Düşünce ve Kuram Dergisi

Barış ve Demokratik Toplum Çözümüne Doğru

Muhammed İnal

 

Giriş:

20. Yüzyıl başlarında emperyalist sömürgeci politikalar nedeniyle yüzyılı aşkın süredir bölgenin “Gordion Düğümü” haline dönüşen Kürt sorunun çözümü için Abdullah Öcalan’ın yaptığı tarihi çağrı ve Özgürlük Hareketinin bu çağrıya olumlu yanıt vererek fesih ve silahlı mücadeleyi sonlandırma kararı alması, bölgede ve dünyada çok önemli bulundu ve yankı uyandırdı. 27 yılını bir zindanda tek kişilik hücrede geçiren, uzun yıllardır ailesi ve avukatları dahil kimseyle görüştürülmediği ağır tecrit koşullarında tutulan Abdullah Öcalan’ın bu hamlesi hem Türkiye’de hem de bölgede yeni bir atmosfer oluşturdu ve sadece Özgürlük Hareketi için değil, bölgesel denklemdeki aktörleri etkiledi ve yeni politik tutuma yöneltti.

Türkiye Cumhuriyetinin egemen yaklaşımını ve Kürt sorunun tarihsel-sosyolojik derinliğini ve aynı zamanda Özgürlük Hareketinin tarihsel gelişiminin derinliğinin farkında olmayan bazı çevreler halen durumu bir teslim olma, yenilgi, terörün sonlanması gibi yüzeysel ele alıp değerlendirmeleri, çözümün doğru temellendirilmesi önündeki asli engellerden olmaktadır. Birçok çevre de ayrı devlet, idari özerklik ve kültüralist temelli taleplerin geçersizliğine dair vurgular nedeniyle yeni süreci bir tür mücadelesizlik veya siyasi taleplerden tümüyle vazgeçme olarak yorumlamaktalar.

Bütün bunlara karşın konunun, sadece bir partinin feshi veya silahlı mücadele stratejisinin sonlandırılmasıyla sınırlı olmadığı, Kürt Özgürlük Hareketinin daha derin bir felsefi-paradigmatik yaklaşımla özelde reel sosyalist paradigma ve 20. Yüzyıl sistemiyle daha genel olarak da tahakkümcü uygarlıkla ciddi bir hesaplaşma ve kopuşu sağlayarak Kürdistan, TC. ve bölge için yeni bir yaşam önermesinde bulunduğunu belirtebiliriz.

Kimi bölgesel ve küresel reel politik gelişmelerin bu kritik hamleye etkide bulundukları bir gerçek olsa da konuyu sadece reel politik reaksiyonlara indirgemek de amaç derinliğini analiz etmeyi güçleştireceği ortadadır. Şunu unutmamak gerekir ki, bilimsel paradigma değişimlerinde olduğu gibi, siyasal-felsefi paradigma değişimleri sorunların/vakıa’nın tanımında değişimi getirdiği gibi, çözüm yollarının da değişmesi ve derinleşmesini zorunlu kılar. Paradigma değişimiyle beraber bazı sorun ve ona müteallik çözüm kategorileri anlamsızlaşabileceği gibi, yeni yol ve yöntemlerin devreye girmesi doğal, hatta zorunlu olacaktır. Yeni paradigmanın zihniyet kartlarını geliştiremeyenler, eski paradigmanın tanım ve yöntemleriyle soruna yaklaştıklarından, gerçekleşen değişimi teslimiyet, talepsizlik veyahut sapma olarak da adlandırmaktadır. Bu nedenle bu çağrının ana başlıklarını paradigmatik değişimin felsefi açılımları olarak değerlendirmek gerekir.

 

1. Modernite ve Kürt Sorunu

Kürt sorunu olarak tanımlanan vakıa’nın modernitenin dayattığı bir sorun alanı olduğu, kapitalist modernitenin doğru analizi yapılmadan tanım ve çözümün doğru oluşturulamayacağı ortadır. Batı kapitalist modernitesinin Ortadoğu’ya sömürgeci saldırıları ve Ortadoğu toplumsal-kültürel dokusuna aykırı aydınlanmacı felsefe, pozitivist sosyoloji ve milliyetçi ideolojiyle ayakta kalan ulus-devlet sisteminin dayatılmasıyla bağlantılıdır.

