Düşünce ve Kuram Dergisi

Öz Savunmanın Ontolojisi ve Tecritteki Direnişin Sesi

Ömer Kürtgözü

Tarihsel-toplumsal bir kaos aralığını yaşıyoruz. Uzun tarih zamanında inşa edilmiş tüm toplumsal yapılar bir bozunum halini yaşıyor. Bu yapı bozunum sürecinin doğal evrimsel boyutları olmakla birlikte, esas olarak, insan türünün doğal evrimsel sürecinden sapmasıyla bağlantıları daha belirleyicidir. Aşırılaştırılmış ve iktidar-sömürü mekanizmaları tarafından provoke edilmiş temel dürtüleri olan beslenme-savunma-üreme mekanizmaları; içinde varoluşunun kaynağı ve temeli olan doğa-toplum yapıları karşısında tüketici bir canavara dönüşerek, ontolojik bir sorun haline gelmiştir. Bu anlamda insan hem dar anlamda varlık koşulu olan toplumsallık hem de içinde yaşadığı tüm ekosistemlerle birlikte hızlı bir yok oluş tehdidiyle karşı karşıyadır demek, bir hakikatin en çıplak ve çarpıcı halinin ifadesi olacaktır. Bu hakikati örtme ya da çarpıtmaya dönük her türlü tanım ve anlamlandırma, sadece bu tükeniş sürecini hızlandıran katalizör rolü oynayacaktır.

Nitekim insan aklının ve zihniyetinin bu yönlü saptırıcı çaba ve etkinlikleri her geçen gün bu anlamda rol oynayarak, güncel olarak da doğa ve toplum gerçeğini mevcut haliyle sürdürülemez bir noktaya getirmiş bulunmaktadır. Güncel olarak yaşanan ve Ortadoğu coğrafyasında militarist bir yoğunluk olarak cereyan etse de, küresel çapta yaşanan ve 3. Dünya savaşı olarak adlandırılan çok yönlü toplumsal-yapısal çatışmalar bu kaos aralığının gözle görülen, daha doğrusu göze sokulan belirtileri dışında bir anlam taşımamaktadır.

Bu konuda entelektüel dünyada yürütülen tartışmalarda görülen temel sorun, aşırı aktüalize eden ya da yerelleştiren yaklaşımlar ile, buna karşıymış görünse de aynı sonuca götüren, aşırı evrenselci ve soyutlamacı yaklaşımlar olarak gündemi işgal etmektedir. Bu tartışmaların zihniyet dünyalarının inşa edildiği yapıların karakteri anlaşılmadan, bu tartışmaların gerçek mahiyetini anlayamayız. Öncelikle mevcut entelektüel dediğimiz her türlü bilgi-yorum yapıları temelde, yazılı uygarlık tarihinin iktidarcı- mülkiyetçi kaynaklarından beslenmektedir. Dolayısıyla sorunların tanımlanması kadar, önerilen çözüm yol-yordamları da bu mülkiyet-iktidar yapılarının yeniden üretilmesi ya da restorasyonu temelinde yürütülmektedir. Özellikle erkek egemenlikli uygarlık sisteminin kapitalist modernitesi koşullarında üretilen her türlü bilgi yapılarının hem üretilme mekanizmaları hem de bu bilgilerin nesilden nesile topluma taşırılma kanallarına baktığımızda, bunun nedenini daha iyi anlayabiliriz. Mevcut modernitenin kapitalist-tekelci hegemonik zihniyet inşa ve topluma taşıma yapıları incelendiğinde, bunun mekanizmalarını çok çıplak haliyle görmek imkan dahilindedir: Okul-akademi yapıları ile buralarda inşa edilen bilgi-zihniyet yapılarının topluma taşırılma araçları olan basın-yayın yapılarının iktidarcı-tekelci karakteri, sonucun önceden belirlendiğini gösteren yapısal mekanizmalardır. Dolayısıyla bu yapılarda inşa edilen bilgi-zihniyet yapılarının bu sistemi yeniden üretme dışında bir işlev görmelerini beklemek, doğal toplumsal aklın diyalektiğine uymamakla kalmaz; bu toplumsal aklın içini boşaltma ve anlamkırımına yol açar.

Öyleyse doğru bir düşünsel ve entelektüel tartışmanın ön koşulu ne olmalıdır sorusu, sorunsallaştırılan konunun temelini anlamak açısından belirleyicidir.

Öncelikle mevcut hegemonik sistemin temel karakterini doğru tanımlamak gerekir; erkek egemenlikli, mülkiyetçi-iktidarcı uygarlığın son aşaması olarak kapitalist-tekelci bir dünyada yaşıyoruz. Bu dünyada iktidarın kendini toplumsal varlığa hakim kılma formu olarak tekelci kapitalist yapılar ve onun en örgütlü biçimleri olarak devletler dünyasının içindeyiz. Bu dünyada toplumun bağrından çıkmış, zamanla ona yabancılaşmış ve giderek onu tahrip eden hastalıklı bir yapıdan söz ediyoruz; iktidar ve onun çok boyutlu örgütlenmesi olarak devlet. Bu yapı ilk başta belli bazı toplumsal ihtiyaçlardan kaynaklı olarak çıkmış gibi görünse de; özünde toplumsal doğanın simbiyotik karakterine aykırı, sömürücü bir karakterdedir. Zamanla bu hastalıklı sömürücü yapı bir ur gibi büyüyerek, bütün toplumsal dokuyu tahrip eden bir kanser hücresi gibi, içinden çıktığı yapıyı varoluşsal bir sorunla karşı karşıya getirmiştir.

 

1.

Mevcut haliyle bu hastalıklı hücresel doku bütün toplumsal ve onun çevresel yapısını tahrip eden bir saldırganlıkla varlığını sürdürmeye çalışmaktadır. Ama son pandemik süreçte görüldüğü gibi; sömürdüğü yapıyı yok ettiği taktirde kendisi de yok olacaktır. Bu yüzden bu sistem paradoksal ve Wallerstein’in deyimiyle akıldışıdır: Çünkü insanın varoluşunda belirleyici olan, biyolojik zayıflığını toplumsallık ve onu inşa eden akıldır; kendisiyle çelişen bu durumda kalan sistem ve onun içindeki insan gerçeği bu anlamda, gerçek bir kaos aralığına girmiştir. Ve kaos aralığının bilebildiğimiz temel özelliği, geriye dönülemezliği ve tekrarsızlığıdır. Dolayısıyla bu aralıktan yeni kozmoslar; toplumsal anlamda, yeni bir toplumsal sistemik yapının inşası ile çıkmak ya da tür olarak yok oluş kaçınılmazdır. Bu anlamda insanlığın mevcut sorunu tam anlamda ontolojiktir.

Böyle zamanlarda hangi toplumsal sorunsalı ele alırsak alalım; özünde evrensel ve türsel bir konuyu tartışıyor oluruz. Çünkü insan toplumsallığı ve çevresiyle içinde olduğu bütünsellik parçalı var olabilme imkanından yoksun bir sistemik işleyişe sahiptir. Bu hem sosyal sistemler için hem de içinde var olunan ekosistemler için geçerlidir.

Elbette insanın tarihsel-toplum gerçeğinde bir çok krizli dönem yaşanmış ve insanlık bunlardan her zaman bir çıkış yaparak bu güne kadar gelebilmiştir. Ancak mevcut insanın ve onun toplumsal doğasından sapması olarak inşa ettiği uygarlık aşamasının yarattığı hastalıklı zihniyetin bilişsel- teknolojik potansiyel ve imkanları, onu farklı bir sorunsallıkla karşı karşıya bırakmıştır. Günlük olarak yaşanan çevresel ve toplumsal kırımlar, sorunu bütünsel bir varoluş sorunu haline getirdiğini göstermektedir. Bu anlamda içinden geçtiğimiz zamanın ruhu bu yönlü tartışmaları yeni anlam üretme ve toplumsal inşaalara dönüştürmeyi, ontolojik bir boyutta ele almayı zorunluluk haline getirmektedir. Zamanın tek hakikati budur; ötesi çözüm tartışmalarından ziyade bu hastalıklı halde varolmayı ertelemeye hizmet eden demagojik retorikleri aşmayacaktır.

