ve stratejisi de topluma dayanmak durumundadır. Toplumsal devrim teori ve stratejisinin de dayanacağı zemin ‘kültür’ kavramıdır. Kapitalist sistemin geliştirdiği ve pazarladığı bir kültür vardır. Sinemadan müziğe kadar, yemek alışkanlıklarından giyime kadar, spordan aileye kadar geniş bir kültürü var. Kültürü yayma araç ve gerçekleri de vardır. Konumuz kapitalist kültür ve yayma araçlarını işlemek değildir. Bu kültürün önüne geçilmesi anlamında bir devrimin mümkünlüğü sorusunun cevabını arıyoruz.
Devrimin Mümkünlüğü Üzerine Tartışma
Han’ın devrim yapmanın mümkünsüzlüğünü ileri sürdüğü argümanlar koşulları içinde doğru olmakla birlikte, devrim yapmanın önünde bugüne özgü ortaya çıkarılan şeyler değildir. Dolayısıyla bunların varlığı devrimi mümkün olmaktan çıkartmıyor. Tam aksine kapitalist sistemin bir çok açıdan sürdürülmezlik sınırlarına gelmesi ve yeni düzenler peşinde olması devrimi mümkün hale getiriyor. Huntington’un ‘Tarihin Sonu’ dediği şey gerçekleşmediği için sistem şimdi yeni enerji hatları ve ticaret yollarına dayalı bir düzen geliştirme arayışında. Yeni ticaret ve enerji yolları projeleri daralan pazarı genişletme amaçlı arayışlardır. Kapitalist sistem önündeki engelleri ‘engel olmaktan çıkarmak için’ karşıtlıklardan faydalanmak zorundadır, eğer bu karşıtlıklar yoksa inşa edilmek zorundadır. NATO’nun Madrid zirvesi bildirisine bakıldığında son 30 yılda Rusya ve Çin bağlamında bağlı güçlerin nasıl adım adım düşmanlaştırıldığı görülecektir. Han’ın iddia ettiğinin aksine sistem ‘dış düşman’ argümanından vazgeçmiş değil. Önce Rusya’ya, sonra da Çin’e yönelerek yeni düşmanlar oluşturuyor. Eskinin devrim anlayışı kapitalist pazar anlayışı yerine sosyalist pazar anlayışını (üretim araçlarının proletaryanın elinde olduğu bir pazar) koyuyordu. Buna karşı günümüzün devrim yaklaşımı eskiyi aşmak zorundadır. Reel sosyalizmin şiddet ve kitlesel protestolara dayalı devrim anlayışı, yeni iktidar ve sermaye biçimleriyle baş edemeyecek durumda. Yeni iktidar ve sermaye güçleri olabildiğince toplumsallığı dağıtmayı hedefliyorlar. Bundan dolayı eğer bir devrim olacaksa kesinlikle toplumsal hakikate dayanmak durumundadır. Abdullah Öcalan, PKK 12. Kongresine gönderdiği perspektif metninde ‘ulus-devletçi sosyalizm’ yerine ‘demokratik toplum sosyalizmini’ koyuyor. Yani bir devrim olacaksa bu toplumsal hakikat zemininde inşa edilecek sosyalizm olabilir. NATO ve bağlı güçler daha fazla devletleşmeyi dayatıyor. Devletleşmenin arttığı yerde.özgürlük eğilimi olarak. toplumsallaşma daha fazla geliştirilmek durumundadır. Abdullah Öcalan, bunu ‘devlete karşı komün’ olarak ifade ediyor. Sınıf temelli mücadele yerine komün temelli mücadele ve örgütlenmedir.
