Düşünce ve Kuram Dergisi

Direnişin Soykütüğü

Mehmet Berk

“Berxwedan Jiyane!” Türkçeye “Direnmek Yaşamaktır” olarak tercüme edilir. Dayandığı toplumsal ve ideolojik soy değerlerinin özlü bir ifadesi olan bu söz toplumsal sorun ve toplumun özgürleştirilmesi bağlamında önemli bir hakikati ifade etmektedir. Genelde beş bin yıllık iktidar-devlet sisteminin özelde kapitalist modernist sisteminin anti toplumsal baskıcı-sömürücü ve tekelciliğine karşı direniş geleneğinin etik ve estetik gerçekleşmesini de özlü bir şekilde ifade eder. Hele bu sözü şiar edinen on binlerce insanın dünyanın değişik coğrafyasında toplumsal özgürlük mücadelesi uğruna tereddüt etmeden canlarını feda etmelerini göz önüne aldığımızda söz daha fazla anlam kazanıyor. Ancak bu soylu ve anlamlı gerçekliğe rağmen direnişlerin devletçi uygarlığı aşıp özgür toplumsallığa erişememeleri sorunu da aynı geleneğin bir mirası olarak önümüzde durmaktadır. Hele devletçi uygarlığın kapitalist ulus-devlet olarak derin bir yapısal ve sistemik kriz yaşadığı göz önüne alındığında konu daha da önem kazanıyor. Kendisini ve özgürlük hareketini hem tarihsel toplumun hem de modern sol-sosyalist ve demokratik özgürkülçü direniş geleneğinin devamı, mirasçısı olarak konumlandıran Abdullah Öcalan bu soruna bir çözüm önerir. Eleştirel bir tarih ve toplum analiziyle direnişi bir red ve karşı koyuşun ötesinde toplumsal özgürlüğe koşullu bir bedenleşme ve inşa süreci olarak tanımlar. Demokratik modernite paradigmasına dayalı demokratik ulus çözümü olarak formüle edilen bu yanıt “Berxwedan” kavramına içkin olan varoluşsal kurucu etik- estetik öze de daha uygun bir gerçekleşme olur. Bu yazıda toplumsal direniş gelenekleri ve bu geleneklerin bir tamamlayanı olarak toplum kurucu demokratik ulusu irdelemeye çalışacağız.

 

Direnişin Ontolojisi

Varlığın bir amacı var mıdır? Toplumsal gerçeklikteki özgürlük istencinden yola çıkarak, evrendeki tüm devinimin bu istençle ilgili olmasını düşünmek anlamlı bir cevap olabilir. “Özgürlük, evrenin amacıdır”(Abdullah Öcalan, Demokratik Uygarlık Manifestosu, 5.Cilt Syf.35) diyesim geliyor derken bu hakikate işaret ediyor. Evrenin temel yapı taşlarındaki enerji madde ikilemi, bu gerçekliği daha anlamlı kılıyor. Maddenin enerjiye dönüşümünü bir nevi maddenin özgürleşme çabası ya da maddenin anlamlaşarak kendini aşması olarak da ifade edebiliriz. Bütün varlığa içkin olan bu durum, form kazanmış canlı-cansız varlıklarda daha da somutlaşıyor. İlkel bir özgürlük bilinci olarak bitki ve hayvanlarda kendi varlığını koruma ve türünü-soyunu sürdürmeye koşullu güdüsel bir gerçekleşme olarak somutlaşıyor. Form kazanan bir gerçeklikte kuşkusuz, bir etik ve estetik gerçekliği ifade ediyor. Antilobun hızını, kirpinin dikenlerini ya da serçenin ivecenliğini varoluş etiğine dayanan estetik gerçekleşmeye örnek gösterebiliriz. “Doğadaki özgürleşme eğiliminin etik-estetik gerçekleşmesine en güzel örneklerden biri gül diken ilişkisidir. Gül estetik ise diken onun etiği oluyor.” (Öcalan, 2015-Mektuplar) Böylece form kazanan özgürlük olarak estetikte koşut varoluşsal bir direniş gerçekliği de söz konusudur. Doğadaki bu gerçekleşme sınırlı ve önceden belirlenmiş formlar şeklinde yinelenir.