Toplumsal bünyeye dayatılmış en tehditkar, saldırgan ve tahripkar uygarlık aşaması olan kapitalist modernite içinde üretilmiş bütün zihniyet yapılarının bu demagojik retoriğin ötesine geçemediğini, ortaya çıkan sonuçlar en çıplak haliyle ortaya koymaktadır. Özellikle son beş yüz yılın bütün sözde rasyonalize ve realize etme çabaları sonuç itibariyle, bu gerçeğin önüne geçmek yerine, buna kaynaklık etmiştir. Elbette toplumsal hakikatin anlamlandırılmasına dönük bir çok tartışma geliştirilmiş, toplumsal akıl bu konuda sürekli bir arayış içinde olagelmiştir. Ancak gelinen aşamada bütün bu çabalar iktidar yapıları tarafından sömürülerek tekelleştirilmiş ve topluma karşı birer saldırı silahına dönüştürülmüştür. Bunun en etkili hali kapitalist moderniteyle aynı zaman aralığında üretilen felsefi ve bilimsel bilgi yapılarının, sonuçları itibarıyla kapitalizmin cephaneliğine cephane taşıma rolü dışında işlevsiz kılınması, bu uygarlık karakterini bir hastalık değil, en ilerici insanlık olarak algılama alışkanlığından kaynaklanmaktadır. Bu konularda çok geniş ve boyutlu tartışmalar yürütülebilir ancak, kelime olarak özgürlükten üretilmiş liberalizmin, her seferinde, en vahşi saldırı sistemi olan faşizme çıkması bunu çok çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır. Bu konuda neo liberalizmin en derin faşizmler üretmesine bakmak yeterli olacaktır. Aydınlanmanın zirvesi ve kapitalizmin isim babası ve en büyük düşmanı olan Karl Marx’ın bile kapitalizmi ‘kaçınılmaz ve devrimci bir aşama’ olarak tanımlamaktan kurtulamaması, bu gerçeğin diyalektiğiyle ilgilidir. Liberal ideolojilerin en keskin söyleminin ulusçuluk-milliyetçilik olması ile, bunun en karşıtı iddiasıyla ortaya çıkan sosyalizmin nasyonal sosyalizm olan Nazi faşizminde vücut bulması kadar, neo-liberalzmin de neo-naziliği üretmesi bir tesadüf değil, bu diyalektiğin kaçınılmaz bir sonucudur. Zaten güncel gelişmeler de her an bu diyalektiği doğrulamaya devam etmektedir: Neo-liberalizmin hegemon gücü olan ABD’nin başında Trump gibi ırkçı-cinsiyetçi ve en kaba faşiste bile irrasyonel gelen bir siyasal figürün bulunması da, bu diyalektikle ilgilidir. Kendi coğrafyamızda da en güzel örnek, birbirinin retorikte en büyük düşmanı olan ERDOĞAN-BAHÇELİ-PERİNÇEK üçlüsü, bu sistem içindeki tartışmaların demagojik karakterini sergilemeye kapak olacak kadar özet bir göstergedir.

 

2.

Belirtilen bu düşünce yapılarının ortaya çıkardığı iktidar sistemlerinin bütün boyutlarıyla bu kadar saldırgan bir yayılmacılık karakteri göstermesi de bu kanserli hastalıklı karakterin dışavurumundan başka hiçbir anlama sahip değildir: Israrla bunlardan farklı anlam üretme çabalarına girişmek de sadece bu demagojik sahnede rol kapma yarışına katılmak olur ki; mevcut haliyle sahne yeterince dolu olduğundan, bu oyunda ya figüran ya da şakşakçı olunabiliyor; sözde anti-kapitalistlerin bu tartışma platformlarında oynadıkları rol bundan ibarettir.

Bu sahnenin dışındaki tartışmalar için de yaftalar hazır: Marjinal, anarşist, feminist, nihilist gibi; ya da bunu fiili bir direnişe dönüştürmüş haliyle TERÖRİST…!

Peki bu kadar ağır sonuçları olan bir saldırganlık karşısında ilk yapılacak şey ne olmalıdır?

Eğer toplumsal hakikatten bahsediyorsak ve söz konusu olan varlık sorunuysa ve bu varoluş tehdit altındaysa, öncelikle varlığın korunması için, savunulup varoluş halinin korunması gerekir: Var olmayan bir şeyin nitelik, nicelik ya da formunu taşımak, bir anlam taşımayacağından; öncelikle varlık bir oluşum hali olarak korunmalıdır. Eğer varlık saldırı altındaysa onun korunması için ilk düşünülecek sorun savunma sorunudur. Dolayısıyla insan denen tür toplumsallık dışında bir varoluş seçeneğine sahip değilse; öncelikle Faocault’un deyimiyle “toplumu savunmak gerekir”.

Elbette bu savunmanın alanları, öncelikle en yoğun saldırıların yapıldığı alanlardan başlamalıdır. Mevcut haliyle saldırı çok yönlü ve en şiddetli haliyle toplumsal varoluşunun temelleri olan zihniyet- maneviyat ve siyaset alanlarında yaşanmaktadır: Bu alanların örgütlü hali olan entelektüel kurumlar- ahlak ve politik yapılar en yoğun saldırıyla karşı karşıya olan yapılardır; düşünemeyen, bu düşüncelerini toplumsal yasalarla çerçeveleyemeyen ve bu çerçeve içinde günlük ihtiyaçlarını örgütleyip üretemeyen toplum, her türlü sömürüye ve istismara açık olacağından, bu saldırılar karşısında dirençli ve direnişçi yapılar inşa etmeden, toplumsallık varlığını uzun süre devam ettiremez. Bu alanlarda tüm erkek egemenlikli uygarlık tarihi, özünde bir saldırılar ve direnişler tarihidir demek hakikatin en sade ifadesi olacaktır. Bu saldırı ve direniş, tarihin farklı dönemlerinde farklı biçimler alsa da; özünde toplumsal doğayı sömürüp zayıflatan yapılar ile, toplumsal yapıyı savunarak geliştiren ve yeniden üreten yapılar arasında: son beş bin yıllık süreçte ise, toplumsal doğa ile uygarlığın iktidarcı-devletli yapıları arasında sürekli bir savaş hali olarak yaşanmaktadır. Bu savaşın farklı biçimlerini uzlaşılabilir ya da geçiştirilebilir olarak ele almak, bunlara karşı gerekli dirençli yapıların inşasında gösterilen zayıflık ya da ihmalkarlık, varlık-yokluk sorununun önünü açar. Bu sorunun oluşmaması için acil öz savunma ve direniş yapılarına öncelik vermek, ertelenemez temel tarihsel ve toplumsal görevlerdendir.

Şimdiye kadar yapılan özet tanımlamalar öz savunma sorununu hangi bağlam içinde ele almak istediğimizi anlatmak için bir temel oluşturmuştur. Buradan güncel ve yerele geçiş yapmak yöntemsel olarak kolaylık sağlamak içindir. Zira güncel ve küresel olarak bir militarist saldırı dalgası ve üçüncü dünya savaşı olarak tanımlanan, çok aktörlü ve boyutlu bir zaman aralığında yaşıyoruz. Dünya kapitalist sisteminin hegemonik gücü ve küresel-yerel rakipleri aralarındaki çelişkileri; askeri yöntemleri öne çıkaran çatışmalar üzerinden çözme yoluna girmiş bulunuyor. Bu çatışmalar bir çok coğrafyada düşük yoğunluklu-orta yoğunluklu bir tarzda yürütülse de, esas olarak Ortadoğu coğrafyasında ve onun merkezinde yer alan Kürdistan’da en yoğun biçimiyle yaşanıyor. Bu savaşta birçok militarist yapı devreye sokulmuş bulunuyor: Gerek hegemonik güçlerin resmi militarist yapıları, gerekse daha asimetrik yapılar ve yerel vekil güçler üzerinden yürütülen çatışmalar, bu savaşın sadece farklı biçimlerinden ibaret oluyor; yaşanan tek ve bütünlüklü bir hegemonik rekabet savaşıdır.

Bunun üzerinden yürütüldüğü toplumsal ve mekansal yapılar ise, sadece sahne dekoruymuş gibi yansıtılmak isteniyor. Oysa bu savaş sahnesinde çok yönlü doğa kırım ve soykırım gerçeği, bu savaşın esas aktörleri olarak; büyük bir saldırı altında varlık yokluk sorunuyla karşı karşıya gelmiş bulunuyor. Tarihsel toplumun en kadim coğrafyası ve toplumu, güncel iktidar savaşlarında en ucuzundan harcanabilecek figüranlar derekesine indirgenmek isteniyor. Bu konudaki her türlü direnişi ‘terör’ yaftasıyla gayrı meşru bir çerçeveye yerleştirerek, toplumdan izole etme ve tasfiye etme yöntemini kullanıyor. Binlerce yıldır her türlü iktidarcı uygarlık güçlerine karşı direniş içinde varlığını bugüne kadar getirebilmiş toplumsallıklar, birçok soykırım yöntemiyle tüketilme sürecine alınıyor. Bu konuda zihinsel ve örgütsel yapılar inşa etmede öncülük etme misyonu üstlenmiş dinamikler de, sistemin meşruiyet-hukuk denkleminde sıkıştırılarak, etkisiz kılınıyor. Kelimenin gerçek anlamında ve ontolojik olarak birer terör yapısı olan iktidarcı-devlet yapılarının, bu ters yüz etme demagojilerini yeterince bilince çıkaramayan ya da bilincinde olsa bile, bunu etkisiz kılacak mekanizmalar inşa edemeyen toplumsal dinamikler, bu demagojik denklemin dışına çıkamadıkları sürece, toplumu savunma ve varlığını koruma rollerini oynayamıyorlar.

 

3.

Bunun birçok gerekçeyle perdelenmesiyse, kabul edilebilir değil: Özellikle sistem hukukunun sınırları içinde kalınarak, toplumun salt siyasal retorikle savunulabileceği yanılgısı, en büyük engel gibi görünüyor. Mevcut devletli iktidar sistemi, militarist tekel karakteri ve toplumun tüm savunma mekanizmalarının ilgası üzerine inşa edildiğinden: Bu sisteme karşı, sistemin belirlediği hukuksal ve meşruiyet sınırlarında takılıp kalmak, kuzuyu kurda emanet etmek anlamına gelmektedir.

