Düşünce ve Kuram Dergisi

Dönüşüm Süreci: İdeolojik Yenilenmeden Demokratik Uzlaşmaya

Tayip Temel

 

 Kürt Özgürlük Hareketi, özellikle PKK’nin kuruluşundan itibaren sosyalist ideolojiyi ve ulusal kurtuluş stratejilerini temel alan bir mücadele tarzı benimsemiştir. Ancak 1990’larla birlikte reel sosyalizmin küresel düzeyde çözülmesi, PKK’nin ideolojik dayanaklarını kökten sorgulamasına yol açmıştır. Bu kriz salt bir ideolojik bunalım değil; belki ondan fazla örgütsel yapı, mücadele biçimi ve gelecek tahayyülünde kapsamlı bir dönüşüm sürecini tetiklemiştir. Öcalan öncülüğünde geliştirilen “Barış Demokratik Toplum Çağrısı”, bu değişimin hem teorik hem de pratik boyutlarını ifade etmektedir.

Abdullah Öcalan Önderliği 12. Kongreye sunduğu ve önümüzdeki süreçte sarsıcı etkisi olacak Demokratik Komünler Birliği Manifestosu’nda PKK’nin dönüşüm süreci, Barış Demokratik Toplum Çağrısı bağlamında değerlendirilerek; örgütsel dönüşüm tartışmaları, demokratik ulus kavramsallaştırması, komünal toplum inşası ve çözüm sürecinin olasılıklarını analiz etmek gerekiyor.

 

Reel Sosyalizmin Krizi ve PKK’de Arayış

PKK’nin kuruluşu, 1970’lerin sosyalist atmosferinde gerçekleşmiş ve reel sosyalizmin temel tezlerine yaslanmıştır. Marksist-Leninist çerçevede şekillenen PKK, ulusal kurtuluşu sosyalizmin zorunlu ön koşulu olarak değerlendirmiştir. Ancak 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılması ve sosyalist blokun çözülmesiyle birlikte bu paradigma ciddi bir meşruiyet krizi yaşamıştır.

Reel sosyalizmin çözülüşü yalnızca Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla sınırlı kalmayıp, sosyalist mücadelelerin epistemolojik ve örgütsel temelini de sarsmıştır. Bu kriz, Leninist öncülük teorisinden merkeziyetçi örgüt modeline, sınıf indirgemeciliğinden iktidar merkezli devrim anlayışına kadar birçok temel aksiyomu tartışmaya açmıştır. PKK’nin bu kriz karşısındaki ideolojik arayışı, geleneksel solun aksine, yalnızca paradigmatik bir sorun değil; yeni bir sosyal ontolojinin inşası olarak değerlendirebilir.

PKK içerisinde 1990’lar boyunca süren ideolojik tartışmalar, hareketin yönelimini sorgulamasına neden olmuş, ancak bu dönem boyunca ulusal kurtuluşçuluk yönelimi ağır basmış ve dönüşüm ertelenmiştir. 1998 sonrası gelişen İmralı süreci ile birlikte Abdullah Öcalan, reel sosyalizmin hem iktidar anlayışını hem de ulus-devlet idealini radikal biçimde eleştirmiş ve bu çerçevede yeni bir ideolojik yönelimi savunmuştur. Bunu yaparken ezberleri yıkacak ve yeniyi güçlü bir şekilde inşa edecek radikal bir eleştiri gücü geliştirmiştir.

 

Ulus-Devletin Eleştirisi ve Demokratik Ulus Kavramı

Modernitenin hegemonik biçimi olan ulus-devlet modeli, esasen bir homojenlik ideolojisine dayanır. Bu model, “tek dil, tek millet, tek bayrak” ilkeleriyle toplumu bölünemez bir birlik olarak tanımlarken, farklılıkları bir tehdit, bir sapma ya da bastırılması gereken bir unsura indirger. Oysa toplumsal gerçeklik, doğası gereği farklılıklarla örülüdür. Etnik, dinsel, kültürel ve cinsiyet temelli çoğulluk, yaşamın kendisinden doğar. Bu gerçekliğe rağmen inşa edilen tekçi siyasal sistem, yalnızca Kürt halkının değil, Alevilerin, kadınların, işçilerin ve tüm ötekileştirilenlerin sistem dışına itilmesine neden olmuştur.