İnsan, doğadaki varoluşsal sorununu doğayı aşarak bambaşka bir mecraya taşımıştır. Esnek zeka yapısıyla kendisinin ve doğanın bilincine varan insan, toplumsal doğayı inşa ederek doğadaki varoluş sorununa kalıcı bir çözüm bulmuştur. İnşa edilen bu toplumsallık doğadaki özgürlük istencinin en yetkin form kazanmış hali oluyor. Bu varoluşun temel kurucu dinamikleri ahlak ve politikadır. Doğadaki evrimsel gelişmenin eleyici gerçekliği karşısında geliştirilen toplumsallığı kurucu bir direniş hali olarak da görmek gerekir. Toplumsallığını korumak, sürdürmek, geliştirmek ve yeni anlamlar yükleyerek estetize etmek, toplumsal varoluştaki direniş halinin temel karakteristiği oluyor. Bu yetkinlik arayışı hem kendinden yola çıkarak tüm doğayı-evreni anlama, güzelleştirme çabası olarak estetik hem de toplumun kurucu ilkelerine dayalı bir etik gerçekleşmedir. İnsanın insanla insanla ve insanın doğayla ilişkisinde karşılıklı yarara dayalı simbiyotik bir ilişki sistematiğindeki toplumsallık onbinlerce yıllık klan formunda devam eder. Neandertal insanın, ölülerini çiçeklerle gömdükleri bilgisi, duvar resimleri ve başka birçok heykelcik, kolye vb. arkeolojik veri bu formda gelişkin bir estetik gerçekliğe işaret eder. Doğal toplum olarak adlandırılan bu formdaki toplumsal direniş kültürü daha çok doğadaki tehlikelere karşı geliştiği için kendi formunu yetkinleştirmeye koşulludur. Nitekim klandan daha yetkin bir form olan kabileye geçiş de bu gerçeğe işaret eder.

Neolitik dönem toplumu bu kurucu direniş geleneği için çok önemli bir dönemeçtir. Doğadaki kuraklığa, dolayısıyla toplumun doğadan kaynaklı varoluş sorununa karşı geliştirilen neolitik toplumsal formda ve onun temel etik-estetik gerçekleşmesinde devrim niteliğinde gelişmeler yaratmıştır. Doğayla var olan doğrudan yararlanma (göçebe, avcı-toplayıcılık) ilişkisini, doğayı dönüştürmeye dayalı tarım ve yerleşik köy düzenine çevirmiştir. Bu sistem, toplumun doğaya karşı varoluşunu aşılmaz bir şekilde güvenceye almıştır. Yeni durum karşısında toplumun ahlaki-politik dolayısıyla etik ve estetik gelişiminde de yetkinleşmeyi görüyoruz. Doğayla simbiyotik ilişki ve kendini doğanın bir parçası gören etik anlayış daha da yetkinleşmiş tarım ürünlerine yüklenen kutsallık, üretimde insan emeği gözetilerek daha da artmıştır. Birçok kültürde halen buğday, mısır, pirinç vb. tahıl maddelerinin kutsal sayılması bu gelenekle ilgilidir. Öte yandan kadının bu kültürdeki kurucu rol oynaması ve onun çocuk doğurganlığıyla birleşen, ona kutsallık atfedilmesine yol açmıştır. Anatanrıça kültü ve onu sembolize eden tüm heykelcikler ve objeler bu yetkin estetik oluşumun işaretleridir. Ancak kadının ve onun şahsında insan toplumsallığının kutsanmasının zihniyet boyutunda ötekileştirmeye yer yoktur. Yani kadın-erkek ile insan-doğa arasında hiyerarşik bir özne nesne ilişkisi yoktur. İlişki simbiyotik ve eşit özgürcedir.Kutsama ve kutsallık toplumsal özgürlük bilincinin estetik ifadesiyle ilgilidir. Direniş gerçekliği bu toplumda toplumsal varoluş halinin sürekli yetkinleştirilmesi biçiminde karakterize eder.