Devlet denilen yapı, özünde toplumun silahsızlandırılarak savunmasız bırakılması ve iktidarcı güçlerin her türlü şiddet ve saldırı silahıyla donatılması esasına dayandığından; bu yapının belirlediği sınırlarda kalmak, toplumu her türlü istismara açık bırakmaktadır. İktidarcı sistem bunun derin bilinciyle zihniyet ve demagojiler üreterek, ömrünü uzatma ve toplumu tüketme noktasına getirebilmektedir. Çok sınırlı bir tarih bilgisi bile bunu anlayabilme yeteneği kazandırabilecekken, bunun ısrarla gözden kaçırılması en hafif tabirle aymazlık ya da oportünizmdir. Zaten gelinen bilişsel-iletişimsel düzeyde sorun; bilmekten ziyade gereklerini yerine getirmede yaşanan dar çıkarcı ve oportünist duruşlardır. Bu anlamda toplumun bu varoluşsal sorunlarını aşmak, öncelikle bu oportünist duruşlarla ciddi bir mücadeleyi gerektirmektedir. Bu konuda binlerce yıllık toplumsal direniş ve savunma mekanizmaları ve birikimi olmasına rağmen; toplumsal iradeyi temsil iddiası taşıyanların bunları zamanın ruhuna uygun inşa ve işlevsel kılma rolünü oynamamaları, bu birikim ve potansiyeli tüketme gibi bir sonuç yaratmaktadır. Bu anlamda iktidarcı sistemin saldırıları karşısında toplumun güçsüzlüğünden ziyade, bu gücü harekete geçirmesi gereken aktörlerin rollerinin hakkını vermemesine dikkat çekmek daha anlamlı olabilir.

Bu konuda geniş bir literatür olmakla birlikte, belirttiğimiz güncel gerçekler ışığında daha somut ve pratikleşmiş fikirlerden hareketle bir alternatif tartışmanın içinde olmak daha işlevsel olabilir. Mevcut dünya sistemi hegemonik güçlerinin birinci ve ikinci dünya savaşları ardından inşa ettikleri yapılar olan ulus-devlet sistemleri üzerine oturtulmuştur. Kapitalizmin tamamen mali sermayenin hakimiyetine girmesi ve üretim sisteminin global bir karakter kazanması, bu yapıların işlevselliğini bozmuş ve kapitalizmin inşa etmek istediği yeni küresel sistem önünde engel konumuna getirmiştir. Yeniden yapılanmanın daha esnek ve geçişken bir karakterde olması ihtiyacı ile, ulus-devlet yapılarının kapalı ve katı olması sistem içi çatışmanın nedeni haline gelmiştir. Gerek dar milliyetçi ideolojilerin gerek buna dayalı devlet yapılarının işlevsiz ve engel konumun getirdiği çatışmalı durum, bu yapıların en yapay oluşumları olan Ortadoğu’daki ulus-devletleri büyük kriz ve çatışma durumuna itmiştir. Bu yapılar hem hegemonik güçlerle hem de iç toplumsal dinamiklerle çelişkili ve çatışmalı hallerini, kriz içinde ömrünü uzatma seçeneğini esas aldığından, bu çatışma büyük tahribatlara yol açmaktadır. Ortadoğu’daki teme ulus-devlet yapıları olan Türkiye-Suriye-Irak ve İran ulus-devlet sınırları içinde parçalanmış Kürdistan toplumu bu çatışmaları soykırım düzeyinde bir saldırganlık biçiminde yaşamaktadır. Zaten son yüzyılda bu ulus-devlet yapıları içinde çok çeşitli soykırım yöntemlerine muhatap olan Kürdistan toplumu, gelinen aşamada fiziksel bir soykırım ve toplum kırım saldırısı kıskacına alınmıştır.

Bu saldırılara karşı bir çok direniş yaşansa da, soykırımı tamamen sona erdirecek bir düzeyde sonuca götürememiştir. Son kırk yıldır PKK önderliğinde gelişen direniş de bu soykırımın sonuç almasını engellese de, soykırım tehdidini ortadan kaldırabilecek bir sonuca ulaştıramamıştır. Ancak sistemin temel ayakları ve işlevsel yapılarının Kürdistan toplumunu tümüyle sindirememesi ve tıkanmasında bu direniş savaşı belirleyici olmuştur. Mevcut durumda bu ulus-devlet yapılarının yaşadıkları tüm krizlerin temelinde bu gerçeklik görülmeden, kriz ve kaos durumuna doğru teşhis konulamayacağı, giderek genel kabul gören bir hakikat haline gelmiştir.

 

4.

Peki bu sonucu yaratan PKK’nin ve Kürdistan toplumunun bu durumunu nasıl izah edebiliriz?

Öncelikle kürdistan coğrafyasının tarihsel ve jeo-stratejik konumu ile, burada mayalanan toplumsal karakterini, hakikatin bütünselliği içinde tanımadan, bunu anlamak mümkün değildir. Bu konuda PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın tarihsel ve toplumsal çözümlemeleri oldukça ufuk açıcıdır. Bu konuda ilk başlarda sınırlı bir bilgi birikimi ama derin hissedişle geliştirilen çözümlemeler, sorunun içine girildikçe biriken tecrübe ve bilgi birikimiyle evrensel bir karakter kazandı. Son yirmi yılda esir tutulduğu İmralı tecrit sisteminde bu birikimlerini yeni paradigmal bir aşamaya ulaştırarak, evrensel bir özgürlük düşüncesinin alternatif temeli haline getirdi.

Bu biraz da içinden çıktığı toprağın ve toplumun diyalektik karakterinin doğal sonucudur demek, çok abartılı olmayacaktır. Toplumun ve uygarlık iktidar yapılarının bireyi topluma boğdurduğu ve adeta gölgesine sahip çıkamaz hale getirdiği toprakların bütün peygambersel çıkışların beşiği olması, çelişkinin derinliği kadar çözümün de derinliğine yol açmıştır. Bu diyalektik karakter bir kültürel gen toplumsal hafıza ve akıl olarak, her kaos ve kriz zamanında kendini yeniden ve yenileyerek geliştirme yeteneğini göstermiştir: Bunların bireylerin şahsi olağanüstülüğü ile izah etmekten çok, toplumun varoluşunu tehdit altında hissettiği durumlarda, bireyler üzerinden dışa vurduğu, tarihsel-toplumsal refleksler olarak okumak, hakikate daha yakın çözümleme olacaktır.

Bu karakter tarihsel kişiliklerin etrafında inşa edilen zihniyet ve toplumsal örgütlenmelere sirayet ederek kalıcılaşmış ve giderek evrensel bir düzeye taşınmıştır. Toplumsal yapının hastalıklı ortamlarda geliştirdikleri savunma reflekslerine benzerlik göstermeleri bu diyalektik ilişkiyle benzerlik taşımaktadır. Bu Göbekli tepe’de arkeolojik olarak ispatlanan birikimlerin nebula tarzı patlaması ve kaos aralığından yeni kozmoslar oluşması, evrensel kanunun toplumsal yansımasına benzetmek, basit bir indirgemecilik değil; evrensel kanunların hakikatiyle bağlantılandırılması üzerinden okumak, daha fazla anlam üretme imkanı sağlayabilir.

Öcalan’ın bu tarihsel ve toplumsal hakikatle diyalektik bağı hareketin tüm gelişim aşamalarında rahatlıkla izlenebilir. İnsanlığın en eski toplumsallığının adeta kök hücresi olan bir toplumun, bu bünyeden kopmuş hastalıklı yapı olarak, uygarlığın son aşaması olan kapitalizmin ulus-devlet yapısı içinde eritilerek, yok oluşun eşiğine getirildiği ve adının anılmasının bile büyük bir suç haline getirildiği bir aşamada: Bir kişide kendini yeniden bilince, ifadeye, örgütselliğe ve toplumsallığa kavuşturan gelişim sürecinin bir toz bulutundan yıldız sistemleri ve galaksilerin oluşum diyalektiğini çağrıştırması bundan kaynaklanır.

Burada yaşanan çok karmaşık gibi görünse de; özünde basit ve sade bir diyalektik yasadır: Varoluş; yokluk karşısındaki varlığın direniş içindeki oluşum halidir. Bütün yaşam nasıl tek bir hücrenin başka bir hücreyle birleşmesinin zincirleme sonucuysa, toplumsallık da aynı işleyiş yasalarının daha komplike bir tarzda devamıdır. Kürt toplumsal gerçeğinde bu yasa bir kişiden bir gruba, bir gruptan bir örgüte, bir örgütten bir topluma ve gelinen aşamada bir toplumdan insanlığa taşınan; ontolojik tehditle karşılaşan toplumsallık denen organizasyon ya da organizmanın yaşamsal varoluş direncinin kendini savunma refleksi ve inadıdır.

Buradaki karakteristik temel özellik oluşumun çevresiyle ilişkisinin sömürgen ve baskılayıcı değil, simbiyotik ve özgürleştirici olmasıdır. Bu karakter saldırgan tehdide karşı öz savunmacı bir özellik taşır: Saldırganlığın şiddeti ve tehdidi oranında dengeleyici-caydırıcı bir karşı şiddet ve varlığı koruma garantisi dışında bir amaçsallık taşımaz. Dolayısıyla tüm yaşam enerjisi yaşamın varoluşu ve özgür gelişimi için kullanıldığından; tüketen değil üreten ve geliştirilen bir yönelimle harcanır. Bu durum sınırları geniş bir enerji birikimine yol açar. Bu varoluş karakteri, bağrında sürekli bir enerji üretme potansiyeli taşıdığından, kolay kolay yok edilemez: Form değiştirebilir ama varlık sürekli gelişme, çeşitlenme karakterini hep korur. Enerji fazlası çevresini de yaratarak simbiyotik bir karşılıklı çoğullaşma kadar, gerektiğinde dışsal yok edici saldırılara karşı öz savunmaya hazır bir potansiyeli bağrında taşımaya hazır tutar. Saldırganlığa karşı direnç ile, varlığı koruma ve özgür gelişim potansiyelini koruma karakteri, normal akışında süreklilik ve gelişim yaratırken, varoluşun tehdit edilmesi karşısında güçlü direniş yapılarının inşasında elverişli bir potansiyel olarak korunur. Bunun toplumsal varoluş ilişkilerine yansıması ise, farklı toplulukların karşılıklı tamamlayıcılık ve dayanışma ilişkisi içinde çoğullaşma ve zenginleşmesi, birbirini beslemesi ile varlığı garantiye almasıdır. Buna uyumlu ve tamamlayıcı toplumsallık denilebilir: Bu dengenin bozulduğu duruma da çelişkili ve çatışmalı toplumsal hal denilebilir.