19. Yüzyılın başlarından itibaren Batı’nın askeri ve siyasi saldırıları karşısında başarısız kalan Osmanlı imparatorluğu güçlerinin, buna çözüm olarak Batılılaşma-modernleşme ekseninde yeniden yapılanma girişimleri, Türk modernleşmesinin ve bununla bağlantılı sorunların başlangıcını oluşturur. Avrupa kapitalist modernleşme parametreleri çerçevesinde merkezileşmeci politikalarla ulus-devlet modeline yönelen bu “modernleşme” hamlesi, Osmanlı’ya bağlı fakat oldukça geniş özerk/muhtariyete sahip halkların siyasi ve idari özelliklerini kısıtlamayı ve giderek bastırmayı esas aldı. Ayrıca Jön Türkler ve İttihat ve Terakki Cemiyetinin Türkçülük ideolojisi eksenindeki yaklaşımları, kendisiyle beraber başta Kürt ve Arap halkları olmak üzere karşı milliyetçi eğilimleri de güçlendirdiler. Batının sömürgeci emellerine uygun olarak, Osmanlının yıkılması ve Ortadoğu’nun mikro ulus-devletçiklere bölünmesine de zemin sundu. Henüz savaş döneminde, başta Sykes-Picot (1916) olmak üzere, İngiltere öncülüğündeki mihver güçleri birçok gizli antlaşma ile Ortadoğu coğrafyasını parçalayıp bölüşmüşlerdi. Kürtlerin Lozan’da (1924) dört devlet arasında resmen bölünmesine ve inkar-imha cenderesine alınmaları, bu planın bir parçasıydı.

Bundan sonraki süreçte, Ortadoğu toplumunun temel kodlarıyla oynandı. Bütün kültür ve toplumsal yapısı, yapıbozuma uğratıldı. Bir başka deyişle Ortadoğu halklarının tarihi, toplumu, kültürü Batı destekli işbirlikçi rejimler tarafından hedef alındı. Toplumsal doku jakoben modernleşmeci politikalarla parçalandı, halklar onlarca yıllık çatışmalarla birbirine düşman kılındı.

1914-1921 emperyalist bölüşüm ve işgale karşı Kürtler ve Türkler ortak direnç cephesi oluşturdular. Cumhuriyetin kuruluşu ile sonuçlanan bu süreçte, gerçekten ortak vatan anlayışı öndeydi. 1. Meclis sürecinde 70’e yakın Kürdistan mebusu sıfatıyla vekilin yer alması, yine 1921 anayasasında ortak vatan, Kürtler başta olmak üzere diğer halklara da (Lazlar gibi) muhtariyet/otonomi verilmesi bunun nişanesiydi. Bunlar klasik ulus-devlet anlayışına uymamaktaydı. Zira ilk anayasa, adem-i merkezi bir tutumu esas almaktaydı. Bu noktada Batılı güçlerin doğrudan bir müdahalesi oldu; Türkiye Cumhuriyeti’nin batılı ulus-devlet modelinde Ortadoğu‘daki ilk yapılanması olarak desteklenmesi esas alındı. 1924’te imzalanan Lozan, TC’nin 1921 anayasasını terk etmesi ve tekçi/merkezileşmeci ulus-devlet modeline geçmesi, Türklüğü tek unsur olarak dayatan milliyetçilik, inançları (özelde de İslam’ı) devlet eliyle bastırmayı hedefleyen Jakoben laikliğin hakim kılınmasının uluslararası sistem tarafından onaylanmasını ifade etmekteydi.

1925-40 arası dönem, inkarcı ulus-devletin baskıcı politikalar, katliama varan askeri operasyonlarla Kürtleri bastırma dönemidir. Kürtlerin ulus olmaktan kaynaklı siyasi temsil ve katılımları engellendi; bundan da öte kültürel varlık olma hakkı da inkar edildi. Bunlara karşı gelişen meşru direnişler ezici askeri operasyonlarla katliam hatta soykırım denemeleri ile bastırıldı. 1800’lerin başından itibaren direnen geleneksel öncülük formları, özelde de dini liderliği ve kurumlaşmaları tümüyle bastırıldı.

Özgürlük Hareketi’nin 1970‘lerin başında çıkışı, dünyadaki ulusal kurtuluş hareketleri, 1968 gençlik hareketlerinin bir yansıması ve Batının sömürgeci yayılımına karşı sosyalizmin bir kurtuluş ideolojisi olarak benimsenmesi şeklinde oldu. Çıkış, Marksist-Leninist ideoloji, dünya devrimci hareketleri esinli ve ağırlıklı Vietnam deneyimini örnek alma temelinde gerçekleşti. Batı destekli Türkiye Cumhuriyetine karşı, çift kutuplu dünya gerçekliğine uygun olarak reel sosyalist blokla yakın ilişkiler geliştirilmek istendi. Uzun süreli halk savaşı stratejisine dayalı ulusal kurtuluş mücadelesi, özünde Kürtlerin ayrı bir halk olarak kendi kaderini tayin hakkı ayrı bir devlet olma amacına dayalıdır. Dönemin paradigması, mücadele yöntemi, dünya deneyimleri, bölge ve ülke koşulları ve Kürt halkının maruz kaldığı ağır kültürel soykırım gerçeği bunu koşullamaktadır.