 

Toplumsal Sorun ve Direnişin Farklılaştırılması

M.Ö 5 binlere doğru neolitik toplumun yarattığı değerler üzerinden bu toplumun dışından “kurnaz avcı” erkek zihniyetine dayalı hiyerarşik bir kültür yaratıldı. Doğal toplumun tüm kurucu değerlerine karşı olan bu hiyerarşik kültür, toplumun maddi ve manevi değerlerinin gaspı üzerine kurduğu sermaye ve iktidar tekelini devlet olarak kurgulayıp toplumu varoluşsal bir sorunla karşı karşıya bıraktı. Onbinlerce yıllık özgürlükçü toplum geleneğinin zirvesi olan neolitik kadıncıl yapıya karşı, rahip-asker-şeyh üçlüsü tapınak etrafında kurulan kenti kendine karargah yaparak kadının, toplumun ve doğanın nesneleştirilmesi zihniyetine dayalı bir iktidar sistemi kurdu. Kurulan iktidar-devlet sistemine karşı toplum varoluşsal bir direniş durumuna geçti. O günden bu güne geçen 5 bin yıllık uygarlık tarihi bu anlamda topluma dayatılan bu köleleşme ve yok olma ile buna karşı direnen toplumsal kesimlerin tarihidir. Farklı gelenekler şeklinde gerçekleşen bu direniş toplumun ahlaki-politik temelde form kazanmış, özgürlük hakikatinin ve özgürlük bilincinin günümüze kadar diri kalmasına ve yok olmamasına imkan tanımıştır. Öcalan, demokratik uygarlık güçleri olarak adlandırdığı bu direniş geleneklerini kısaca irdelemeye çalışacak olursak:

 

1-Kadıncıl Direniş Geleneği

Özgür toplumsallığın öncüsü ve kurucusu olan kadın, iktidar-devletçi kurumlar için en öncelikli hedeftir. Zira hem yaratılan kadın odaklı kültür hem de toplumsal örgütlenmede başat rol oynayan kadın etkisiz hale getirilmeden yeni sistemin başarılı olma şansı yoktur. Sümer ve Babil mitolojilerindeki öyküde çarpıcı bir dille anlatılan bu süreç iktidar-devletin kuruluşunu ve ona karşı kadıncıl direnişin büyüklüğünü açıkça göstermektedir. Ataerkil bir zihniyeti kadının mutlak nesnelliği, köleliği bağlamında oluşturan devletçi sistemin özünde gasp ve talan olduğunu bu mitolojik anlatımlardan netçe anlıyoruz. İnanna’nın yeni sistemin iktidar tanrısı Marduk’a benim Me’lerimi ( Me burada toplumun yarattığı tüm maddi ve manevi kültür değerleri oluyor) aldın demesi bu gerçeğe işaret ediyor. Aynı şekilde Babil Yaradılış Destanı’ndaki Marduk-Tiamat mücadelesi sürecin temel niteliğini çarpıcı bir şekilde veriyor. Her şeyden önce Anatanrıça Tiamat şahsında kadının toplumsal süreçlerin kurucu öncüsü olduğu gerçeği kabul ediliyor. “Yaratımız Tiamat…” ve “Ana Habur (Tiamat), her şeyi yaratan”(Enuma Eliş, Syf.13) dizeleri yeni sistemin erkek tanrılarının ağzından bu gerçeği dile getiriyor. Topluma dayatılan yeni sistemin ancak kadının ve yarattığı toplumsal kültürün yenilgisiyle kurulabileceği gerçeği Tiamat şahsında çok şiddetli bir direnişle karşılanıyor. Tiamat ölümüne bir direniş gösterir ancak kurnaz erkek tanrı Marduk’a yenilmekten kurtulamaz. Burada bizim açımızdan önemli olan yeni sisteme karşı geliştirilen direnişin niteliğidir. Yenilirken bile yaratıcı bir gerçekliği söz konusudur Tiamat’ın direnişinin. Nitekim destan yeryüzünün ve gökyüzünün Tiamat’ın parçalanan bedeninden, Mezopotamya coğrafyasının (ki dönem itibariyle bu coğrafya, tüm dünya anlamına gelir) temel yaşam kaynakları olan Dicle ve Fırat nehirlerinin de onun gözlerinden yaratıldığını söyler. (Enuma Eliş, Syf.41)Bu gerçeklik kadıncıl direnişinin varoluşsal estetiğinin de kurucu ve inşa edici bir şekilde karakterize ettiğini gösterir. Aynı şekilde kurulan ataerkil sistemin zorba gücünden başka hiçbir kurucu dinamiğinin olmadığını destandan anlıyoruz. Kuşkusuz, ataerkil iktidarcı sisteme karşı onu aşacak bir alternatif toplumsal sistem oluşturamaması bu direniş geleneğinin temel eksik yanı oluyor. Ancak özgürlüğün ölümüne bir direnişle mümkün olduğu gerçeği, tarih boyunca temel direniş izleği olarak günümüze kadar gelir. Olmype de Gouges’den Clara’ya, Rosa’dan toplumsal özgürlük için canından başka verecek şeyi olmadığı için hayıflanan Zilan’a kadar bu gelenek devletçi uygarlık karşıtı özgürlükçü mücadelenin en temel can veren kaynakları olmaya devam ediyor.