 

5.

Uygarlık bu dengenin bozulduğu toplumsallık halini ifade ettiğinden; sürekli bir çelişik ve çatışmalı duruma yol açar. Bu durum sürekli bir savaş haline neden olur. Bu savaş hali dönemsel barış süreçleriyle kesintiye uğrasa da; bu iki karşıt gücün varlığı devam ettikçe süreklilik arz eder. Topluma dışsallaşmış yapı, toplumu tüketerek kendini geliştirmek için sürekli bir saldırganlıkla hareket ederken, varlığını korumak isteyen toplumsallık da buna karşı sürekli tetikte ve öz savunma refleksiyle davranır. Bu ilişki gerilimli ve tüketici bir karakterde olduğundan; ya ilişkiden yeni bir sentez yaratılır ve yeni bir varoluşa geçilir ya da çelişki ve çatışmalı hal bir tarafın tümüyle yok oluşuyla sonuçlanır.

Kürdistan’da yaşanan toplumsal hal son beş bin yıldır bu karakterde süregelmiştir: Merkezde sürekli oluşum halinde bir toplumsallık ve dışsallaşmış yapı olarak uygarlığın onu yutup sindirme saldırıları…

Bu çatışmalı halin geldiği düzeyde bir çelişkiyi çözen bir yol bulunmadığı takdirde, mevcut tüm insansal yapıların çöküşü ve kaotik durumun hakim hale gelmesidir. PKK Liderliği bu durumun tespiti ve aşılması konusunda yeni bir yolun başlangıcı ve pratikleşmesinin imkanını yaratma iddiası taşımaktadır. Bu yönlü geliştirdiği tezlerin gücü bu oluşum kaynağıyla ve yaşadığı sorunsallığın boyutlarıyla doğru orantılıdır.

Bu konulardaki geniş literatürü bu bağlama oturtamamak, pozitivist algı alışkanlıklarıyla doğrudan ilişkilidir. Mevcut entelektüel dünyaya hakim algının pozitivist karakterinin ufkunu aşamayanların bu tezlerden doğru sonuçlar çıkarma imkanı yoktur. Zira burada bilgi bir iktidar nesnesi ve algı da iktidar üretme otomatiğine bağlanmıştır. Bu çelişik ve çatışmalı algı alışkanlığından kurtulunmadıkça, temel bir sorun haline gelmiş savaş hali, soykırım, toplum kırım ve türün çevresiyle yokoluşu sorununu çözmeyi bırakalım, doğru bir tartışma imkanı bile bulunamayacaktır. Nitekim toplumsal gündeme çözüm tartışmaları diye dayatılan söylemlerin, cözümden ziyade krizi derinleştiren ve çatışmalı durumu daha da alevlendiren bir rol oynaması, yapılanın gerçek anlamda tartışma değil; gerçek çözüm gündemine dayatılan demagojik-retorik karakterinin yansımasıyla ilişkilidir.

Ortadoğu somutunda ve Kürdistan’da yoğunlaşan savaş ve soykırım karşısında, temel toplumsal sorunlar özünde, savaş ve barış yöntemlerinin doğru çözümlenmesiyle tartışıldığı takdirde çözüme kavuşturulabileceğinden; temel gündem SAVAŞ VE BARIŞ’tır. Savaşın bir tarafı en kadim toplumsallığın orijinal kök hücresi; diğer tarafı devletli iktidarcı sömürgen kapitalist sistemdir, birisi toplumun varlığını korumanın yöntemi olarak öz savunma direnişi temelinde savaş araç ve yöntemlerini kullanmak durumundayken, diğeri küçük bir azınlığın toplumu tüketme ve yok etme temelinde tekelleştirdiği şiddet araçlarıyla saldırgan bir savaş konseptiyle saldırmaktadır. Eğer terör kavramı en genel anlamda küçük bir azınlığın büyük bir çoğunluğu baskı ve şiddet araçlarıyla tahakküm altına alma eylemiyse; yaşananlar toplumsal varlığa dayatılan teröre karşı, toplumun öz savunmasıdır. Bunu farklı ve karmaşıklaştıran her türlü tanım ve yaklaşım, yaşanan sorunun örtbas edilmesi ya da tersyüz etmesine hizmet etmektedir.

Somut durumda küresel hegemonik güçler ile onların yerel şubeleri olan ulus-devlet yapılarının uyguladığı terör ve soykırım dayatmalarına karşı, öz savunma ve direniş güçlerinin bu konulardaki yaklaşımlarına bakmak ve yaşananları bir de bu yaklaşımlar üzerinden okumak, en çözümleyici yöntem olacaktır.

 

6.

Elbette yaşanan savaş, bir dünya savaşı olarak tanımlandığından ve bu tanım somut ve gerçek bir tanım olduğundan; çok aktörlü ve çok boyutlu derin bir savaştır. Ancak, tarafların tarihsel ve toplumsal ilişki bağlamındaki yerine baktığımızda temelde ikili karakteri belirgin bir savaşla karşı karşıyayız: Tarihsel toplum ve ona karşı uygarlık yaratımı olan erkek egemenlikli iktidarın son versiyonu olan kapitalist modernite sistemi ve onun her türlü maskeli ve çıplak terör aygıtları…

Daha da güncelleştirirsek, ABD önderlikli küresel tekeller ve onların yerel şubeleri olan bölgesel ulus-devlet yapıları ile tüm toplum ve onun bütün eko sisteminin savaşı olarak tanımlamak, bir genellemeden ziyade hakikatin bütünselliğinin öneminden dolayı daha açıklayıcı anlamlı olacaktır. Sahada, güncel olarak yaşanan ise fiili olarak uygarlık adına baş rolde ABD, AB, TC ve diğer yerel şubeler olan güçler ile, tüm halklar adına Mezopotamya merkezli tüm toplumsal güçlerin çeşitli direniş odakları, mevcut haliyle en ön cephede savaşan tarafların PKK Liderliği. Bu savaşın bütün iktidarcı güçleri de bunu bütün hukuksal, siyasal ve askeri yaklaşımlarında net bir biçimde ifade etmektedir: PKK bütün bu güçlerin düşman listesinde ve hedefinde, sürekli ortak düşman olarak tanımlanmakta saldırılmasında en küçük bir tereddüt yaşanmamaktadır. Son kırk yıllık zaman aralığında bu konuda hiçbir muğlaklığa yer bırakmayacak bir savaş gerçeği yaşanmış ve yaşanmaya devam etmektedir. Gelinen aşamada savaşın küresel bir karakterde şiddetlenmesiyle bu tanım ve fiili durum daha da görünürlük kazanmış ve tartışma gündeminde geniş bir yer kaplamaya başlamıştır. En son Rojava somutunda, bütün aktörlerin görünür bir tarzda sahneye çıkmasıyla birlikte, her türlü maskeleme düşmüş ve perdeler delik deşik edilerek, sahne dünya gündeminde bütün çıplaklığıyla sergilenmeye başlamıştır. Rojava öz savunma direnişine verilen enternasyonalist katkı ve katılım, bu tarihsel, toplumsal bağlam içinde netlik ve anlam kazanmıştır.

Güncel savaş ve onun başka araçlarla devamı olan siyasal-diplomatik ilişki ve çelişkilerin tamamı bu bağlamın içindedir. Sorun, birilerinin sesini duyurma donanımlarının ve imkanlarının sağır edici ve sersemletici gürültüsü ile, buna karşı olanların donanımsızlıktan kaynaklı çığlık çığlığa bağırışlardan giderek sesinin kısılmasından duyulur ve anlaşılır olmaktan çıkmasıdır.

Bu savaşta görünürde toplumsallıktan yana olduklarını iddia edenlerin üç maymunu oynaması, sisteme karşı olma iddiası taşıyanların terörize edilerek sindirilmesi ya da dar çıkar hesaplarıyla sisteme eklemlenmesi, bütün bunları görüp bildiği halde tutum, tavır ve eylemlerinde oportünizm ve tereddüte düşenler de toplumun hanesinden düşenler olarak hesaplanmalıdır. Bu anlamda savaşın çıplak hali uygarlığın bütün güçlerinin, bütün tarihsel artık ürün sömürüsünden elde ettikleri bütün savaş sermayeleri ve birikimleriyle giriştikleri doğa kırım, toplum kırım ve soykırım saldırılarına karşı, toplumsallığın yüzbinlerce yıllık varlığını korumak için eldeki sınırlı donanım ama büyük bir zorunluluk olarak başvurulan öz savunma direnişidir.

PKK Liderliği bu ve benzer konularda yüzlerce cildi bulunan bir çözümleme külliyatı yaratmıştır. Kendisinin deyimiyle bu literatürün en rafine hali olarak formüle edilmiş tezleri, toplumu savunmak gerekir diyen herkese ulaştırılmak üzere, dünya kamuoyuna sunulmuştur. Bu tezler birer reçete veya vahiy-dogma değil; toplumsal sorunların çözümüne katkı amacıyla sunulmuş, yine kendi deyimiyle mütevazı katkılar olarak ele alınmalıdır. Ancak bu katkıların gücü karşıtları tarafından çok iyi görülüp, geliştirilmesinin önünü almak amacıyla bir işkence sistemiyle tecrit altına alınırken; inceleyip tartışarak anlamak ve toplumsallaştırmak misyonu üstlenmiş olanlar tarafından büyük bir ihmalkarlıkla kulak ardı edilmekte, neredeyse unutulmaya terk edilmektedir.

