“Fizik, kimya ve biyoloji olgularını bir tarafa bırakalım; yalnızca bir toplumsal olgu örneği üzerinde durup yol açtığı sonuçları yalandan görelim. Pozitivizme göre ulus-devlet bir olgudur. Binlerce kurumun, milyonlarca insanın hepsi birer olgudur. Bu olgular arasındaki ilişkileri de katınca resmi tamamlanmış oluruz. Pozitivizme göre bilimsel kavramı oluşturduk demektir. Artık mutlak bir hakikatle karşı karşıyayız: ulus-devlet hakikati! Pozitivizm bu tanımlamaya bir yorum olarak bakmaz, mutlak hakikat olgusu olarak bakar. Diğer tüm toplumbilim olgularına da bu anlayışla bakar.”
Abdullah Öcalan
Toplumların hapsedilmeye çalışıldığı ulus-devlet formunu, ideolojisini ve ona karşıt konuma yerleştirdiğimiz toplumu çözümlerken, öncelikle iki temel noktada ayrışmaya gitmek gerekmektedir. Bunlardan birincisi, resmi ideolojinin entelektüelitesi iken, diğeri gayri-resmi ideolojinin en entelektüelitesidir. Her iki ideolojinin her alanda hayata geçirmeye çalıştığı paradigmaları vardır. Toplumsal paradigma ile devletsel paradigma olarak adlandırabileceğimiz bu durum sürekli olarak birbirlerine karşıt olmuşlardır.
Bu konuda entelektüeliteyi çözümlerken, özellikle kapitalist modernitenin insanı ve toplumu şimdiye ve an’a mahkum eden bilimine karşı toplumsal bilimin bütünsellik ilkesi gereğince dünü, bugünü ve yarını yekpare bir perspektifle değerlendirmek her toplum aydınının en temel görevi ve misyonudur. Bir aydın eğer olay ve olgulara bütüncül yaklaşabiliyorsa ve bunu yorumlama kapasitesine sahipse kendi kimliğinin hakkını verebilir. Aksi durumda yapacağı ve yorumlayacağı her şey bir haksızlık olarak yer edinir. Haksızlıklar yanlış algılamaya ve yanlış yorumlamaya bağlı olarak gerçekleşir. Aynı durum hakikate yakın ve doğru algılama ve yorumlama için de geçerlidir. Doğru veya yanlış algılama ve yorum, sonuçta bir tutum, davranış, kültür ve zihniyet gerektirir.
Toplum aydınları, içinde bulundukları dönemin aydınları olmakla birlikte onlar, aynı zamanda toplumun hafızasıdır. Aydınlar hem kendi döneminde yaşanan toplumsal sorunların hem de sorunsuz zeminlerin sorumluluğunu yüklenirler. Bu manada kendi dönemlerinin iyisinden, güzelinden sorumlu oldukları kadar iyi ve güzel olmayandan da sorumludurlar. Bu kimlikle hareket edenler sorunları ne kadar doğru ve yerinde tespit etme yeteneğini gösterirlerse ve bu yönlü sorunları gidermeye öncülük ederlerse toplumsal yaşam o düzeyde sorunlardan arınır.
Sümerler’de İlmiye Sınıfı
Dolayısıyla günümüzde Ortadoğu toplumlarında yaşananlardan da ister ilmiye sınıfı diyelim, ister bilim insanları veya entelektüelleri diyelim, aydın kimliğiyle kendini tanımayanların sorumluluğu küçümsenemez, görmezden gelinemez. Mevcut Ortadoğu toplumunun yaşadığı zemini, şart ve koşulları eğer sorun olarak tanımlayacaksak o zaman bunun geniş analizini de yapmak durumundayız. Çünkü her sorunun bir oluş zemini vardır ve bunlar içsel ve dışsal etkilerin sonucunda tanımlanır. Toplumsal sorun veya sorunlar dediğimiz husus, eğer doğru ve yerinde bir müdahaleyle çözüme kavuşturursa sorunlar yelpazelenmekten kurtulur ve büyümez. Fakat tersi bir durum yani sorunların üzerinde doğduğu zeminde ısrar edilmesi halinde birçok olumsuz sonuçlara yol açar. Bu anlamda toplumun demokratik yaşamının önünde her engelden sorumlu yegane kurum entelektüelite kurumudur. Sorunlu zeminin büyümesi veya kurutulması toplumun hafızası ve vicdani olarak tanımladığımız bu kurumun sorumluluğundadır. Özellikle “resmi ideolojiler” etrafında şekillenen entelektüelitenin kendisi toplumun en temel sorunu olarak öne çıkar. Çünkü resmi ideoloji bir toplumun ve onu oluşturan bütün bileşenlerinin ideolojisi değildir. Resmi ideoloji bir kesimin iktidarı, egemenliği ve hükümranlığına dayanan ve onun bütün yapıp etmelerini meşrulaştırmaya çalışan bir argümanlar entelektüelitesidir. Abdullah Öcalan, “Toplumsal barışı önleyen, savaşlara gerekçe yaratan tarihte her zaman ideolojilerin gerçek dışı savlarıdır. Bu da sürekli karşı ideolojilere, beraberinde karşı yapılanmalara yol açarak, toplumu gergin ve çatışmalı halde tutmaktır” der ve resmi ideolojileri, “İktidarın özünü oluşturan şiddeti meşrulaştırıp egemen, haklı kılmayı baş görev edinerek bir statü yaratmakta kullanılmaktadır. İster hakim, ister mahkum olsun, toplumun temel paradigmasını oluşturup tek taraflı bakış açısını egemen kılmaya çalışmakla gerçeği algılamayı dolayısıyla sağlıklı yaklaşımları engellemektedir. Olası toplumsal barış ve dayanışmayı gerçeklik özünden boşaltmaktadır” diye tanımlar.