 

2- Kabile, Aşiret ve Kavim Hareketleri

Kurulan iktidarcı devlet sistemi varoluşsal olarak gasp, talan ve köleleştirmeye ve yayılmaya dayalıdır. Bu nedenle kendi hakimiyetindeki toplum dışında kalan kabile, aşiret ve kavimlere sistemin temel güç kaynakları olmaları için saldırılmıştır. Bu kesimler, uygarlık kaynaklarında evrensel bir ittifakla “barbar” diye adlandırılır. Oysa gerçekler tarihidir. Şüphesiz bu kesimler uygarlık güçlerine karşı direnmişlerdir. Tarihte Hurri, Guti, Semitik kabileler, Germen kabileleri saldırıya geçtikleri durumlarda etkili de olmuşlardır. Nitekim Semitik kökenli Sargon öncülüğünde kurulan Akad İmparatorluğu bu karşı saldırının devletleşen bir örneğidir. Avrupa’da Germenlerin ve Asya’da Hunların direnişleri ya yok oluşa ya da uygarlık sistemine eklemlenmeyle sonuçlanmıştır. Kuşkuysuz bu geleneği Zerdüşti ve İbrahimi gelenekten de kopuk olarak ele almamak gerekiyor.

 

3-Mazdaik-Zerdüşti Gelenek

Sümerlerle başlayan özne-nesne ayrımına dayalı hiyerarşik kölece iktidar sistemine karşı en radikal direniş Mazdaik-Zerdüşti gelenek oluyor. Bu gelenek daha sonra M.Ö 7. Yüzyılda somut bir Zerdüşt’ün varlığında tanınsa da esasen iktidar-devletçi sistemin kurumlaşmasına paralel doğal toplumun direniş geleneğinin tümünü yansıtır. Özünde evrensel varoluşsal ikileme dayanan aydınlık karanlık diyalektik anlayışı yeni sistemin zihniyetine esastan bir karşı koyuştur. Bu diyalektik anlayışı devletçi uygarlık toplumu ile doğal toplum karşıtlığını da ifade eder. Yaşam, bu güçler arasındaki sürekli mücadelenin bir tezahürüdür. Ahlaki topluma dayanan aydınlık güçler, mücadelenin sonunda kazanacaktır. Çünkü, karanlıkla anılan iktidarın anti-toplumsallığı yaşam karşısında yenilgiye yazgılıdır. Bu gelenek devletçi uygarlığın zihniyetine ilkesel bir karşı koyuşla tüm toplumsal direniş geleneklerini etkilediği gibi, güncel direniş açısından da hala önemli bir kaynak durumundadır.