 

2. Modernist Paradigmanın İflası

1973’te gruplaşma, 1978’de partileşme, 1984’te silahlı mücadelenin başlatılması Kürt halkı açısından modern dönemde sömürgeci kültürel soykırımcı sisteme karşı geliştirilen cevaplardı ve o dönemde amaçlanan hedeflerin önemli bir kısmını gerçekleştirdi. Zor yoluyla kurulan inkar cenderesi, zor yoluyla kırıldı.

Ancak sorun sadece varlığın ispatı değil, özgürlük ve bağımsızlık ideallerini nasıl gerçekleşeceğine geldiğinde, bazı temel sorunlar belirmekteydi. Birincisi; hareket, reel politik olarak iki kutuplu dünya sisteminde reel sosyalist ideoloji ve bloğa yakın konumlanmıştı. 1990’da reel sosyalist bloğun çöküşü bir yeniden konumlanmayı gerektirmekteydi. İkincisi ve daha önemlisi; hareket 20. Yüzyıl sisteminin bir kutbunu oluşturan reel sosyalist bloğun paradigmasını benimsemişti. Bu, ‘devlet’ , ‘devrim’,‘ toplumsal özgürlük ideali’ , ‘ tarih’ , ‘ kültürel toplum’ hususlarına yaklaşımda 20. Yüzyıl (ve modernist) paradigması içinde düşünmek ve eylemek anlamına gelmekteydi. Sorunu üreten sistem paradigması içinde kalarak onlara çözüm üretmek-hele de Kürt sorunu gibi sistemin dehşetinin billurlaştığı bir soruna-imkansızdı. Üçüncüsü; sorunun görünürlülüğünü sağlamak için devletin şiddetine karşı ‘ devrimci şiddet/zor’ bir yere kadar başarılı olurken, sorunun nihai çözümü için tam da bir şiddet tekeli olan devletin gücünü dengeleyip yenebilecek bir karşı-şiddet tekeline ihtiyaç olduğu mantık gereği bir şiddet sarmalına yol açmaktaydı. Daha basit anlamda; devlet şiddeti yoluyla çıkan sorunu, yine şiddetle çözebilir miydik? İşte 1990’lardan itibaren sorunun şiddet-çatışma sarmalından çıkararak demokratik siyaset yöntemleriyle çözme arayışları (91, 95,,96, 98 tek taraflı ateşkesler, araçlar ve diyalog girişimleri) özünde bu sezgiden kaynaklanmaktaydı.

2003’te sistemleştiren paradigma değişimi, bu nedenle sadece konjonktürel reel politik şartlarla ilgili değil, daha temelde halkların, inançların, ezilenlerin tahakkümcü uygarlık ve kapitalist modernitenin yapı ve kurumları dışında özgürlüğünü inşa arayışını esas almaktaydı. Kapitalist üretim ve siyaset biçimleri birer sömürü ve kölelik aracı olmanın ötesine gitmemekteydi. O halde Kürtlerin bunların dışında bir yol-yöntem ve özgürlük ideali arayışları yeniden oluşturulmalıydı.

 

3. Reel Sosyalizm Ufkunu Aşmak

Kapitalist modernitenin toplumsal alana dayattığı en ağır sorun, ulusun iktidarla buluşturulması, daha doğrusu ulusun iktidarın sömürü ve tahakküm alanına dönüştürülmesiydi. Ulus-devlet formunun, hem Avrupa’da hem Ortadoğu’da (ve diğer yerlerde) yol açtığı soykırım ve katliamlar sadece formu ile değil temel karakteri ile ilgilidir. Leviathan canavarı olarak ulus-devlet, toplumsal dokuyu en ince hücrelerine kadar parçalayıp düşmanlaştırmayı esas alır. “ Vatan”, kapitalist tekellerin sınırsız sömürü imkanına sahip oldukları ‘yasal’ büyük hapishanelerdir. Bu devlet hapishanenin yasalar sistemi, toplumun binlerce yıllık temeli olan kültür, ahlak ve inanç değerlerini reddeder, çarpıtır. Bunların yerine egemenliğin tesis aracı olan “hukuk ve zor” yerleştirilir. Her birey, toplumsal komünal özelliklerden/değerlerden soyutlanarak çırılçıplak “vatandaş” olarak devlete köle olarak bağlanır. Bu durum, tekelciliğin tüm toplumsal alana dayatılması anlamına gelir. Modern devlet artık sadece dışsal bir siyasal iktidar veya ekonomik haraç tekeli değil, tüm toplumsal işlevleri gasp eden bir “ tekeller tekeli” haline gelmiştir. Bu nedenle ulus-devletlerini kuran halkların özgürleşmediği, tam tersine kapitalist sömürü, baskı-hapishanesinin gönüllü kullarına dönüştüğü açıktır.