Abdullah Öcalan bu durumu şöyle analiz eder: “Ulus-devlet, toplumun tabiatına aykırı olarak şekillenmiş modernitenin hegemonik biçimidir.” Ona göre bu yapı, krizi sürekli yeniden üretir; çünkü çözüm sunmaz, bastırır. Öcalan’ın demokratik modernite yaklaşımı ise bu hegemonik yapıya karşı toplum merkezli, özyönetimci ve çoğulcu bir siyasal yapının inşasını önerir. Bu felsefi zemin, çözümün devletten değil, toplumun demokratik inşasından geçtiğini ileri sürer.

Öcalan Liderliğinin savunduğu demokratik ulus/ demokratik komünal toplum paradigması, klasik ulus-devlet anlayışının reddine dayanmaktadır. Ulus-devletin doğası gereği tekçi, merkeziyetçi ve kapitalist olduğunu vurgulayan bu yaklaşım, kimlikler arası çoğulculuğu esas alan yeni bir toplumsal örgütlenme modeli önermektedir (Jongerden & Akkaya, 2013). Bu modelde etnisite, inanç ve sınıf farkı gözetilmeksizin bütün halklar demokratik bir çatı altında eşit temsille yer bulabilmektedir.

Demokratik ulus, egemenlik değil katılım; iktidar değil özgürlük, merkeziyet değil yerellik ilkelerine dayalıdır. Bu yaklaşımda millet bir kimlik değil, bir yaşam ortaklığı ve özgürlük birliğidir (Öcalan, 2011). Bu nedenle demokratik ulus modeli, mevcut ulus-devletlerin çözülmesini değil, demokratikleşmesini ve çoğulculuk temelinde dönüşmesini hedefler.

 

Komünal Toplum ve Demokratik Siyaset

Demokratik ulus paradigması, sadece kavramsal bir düzlemde değil, toplumsal pratik olarak da bir alternatif sunar: Komünal toplum. Komün, burada salt bir ekonomik paylaşım modeli değil; en az onun kadar ahlaki, siyasal ve kültürel bir birlikte yaşama biçimidir (Bookchin, 2005). Abdullah Öcalan’ın ifadesiyle, komün “devletin panzehiridir” ve halkların tarihsel ve geleneksel kurucu gücüdür (Öcalan, 2011).

Bu modelde belediyeler, yerel meclisler, kadın kooperatifleri ve çevre komünleri gibi yapılar aracılığıyla kapitalist modernitenin bireyciliğine karşı kolektif yaşamın yeniden inşası hedeflenir. Komünal toplumun temel politik aracı ise “demokratik siyaset”tir (Öcalan). Bu siyaset tarzı, iktidarı ele geçirme hedefiyle değil; toplumsal katılım, örgütlenme ve söz hakkı ilkeleriyle şekillenir.

 

Fesih ve Yeniden İnşa Tartışmaları

PKK’nin feshi, klasik anlamda bir örgütün kendi varlığına son verme kararı değil; ideolojik, örgütsel ve zihinsel bir yeniden inşanın parçası olarak gündeme gelmiştir. Abdullah Öcalan Önderliğinin “Ben böyle bir partiden istifa ediyorum” çıkışı (1998), bu sorgulamanın içsel derinliğini gösteren sembolik bir dönüm noktasıdır. Nitekim kendisi çok sonradan “Ben aslında değiştirme, dönüştürme ve yeniden inşanın gerekliliğine vurgu yapmak ve buna karşı içsel ve dışsal dirençleri eleştirmek için o sözleri ifade ettim” diyecekti. Bu yolda 2000’li yıllarda geliştirilen beş ciltlik savunmalar, bu dönüşümün teorik temelini oluşturmuş ve örgüt içi kapsamlı bir eleştiri-özeleştiri süreci başlatılmıştır.