Zihniyet boyutunda, iktidar üreten özne nesne ayrımına karşı çıkar. Bu karşı çıkış üç temel boyutta somutlaşır. Yaratıcı özne Tanrı ile yaratılan kul-köle insan (toplum) ayrımına; özne-iktidar-erkek ile nesne-kul-köle-kadın ayrımına; özne insan ile nesne doğa ayrımına Zerdüştün, sonraki başlıkta ele alacağımız İbrahimi yaratıcı tanrıyı sorgulayan “Söyle sen de kimsin?” sözleri Zerdüşti yaratıcının “Xweda” yani “kendini yarattı” olarak adlandırılması bu gelenek zihniyetinin ifadeleridir. Doğal toplumun ahlaki geleneğine dayanan ve esasta bir ahlaki-felsefi-dinsel devrim olan bu gelenek, uygarlık toplumuna karşı kendini alternatif toplumsal formunu da inşa etmeye çalışır. “M.Ö. 7 yüzyılda dar kabile ve hanedan birliklerini asıp tüm Med kabileleri arasında ortak bir üst kimlik inşa etmesi” (Öcalan,Demokratik Uygarlık Manifestosu, 5. Cilt, Syf.100) tarihsel gelenek açısından biricik bir örnektir. Geleneğin kurumsallığını sürdürememesi ve içinin boşaltılarak Pers İmparatorluğu’nun iktidarın aracı haline gelmesi uyarlığa karşı direnişte ciddi bir kayıp olmuştur. İon üzerinden Grek ve Avrupa Felsefesi ve Babil üzerinden de kutsal kitap aracılığıyla İbrahimi geleneğe etkisi olan bu gelenek toplumsal hakikatle özgürlük bilincinin hep diri kalmasında etkili olmuştur. Dayandığı ahlaki-politik-felsefi ilkeler özgürlükçü bir zihniyet açısından hala geçerliliğini korumaktadır ve dolayısıyla toplumsal direniş süreçlerinde kurucu bir motivasyona sahiptir.

 

4-İbrahimi Tek Tanrılı Dinler Geleneği

İktidar-devletçi sisteme karşı içteki en güçlü direnişlerden birisi de İbrahimi geleneğe dayalı direniştir. Doğal toplumun ahlaki geleneğinden de ilham alan bu direniş, tanrı-kral sistemini aşmaktan ziyade onu reforma uğratarak toplum açısından daha dayanılır bir hale getirmeyi önceler. En temel karşı çıkışı insanın tanrı olmayacağıdır. Tanrı-kral sistemine meşruiyet sağlayan mitolojik anlatımdaki insanın, tanrının dışkısından yaratıldığını ifade eden zihniyete de karşı çıkmıştır. Köle-insanın kurban edilmesi geleneğinin yerine hayvan kurban etmeyi ikame etmesi, ayni zihni çıkışın bir ifadesidir. Ancak, iktidarın toplum üzerindeki otoritesine ve bu sistemin kadını nesneleştiren zihniyetine köklü bir karşı koyuşu olmamıştır. Sümer mitolojisinde yer alan kadının, erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığı fikri, bu geleneğin tüm versiyonlarında aynen kabul görmüştür. İbrahim’in Nemrut şahsında sistemle kavgasının sonuçta hicretle sonlanması, direniş geleneğinde önemli bir adımdır. Böylece kendi sistemini geliştirecek uygun mekan-zaman bulunacağı gibi yeni müttefikler edinme imkanı da doğacaktır.

Bu geleneğin en önemli uğraklarından biri Musa ile gelişir. İbraimi geleneğe dayalı Musa’nın çıkışı tek tanrı kavramını somutlaştırır. Esas önemi Mısır ve Babil iktidar sistemlerinin zulmünden şikayetçi olan kabilelerden bir kavim ve onun bilincini inşa etmektir. Kutsal Kitap’ta anlatılan çöldeki kırk yıllık mücadelenin sonucu Yahudi kavminin ve bilincinin oluşturulmasıdır. Saul, Davut ve Süleyman ile beraber Yahudi kavmi kendi krallığını da kurar. Böylece gelenek iktidar sistemini tanrı-kraldan peygamber-krala doğru bir reformla somutlaştırır. Ancak bu inşa dar kavmiyetçiliği ve sert ideolojik ötekileştirici karakteri nedeniyle evrenselleşemez. Hatta İbrani kavmini tüm kavimlere hükmedecek üstün bir kavim olarak vazeden anlayışı erken bir milliyetçilik olarak ulus-devlet milliyetçiliğine varacak; devletçi uygarlığın önemli bir kaynağı olur.