Resmi ideolojiler, bu manada sadece kapitalist modernite döneminde ortaya çıkmış, oluşturulmuş bir kurum değildir. İlk Sümer rahip ilmiye sınıfından başlar. Temel amacı iktidarın toplum üzerindeki eşleştirme faaliyetlerini haklılandırma ve meşrulaştırmadır. Elbette ki egemenin, hükümran ve çıkar etrafında örgütlenen sınıfların toplumdaki yerini meşrulaştırmayı gerçekleştirir. Sümerlere kadar dayanan bu kurum günümüz kapitalist modernitenin egemenliğine kadar çok farklı araç ve argümanlarla varlığını sadece sürekli kılmakla kalmamış, aynı zamanda olabildiğince yetkinleşmiştir. Yoksa ilk çağ insanının kendisini köle olarak görmesini, orta çağ insanının kendisini efendisine tabi olarak görmesini ve modernite insanının tarihten, toplumsal gerçeklikten kopuk, şimdiye ve an’a mahkûm olmasını başka nasıl anlayabiliriz.
Resmi ideoloji derken bu çıkar sınıfının veya sınıflarının toplum hakikati üzerindeki meşrulaştırılmış ideolojisini kastediyoruz. İktidar ve onun biçimleri, formları bu ideoloji üzerinden geçerlilik kazanır. Kapitalist modernite döneminin iktidar formu olan ulus-devletin meşruluğu da bu kuruma yani resmi ideolojiye dayanarak gelişir.
Resmi ideolojinin karşıt kutbunda yer alan gayri-resmi ideoloji ise kavramsal olarak toplumun gerçek özünü, yaşamını ve kendisine yabancılaşmamış halini ifade eder. Bir sınıfın veya bir kesimin hükümranlığını reddeder. Bu konuda tarihten günümüze çeşitli kuramları yol ve yöntemleri vardır. Bazen karma yani her iki ayrışmadan bir bütünlük sağlayarak mücadele ederken, özellikle kapitalist sistem döneminde ona alternatif olarak kendini konumlandıran ekolojist, feminist, anarşist ve sosyalist hareketler şeklinde de öne çıkmıştır. Tarihten günümüze sürekli çeşitli akımlar ve adlanmalar halinde direniş içerisinde olmuşlardır; bazen resmi ideolojik kurumunun karakterini esneterek sistem içileşmiş, bazen kendisine zor kullanarak yenilmiş ve çoğu zaman da hükümranlığını kabul etmeyerek, direniş gösterip başarılar elde etmiştir.