Paradigmatik sorgulama ve soruşturma o ana kadar hareketin de esas aldığı reel sosyalist-Marksist ekolün de ulus-devlet, devrimci zor sınıf, ekonomi, din, kültür, özgürlük gibi temel kavram ve kuramlarda kapitalist modernitenin paradigmasından kurtulmadığını, ondan çok fazla ayrışmadığını hatta birçok yönüyle onları esas aldığını gösterdi.

Abdullah Öcalan’ın 19-20. yüzyıl reel sosyalist geleneğine eleştirisi bu eksende oldu. Reel sosyalist ideoloji ve yapılar, kapitalist modernite ve ulus-devleti sadece ekonomik boyutlarıyla analiz edip bunu bazı kısmi revizyonlarla işçi sınıfı ve halklar için bir kurtuluş aracı olarak kabullenmişlerdi. Oysa “… Her devlet, örgütlü bir kavim kırımdır, kavim-kırım devletin doğal varoluş tarzıdır.“ ( Pierre Clastres, Vahşi Savaşçının Mutsuzluğu, Ayrıntı yay. İstanbul) özellikle modern dönemde bir soykırım aracı olarak kurgulanan devleti, hele de bunun en vahşi faşizme varan biçimi olarak merkezi ulus-devleti, toplumsal kurtuluş için bir araç (ve giderek bir amaç) olarak kabul etmek, yapılan yanlışlığın derinliğini gösterir. Reel sosyalizmde (Çin’den Rusya’ya, Kore’den Küba’ya) gerçekleşen siyasal aygıt muazzam bir polis aygıtı olan ulus-devletin ‘sınıf’ gömleği giydirilmiş halidir ki, bu sınıfçı ideolojide tahakkümcü iktidar kendini yeniden üretir.

Bunun sebeplerinden biri, ideolojik olarak kapitalizme karşıt olan reel-sosyalist ve Marksist geleneğin iddialarının hilafına kapitalizme övgü olarak onu ileri bir aşama olarak gören tarih ve toplum tezlerinden kaynaklanır. Bu determinist çizgisel ilerlemeci tarih tezine göre, daha sonra giderek olumsuz bir karakter kazansa da kendisinden önceki tüm toplum biçimlerinden daha ilerici, daha olumludur. Marx ve Engels Komünist Manifesto‘da kapitalizmi/burjuvaziyi geri halkları uygarlığa çekmekle överler. Onlara göre “Batı burjuvazisi , en barbar ulusları bile uygarlığa çeker. (…) Burjuvazi ancak yüzyılı bulan egemenliği sırasında daha önceki kuşakların (toplumların) tümünün yaratmış olduklarından daha yoğun ve çok daha büyük bir üretici güç yarattı. Doğa güçlerine egemen olunması, makine ve kimyanın sanayiye ve tarıma uygulanması, buharlı gemiler (…) Toplumsal emeğin bağrında böylesine üretici güçlerin yatmakta olduğunu hangi yüzyıl seçebilmiştir.“ (Komünist Manifesto)

Lenin bunu daha ileri bir aşamaya götürür ve işçi sınıfının kurtuluşunun kapitalizmin daha fazla gelişmesinden başka yerde aranmaması gerektiğini belirtir: “İşçi sınıfının kurtuluşunu, kapitalizmin daha fazla kitlece gelişmesinden başka yerde aramak, gerici bir görüştür.” (V. I. Lenin’den alıntılayan Albert Camus, Başkaldıran İnsan, sayfa 244, Can yayınları, İstanbul) İşte bu, Abdullah Öcalan’ın “çok ironik de olsa kapitalizme en büyük övünün en muhalifi (Marx ve Lenin) tarafından yapıldığı” eleştirisinin ifadesidir.

Ulus-devletin soykırımcı niteliğinin ikinci boyutu da; üniterlik perdesi ile örtülen ve içeride “homojen“ (tek tip) toplum kurmaya dönük jakoben aydınlanmacı akıldır. 1789 Fransız Devrimi ardından burjuvazi öncülüğünde somut biçim/ içerik kazanan modern devlet (ister burjuva, ister proleter, ister dinsel-mezhepsel karakterde olsun) tekçi modernizmin en katı uygulamasıdır. Bu jakoben modeli esas alan reel sosyalist devlet modeli de aynı karakteri sergiler. Zira modern devlet, (burjuva , proleter veya dinsel karakterde olsun) aynı bio-iktidar izleğini esas alır. M. Foucault, Batı akılcılığını esas alan reel sosyalist devlet modelini bu karakteri nedeniyle şöyle değerlendirir: “(…)Sosyalist devlette, kurulduğu andan itibaren çok doğal bir biçimde ırkçılığı, -tam olarak etnik ırkçılığı değil evrimci türden biyolojik ırkçılığı- bulursunuz. Tekil fenomenlerdir ama birçok noktada faşizmi ve Stalinizmi, Batının toplumsal ve siyasal sistemlerinde önceden var olan bir dizi mekanizmayı sürdürmekten başka bir şey yapmadığını da yadsımamak gerekir.“ (M. Foucault, Toplumu Savunmak Gerekir, sayfa 267, YKY,)