İkinci önemli uğrak olan Hristiyanlık esas olarak kavim ve kabile üstü kapsayıcı bir sosyal hareket olarak ortaya çıkar. Sistemin zulmüne uğrayan, dışında kalan tüm toplumsal kesimleri kapsadığından erken bir sınıfsal çıkış olarak da değerlendirilebilir. Doğal toplumcu ahlaki yönü ön plandadır. Evrensel bir kapsayıcılıkla tüm sistem dışı kesimlere hitap etmesi nedeniyle etkili olmuştur. İlk çıkışında herhangi bir iktidar kurumlaşması yerine komünal-cemaat olarak örgütlenmesi tarihsel gelenek açısından dikkat çeken önemli özelliğidir. Ancak devletçi uygarlık formuna karşı etkili ve alternatif bir form öngörememesi zayıf yanı olarak kalır. Bu nedenle kısa sürede uygarlık güçlerince özümsenip onların zihniyetine girmekten kurtulamamıştır. Bizans ve Roma’nın resmi dini olarak esas ahlaki özünden uzaklaşmıştır. Taşıdığı ahlaki özü korumakta ısrar eden mezhep ve tarikat çıkışları olsa da bunların sistem karşısında ve toplum üzerinde etkileri sınırlı olmuş, kendi dar mekanlarının duvarlarının arkasında marjinal gruplar olmaktan öteye geçememiştir.

İslami gelenek, İbrahimi gelenek içinde son ve belki de en önemli direniş uğrağıdır. Hz. Muhammed öncülüğünde bir orta sınıf-kent hareketi olarak ortaya çıkar. İbrani ve İsevi gelenekten haberdardır ve bunların yararlı yönlerini özümsemiştir. Öte yandan Arap kabile geleneğinin ahlaki yanından da oldukça beslenir. Muhammed’in en önemli yanı, İbrahimi gelenekle kabile geleneğinin sentezinden evrensel bir ümmet formu icat etmesi ve insanları bu form altında eyleme geçirebilmesidir. Bu çıkışın Roma ve Sasani sisteminin Hristiyanlık ve Zerdüştiliğin en yozlaşmış haline dayanarak topluma hiçbir gelecek sunamadığı bu dönemde hayat bulması, etkisini daha da arttırmıştır. Başlangıcında çok daha kapsayıcı ve farklı inançlara da yaşam hakkı tanıyan demokratik yanına rağmen iktidara koşullu karakteri nedeniyle gittikçe sistemin mekaniğine teslim olmuştur. Muhammed ve Ehl-i Beyt sonrası İslam özellikle Emevilerle beraber tamamen bir merkezi iktidar gücü haline gelir. İslami gelenek içinde birçok tarikat ve tasavvufi çıkışlar ondaki ahlaki-komünal özü esas alarak etkili olmaya çalışmışlardır. Öte yandan Abbasiler döneminde güçlü bir felsefi yönelişle erken bir Ortadoğu Rönesansı geliştirme çabaları da olmuştur. Ancak, son tahlilde İslami gelenek günümüze kadar esas olarak iktidar sistemlerinin etkinliğine hizmet eden bir ideolojik gerçeklik olarak kalmıştır. İçerden gelişen tüm karşı çıkışlar bu gerçeği değiştirememiştir.

Sonuç olarak İbrahimi gelenek toplumsal direniş süreçlerinde önemli olmakla beraber, iktidar sisteminin toplum karşıtı gerçeğini köklü olarak değiştirememiştir. Hatta büyük oranda buna hizmet eder pozisyona gelmiş, dogmatik zihniyet yapılanması nedeniyle toplumun değiştirici dinamiklerini de zayıflatmıştır.