Devrim Deneyimi Olarak Kültür Devrim (Öneri: Kültür Devrimi Deneyimi)
Bilge ve sosyalist kişiliği ile bilinen José Alberto Mujica Cordano’ya yaşamını yitirmeden önce son yazısında şöyle diyordu: “Benim kuşağım safdilce bir hata yaptı. Biz, toplumsal değişimin yalnızca üretim ve dağıtım biçimlerinin sorgulanmasından ibaret olduğunu düşünüyorduk. Kültürün muazzam rolünü kavrayamamıştık. Oysa, kapitalizm bir kültürdür ve kapitalizme ancak başka bir kültürle karşılık vermemiz, direnmemiz gerekir. Başka bir ifadeyle: Bu, dayanışma kültürüyle bencillik kültürü arasındaki bir mücadeledir.” Toplumu ifade edebilecek en geniş kavram kültürdür. Gerçeklik böyleyken kültürsüz devrim arayışlarının peşinde koşmak, devrimin mümkünlüğünü ya da mümkünsüzlüğünü bu çerçevede aramak kapitalist sisteme en büyük alanı açmaktır. Bugün kapitalist sistemin kültüründen bahsetmeyen yok gibidir. Kapitalist sistem en büyük gücünü, geliştirdiği yaşam biçiminden almaktadır. Üretim ve tüketim biçimini de buna göre geliştiriyor. Devrimin en iyi karşılık bulduğu soru, ‘Nasıl yaşamalı?’olabilir. Çünkü devrim dediğimiz kavramın en fazla bağlantılı olduğu şey bizzat yaşam biçimidir. Sosyalist üstadlar üretim ve yönetim araçlarına el konulduğunda sömürünün, yabancılaşmanın, sınıf sorununun ortadan kalkacağını anlattılar. Anlatmakla yetinmeyip bunun gerçekleşmesi için de mücadele ettiler. Mücadele ve niyetlerinden kuşku duyulamaz. Ne var ki şimdiye kadar eski dinler ve inançlar kadar bile devletçi sistemi geriletememişlerse o zaman ‘neden ve nasıl’ sorularını tekrardan sormak gerekir. Bunun cevabı yeterli araçların olmayışında, kitlelerin azlığında, üretim ilişkilerinin değişmesinde, egemenlik ve güç sistemlerinin günümüze özgü yapısında aranamaz. Cevabı ancak toplumsallıkta aranabilir. Kültürün toplumsal gelişim ve değişim üzerindeki muazzam etkisinin görmeyip, çözümü modernizmin araçlarının ‘iyi niyetle ve farklı amaçlarla kullanımında’ gören devrim teorisinin başarısızlığı bu kadar kendini tekrar ediyorsa, o zaman hakiki bir sorgulamayı hak ediyor demektir.
20. Yüzyılda “kültür devrimi” denildiğinde akla Mao gelir. Mao, esas devrimi kültür üzerinde yapmak istiyordu. Ancak onun da devrim yaklaşımı şiddet ve zora dayanıyordu. “Devrim namlunun ucunda” sözü devrime giden yolda kullanılacak araçları da belirtiyor. Mao’nun komünizmi kültür ile bağlantılandırması doğruydu ancak zor yoluyla kültürel değişimi dayatmak, hele ki Çin gibi uzun tarihsel geçmişi ve milyarlara varan nüfusa sahip olan bir ülke için bunu pratiğe geçirmek, trajik sonuçları kaçınılmaz kılar. Nitekim ‘kültür devrimi’ milyonlarca insanın canına mal olmayla sonuçlandı. Şimdi Çin, isim olarak komünist ancak pratik olarak kapitalizmi en derin yaşayan ülkelerin başında geliyor. Onun için devrim stratejisi kültürel değişime dayanabilir ancak bu zor yoluyla yeni bir kültürün dayatılmasıyla gerçekleşebilecek bir şey değil. Şiddetin merkezde olduğu bir değişim ve dönüşümün toplumsal sorunlara çözüm olmadığı son dünya savaşlarında yeterince kanıtlandı. Toplumun kültürel bir varlık olduğu gerçektir ama şiddetle devrimsel etki yapılacağı bir yanılsamadır. Eğer binlerce yıl önceki form ve değerler halen bugün çeşitli biçimlerde dile geliyorsa o zaman ‘nedenlerini ve nasıllarını’ enine boyuna düşünmekte yarar var.