Eko-anarşist Murray Bookchin de Marksizm özelinde reel sosyalizmi, kapitalizmin içinde kalmakla ve onun kültürel kodlarını benimsemekle eleştirir: “Gerçekten de Marksizm, kapitalizmin par exellence (mükemmel) ideolojisi olabilir. Çünkü yönelttiği eleştirilerin temel özelliği, kapitalizmi ayakta tutan temel kültürel duyarlılıklara meydan okumadan kapitalist üretime odaklanmasıdır.” (Murray Bookchin, Ekolojik Bir Topluma Doğru, Ayrıntı yayınları, İstanbul)

 

4. Zafer-Yenilgi Paradoksunu Aşmak

Bütün bir 19-20. yüzyıl pratiği göstermektedir ki, 20. Yüzyıl paradigması, sadece reel sosyalizmin çöküşü değil, aynı zamanda liberalizmin çürümüşlüğü ile de sağ ve sol kanatlarıyla toplumsal sorunlara çözüm üretemediği gibi toplumsal sorunların asli sebebidir.

20. Yüzyıl siyaset felsefesi ve sosyolojisi, “çatışmacı kuram“ ekseninde şekillenmiş, toplumsal hak arayışları da bu teze göre konumlanmıştır. İşçi sınıfı mücadelesinden ulusal kurtuluş hareketlerine, dini-mezhebi yapılardan kültüralist, hatta ekolojik taleplere kadar temel yaklaşım, toplumun uzlaşmaz çatışmacı kutuplardan oluştuğu yönündeydi. Bu dualist, çatışmacı kuram ekseninde oluşan ideoloji ve mücadele yapıları ve stratejileri, işin doğası gereği “sıfır toplamlı oyun teorisi” gibi ya zafer ya ölüm/yenilgi yaklaşımı üzerine kurgulanmıştı. Bu durumda her türlü hak-özgürlük mücadelesi bir kısır döngüye ve özellikle aşırı zora saplanma riskiyle karşı karşıyadır.

Kapitalist modernite, egemenliğin ve iktidarcılığın en yoğun ve vahşi biçimi olarak topluma musallat olur. Liberalizm, toplumun ‘doğal’ halini, ilkel-vahşi ve sürekli savaş hali olarak tanımlar. Hobbesçu bu tez, toplumsal durumu ana sabitesini savaş-çatışma olarak belirlerken, savaş-çatışmayı asli, barışı arızi/ilineksel durum olarak tanımlar. Hem de böylece devletin topluma karşı zorunu/şiddetini kendince meşru bir zemine oturtmuş olur. Marks ve Engels Komünist Manifesto‘da, kapitalist hegemonyacılığın zor yoluyla yıkılabileceğini belirtirken pek haksız sayılmazlar. Ancak bununla da yetinmezler ve zoru tüm toplumsal doğuşların temeline yerleştirirler: “Komünistler, hedeflerine ancak tüm mevcut toplumsal koşulların zor yoluyla yıkılmasıyla ulaşılabileceğini açıkça ilan ediyorlar.“ (Age. Syf.59-Alter yay. 2008 Ankara)

Abdullah Öcalan‘da, Marksizmi ve reel sosyalizmi, zoru her şeyin temeline yerleştirmekle eleştirir: “Genelde zor özelde devrimci zor olgusuna yaklaşımında da ciddi darlıklara sahip olduğu gözlenmektedir. Zorun abartılı değerlendirilmesi, yeni toplumun doğuşundaki ebe rolünden anlaşılmaktadır. (…) Aşırı zor uygulamaları genelde egemen sömürücü sınıfların karakteridir.(…) Real sosyalizm ve izinde yürüyen birçok ulusal kurtuluş hareketi zor olayında aşırıya gitmişler, ancak zora dayalı bir koruma sistemine mahkum olmaktan da kurtulamamışlardır.“ (Abdullah Öcalan, Sümer Rahip Devletinden Demokratik Halk Cumhuriyeti’ne) yine bir başka boyut olarak: “Marksist kuramın Siyasal devrim ve sonrasına ilişkin tezleri ise, daha vahim olarak hiyerarşizm ve devletçi karakter taşır. Savaş, proleterya diktatörlüğü, devletçilik kavram olarak neredeyse kutsallaştırılır.“ (Abdullah Öcalan, Sümer Rahip Devletinden Demokratik Halk Cumhuriyeti’ne)

Bunlara dayalı siyaset anlayışları, Sovyet Rusya örneğinde görüldüğü üzere, devrim sonrasında özgürlüğü inşa etmesi gerekirken, diktatörlüğü övünçle kullanan totalitarizm, dehşet sınırlarında seyreden bir bürokratizm ve jakobenizm üretti. İşte Abdullah Öcalan’ın 2003’te formülleştirdiği fakat “Bugüne kadar yeterince anlaşılmadı, uygulanmadı“ dediği paradigmatik bütünün reel sosyalizm ile ilgili eleştirel hesaplaşma boyutu özet olarak böyle ifade edilebilir.