PKK’nin değişim dönüşümü anlamına gelen fesih kongresi, kadro yapısının, örgütsel hiyerarşinin, mücadele araçlarının ve hatta kişilik biçimlerinin yeniden ele alınmasını gerektirmektedir. Buradaki temel vurgu, yapısal dönüşümden ziyade zihinsel ve etik dönüşümün zorunluluğudur. Bu nedenle “12. Kongre kararları” herhangi bir kongre veya olağan bir toplantı değil, bir zihniyet dönüşüm süreci olarak okunmalıdır. Bu dönüşümün kodlarını Öcalan Önderliği tarihsel, felsefi, sosyolojik ve politik olarak kongreye sunduğu politik raporda derinliğine temellendirmiştir.

 

Çözüm ve Uzlaşma Arayışı

Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı, Kürt Siyasi Hareketi açısından sadece silahlı mücadeleye son verme önerisi değil; belki ondan daha önemlisi Türkiye Cumhuriyeti devletiyle diyalog temelinde bir çözüm sürecinin başlatılması çağrısıdır. Bu çağrı, barışın ancak mücadelenin yani savaşın muhatabı olan devletle gerçekleşebileceği gerçeğine yaslanır. Devletin bu çağrıya cevaben İmralı görüşmelerine açık kapı bırakması, yeni bir uzlaşma düzleminin doğmasını sağlamıştır

Bu uzlaşma “demokratik uzlaşma” adını alır. Demokratik uzlaşma, tarafların egemenlik mücadelesi üzerinden değil; halkların özgürlük, eşitlik ve katılım ilkeleri üzerinden ortaklaşmasını hedefler. Bu süreçte “silahsızlanma” tartışmaları da devletin beklentilerine indirgenmeden, toplumsal barışın onurlu temelleri üzerinden yürütülmelidir.

 

Felsefi Bir Zorunluluk

Demokratik uzlaşı, yalnızca bir siyasal yöntem değil; aynı zamanda varoluşsal bir tercihtir. Varlığı birbirini bastırmakta bulan sistemler, uzun vadede kendi meşruiyetini tüketir. Buna karşın, Öcalan’ın önerdiği çözüm biçimi, ‘tanınma ilkesi’ne dayanır. Bir halkın, bir kimliğin, bir cinsiyetin özgürleşmesi, ancak diğerinin özgürlüğüyle birlikte anlam kazanır. Bu bağlamda demokratik uzlaşı, çatışmanın ötesine geçerek karşılıklı tanıma, birlikte inşa ve ortak yaşamın etik bir ilkesi haline gelir.

Yine Demokratik uzlaşı, farklı kimliklerin, taleplerin ve varoluş biçimlerinin bir arada yaşama etiğini içeren bir siyasal etik önerisidir. Bir halkın özgürleşmesi, ancak diğer halkların da özgür olduğu bir zeminde mümkündür. Bu yaklaşım, devletin tanıma lütfu değil; halkların karşılıklı meşruiyet üretmesidir. Dolayısıyla demokratik uzlaşı, zorunlu bir strateji değil; varoluşsal bir sorumluluktur. Bu perspektif, siyaseti bir hegemonya kurma zemini değil, etik müşterekler yaratma süreci olarak görür. Bu da Türkiye’nin demokratikleşmesinde salt teknik reformlarla değil, toplumsal tahayyülün dönüşümüyle anlam kazanır.