Bir Devrim Teorisi ve Stratejisi: Barış ve Demokratik Toplum
Devrimin mümkünlüğü sorusuna toplumsal değişim-dönüşüm bağlamında ‘mümkündür’ cevabı verilebilir. Bu mümkünlük en çok da Abdullah Öcalan’ın Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı ve bu çağrıya verilen tepkilerde kendini gösteriyor. Dünya genelinde büyük bir heyecan yaratan PKK 12. Kongre perspektifi, yeni bir devrim strateji ve taktiğini de içeriyor. Abdullah Öcalan daha önceki kitaplarında eleştirdiği ‘sınıf çelişkisine dayalı tarihsel materyalizmi’ revize ederek sınıf yerine komünü ikame ediyor.
“Tarihsel materyalizm sınıf savaşı yerine ‘komünü’ ikame etmeli. Sadece gerçekçi bir yaklaşım değil, sosyoloji biliminde de özgürlük düşünce ve eylemi sosyalizme geçişin en sağlıklı yolu değil midir? Sınıf çatışmasına dayalı tarihsel materyalizm ve sosyalizm tanımı yerine, devlet ve komün ikilemine dayalı bir tarihsel materyalizm ve sosyalizm alternatifinin daha doğru olduğuna inanıyorum. Marksizm’i gözden geçirmeyi, bu kavram yerine gerçekleştirmeyi daha doğru buluyorum. Yani tarih bir sınıf savaşımı tarihi değil, bir devlet ve komün çatışmasından ibarettir.”( Abdullah Öcalan) Bu belirleme ve yaklaşım toplumsal değişim ve dönüşümün, komünal bir yaşamı inşa etmenin tüm araç ve gereçlerini de yeniden gözden geçirmeyi zorunlu kılıyor. Buna göre devrimin stratejisi ve taktiği ‘demokratik siyaset’ oluyor, devrimin amacı da demokratik toplumcu sosyalizmi inşa etmek oluyor. Abdullah Öcalan 27 Şubat çağrısından sonraki değerlendirmelerde, ‘silahlı mücadele ulus-devlet stratejisine dayanıyor; ancak demokratik toplumcu sosyalizme silahlı mücadele ile varılamaz’ belirlemesini yapıyor.
Son 200 yıldır sistem karşısındaki hareketlerin neredeyse tümü hep devrim program ve stratejisiyle hareket ettiler. Devrimin öznesi çeşitlilik gösterse de genelde sınıf temelliydi. Oysa sınıfın kendisi toplumsallığın dışında gelişen bir olgudur. Bundan dolayı da devrimin program ve stratejisi bir yana devrimin öznesi ve alanı hep toplumsalın dışında belirlendi. Marksizmin en temel hatası devrimi üretim araçlarının el değiştirmesinde, burjuvaziden alıp proletaryaya vermesinde görmesiydi. Anarşist hareketin hatası da devlet aygıtı karşısında konumlanırken, toplumsal hakikati de görmezden gelen bir yerde durmasıydı. Kavram olarak zaten yeterince problemli olan devrimin, özne ve alanı da sorunlu olunca hepten işin içinden çıkılmaz oldu. Dolayısıyla reel sosyalizmin neden çöktüğü ya da neden komünist bir devrimin gerçekleşmediği de yeterince çözümlenemedi. Devrimi kitlesel bir varlığın eylemiyle, güç değişimi olarak gören yaklaşım da toplumsal hakikati ıskalamış oldu.
Han egemenlik, güç ve iktidar sistemlerini güçlü bir şekilde analiz ediyor. Ne var ki ‘Bugün Devrim Yapmak Mümkün Değil’ demek bu analizleri de anlamsız kılıyor. ‘Tarihin Sonu’nundaki gibi bizi neoliberal sisteme mahkum bırakan bir yaklaşım. Oysa analiz ile birlikte çözüm yolunun da gösterilmesi gerekiyor. Negri’nin ‘Çokluk’ kuramı Han’ın istediği tarzda bir devrim için yeterli olmayabilir. Ama toplumsal hareketler devrimsizliğe mahkum edilemez. Toplumsal sorumluluk, eksik yanların giderilip devrimin mümkünlüğünün yolunu açmayı gerektirir. Tam bu noktada Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği Demokratik Modernite modelinin, eleştiriler ile birlikte, çözüm seçeneklerini de barındırması bizi bu sisteme mahkum olmadığımız konusunda yeterince doyuruyor. Son yaptığı Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı devrimin mümkünlüğünü de gösteriyor. Bu devrimde kitlesel protestolardan ziyade sistem karşıtı inşa var. Abdullah Öcalan, bunu ‘pozitif görevler’ olarak ifadelendiriyor. Pozitif görevler sistemin olumsuzluğuna karşılık yıkıcılığı değil oluşturuculuğa dayanıyor. Bu devrimin yöntemi, eskinin mevcut iktidarı yıkıp yerine yeni bir iktidar koymak değil toplumsal inşayı gerçekleştirerek, iktidarı fiziki olarak yıkmayı hedeflemek yerine; olumsuzlukları gidererek, iktidarcı sistemi gerekli olmaktan çıkarmaktır. Rojava’da gelişen toplumsal örgütlenme modeli bunu görünür kılıyor.