Bu yönüyle hem resmi ideolojinin hem de gayri-resmi ideolojinin bir entelektüelitesi vardır. Albert Camus’un deyimiyle “zihnin kendi kendisini gözleyen hali”, her iki ideolojide de bir organizma olarak kendini var kılmıştır. İktidarın çeşitli formları olan monarşi, despotizm, diktatörlük, totalitarizm ve günümüz kapitalist modernite döneminin ulus-devleti, resmi ideolojinin kendisini sürekli olarak çoğaltmasını gösterir. Aynı şekilde iktidara karşıt olarak toplumun kendi doğası ve çevresi içerisinde kendisini sürekli var kılması ve bu yönde özgür, demokratik, komünal, eşitlikçi ve konfederalist karakterini gösterir. Eğer Albert Camus’un entelektüel kişi, şahıs için belirttiği “zihnin kendi kendisini gözleyen hali” belirlemesini genelleştirirsek, her iki ideolojinin zihnin entelektüelitesinden bahsedebiliriz. Her iki entelektüelite sürekli olarak bir bilgi ve buna dayalı bir toplumsal örgütlenme formu oluştururlar. Bu amaçla bireyler yetiştirilir, kuramlar oluşturulur, yol ve yöntemler geliştirilir ve yetkince gerçekleştirilmeye çalışılır. Her iki entelektüelite kendi kendisini oluşturur. Resmi ideolojideki bireyin karakteri her döneme göre farklılık gösterse de esasta toplum üzerinde hükümranlık sistemini meşrulaştırmaktan başka bir misyonu ve işlevi yoktur. Bütün bağlarıyla sistemin şovenist yapılanmasını meşrulaştırmaya çalışır. Her döneme göre bir rol verilir. Bu rolünü ne kadar yetkince yerine getirirse o düzeyde değer kazanır, o düzeyde her yerde gösterilir. Tereddütte düştüğünde ya da istenildiğinde kendisinin ansızın değersizleştiği, kaldırılıp bir köşeye atıldığı durumlar yaşanır. Bir süs çiçeği gibidir, her zaman canlı görünebilir ama esasında yapaydır; ne havaya, ne suya, ne de toprağa ihtiyacı vardır. Çünkü resmi ideoloji dediğimiz sapak entelektüelitenin kendisi başka bir fikir, düşünce ve eylem kabul etmez. Belki görece ılımlı olarak tanımlayabileceğimiz bazı dönemler yaşanır fakat resmi ideolojinin değiştirilmesi veya varlığına karşı eylemler dizisi oluştuğunda bütün yapay argümanlarıyla saldırıya geçer ve “savaşlara gerekçe yaratan” bir hal alır.
“Devlet gücünün zihniyeti her zaman güçlü örgütlenmiştir. Küçümsenemez. Bu zihniyeti kuşatmadan başarılı bir çıkış, çözüm geliştirilemez” der Abdullah Öcalan. Bu anlamda resmi ideolojiyi küçümsememek gerekir. İkna gücü ve inandırma kabiliyetini çok etkili kullanır. Sanıldığı gibi ikna kolay kolay sağlanan bir durum değildir. İkna için gerekçeler öncelikle inandırıcı olması ve toplumun belirlenen amaca inandırılması gerekir. Sümerler dönemindeki rahibin yaptığı ikna, inandırma ve meşrulaştırma mesleği günümüzde yüzlerce “rahip” ile gerçekleştirilir. Bir ordunun yapamayacağını düşünsel anlamda analitik akla dayalı bu zihin yapar. Çünkü toplum gibi esnek zekaya sahip bir dua ikna edilmedikçe hiçbir şeye razı gelmez, derhal karşıt bir konumda yer alır ve var olanın değiştirilmesi için mücadele eder. Çünkü toplumlar, bu tür sistemlere uzun süre dahil olma ve kabul etme bünyelerine sahip değillerdir.
Gayri-resmi ideoloji olarak tanımladığımız toplumun demokratik, özgürlükçü, komünal ve eşitlikçi karakteri hep bir direniş içinde olmakla aynı zamanda kendini gözlemleyen bir zihin olarak da sürekli kendi bireylerini, toplumsal modellerini, öncülerini, akademisyen ve entelektüellerini inşa etmiştir. Sümer döneminin ana tanrıça kültüründen günümüze kadar çeşitli argümanlarla, yol ve yöntemlerle topluma öncülük etmiş ve insanlığı, resmi ideolojinin tüm düşünsel, zihinsel ve zora dayalı uygulamalarına karşı savunmuştur. Bizler bu yönüyle gayri-resmi ideoloji yazılmayan, daha doğrusu yazdırılmayan tarihte ararız. Dolayısıyla resmi projenin tarihi belgelerinin alt metinlerinde üstü örtülü, horlanan, en kötü adlandırmalarla öcüleştirilenleri keşfederiz ve gerçek hakikatini anlamaya ve algılamaya çalışırız. Gayri-resmi ideoloji bu manada insanlığı savunma ve koruma entelektüelitesidir. İnsan toplumunun kendisidir ve esasen insanın ve toplumun kendi kendisini bütünleştirme tanımlarına ve yorumlarına karşı her alanda savunmasını ifade eder. Resmi ideoloji bunun antitezi yani doğal, komünal, özgürlükçü, demokratik ve eşitlikçi karşıtlığıyla şekillenmiştir. “O”nun özü topluma ve insanlığa karşı bir kesimin hükümranlığıdır.