 

Bölgesel ve Enternasyonal Yansımalar

Demokratik toplum paradigması, özellikle Türkiye için yeni bir döneme işaret ettiği kadar, Ortadoğu’daki etnik, mezhepsel ve sınıfsal çatışmaların çözümü için de alternatif bir model anlamına geliyor. Abdullah Öcalan Önderliğinin daha önceki savunmalarında önerip uzun uzun temellendirdiği, ulus-devlet sınırlarını aşan bir halklar ittifakı vizyonuna işaret eder. Bu bağlamda Demokratik Konfederalizm, İsrail-Filistin çatışması, Suriye iç savaşı, Irak’ın etnik yapısı gibi çoklu kriz alanlarında uygulanabilir bir çözüm modeli olarak öne çıkmaktaydı. Ancak Filistin’de ısrarla savunulan iki devletli çözüm modeli her iki tarafın temel handikapı olarak büyük acılara neden oldu ve neredeyse Filistin’in yok oluşuna ve İsrail’in kanlı bir sayfa daha açmasına neden olmuştur.

Aynı zamanda bu model, yeni bir enternasyonal arayışını da beraberinde getirir. Reel sosyalizmin yıkılmasıyla işlevsizleşen II. Enternasyonal sonrası, halk temelli bir III. Demokratik Sosyalist Enternasyonal ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Öcalan Önderliğinin bu yöndeki çağrısı, yeni bir evrensel dayanışma ağının oluşturulması hedefini taşımaktadır.

Tekrar altı çizilmesi gereken gerçek şu ki; Öcalan Önderliğinin kuramsallaştırdığı ‘demokratik ulus’ kavramı, etnik ve dini homojenlik dayatmasından arınmış, farklı kimliklerin ve toplulukların bir arada, eşitlik temelinde yaşayabileceği alternatif bir toplumsal modeli ifade etmektedir. Bu model, klasik ulus-devlet yapısının kurucu unsurları olan sınır, egemenlik ve tekçi yurttaşlık anlayışına karşı radikal bir eleştiri geliştirmektedir. Öcalan, ulus-devleti ‘kapitalist modernitenin zor aygıtı’ olarak tanımlarken; demokratik ulusu, yerel meclislerin, sivil toplumun, kadın özgürlüğünün ve ekolojik dengelerin kurucu rol oynadığı yatay bir toplumsallık biçimi olarak tahayyül eder.

Bu perspektif, Kürt halkının tarihsel olarak yaşadığı inkâr ve asimilasyon politikalarına karşı geliştirilmiş bir direniş hattı olmakla birlikte, aynı zamanda daha geniş bir özgürlük siyasetinin inşasına yöneliktir. Dolayısıyla, Kürt halkının kolektif kimliğinin ve haklarının anayasal güvenceye kavuşturulması mücadelesi, yalnızca etnik-politik bir taleple sınırlı değildir; aynı zamanda demokratikleşmenin ön koşulu olarak değerlendirilmelidir. Bu mücadele, Türkiye’nin yapısal demokratikleşme açmazlarını aşması açısından da kurucu bir potansiyele sahiptir.

Demokratik toplum inşasının asli unsurlarından biri, siyasetin toplumsallaşmasıdır. Bu, siyasetin yalnızca devlet erki üzerinden değil, toplumun kendini örgütlemesi ve özyönetim pratikleriyle yaşama geçirilmesi anlamına gelir. Bu noktada, başta kadınlar olmak üzere ezilen sınıfların, etnik ve inanç gruplarının katılımı, demokratikleşmenin içeriksel derinliği açısından kritik bir rol oynamaktadır. Kürt Özgürlük Hareketi’nin özgünlüğü de burada ortaya çıkar: Kadın özgürlükçü yaklaşımı, komünal yaşam deneyimleri ve yerel meclis temelli örgütlenme pratikleriyle, klasik sosyalist ve liberal-demokratik modellerin ötesinde bir paradigma sunmaktadır.

Öcalan’ın İmralı’daki tecrit koşullarında geliştirdiği teorik çerçeve, özgürlük düşüncesine dayalı etik bir duruşla birleşmektedir. Bu etik, sadece hak talebiyle sınırlı kalmayıp, toplumsal sorumluluk bilinciyle örülmüş bir inşa çabası olarak belirginleşmektedir. Bu nedenle demokratik siyaset, salt temsilî kurumların varlığıyla değil, halkın doğrudan katılımını esas alan bir süreç olarak ele alınmalıdır.