 

5-Bilim ve Felsefeye Dayalı Direniş Geleneği

Bu geleneği Grek felsefesiyle başlatabiliriz. Toplumsal süreçlerin birbirinden kopuk olmadığı gerçeğini göz önüne getirdiğimizde bu geleneğin diğer geleneklerden tamamen kopuk olmadığını görürüz. Nitekim Grek felsefesinin Anadolu ve Mısır üzerinden diğer geleneklerle ilişkisi bilinmektedir. Özellikle Zerdüşti ahlak geleneğinin etkisini göz önünde bulundurmak gerekiyor. Varlığı felsefeyle, akılla izah etmek esasta tanrı-kral sistematiğini yaşatan mitolojik zihniyete karşı köklü bir direniş gerçekleşmesidir. İbrahimi geleneğin dinle karşı çıktıkları, insanın tanrı olamayacağı gerçeğini, Grekli filozoflar felsefeyle ifade etmişlerdir. Tek tanrılı dinler bu felsefeden kendi sistemlerinin yetkinleşmesi için yararlansa da gelenek Rönesansla beraber özgürlükçü kesimler için yeniden temel bir direniş kaynağı olmuştur. Modern felsefe, bu geleneğe dayalı olarak mitolojik ve dinsel dogmatizmden kopuşu gerçekleştirmiştir. Bilim ve felsefenin insan odaklı, hakikati aydınlatan yönelişi toplumsal özgürlük geleneğine önemli bir ilham kaynağı olmuştur. Ancak, modern felsefenin özne-nesne ayrımını mutlaklaştırması ve buna dayalı iktidar-devlet örgütlenmesini meşrulaştırması geleneğin temel paradoksu olmuştur. Zira toplumda daha fazla sınıflaşma ve sömürü yaratan kapitalist ulus-devlet sistemi de bu felsefeye dayalı olarak inşa edilmiştir. Özellikle son 250 yıllık modern özgürlükçü-sol demokratik, demokratik-komünal direniş gelenekleri esas olarak bu modern aydınlanmacı felsefi yönelişle gerçekleşmişlerdir. Tüm iyi niyetli çabaları ve milyonlarca insanın fedakarlığına rağmen sistemi aşamamasının temelinde karşı oldukları iktidar-devlet sisteminin zihniyet ve form kalıplarının içinde eylemeleri yatmaktadır. Devlet yerine devlet, iktidar yerine iktidar kurarak 5 bin yıllık sorun üreten mekanizmayı aşmak bir yana daha da güçlendirmiştir. Özne-nesne ayrımının mutlaklığına dayalı zihniyetin sürekli iktidar ilişkisi üreteceği anlaşılamadığından bu sınırların dışına çıkılacak bir modernite inşa edilememiştir. Dolayısıyla tüm direniş gelenekleri içinde potansiyel olarak iktidar-devletçi sistemi köklü olarak aşabilecek bu gelenek, iktidar devlete koşullu olması nedeniyle sisteme en fazla güç kazandırmıştır.

 

Gelenekten Geleceğe, Özgürleştiren Demokratik Ulus Çözümü

Toplumsal gelenek ve onun uygarlık karşısındaki direniş, varlığımızı anlamlandıran en temel kaynaklardandır. Onsuz hiçbir özgürlük ütopyası ve hayalinin bir anlamı olmazdı. Ancak bu gerçeklik uygarlık karşısında daha da bir özgür toplumsallık sorunu olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Genelde 5 bin yıllık uygarlık, özelde son 5 yüzyıllık kapitalist Modernite karşısında büyük emek ve bedellerle gerçekleşen direnişler neden uygarlığı aşacak bir sonuca ulaşamadırlar? Bu soruya verilecek cevap, devletçi sistemin yapısal krizinin gittikçe derinleştiği günümüzde çok daha fazla anlam taşıyor. Zira sistemin krizi , büyük bir kesimi bu sistemin mağduru, ötekisi olan toplum açısından önemli bir özgürleşme imkanı sunmaktadır.

Öcalan, yaşanan sistemik krize kalıcı ve evrensel bir çözüm olarak demokratik ulusu öneriyor. Demokratik modernite paradigmasına dayalı bir direniş süreciyle gerçekleşmesini öngördüğü bu çözüm için direniş sistematiğinde ve yöneliminde “Kant’ın Kopernik Devrimi”nin benzeri bir değişiklik ile uygarlık karşısında sürekli yenilgiyle sonuçlanan direnişlerin başarılı olmasının yolunu açıyor.