Ulus-Devlet Hakikati
Toplumlar kendi yaşamlarını düzenlemek için her zaman bir forma ve sisteme ihtiyaç duymuşlardır. Her döneme göre bu form ve sistem kendini yenilemiş, genişletmiş ve farklı ihtiyaçlar temelinde yeniden düzenlemiştir. Resmi doğuş kurumunun müdahalesi olmayan dönemlerde doğal seyri halinde gelişen bu yenilenme kapsayıcı, demokratik ve komünal olarak şekillenir. Fakat bu kurumun müdahale ettiği ya da müdahil olduğu dönemlerde gayri-meşru sistemler inşa edilir. Bu konuda kapitalist sistemin doğuş aşaması olan merkantilizm yani ticari kapitalizm dönemine baktığımızda toplumun zorla dahil edilmek istendiği form ulus-devlet formudur. Deli gömleği misalidir. Bir “olgu” olarak bu dönemde öne çıkan ulus genellikle dil, kültür ve tarihi ortak olan, aynı toprak parçası üzerinde yaşayan, ortak pazarı ve siyasal bir yönetimi olan halkları tanımlamak için kullanılan bir kavramdır. Ulustan önce olan kavim formunu, Abdullah Öcalan Ortadoğu toplumlarının diliyle “Kavmin ulustan farkı, pazar ve politikanın henüz gelişmemiş olmasına dayanır” diyerek, kavim ve ulus farkını ortaya koyar. Bu yönüyle ulus tanımlamasına bakıldığında esasen ortak pazar ve politikaya yani sermaye tekellerini ve bunun yönetimi temelinde geliştirilen bir form olduğu ortaya çıkar, dolayısıyla iktidar ve sermaye tekellerine bağlı olarak gelişir. Elbette ki toplumsal bir form olarak “ulus”u yadırgamıyoruz. Burada kastettiğimiz esas konu ulusa resmi ideoloji entelektüelitesince yüklenen anlamdır. Bu anlamda ortak pazar ve politikadan kasıt bir toplumda bulunan çeşitli güçlerin uzlaşması ve sözleşmesidir. Bu, iktidarın devlet ve ulus-devlet olarak kendini somutlaştırmasını ifade eder ki, “devletin varlığı için zorunlu olan üyeler sırasıyla insan topluluğu, ülke ya da toprak bütünlüğü ve egemenliktir.” Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere dilin, kültürün, tarihin pek bir önemi yoktur. Bir devlet için belirli sınırlar içerisinde hükmedebilecek bir insan topluluğu ve sermaye akışının engellenmesi yeterlidir. Abdullah Öcalan, iktidar, devlet ve ulus-devlet konularında bir külliyat niteliğinde değerlendirme ve analizlerde bulunmuştur. Çağın bu yapılanmasını tanımlarken herkesin kendisini ulus-devletin sahibi olarak gördüğü yer ve zamanda, O ulusun devleti değil de devletin ulusu olduğunu belirtir. Yani ulusların devleti olmaz, ulusların olsa olsa demokratik, komün ve herkesin kendi yaşamını inşa ettiği ortak demokratik yönetimleri ve otoriteleri olur. Bir halkın yararına olan şeyin başkasının zararını olmayan yönetimleri ve toplumsal formları olur. Resmi ideolojinin ulus-devlet formu ve gayri-resmi ideolojinin demokratik ulus formu temel tanımlamalarda böyle açığa çıkar. Biri bir kesime dayanırken, diğeri toplumun tüm bileşenlerine dayanır.
Bu anlamda özellikle Ortadoğu devletlerine bakıldığında resmi ideolojinin tekçiliğine dayandıkları çok rahatlıkla görülebilir. Homojen bir toplumun yaratılması ulus-devlet şahsında iktidarın ve sermaye tekellerinin varlığını garantiye almasını ifade eder. Toplum yapısı ise doğası gereği heterojendir.
Dünyanın her yerinde ulus-devletlerin doğuşunda inşa süreçlerine bakıldığında bu çok rahatlıkla görülecektir. Aslında tarihin modern Sargon’u olan Adolf Hitler’in ve Nazizm’in karşıtlığını yaparak, ama Adolf Hitler’in sloganını hayata geçirme endeksli yapılardır. Bu tekçiliği anti-toplumsallık karakterinden kaynaklanır ki toplumsal kutsallık dediğimiz olgunun parçalanması ve yok edilmesi anlamına gelir. Bu nedenle ulus-devlet tanımlamasını tersine çevirerek devlet-ulusu demek daha aydınlatıcı olacaktır.