Bu anlamda güncelde yaşanan temel toplumsal sorunların hakikate sadakat temelinde çözümlenip, anlamlandırılması kadar; bu çözümlemelerden sorunların çözümünde rol oynamasının önünü açacak tartışmalar yürütmek, entelektüel düzeyde olduğu kadar ahlaki ve politik görev ve sorumluluk taşıyanların gündemi doğru belirleme ve yönlendirmesine katkı sunacak bazı temel görüşlerin aktarılmasının yararlı olacağı düşüncesiyle; acil ve öncelikli gördüğümüz ve oluşturduğumuz bağlamın içinde ele alınınca daha rahat anlaşılması amacıyla bu yazıya ekleyerek aktarmaya çalışacağız.

 

7.

Bu tür çabaların Abdullah Öcalan üzerinde uygulanan işkenceli tecrit sistemine karşı bir tavır-tutum olarak süreklileştirmek gerektiği düşüncesiyle yapıldığını da özellikle ifade etmeliyiz. Zira Öcalan mevcut durumda bir parti, örgüt veya halkın lider kişisi olmanın ötesinde, uygarlık güçlerinin ekosistem ve onun anlam ve ifade edici inşa gücü olan toplumsallığı ontolojik bir saldırganlıkla, toplum kırım ve soykırım kıskacına almış bulunmaktadır. Bu kısacın en çok daraltılıp boğulmamaya çalışıldığı mekanizma da İmralı işkence ve tecrit sisteminde hayat bulmaktadır. Orada boğdurulmaya çalışılan ses, bir kişinin ya da halkın sesi değil; insanlık adına en gür ve anlamlı çığlığın sesidir. Buna bir soluk katmak adına bu sese kulak vermek, insan olarak nefes alamadığımız bugünlerde, belki bize de biraz nefes aldırır umuduyla…

Not: aşağıdaki alıntılar Abdullah Öcalan’ın imralı’da 2010 yılında kaleme aldığı Özgürlük Sosyolojisi kitabından derlenmiştir.

“İnsana kadar tüm canlılar şaşmaz akıl ilkeleriyle çalışırlar. Doğal veya duygusal akıl da diyebileceğimiz bu akıl tarzı içgüdüselliğe yatkındır. Etkilenmeler çok ani tepki vermekle karakterize edilir. Bitki ve hayvanlardaki etki-tepki bu konuda çok öğreticidir. Üreme, korunma ve beslenmekten ibaret olan yaşamlarını içgüdüsel akılla çok öğrenilmiş tarzda yürütürler. Hata payı yok denecek kadar azdır. Ben konuyu cansız varlıklar alanına da taşırmaktan yanayım. Örneğin dünyamızın yerçekimini bir içgüdüsel akıl olarak düşünürsek (Ben böyle bir düşünce taşıyorum), her nesnesi, hatta zerresi onun itme ve çekme etkisini gücü oranında yaşar. Etkiden kaçış çok sınırlıdır. Ancak ışık gücünde kaçışlar mümkün olabilir. Evreni ilkesiz, başıboş sayan felsefeler bu anlamda bana pek doyurucu gelmez. Evrenin belli bir zekâyla hareket ettiğine dair görüş, üzerinde epeyce durmayı gerektirir.

İnsandaki zekânın tuhaflığı, bu evrensel zekâyı ihlal yeteneğidir. Belki ışık örneğiyle insan için bir üstünlük olarak da bu zekâ biçimi (analitik zekâ) yorumlanabilir. Ama evrenin akıl tarzının ezici ağırlığıyla çelişmesini nasıl çözümleyeceğiz? Belki ‘kaos teoremi’ konuya kısmen açıklık getirebilir. Bilindiği üzere, kaos teorisinde büyük düzensizlik içinde düzen aranır. Düzen kaossuz mümkün değildir. Bu yaklaşımdaki haklılık, doğruluk yönleri inkâr edilemez. Fakat burada da sorun, toplumsal kaosun (bunalım, kriz dahil) etkisi altında insan yaşamının ne kadar süre ve nasıl bir mekân içinde sürdürülebileceğidir. Çünkü toplumun kaotik süreçlere dayanma süresi ve mekânı sınırlıdır. Sürenin çok uzaması ve mekânın (ekolojik çevrenin) aşırı tahribi rahatlıkla toplumların sonunu getirebilir. Tarihte çok sayıda toplumun bu durumlara düştüğünü gözlemlemekteyiz. İnsanların neredeyse ilkel topluluklar halinde varlığını sürdürdükleri uzun süre boyunca (yaşamlarının yüzde 98’lik süresi) bu kaotik ortamda yaşadıklarını bilmekteyiz. Neolitik ve uygarlık düzenleri altında geçen yaşamın süresi toplam yüzde iki’nin altındadır. Özcesi, kaotik sürenin uzaması belki de tümüyle yaşamı sonlandırmaz. Fakat bu sefer tehlike daha farklıdır. Uygarlık öncesi kaotik süreçle sonrası arasında bariz bir fark vardır. Uygarlık çevreyi sadece insan toplumu için değil, tüm canlılar için tehlike sınırlarına çekmiştir. Daha da kötüsü, toplumların bağrındaki sermaye ve iktidar her saat kanser tarzı (aşırı kentleşme, orta sınıflaşma, işsizleşme, milliyetçileşme, cinsiyetleşme, önlenemeyen nüfus artışı) yayılmaktadır. Bu kanser tarzı büyümenin mevcut haliyle devamı bile, uygarlık öncesi klan dönemini mumla aratacaktır. Kanserle gelen kaotik süreç, yeni düzenlerden çok, toplumun ölümüyle de sonuçlanabilir. Abartılı bir yargıda bulunmuyoruz. Sorumluluk duyan insanlar, bilim insanları bu konuda her gün daha ağır yargılarda bulunuyorlar.”

 

8.

“Demokratik Siyaset ve Öz savunma Unsurları: Demokratik uygarlığın siyaset ve güvenlik unsurları ahlaki ve politik toplumun varoluşunda temel rol oynarlar. Kendisi zaten politik olan toplum anlayışında diğer bir demokratik siyaset kategorisi fazla gelebilir. Fakat ikisi arasında fark vardır. Politik toplumda her zaman demokratik siyaset uygulanmayabilir. Kaldı ki, resmi uygarlığın tarihi boyunca politik topluma dayatılan ezici çoğunlukla despotik krallık egemenliğidir. Egemenlik altındaki politik toplum tümüyle yok olmaz. Ama kendini demokratikleştiremez. Nasıl her zaman kulak sahibi olmak duymak için yeterli değilse, ayrıca sağlıklı olmak gerekiyorsa, benzer biçimde politik dokunun olması her zaman özgür işlediği anlamına gelmez. Dokunun sağlıklı işlemesi ancak demokratik ortamın varlığına bağlıdır.

Demokratik ortamın varlığına, politik toplumun siyaset yapılanmasına genel olarak demokratik siyaset demek mümkündür. Demokratik siyaset sadece bir tarz değil, kurum bütünlüğünü de ifade eder. Partiler, gruplar, meclisler, medya, miting vb. birçok kurumlaşma olmasa, demokratik siyaset pratiği gelişmez. Kurumların asıl rolü tartışma ve karar almadır. Toplumun tüm ortak işlerinde tartışma ve karar alma olmadan yaşam yürümez. Sonuç ya kaos ya da diktatörlükle sonuçlanır. Demokratik olmayan toplumun kaderi hep böyledir. Kaosla diktatörlük uçları arasında sallandırılıp dururlar. Böylesi ortamlarda ahlaki ve politik toplumun gelişmesi düşünülemez. O halde politik mücadelenin, yani demokratik siyasetin öncelikli hedefi, demokratik toplumun oluşumu ve bu çerçevede ortak işlerin tartışma ve kararla en iyi hal yoluna konulmasıdır.

Gerçek işlevinden uzak tutulan ve burjuva demokrasisi denilen ortam ve kurumlarında siyasetin amacı, öncelikle iktidar olmaktır. İktidar ise tekelden pay almaktır. Demokratik siyasetin böylesi hedefleri olamayacağı açıktır. Velev ki iktidar kurumlarında (örneğin hükümet) yer alındı, o zaman bile temel iş yine aynıdır. Bu iş tekelden pay kapma değil, toplumun ortak hayati çıkarları için doğru kararlar alabilmektir; uygulamaları takiptir. Burjuva demokrasilerinde kural olarak yer alınmaz demek anlamlı bir yaklaşım değildir. Fakat koşullu yer almayı bilmek gerekir. İlkesizlik hep egemen sınıf sahte politikacılığına yarar.

Demokratik siyasetin yetkin kadro, medya, parti örgütlenmeleri, sivil toplum örgütleri, sürekli toplum eğitim çalışmaları ve propaganda gerektirdiği asla göz ardı edilemez. Toplumun tüm farklılıklarına saygılı yaklaşım, farklılık temelinde eşitlik ve uzlaşı gereği, tartışma üslubu kadar içeriği, siyasi cesaret, ahlaki öncelik, konulara ‘hakimiyet’, tarih ve güncellik bilinci, bütünsel-bilimsel yaklaşım, sonuç almada ve başarılı olmada demokratik siyasetin gerekli özellikleri olarak sıralanabilir.