Sonuç olarak, Kürt siyasi hareketinin geliştirdiği demokratik ulus paradigması ve toplumsal inşa stratejisi, salt Kürt sorununun çözümü için değil; Ortadoğu’nun geneline yayılmış otoriter, merkezî ve erkek egemenlikli yapılarla hesaplaşma açısından da dönüştürücü bir karakter taşımaktadır. Bu mücadele hattı, özgürlük ve eşitlik değerlerinin teorik olarak savunulması kadar, pratikte inşa edilmesini de esas alır. Dolayısıyla demokratik toplumun inşası hem bir mücadele alanı hem de bir etik sorumluluk alanıdır. Bu sorumluluk, sadece Kürt halkının değil, demokrasi, adalet ve özgürlük arayışındaki tüm toplulukların ortak yükümlülüğüdür.

Sonuç olarak PKK’nin reel sosyalist paradigmadan demokratik toplum, yani başka bir ifade ile komünal toplum paradigmasına geçişi, ideolojik düzeyde radikal bir dönüşümdür. Demokratik ulus ve komünal toplum perspektifi hem Kürt halkının özgürlüğü hem de Türkiye’nin demokratikleşmesi açısından umut verici bir yol haritası sunmaktadır. Bu çerçevede Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı, salt bir barış önerisi değil, yeni bir siyasal felsefenin ve toplumsal örgütlenme biçiminin ilanıdır.

Bu dönüşüm süreci, şüphesiz Türkiye ile sınırlı değildir; bölgesel krizlerin aşılması, ulus-devletlerin aşındırılması ve yeni bir enternasyonalizmin inşası için de stratejik bir değer taşımaktadır. Demokratik toplum paradigması, yaşanan kriz ve sorunlara bir çözüm yöntemi olduğu kadar, ondan daha fazla yeni bir yaşam biçimi, siyaset anlayışı ve etik ortaklık projesidir.

Demokratik uzlaşı, bir strateji değil; bir ilke, bir etik, bir varoluş biçimidir. Türkiye, geçmişin bastırıcı hafızasını aşarak, geleceği çoğulcu bir zemin üzerinde inşa etmek zorundadır. Bu yalnızca bir tercih değil; bir zorunluluktur. Çünkü şiddetin ve inkârın sınırlarına gelinmiştir.

Abdullah Öcalan liderliğinin paradigması ve Kürt Siyasi Hareketinin siyasal hattı, bu zorunluluğu bir imkâna dönüştürme çağrısıdır. Bu çağrı, halklara yeni bir yüzyılın kapısını aralama; eşitlik, özgürlük ve barış temelinde yeni bir sözleşme yapma çağrısıdır. Ve bu çağrı, yalnızca Kürtlere değil, tüm Türkiye halklarınadır. Çünkü demokratik uzlaşı, herkes içindir. Çünkü özgürlük, bölünerek değil; paylaşarak çoğalır.

 

 

Kaynakça:

-Biehl, J. (2016). Democratic Confederalism and the Kurdish Question. In New World Summit.          
-Bookchin, M. (2005). The Ecology of Freedom: The Emergence and Dissolution of Hierarchy. AK Press.  -Jongerden, J., & Akkaya, A. H. (2013).
-Democratic Confederalism as a Kurdish Spring: The PKK and the Quest for Radical Democracy. In The Kurdish Spring. Mazlumder
-Öcalan, A. (2004). Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü. Mezopotamya Yayınları.
-Öcalan, A. (2011). Demokratik Uygarlık Manifestosu. Mezopotamya Yayınları.
-Watts, N. F. (2014). Activists in Office: Kurdish Politics and Protest in Turkey. University of Washington Press.
-Yıldız, S. (2020). PKK’de Değişim: Teori, Pratik ve Politik Yenilenme. İletişim Yayınları
Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.