Ulus-devlet, günümüz Ortadoğusunda ve özelde de Suriye’de yaşananlardan görüldüğü üzere toplumlara ve topluluklara giydirilmeye çalışılan deli gömleğidir. 2011’de Kuzey Afrika’da başlayıp Suriye’ye kadar gelen süreç toplumların bu deli gömleğini yırtıp atma ve kendi dualarını yaşama mücadelesidir. Bütün tektipleştirici, yapaylaştırıcı, robotlaştırıcı ve mekanikleştirici uygulamalara karşı mücadele ve kurtuluş sürecidir. Dolayısıyla anlamsızlaştırmaya karşı verilen mücadele ve başkaldırı olarak adlandırılmalıdır.
“Hakikat, hareket halindeki anlamlı yaşamdır” der Abdullah Öcalan. Ulus-devletler bu anlamda hareketi kısıtlayan, eylemsel toplumu, başka bir ifadeyle toplumların çoğulcu, komünal ve özgürlük dinamizmini yok etmeye hedefli güdümlü bir füzedir. Aksi taktirde her karşı söylemi, her muhalif eylemi bastırmaya çalışmaz ve bu amaçla başvurulacak her yöntemi meşrulaştırmaz. Bu durumda yarattığı, ürettiği kitleleri harekete geçirdiğinde-askeriyeden bürokrasiye, politikacıdan ekonomistine kadar-şovenist bir tarzda yok olma, imha olma korkusu üzerinden her türlü söyleme başvurarak bir algı yönetiminde bulunur. Bu amaçla kısa, orta ve uzun vadeli yönelim programları oluşturarak, güdümlü bir tepki topluluğu veya kitlesini oluşturur. İnsan algısının işlevsizleştiği bir ortamda doğal olarak sağlıklı düşünme ve muhasebe yeteneği de körelir. Bu hususta ulus-devletin yaratmak istediği insan ve toplum tipolojisi sağlıksız, tek yönlü ve monolitiktir. Ortadoğu özelinde bu çok daha şeffaf bir şekilde gözle görünür niteliktedir. Ortadoğu insanının sıradan bir köylüsünden en tanınan bilim insanına kadar bu düzeyde vasıfsız ve niteliksiz, üretimden kopuk, yeniyi yaratma gücünden yoksun olması ulus-devlet mekanizmasının düşünce dünyasından kendini koparmamasıyla ilgilidir.
Entelektüelite kurumunu eleştirirken tam da bu düşünce dünyasından bahsediyoruz. Çünkü ulus-devlet insanın, toplumun ve toplulukların öncelikli olarak zihnine, bilincine ve düşünce sistematiğine konulan sınırdır. Sınırlamanın öncelikle zihniyete yerleştirilmesi gerekiyor ki sistem kendisini yönetebilsin. Bu çok stratejik bir denklem olarak kurgulanır. Tarih buna göre yeniden yorumlanır ve örneğin bir halkı etrafındaki bütün halklardan soyutlayarak onu bütün ilişki ve diyaloglarından alıkoyar. Tek kişilik buradan başlar. Bunun bilimi, sosyolojisi, felsefesi, ekonomisi, siyasal çok yönlü argümanlarla yapılır; toplum bu argümanlarla cendereye alınarak soyutlanır. Bir entelektüel sınıfı oluşturulur ve her şey bunlar aracılığıyla topluma taşınılır. İşte bahsettiğimiz resmi ideolojinin entelektüelitesinin görevi, bir tarih, bir düşünme biçimi oluşturma ve ulus-devleti olabildiğince yüceltmedir. Bütün toplumsal sorunların üstü bu çarpık yücelik ve kutsallıklarla örtülür. İnsanı, toplumu ve toplulukları bu soyut zeminler üzerinden yürütmeye çalışır.
Son olarak başta da belirttiğimiz entelektüelite kurumu tam da bu durumdan kesinlikle sorumludur. Özellikle gayri-resmi ideolojinin entelektüelitesi, zihniyet düzeyinde karşıtı olduğu entelektüeliteyi aşamadığı için ve buna göre bir sistem inşa edemediği için sorumluluğu başattır. O yüzden başka bir tartışma konusu olabilecek şu üç hususu vurgulayarak bitirelim: Birincisi, reel sosyalist perspektif; ikincisi, sekter, dinci, muhafazakâr perspektif; üçüncüsü, liberalist Avrupayi perspektifleri geniş ve kapsayıcı olarak çözümlememiz gerekmektedir. Her üç perspektifin sorunlara kaynaklı teşkil ettiğini, sorunları büyüttüğünü toplumların eylemli ve dinamik halini parçaladığını belirtmekte fayda vardır.
Yoruma kapalı.