Paradigmatik değişimin ve 27 Şubat Çağrısının özü; sistem karşıtı hareketleri ve mücadeleyi, genelde tahakkümcü uygarlığın, özelde ise kapitalist modernitenin tüm topluma yaydığı bu çatışmacılık tuzağından kurtarmaktır. Sistemin beslendiği ana kaynak olan devlet ve zoru benimseyip ona karşı kullanmak, zahiren ve kısa süreli kimi başarıları bazen getirse de, hayatın akışı içinde sisteme benzeşip onu güçlendirmeyi ve beslemeyi getirmektedir. 19 ve 20. yüzyıl devrimcilerinin sistemle çatışmaları, bu karakter nedeniyle, sistemi zayıflatmamış, tam tersine onu güçlendirip beslemiştir. Bu gerçek ışığında açığa çıkmıştır ki doğru yaklaşım, amaçsız bir çatışma ve bu temelde zafer-yenilgi ekseninde değil, “aşma” esasına dayalı olmak zorundadır.

Bundan dolayı “sistem karşıtlığı“ndan çok “sistem dışı” tutuma ihtiyaç vardır. Sisteme sürekli reaksiyon gösteren tepkisel bir hareket, sistem-karşıtı olabilir fakat tüm refleksleri sisteme göre şekillendiğinden “sistem içi” olmaktan kurtulamaz. Gerçek anlamda “sistem dışı olmak“ varlık ve öz bilinç haline gelmek, bakış ve duruş kazanmak, kendi yol-yöntem araçlarına sahip olmak ve uygulama biçimlerini geliştirmek demektir.

Paradigmal dönüşümünün temel hususlarından olan zorun yeniden tanımlanarak toplumsal güçler için şartları ve dozajı sıkı ahlaki kurallarla belirlenmiş meşru müdafaa stratejisi çerçevesinde konumlandırması, dayatılan kısır döngüden çıkmak ve zihniyet olarak toplumun doğal ahlaki-politik duruşuna yaklaşmak anlamındadır. Bu sadece biçimsel değil, öze ilişkin felsefi bir tutumdur da. Burada zorun tümüyle reddedildiği, pasifist bir tutumun benimsendiği gibi yanlış bir algıya da kapılmamak gerekir. Toplumsal özgürlük güçleri, toplumsal değerlerin savunmasını her koşul altında bir görev olarak üstlenmelidirler. Toplumsal varlığın, maddi manevi değerlerine saldırı olduğunda ve toplumun özgür gelişme imkanları zor yoluyla engellendiğinde meşru müdafaa bir mecburiyet olarak devreye girer: “(…) Toplumsal dönüşüm ve esenlik için savunulabilecek zor, ancak evrensel hukukun tanımına dayalı meşru savunma amaçlı zor olabilir. (…) Bunu aşacak her zor kullanımı haksız kullanımlara, boş kayıplara ve ciddi yozlaşmalara yol açar.“ (Abdullah Öcalan; Demokratik Uygarlık Manifestosu-DUM)

Bugün silahlı mücadele stratejisinin sonlandırılmasının ana mantığı burada gizlidir. Meşru müdafaa gücü, sadece silaha bağlanmış değildir. Eğer devlet güçleri siyasal, demokratik ve anayasal çözümün önünü açarlarsa farklı bir zor kullanımına gerek kalmamış demektir. Abdullah Öcalan henüz 1993 yılında bunu dile getirmişti. Amerikalı bir diplomatın sorularına verdiği yanıtta, amaçlarının illa ayrı bir devlet kurmak olmadığını, siyasal, demokratik çözüme hazır olduklarını şöyle ifade ediyordu: “İlla ayrılmak diye bir derdimizin olmadığını sizlere de açıkça söylüyoruz. Eğer Türkiye Cumhuriyeti gelişmeyi reformlar yoluyla sağlamak istiyorsa, hazır olduğumuzu defalarca belirttik. Karşı taraf yeter ki kendine güvenip bir siyasi diyaloğa açık olsun. Mevcut sınırlar dahilinde halkların eşitlik ve özgürlüğüne yakın sonuçlar alınabilir.” ( Abdullah Öcalan, Sosyalizmde Israr İnsan Olmakta Isrardır; sayfa 98)

 