Öz savunma, ahlaki ve politik toplumun güvenlik politikasıdır. Daha doğrusu, kendini savunamayan toplumun ahlaki ve politik vasfı anlamını kaybeder. Toplum ya sömürgeleşmiştir, eriyip çürümektedir; ya da direniştedir, ahlaki ve politik vasfını yeniden kazanmak ve işlerliğe kavuşturmak istemektedir. Öz savunma, bu sürecin adıdır. Kendisi olmakta ısrar eden, sömürgeleşme ve her türlü tek taraflı dayatıcı bağımlılıkları reddeden toplum, bu tutumunu ancak öz savunma olanakları ve kurumlarıyla geliştirebilir. Öz savunma sadece dıştan tehlikelere karşı oluşmaz. Toplumun iç yapılanmalarında da çelişki ve gerginlik her zaman mümkündür. Unutmamak gerekir ki, tarihsel-toplumlar uzun süredir sınıflı ve iktidarlı olup, daha uzun süre bu özelliklerini korumak isteyen güçler olacaklardır. Bu güçler varlıklarını korumak için tüm güçleriyle direneceklerdir. Dolayısıyla öz savunma yaygın bir toplumsal talep olarak uzun süre toplumun gündeminde önemli bir yer tutacaktır. Karar gücü öz savunma gücüyle pekişmeden kolay yürürlüğe konulamaz.

Kaldı ki, günümüzde toplumun sadece dışından değil, içinden de tüm gözeneklerine kadar sızan bir iktidar gerçeği karşısındayız. Toplumun uygun tüm gözeneklerinde benzer öz savunma grupları oluşturması hayatidir. Öz savunmasız toplumlar, sermaye ve iktidar tekellerince teslim alınmış ve sömürgeleştirilmiş toplumlardır. Tarih boyunca klandan kabile ve aşiretlere, kavim ve uluslardan dinsel cemaatlere, köyden kentlere kadar her toplum biriminin daima bir öz savunma sorunu olmuştur. Sermaye ve iktidar tekeli, av peşindeki kurt saldırganlığındadır; öz savunmadan yoksun olanları hep koyun sürüleri gibi darmadağın edip istediği kadar el koymuştur.

 

9.

Demokratik toplum olmada ve varlığını sürdürmede en az sermaye ve iktidar tekellerinin saldırılarını ve sömürülerini sınırlandıracak ölçüde öz savunma yapılanmasını ve eylemliliğini oluşturup hazır, işler halde tutmak şarttır. Uzun süre sermaye ve iktidar aygıtlarıyla iç içe yaşanacağına göre, iki yanlışa düşmemek önemlidir: Birinci yanlış, ciğeri kediye emanet etmek gibi, kendi öz güvenliğini tekelci düzene teslim etmektir. Bunun yıkıcı sonuçları binlerce örnekle ortaya çıkmıştır. İkinci yanlış, devlete karşı hemen devlet gibi olmak parolasıyla iktidar aygıtı olmaya çalışmaktır. Reel sosyalizm deneyimleri bu konuda yeterince aydınlatıcıdır. Dolayısıyla anlamlı, işlerliği olan bir öz savunma demokratik uygarlığın tarihte, günümüzde ve gelecekte de göz ardı edemeyeceği bir unsuru olmaya devam edecektir.

Şüphesiz demokratik uygarlığın unsurlarını daha da çoğaltıp açıklamak mümkündür. Ama konunun anlaşılabilmesi ve öneminin kavranması açısından bu sunumun yeterli olduğu kanısındayım.

Askerileşme, militarizm sermaye ve iktidarın en keskin örgütlü kolu olduğuna göre, toplumu en çok hükmüne, kafesine kapatan kurum olması işinin doğası gereğidir. Militarizm genelde tüm tarih ve devletlerde topluma sızan, denetleyen, hükmeden güç olmasına rağmen, en çok orta sınıf (burjuvazi) çağında ulus-devlet tekelinde azami seviye kazanmıştır. Ulus-devlette ordu adına tüm toplumun resmen silahsızlandırılarak, tek silah tekelinin devlet-orduya geçmesi belirleyici özellik olarak karşımıza çıkar. Tarihin hiçbir döneminde burjuva sınıfının gerçekleştirdiği kadar toplum silahsızlandırılmamıştır. Bu çok önemli gerçeğin nedeni sömürünün yoğunlaşması, buna karşı büyük direnişlerin gelişmesidir. Toplum kapsamlı ve sürekli silahsızlandırılmadan, tüm iç gözeneklerine kadar iktidarın sızmasına ve gözetilmesine tabi kılınmadan yönetilemez. Adeta modernitenin ‘demirden kafesine’ kapatılmadan toplumla baş edilemez. Küresel finans tekel çağının ilaveten medyatik ordusunca da kapatılıp kuşatılmadan toplum yönetilemez. Sömürü tekellerinin boyutları, kendilerini olduğu gibi ideolojik-medyatik, bürokratik-askeri tekellerin oluşumuna da yansıtır. Kopmaz bağlar içinde birbirlerini koşullandırırlar. Son büyük merkezi uygarlık, süper hegemon ve diğer bölgesel hegemonların ve tüm yerel işbirlikçilerinin, toplum üzerinde-içinde devasa militarizme dayalı silahlı endüstri sermayesinin diğer tekellerine göre önceliği, bu tarihsel ve güncel konumlarının özünden kaynaklanmaktadır. Militarizmin kapitalist tekelin faşizmiyle özdeşleşmesi de bu öz gerçekliğinde anlamını bulmaktadır.

Elbette tüm doğal toplum ve yazılı tarih boyunca çeşitli biçimleri içinde toplumlar uygarlığın militarist gelişimine karşı kendilerini yoğunca savunmuşlardır. Öz savunma denilen gelenek de binlerce yıllık gelişimi içinde çeşitli direnme, ayaklanma, gerilla, halk savunma orduları biçiminde kurumlaşmış ve büyük savunma savaşları vermiştir. Savunma savaşlarını elbette militarist tekel savaşlarıyla bir tutamayız. Aralarında mahiyet, öz farkı vardır. Birisi anti-toplumcu (sömürgeci, çürütücü, yok edici), diğeri toplumcu (toplumu koruyan, ahlaki ve politik yeteneklerini özgür kılan) karakterdedir. Demokratik uygarlık, öz savunmanın sistemleştirilmesi temelinde, toplumu merkezi uygarlıkçı militarizme karşı koruma ve savunmadır.”

“Genel, kolektif anlamda toplumun ortak işlerini yürütmek için varoluş etkenleri olarak doku kazanan toplumsal ahlak ve politika olmadan, toplumlar öz varlıklarını sürdüremezler. Toplumun normal hali, varoluşu ahlaksız ve politikasız olamaz. Bir toplumun öz ahlak ve politik dokusu gelişmemiş veya kötürümleştirilmiş, saptırılmış ve felç edilmiş halde ise, o toplumun sermaye, iktidar ve devlet olarak çeşitli tekellerin işgalini ve sömürgeciliğini yaşadığını söylemek mümkündür. Fakat bu biçimde varlık sürdürmek, varoluşuna karşı öz-ihanet ve yabancılaşmadır; sürü, eşya ve mal-mülk olarak tekellerin egemenliğinde var olmaktır. Toplum bu durumda öz doğasını yitirmiş, doğal toplum yeteneklerini ya kaybetmiş, ya dumura (kadük) uğratmıştır. Sömürgeleşmiş, hatta daha da kötüsü her şeyiyle mülk konusu olarak kendini çürütmeye ve yokluğa terk etmiştir. Tarihte ve günümüzde bu tanıma uyan çok sayıda toplum gözlemlenmiştir. Çürütülen ve yok edilenler hâla ayakta kalanlardan katbekat fazladır.

 

10.

Toplum kendini sürdürmesi için gerekli ahlaki ve politik kurumlarını oluşturup çalıştıramama, işlevsel kılamama durumuna düşünce, baskı ve sömürü cenderesine alınmış demektir. Bu durum ‘savaş hali’dir. Tarih, uygarlıkların topluma karşı ‘savaş hali’ olarak da tanımlanabilir. Ahlak ve politika işlev görmediğinde, toplumun yapabileceği tek iş kalmıştır: Öz savunma. Savaş hali, barışın olmaması halidir. Dolayısıyla barış ancak öz savunma temelinde anlam kazanabilir. Öz savunması olmayan barış, teslimiyetin ve köleliğin ifadesi olabilir. Liberalizmin günümüzde halklara, toplumlara dayattığı öz savunmasız barış, hele hele demokratik istikrar, uzlaşı denen oyun, tek taraflı gırtlağına kadar silahlı güç ile yürütülen burjuva sınıf egemenliğinin örtbas edilmesi halinden, yani savaş halinin örtülü yürütülmesinden başka bir anlam taşımaz. Barışı bu biçimde tanımlamak ideolojik sermaye hegemonyasının en büyük çabası olarak karşımıza çıkar. Tarihte ise daha değişik biçimde ‘kutsallaştırılmış kavramlar’ adıyla kendini ifade eder. Dinler bu yönlü kavram yüklüdür. Özellikle uygarlaştırılmış dinler böyledir.

Barışın gerçekleştirilmesi, ancak toplumların öz savunması, dolayısıyla ahlaki ve politik toplum karakteri korunur ve sağlama alınırsa gerçek anlamına kavuşabilir. Özellikle Michel Foucault’nun da büyük uğraşısını gerektiren barış tanımı ancak bu biçimde kabul edilebilir bir toplumsal ifade kazanabilir. Bunun dışındaki anlam yüklenimleri barışın tüm topluluklar, halklar adına bir tuzak olmaktan, savaş halinin örtük biçimler halinde sürdürülüp gitmesinden öteye bir ifade doğurmaz. Barış kelimesi kapitalist modernite koşullarında tuzak yüklü bir kelimedir. Doğru tanımlanmadan kullanımı çok sakıncalıdır. Bir kez daha tanımlarsak, barış ne tümüyle savaş halinin ortadan kaldırılmasıdır, ne de bir tarafın üstünlüğü altındaki istikrar ve savaşın olmaması halidir. Barışta taraflar vardır. Bir tarafın kesin üstünlüğü söz konusu değildir ve olmaması gerekir. Üçüncüsü, silahlar toplumun öz ahlaki ve politik kurumsal işleyişine rıza temelinde susturulmaktadır. Bu üç koşul ilkesel barışın temelidir. Gerçek bir barış bu ilkeli koşullara dayanmadıkça anlam ifade etmez.