Her toplumsal inşa bir zihniyete dayanır, diyor Öcalan. Modern felsefede mutlaklaştırılan bu ayrım kapitalist modernitenin de temel zihniyetidir. Doğayı ve kendi dışındaki her şey nesneleştirmeye koşulu bu zihniyet liberalizmin bireyciliğiyle birleşince toplumun yıkımı anlamına geliyor. Kapitalizm karşıtı sol Marksist gelenek de aynı modernite içinde düşündüğünden özneyi değiştirerek işçi sınıfını veya bir ulusu koyarak sorunun çözüleceğini düşündü. Ancak, bu zihniyetle gerçekleşen devrimler, kapitalizmi aşmak bir yana onu yeniden üreterek ona hizmet eder konuma geldiler. Oysa toplumun varoluşsal hakikati insanın veya belli bir kesimin öznelliği üzerinde kurulmamasıdır. Bir bilinç süreci olarak kendini özne olarak konumlandıran insan, kendi dışındaki varlığın, doğa üzerindeki bir konumdan değil, onun yetkin düşünen bir parçası olmasıdır. Onu tanıdıkça kendini tanır. Doğayla ve diğer insanlarla kurduğu bu simbiyotik ilişki ahlaki-politik toplumun temel varoluşsal karakterini oluşturur. Bireyin bu varoluş dışında primatten öteye bir anlamı olmaz. Liberalizmin ve Marksizmin dayandığı modernite felsefesinin insaı doğa-üstü, doğanın hakimi özne olarak konumlandırmasına karşı demokratik modernite, onu doğanın bir parçası olarak konumlandırır.(Mahmut Yamalak, Demokratik Modernite Dergisi, Sayı 18, Syf.42)Böylece hiyerarşi ve iktidar üreten zihniyet aşılıp tüm toplumsal süreçler bu anlamda nesnesizleştirilerek ya da özneler arasılaştırılarak özgür bir toplumsallığın dayanacağı zihniyet netleşir.

Zihniyeti netleştiren direniş sürecindeki temel yönelimin değiştirilmesi yeni bir “Kant’ın Kopernik Devrimi” diye adlandırdığımız olguya denk geliyor. Uygarlık karşıtı tüm direnişlerin ortak özellikleri refleksif, iktidar-devletin uygulamalarını yumuşatmaya veya onu yıkıp yerine kendi iktidar-devletini kurmaya koşullu olmalarıdır. Bu yönelimin ufkunda devletçi uygarlığın aşılması yoktur. Dayatılan zihniyet gereği zaten aşılması mümkün de değildir. Öcalan bu gerçeği, toplumsal direniş sürecinin odağına toplumun devlet olmadan kendini demokratik ulus şeklinde inşa etmeyi koyarak aşmayı öngörür. Tüm toplumun kurucu özneliğinde ama özelde devletçi uygarlığın nesneleştirdiği kadın ve gençliğin öncülüğündeki bu süreç devletçi sisteme alternatif tüm kurumlaşmaları yaratacak onun karşısında kendini her türlü saldırıya karşı da güvenceye almış olur. Toplumun tüm bileşenlerinin kendini özgürce gerçekleştirdikleri bu inşa, bir sürecin sonunda değil, kişinin bilincine vardığı ve kendini bu temelde konumlandırdığı, her anda ve her yerde sürer. Böylece toplumun iyiye, doğruya ve güzele dayanan varoluşsal etik ve estetiği devletçi uygarlık karşısında toplumsal özgürlük olarak yaşam şansı bulur.

 

Kaynakça
  • Abdullah Öcalan, Demokratik Uygarlık Manifestosu, Cilt, Amara Yay.2015
  • ABdullah Öcalan, Demokratik Uygarlık Manifestosu 5. Cilt, Amara Yay,2015
  • Babil Yaratılış Destanı-Enuma Eliş- Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2 Basım,Mayıs 2016,İstanbul
  • Mahmut Yamalak “Marksizme Kavramsal ve Kuramsal Bir Bakış”,Demokratik Modernite Ekim-Kasım-Aralık 2016 sayı:18
  • Ahmet Cevizci,Felsefe Tarihi; Say yay.2019
Bunları da beğenebilirsin