5. Araç Fetişizmini Aşmak

Hem ferdi, hem de toplumsal düzlemde en temel idealin özgürlük olduğu tartışmasızdır. Ancak tarihte de gözlemlediğimiz üzere, insan özgürlüğüne en büyük tehdidi de bu ideale ulaşmak için oluşturulan soyut veya somut araçlardan gelmektedir. Bunu teknik gelişim için de belirtebiliriz; insan hayatının kolaylaştırılması ve yapabilme gücünü arttırma amaçlı olarak tanımlayabileceğimiz teknik ilerleme, modern sanayi uygarlığında en ileri aşamaya ulaşmışken, toplum ve bireylere refah getirmediği gibi onları bu ilerlemenin bir kölesi ve nesnesi haline dönüştürmüştür. Bunu ister nesnelleşme, ister metafetişizmi, yabancılaşma veya putçuluk olarak tanımlayalım, esas sorun insanın kendi ürettiği araçlara, kurum ve kavramlara yabancılaşması ve onlara bağımlı hale gelmesidir.

Siyaset ve siyasal olan asli manada toplumsal özgürlükle ilgili kurum ve uygulamalar sistemi iken, özellikle günümüzde her zamankinden daha fazla devlete bağlanarak özgürlük ketleyici yapılara dönüşmüştür. Özgürlük hareketleri için de temel risklerden biri budur. Egemen sisteme karşı olan mücadelede, kurtuluş hareketleri bu mücadelenin araçlarını (Parti, Ordu vb.) siyasi-örgütsel formlarını, strateji ve kuramlarına kutsallık atfeder konuma geldiler. Aracın, amaca bağlı ve arızi bir oluşa sahip olduğunu unuttuğumuzda araç amacın yerine geçer, yanlış bir metafizikle kutsallaşır tıpkı putperestlikte tanrının tezahürü/aracısı kabul edilen herhangi bir nesnenin (put) giderek tanrının yerine geçmesi gibi. Bu nedenle araç, bir form değişimini kabul etmeyen mutlaklık kisvesine bürünür. Vazgeçilmez olur, onun değişimini veya geride bırakılmasını teklif etmek dahi, ihanetle eşdeğer görülür. 19. ve 20. Yüzyıl ulusal, sınıfsal veya dinsel hareketlerin çoğunluğunun temel sorunu, özgürlük, eşitlik idealleri için oluşturdukları kurumsal araçları, bu amaçtan bağımsızlaşacak derecede kutsamaları oldu.

Abdullah Öcalan’ın Özgürlük Hareketi’ni fesih kararının bu amaç-araç ikilisi bağlamında değerlendirmek gerekir. Görevini yerine getirmiş bir aracın form değişikliği (fesih de dahil) asli amaca bağlılığı bağlamında değerlendirilmelidir. Özgürlük Hareketi 20. Yüzyıl şartlarında, çift kutuplu dünya gerçekliğinde uzun süreli halk savaşı ve gerilla tarzı mücadele imkanlarının olduğu şartlarda doğmuştu. Kürt halkı ağır inkar, imha ve kültürel soykırım cenderesinde olduğu, kendisine hayat hakkı tanınmayan şartlarda mücadele etti. Halk örgütleme çalışması yürüttü. Diplomatik faaliyetlerde bulundu. 90’larda oluşan kısmi ortamda legal siyaset ayağını da yine büyük bedellerle oluşturdu ve günümüze kadar kesintisiz yürüttü.

Özgürlük Hareketi de kurulduğu andaki durumda kalmadı. Bir halk hareketi olmanın bütün veçhelerini, sancılarını yaşadı. Henüz reel sosyalizm yıkılmadan, belli düzeyde bununla yüzleşme çabaları da vardı. 95’te gerçekleşen 5. Kongrede örgütsel yapıda, programda ve sembollerde ciddi değişiklikler yaptığında, klasik sol yapılar özgürlük hareketini sosyalizmden kopmak ve sapmakla suçladılar. 99’dan sonra keskin bir örgütsel-yapısal ve zihniyet değişimini öngören paradigmatik hamle gerçekleşti. Kısmi geri çekilme, ateşkes ve PKK’nin ilk feshi ilan edildi. Devletin şiddet-inkar-imha politikasını sonlandırması halinde silahlı mücadelenin tümden sonlandırılacağı deklare edildi. Ancak devletin şiddet ve klasik inkar politikalarından vazgeçmemesi nedeniyle 2004’te Özgürlük Hareketi’nin yeniden kuruluşu ve beş seneden beri tek taraflı sürdürülen ateşkes, devletin cevap vermemesi nedeniyle askeri mücadele, meşru savunma çizgisi temelinde devam ettirildi. Bütünlüklü bir mücadele stratejisiyle birçok başarılar kazanıldı, nihayetinde inkar ve imha cenderesi kırıldı. Bugün Rojava dahil Kürt halkı çok önemli özgürlük alanları oluşturabildi.