Bu üç koşulu biraz açarsak, birincisi, tarafların tümüyle silahsızlandırılması öngörülmemektedir. İddiaları ne olursa olsun, birbirlerine sadece silahlarla saldırmamayı ahdetmektedirler. Silahlı üstünlük peşinde koşulmamaktadır. Kendilerini güvenlik altında tutma haklarına ve olanaklarına saygılı olmayı kabul etmektedirler. İkincisi, bir tarafın nihai üstünlüğü söz konusu değildir. Belki silahların üstünlüğü altında sağlanan bir istikrar, sakinlik olabilir, ama bu durum barış olarak adlandırılamaz. Barış, hangi taraf (haklı-haksız) olursa olsun, üstünlük (silahla) sağlamadan savaşı durdurmayı karşılıklı olarak kabul etmeleri durumunda gündeme gelebilir. Üçüncüsü, taraflar sorunların çözümünde toplumların (yine konumları ne olursa olsun iki taraf, toplum veya iktidar) ahlaki (vicdan) ve politik kurumsal işleyişine saygılı olmayı kabul etmektedirler. Adına ‘politik çözüm’ denen koşul bu çerçevede tanımlanmaktadır. Politik ve ahlaki çözüm ihtiva etmeyen bir ateşkes barış olarak yorumlanamaz.

Bu ilkesel barış koşulları altında demokratik siyaset vazgeçilmez bir önem kazanarak gündeme girmektedir. Toplumun ahlaki ve politik kurumları çalışınca, doğal olarak ortaya çıkan süreç demokratik siyaset süreci oluyor. Barışı uman çevreler, ancak politika ahlaki temelde rolünü oynarsa bunun başarı sağlayabileceğini de bilmek durumundadırlar. Barışta en az bir tarafın demokratik siyaset konumunda olması gerekir. Aksi halde yapılan, tekeller adına ‘barış oyunu’ olmaktan öteye gitmez. Demokratik siyaset bu durumda hayati bir rol oynuyor. Karşısındaki iktidar veya devlet güçleri ile ancak demokratik siyaset güçlerince diyalog altında anlamlı bir barış süreci yaşanabilir. Gerisi savaşçılıkların (tekellerin) karşılıklı süre durdurumuyla sürüp gitmesidir. Savaştan yorulma, lojistik ve ekonomik zorluk vardır. Giderilmeleri halinde, bir tarafın üstünlüğü tam sağlanıncaya kadar savaşa devam edilir. Bu biçimlere barış süreci denmez, daha şiddetli savaşlar için yapılan ateşkesler denilebilir. Bir ateşkesin barışçı olabilmesi için barışa yol açması, saydığımız üç koşula bağlanması ilkesel bir önem taşır.

 

11.

Savaşta bazen görüldüğü gibi, öz savunmacı (haklı konumda olanlar) tarafın da nihai üstünlük kazandığı durumlar olabilir. Bu durumda bile barış için üç koşul değişmez. Reel sosyalizm ve birçok haklı ulusal kurtuluş savaşlarında görüldüğü gibi, hemen kendi iktidar ve devletine koşmak, bu iktidar ve devlet altında istikrar sağlamak barış olamaz. Bu sefer yabancı gücün yerine (tekelci) yerli bir gücün (devlet kapitalizmi veya milli burjuvazi denen kesim) ikame edilmesi söz konusudur. Sosyalist iktidar da denilse, sosyolojik gerçeklik değişmez. Barış ilke olarak iktidar ve devlet üstünlükleriyle sağlanan bir olgu değildir. İktidar ve devlet ne adla olursa olsun (burjuva, sosyalist, milli, gayri milli, fark etmiyor) üstünlüğünü demokratik güçlerle paylaşmayınca barış gündeme girmez. Barış son tahlilde demokrasi ile devletin koşullu uzlaşmasıdır. Tarih boyunca bu uzlaşmanın öyküleri de büyük yer ve zaman kaplamaktadır. Birçok süre ve mekânda denenmişlerdir. İlkesel ve uzun süreli olanı vardır. Daha mürekkebi kurumadan bozulanı da vardır. Toplumlar sadece iktidar ve devlet güçlerinin kurulmasından ibaret yaşamazlar. Ne kadar alanları daraltılırsa daraltılsın, toptan yok edilmedikçe, kendi öz ahlaki ve politik kimlikleri altında yaşamayı da sürdürmesini bilirler. Belki de tarihte yazılmayan, ama yaşamın esas hali olan da bu gerçekliktir.

Toplumu devlet ve iktidar öykülerinden ibaret görmemek, tersine belirleyen doğa olarak varsaymak daha gerçekçi bir sosyal bilim oluşumuna katkı yapabilir. İktidar ve devletler, sermaye tekelleri ne kadar büyük ve zengin (Firavun ve Karun) olurlarsa olsunlar veya günümüzdekiler gibi toplumu yutacak kadar canavarlaşırlarsa (yeni Leviathan) canavarlaşsınlar, hiçbir zaman toplumu ortadan kaldıramazlar. Çünkü onları son tahlilde belirleyen toplumdur. Belirlenenler hiçbir zaman belirleyicilerin yerini tutamaz. İktidarın en şaşaalı, medyatik propaganda (günümüzdeki gibi) gücü bile bu gerçeği örtbas etmeye yetmez. Onlar dev kılığına bürünmüş en sefil ve acınacak güçlerdir. Buna karşın insan toplumu, oluşumundan beri doğanın en harika yaratımı olarak anlam bulmaktan yoksun kalmayacaktır.

Demokratik Uygarlık Sistemi hem tarihteki hem de şimdiki hali olarak toplumu, bu ana paradigma altında yorumlama, bilimselleştirme ve yeniden inşa etme sistemi olarak, bundan sonraki kısmın konusunu teşkil etmektedir.”

“Öz savunma, ahlaki ve politik toplumun güvenlik politikasıdır. Daha doğrusu, kendini savunamayan toplumun ahlaki ve politik vasfı anlamını kaybeder. Toplum ya sömürgeleşmiştir, eriyip çürümektedir; ya da direniştedir, ahlaki ve politik vasfını yeniden kazanmak ve işlerliğe kavuşturmak istemektedir. Öz savunma, bu sürecin adıdır. Kendisi olmakta ısrar eden, sömürgeleşme ve her türlü tek taraflı dayatıcı bağımlılıkları reddeden toplum, bu tutumunu ancak öz savunma olanakları ve kurumlarıyla geliştirebilir. Öz savunma sadece dıştan tehlikelere karşı oluşmaz. Toplumun iç yapılanmalarında da çelişki ve gerginlik her zaman mümkündür. Unutmamak gerekir ki, tarihsel-toplumlar uzun süredir sınıflı ve iktidarlı olup, daha uzun süre bu özelliklerini korumak isteyen güçler olacaklardır. Bu güçler varlıklarını korumak için tüm güçleriyle direneceklerdir. Dolayısıyla öz savunma yaygın bir toplumsal talep olarak uzun süre toplumun gündeminde önemli bir yer tutacaktır. Karar gücü öz savunma gücüyle pekişmeden kolay yürürlüğe konulamaz.

Kaldı ki, günümüzde toplumun sadece dışından değil, içinden de tüm gözeneklerine kadar sızan bir iktidar gerçeği karşısındayız. Toplumun uygun tüm gözeneklerinde benzer öz savunma grupları oluşturması hayatidir. Öz savunmasız toplumlar, sermaye ve iktidar tekellerince teslim alınmış ve sömürgeleştirilmiş toplumlardır. Tarih boyunca klandan kabile ve aşiretlere, kavim ve uluslardan dinsel cemaatlere, köyden kentlere kadar her toplum biriminin daima bir öz savunma sorunu olmuştur. Sermaye ve iktidar tekeli, av peşindeki kurt saldırganlığındadır; öz savunmadan yoksun olanları hep koyun sürüleri gibi darmadağın edip istediği kadar el koymuştur.

Demokratik toplum olmada ve varlığını sürdürmede en az sermaye ve iktidar tekellerinin saldırılarını ve sömürülerini sınırlandıracak ölçüde öz savunma yapılanmasını ve eylemliliğini oluşturup hazır, işler halde tutmak şarttır. Uzun süre sermaye ve iktidar aygıtlarıyla iç içe yaşanacağına göre, iki yanlışa düşmemek önemlidir: Birinci yanlış, ciğeri kediye emanet etmek gibi, kendi öz güvenliğini tekelci düzene teslim etmektir. Bunun yıkıcı sonuçları binlerce örnekle ortaya çıkmıştır. İkinci yanlış, devlete karşı hemen devlet gibi olmak parolasıyla iktidar aygıtı olmaya çalışmaktır. Reel sosyalizm deneyimleri bu konuda yeterince aydınlatıcıdır. Dolayısıyla anlamlı, işlerliği olan bir öz savunma demokratik uygarlığın tarihte, günümüzde ve gelecekte de göz ardı edemeyeceği bir unsuru olmaya devam edecektir.