2000’li yılların başından bu yana yeni düzen arayışları Suriye’de somutluk kazanıyor. Merkezi hegemonik iktidar ve yerel iktidarlar kendi çözümlerini geliştirirken Rojava’da demokratik ulus çözümünü geliştiriyor. Rojava’da gerçekleşenler bize bir devrimin pekala mümkün olduğunu da gösteriyor. Elbette bu zihinsel ve toplumsal bir devrimdir. Bu devrimi dünya geneline yaymanın imkan ve olanakları da vardır. Ayrıca İran-Rojhılat’ta başlayan ve tüm dünyaya yayılan Jin Jiyan Azadi eylemleri de Han’ın iddiasının aksine küresel bir devrimci protesto kitlesinin halen var olduğunu gösteriyor. Sonuç olarak hem iktidar sistemlerine alternatif bir yönetim modeli hem de sistemin ‘bağımlı’ kıldığı bireye karşı alanlarda ne ‘bağımlılığı’ ne de ‘itaati’ kabul etmeyen milyonlarca birey var.
Sonuç
İktidar güçlerine karşı mekansal ve zamansal problemler olsa da devrim (köklü toplumsal değişim ve dönüşüm) sistemin kriz yaşadığı her an daha çok mümkündür. 200’ü aşkın ulus-devletin kendi aralarındaki hegemonya ve iç çelişkileri krizin boyutunu fazlasıyla ortaya koyuyor. Buna karşı yükselen sesler de şimdi daha gür çıkıyor. Ancak sorumluluklar var. Bilmenin yüklediği sorumluluk daha fazladır. Ursula K. Le Guin, berrak bir şekilde hem hakikati dile getiriyor hem de sorumluluğa davet ediyor. Hem değişimin mümkünlüğünü hem de ilgilileri sorumluluk almaya davet eden değerlendirmesi şöyle: dünyasında yaşıyoruz. Gücü sarsılmaz ve kaçınılmaz gözükebilir. Ama bir zamanlar kralların ilahi hakları da öyle görünüyordu. İnsan eliyle yaratılan her güç insan eliyle değiştirilebilir. Direniş ve değişim genellikle sanatta başlar. En çok da bizim sanatımızda yani kelimelerin sanatında. Zor zamanlar yaklaşıyor. Bu zamanlarda yaşadığımız hayata dair başka bir gelecek düşleyebilen; korkularla kuşatılmış toplumumuzu ve onun teknoloji bağımlılığını aşarak başka bir varoluş biçimi hayal edebilen yazarların sesine ihtiyaç duyacağız ve belki de bu sesler bizi umuda götürecek. Çünkü kitaplar yalnızca birer ticari ürün değiller. Sanatın amacı kar arayışıyla sık sık çatışır. Ancak sanatın ödülü kar değil, onun adı özgürlüktür.
Kaynak:
Abdullah Öcalan; Demokratik Uygarlık Manifestosu, 5 Cilt, Görüşme Notları ve 12. PKK Kongresine Sunduğu Perspektif
Byul-Chung Han; Kapitalizm ve Ölüm Dürtüsü
John Sanbonmatsu; Postmodern Prens,
Ortadoğu Devrim Cephesi Basın Bürosu; Marksist Devrim Teorisi ve Devrim Stratejisi İle İlgili Temel Kavramlar Üzerine Seminer Notları
Yoruma kapalı.