Bu nedenle Abdullah Öcalan’ın Özgürlük Hareketi için belirttiği anlamsızlaşma ve fesih çok uzun süreli bir düşüncenin ve sürecin ürünüdür. Bir aracın bir zamandan sonra anlamsızlaştığını söylemek, onun kendi dönemi için hatalı olduğunu söylemek değildir. Fakat amaca götüren yolun merhalelerinde bu aracın görevlerini yerine getirdiğini, dönüşmesinin doğal olduğunu ifade eder. Bu durum stratejiler, kuramlar ve kavramlar için de geçerlidir.

Gerçek özgür zihin, kuram ve kurumsal yapıların amacının özgürlük ilkesine hizmet olduğunu, fetişleştirilmemesi gerektiği, her aracın zamanla değişim cesaretini göstermesi gerektiğini bilir.

 

6. Ulusal Kurtuluştan Demokratik Ulusa

27 Şubat Çağrısında birçok kesimde kafa karışıklığına yol açan konulardan biri, daha önce oldukça ön planda olan “özerklik” talebinin yanı sıra kültüralist taleplerin de anlamsızlaştığına dair vurguydu. “Sadece soyut bir demokrasi vurgusu, özerklik ve etnik kimlik eksenli taleplerin yerine ikame edilebilir mi?” sorusunu cevaplamayı beklemektedir.

Ulusal, siyasal ve inanç eksenli kimlik taleplerinin 20. Yüzyıl ve günümüzde de bu denli baskın olması, kapitalist modernite ve ulus-devletlerin toplumsal dokuyu parçalamaya dönük politikalarına bir tepki olarak değerlendirmek gerekir. Sanayi devrimi ile gelişen yeni üretim ve devasa bir kontrol-biyoiktidar aygıtına dönüşen toplumsal disiplin sistemleri, halk topluluklarının tarih boyunca kurdukları ve yaşadıkları özerklik (outonomy) ve bağımsızlıklarını (independent) büyük oranda tehdit etti ve ortadan kaldırdı. Modern döneme kadar toplumsal hayatın derinliğine etkisi bakımından oldukça sınırlı kalan devletin teknik-bilim ve yeni üretim biçimlerinin (endüstriyalizm) desteğiyle dehşetli yönetsel ve askeri zor aygıtlarına dönüşmesi, toplulukların tarihsel demokrasi geleneklerini büyük oranda sakatladı ve devlete bağladı. Her tür kimlik talebi, iktidar aygıtının tehdidiyle yüz yüze kaldı. Başta Avrupa’da, kapitalist sömürgeciliğin ve ulus-devletin yayıldığı tüm coğrafyalarda etnisiteler, inançlar, mezhepler, diller fiziki soykırımla yüz yüze kaldı. Birçoğu tarihten silindi, yüzlerce dil ortadan kayboldu. Bu tehdit nedeniyle kimliğini ve kültürünü korumak, direniş politikalarının ekseni haline geldi. Bu yüzden 20. Yüzyılda yükselişe geçen kimlik-kültür eksenli politika ve talepler, özünde bir demokrasi ve otonomi talebiydi.

Öyleyse kimlik talepleri, toplulukların modernitenin totaliter (kapitalist, sosyalist veya dinsel tandanslı) devlet ve sosyolojik inşa biçimleri tarafından bastırılmasına karşı direnmelerini ifade eder. Öyleyse (ister etnik, ister dini veya farklı formatta olsun) kimlik talepleri, toplulukların tarihsel otonomi ve bağımsızlıklarının biçimi olan doğrudan demokrasinin kurulmasını ve devletin olabildiğince sınırlanmasını ifade eder. Ancak özünde demokrasiyi barındıran kimlik talepleri, ulus-devletin karakteri nedeniyle çatışmacı bir yöne kaymak zorunda kaldı. Bu nedenle, iddialarının hilafına bir tür devlet iktidarından pay kapma ve devletli demokrasiye dönüşme riskine karşı, kimlik taleplerinin doğrudan demokrasi olarak formülleştirilmesi önem taşımaktadır. 20. Yüzyıl sitemi ve paradigması içinde şekillenmiş olan talepler, stratejiler, siyasal organizasyonlar miadını doldurmuştur ve yerini yeni paradigmaya uygun formlara bırakmak zorundadır.

Esas tutarlılık, çağın gereklerini doğru okumak, halkımızın özgürlüğü için gerekli bütün değişim ve dönüşümleri hiçbir dogmatizme saplanmadan gerçekleştirmektir. Kürt halkı, 21. Yüzyılın gerçek manada kurucu halkı olarak tarih sahnesine çıkmaktadır.

Ulusların, halkların ve inançların milliyetçi ayrışmasına karşı demokratik ve ahlaki değerlere dayalı buluşması, temel yaklaşım olmaktadır. Özgürlük hareketinin tüm bileşenlerinin önünde muazzam bir yeniden yapılanma süreci bulunmaktadır.

Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.