Şüphesiz demokratik uygarlığın unsurlarını daha da çoğaltıp açıklamak mümkündür. Ama konunun anlaşılabilmesi ve öneminin kavranması açısından bu sunumun yeterli olduğu kanısındayım.

 

12.

Askeri tekel olarak değil, toplumun iç ve dış güvenlik ihtiyaçlarına göre demokratik organların sıkı kontrolü altında öz savunma birlikleri temel güçtür. Görevleri, ahlaki ve politik toplumun özgür ve farklılıklar temelinde eşitlikçi karar yapısı olarak, demokratik siyaset iradesini geçerli kılmaktır. İçten ve dıştan bu iradeyi boşa çıkaran, engelleyen, yok eden güçlerin müdahalesini etkisiz kılmaktır. Birliklerin komuta yapısı hem demokratik siyaset organlarının, hem de birlik üyelerinin çifte denetiminde olup, gerek görülürse karşılıklı öneri ve onaylamalarla rahatlıkla değiştirilebilir.”

“Demokratik modernite gerek tarihsel temel olarak, gerekse güncel karmaşık toplumsal doğa açısından demokratik konfederalizmi temel siyasi model olarak belirlemekle keyfi bir seçim yapmıyor. Ahlaki ve politik toplumun siyasi çatısını ifade etmiş oluyor. Toplumsal doğanın homojen ve monolitik olmadığını tam kavramadıkça, demokratik konfederalizmi anlamak güçleşir. Resmi modernitenin son dört yüz yıllık tarihi, çok etnisiteli, çokkültürlü, farklı siyasi oluşumlu ve öz savunmalı toplumu homojen ulus adına bir nevi soykırıma (genellikle kültürel, zaman zaman fiziki soykırımlar) tabi tutma eylemidir. Demokratik konfederalizm ise, bu tarihe karşı öz savunma, çok etnisiteli, çokkültürlü ve farklı siyasi oluşumlarda ısrar tarihidir. Postmodernizm bu çatışmalı modernite tarihinin yeni biçimler altında devam etmesidir.

Toplumsal öz savunmayı da demokratik konfederal sistemde en iyi biçimde gerçekleştirmek mümkündür. Öz savunma demokratik siyasetin bir kurumu olarak konfederal sistem kapsamındadır. Öz savunma tanım olarak, demokratik siyasetin yoğunlaştırılmış ifadesidir.

Ulus-devlet esas olarak askeri bir sistemdir. Tüm ulus-devletler içte ve dışta çok acımasız, çeşitli, uzun süreli, değişik biçimde gerçekleştirilen savaşların ürünüdür. Savaşların ürünü olmayan tek bir ulus- devlet düşünülemez. Sadece kuruluş aşamasında değil, hatta ondan daha fazlası kurumlaşma ve çözülme dönemlerinde ulus-devlet tüm toplumu içten ve dıştan militarist (askeri) bir zırhla kaplar. Toplum tümüyle askerileşir. İktidar ve devletin sivil idare denen kurumları esas olarak bu askeri zırhı örten perde durumundadır. Burjuva demokrasileri denen aygıtlar ise, daha da ileri gidip demokrasi cilası ile bu militarist yapılanma ve zihniyeti örtbas ederek, liberal demokrat bir toplumsal sistemin yürürlükte olduğu propagandasını yükümlenir. Modernite yönetiminin bu yaman çelişkisini çözümlemeden, herhangi doğru bir siyasallaşma ve demokratik siyaset yapma olgusundan bahsetmek mümkün değildir. Asker-millet denilen olgu budur. Bu, dört yüz yıldır inşa edilen tüm ulus-devletler için geçerli bir olgudur. Tüm toplumsal sorunlar, bunalımlar ve çürümelerin altında bu gerçeklik yatar. Çözüm olarak dayatılan ve sıkça tekrarlanan her tür (darbeli, darbesiz, askeri, sivil faşizmler) faşist iktidar uygulamaları ulus-devletin doğası gereğidir; onun biçimsel ifadesinin en özgün halidir.

Demokratik konfederalizm ulus-devlet kaynaklı bu militaristleşmeyi ancak öz savunma aracı ile durdurabilir. Öz savunmadan yoksun toplumlar kimliklerini, politik özelliklerini ve demokratikleşmelerini yitirmek durumundadır. Bu nedenle öz savunma boyutu, toplumlar için basit bir askeri savunma olgusu değildir. Kimliklerini koruma, politikleşmelerini sağlama ve demokratikleşmelerini gerçekleştirme olgusuyla iç içedir. Toplum ancak kendini savunabiliyorsa kimliğini koruduğundan, politikleşmesini sağladığından ve demokratik siyaset yapabildiğinden bahsedebilir. Bu gerçekler ışığında demokratik konfederalizm aynı zamanda bir öz savunma sistemi olarak boyutlanmak durumundadır. Tekellerin küresel hegemonik çağında ve bütün toplumu ulus-devlet biçiminde militaristleştirdiği koşullarda, demokratik modernite aynı kapsamda, tüm zaman ve mekân koşullarında öz savunma demokratik siyaset temelinde, konfederal ağlardan oluşan öz sistematiğiyle ancak hegemonyaya karşılık verebilir. Ne kadar hegemonik ağ, şebeke (ticari, finansal, sınaî, iktidar, ulus-devlet ve ideolojik tekel) varsa, demokratik modernitede de o denli konfederal, öz savunmacı ve demokratik siyaset ağları geliştirmek durumundadır.

 

13.

Bu boyut konusunda değinmemiz gereken son bir sorun, ikisi arasındaki ilişki ve çelişkilerin nasıl sürdürülebileceğine ilişkindir. Özellikle reel-sosyalist ve ulusal kurtuluşçu akımlara hâkim olan iktidarcı yaklaşımlar (burjuva iktidarı yerine proletarya iktidarı, hatta diktatoryası; sömürgeci, işbirlikçi yönetimler yerine milli iktidarcı yaklaşımlar) tarihin en trajik yanlışlarını yaparak, bu anlayışları nedeniyle kapitalizme hak etmediği bir kendini sürdürme şansı sunmuşlardır. Bir nevi iktidar ve devlet yıkma ve yerlerine yenilerini inşa etme anlayış ve uygulamaları da diyebileceğimiz bu ve benzeri akımlar, toplumun militarizasyona boğulmasında, politik niteliğinin yitirilişinde ve demokratik mücadeleyi kaybedişlerinde en sorumlu güçler konumundadırlar. Yaklaşık iki yüz yıldır bu tarz yaklaşımlar kapitalist hegemonyacılığın ulus-devletçiliğine kendi elleriyle altın tepsi içinde zafer sunmuşlardır. Anarşistler ve çok geç de olsa bazı postmodern feminist ve ekolojik hareketlerle diğer sivil toplum ve sol anlayışlar bu konuda daha olumlu pozisyondadır.

İki modernite sisteminin daha önce koşulları ve ilkelerini sunduğumuz biçimde barış ve çatışmalarla dolu uzun bir süreyi birlikte yaşamaları kaçınılmazdır. Bu, hayatın bir gerçeğidir. Uzun süreli bu birlikte yaşam sürecini ne ilkesiz, teslimiyetçi barış yaklaşımlarıyla, ne de her koşulda çatışmacı ve savaşçı anlayış ve uygulamalarla sürdürmek doğrudur. Ulus-devlet sistematiğiyle demokratik konfederalizm sistematiğini ilkeli ve koşullu barışlarla olduğu kadar, bu koşullar ve ilkelerin çiğnenmesi durumunda öz savunma savaşımlarıyla birlikte yaşanacağını hesaba katan siyaset felsefesiyle stratejik ve taktik yaklaşımlar, tarihsel-toplumun özgürlük, eşitlik ve demokratik yürüyüşüne daha uygundur.

Demokratik modernitenin dili politiktir. Tüm sistematik yapılanmasını politik sanatla kurgular, inşa eder. Temel bilimlerin ahlaki ve politik toplum niteliği iktidarı değil, politikayı çağrıştırır. Ahlaki ve politik toplumun günümüzde yaşadığı gerçeklik, yani öncelikli sorunu özgürlük, eşitlik ve demokratikleşmenin de öncesinde varoluşsaldır. Varlığı tehlikededir. Modernitenin çok yönlü saldırısı, her şeyden önce varlığını savunmayı öncelikli kılar. Demokratik modernitenin bu saldırıya karşı cevabı, öz savunma anlamında direniştir. Toplumu savunmadan politika yapılamaz. Tekrar vurgulamalıyım ki, toplum tektir, o da ahlaki ve politik toplumdur. Sorun öncelikle uygarlığın hayli aşındırdığı, iktidar ve devletin istila ve sömürgeciliğine uğrayan toplumu, modernitenin daha da gelişmiş koşullarında yeniden inşa etmektir. Öz savunmayla birlikte demokratik siyaset, dönem politikacılığının özüdür. Demokratik siyaset ahlaki ve politik toplumu geliştirirken, öz savunma onu iktidarın kendi varlığına, özgürlüğüne, eşitlikçi ve demokratik yapısına yönelik saldırılarına karşı korur. Ne yeni tür bir ulusal kurtuluş savaşından, ne de toplumsal savaştan bahsediyoruz. Kimliğini, özgürlüğünü, farklılıklar temelinde eşitliğini ve demokratikleşmesini savunmaktan bahsediyoruz. Saldırı olmasa savunmaya da gerek kalmaz. Politika sadece toplumsal sorunların çözümünde değil, tüm hayati çıkarlarının belirlenmesinde, korunmasında ve sürdürülmesinde temel toplumsal çözüm aracıdır. Toplumun korunmasında öz savunma gerekli olup, politikanın askeri güç olarak devamı niteliğindedir.”

 

 

Bunları da beğenebilirsin