Düşünce ve Kuram Dergisi

Halklar, Etnisiteler Ve Ulus-Devlet

Ali Kalık

Felsefik olarak bu tartışma devletin kökeni, başlangıcı sorunudur. Devletin köken sorunu aynı zamanda yasaların ve tüm toplumun resmi kurumların köken sorunudur. Bu sorun “devletin ne olduğu sorunuyla da ilgilidir. Çünkü felsefede bir şeyin ne olduğu sorusu kaçınılmaz olarak o şeyin ne için olduğu sorusuyla ilgilidir. O hâlde “devlet nedir?” sorusu devletin ne için var olduğuyla ilgili olarak yanıtlanır. Bu da devletin varlık nedeninin sorulmasından başka bir şey değildir. Devletin varlık  nedeni – temeli  devletin ne amaçla var olduğunun bilgisel bir açıklamasını vermektir. Başka bir deyişle devletin var oluşunun hangi mantıksal-bilgisel temellere dayandığının açıklanması ve temellendirilmesidir.  Aynı sorun ve sorgulamayı ulus ve ulus-devlet  ve etnisite içinde yapmak mümkündür.

Tartışmayı biraz görünür kılmak açısından “Etnisite, Ulus ve Ulus-devlet “ kavramlarına göz atmakta fayda var. PKK Lideri Abdullah Öcalan Sümer Rahip Devletinden Halk Cumhuriyetine Doğru kitabında toplumu; insan türünün araç yaratarak ve bilinçlice ortak yaşama yürümeyi esas alan hemcinsleriyle birleşip kendisine en yakın hayvandan kopması olarak tarif eder. Toplumsallaşmanın asıl varlık nedeni maddi yaşamı devam etmek için ortak bir güvenlik yaratmak ve üretime geçmektir. Doğal toplumların en belirgin özelliği sınıfsız, hiyerarşisiz, herhangi bir toplumsal grubun imtiyaz sahibi olmadığı özgürlük ve eşitlik karakteridir. Doğal işbölümü, komünal üretim ve tüketim ilişkileri hakimdir.

Zamanla artık ürün oluşması ve dış saldırı tehlikeleri ile birlikte gelişkin aşiret bilincine geçiş devam etmiştir. Aşiretlerde devlet olgusu oluşmamış, daha çok aşiretler arası konfederal birleşmeler söz konusudur. Kürtlerin oluşturduğu Hurriler, Gutiler, Kassitler, Mitaniler, Nairiler bu konfederal birleşmelere örnek gösterilebilir. Yine Urartular ve Medler için de yarı devlet yarı konfederal birleşme diyebiliriz.  Aşiret yapılanmasında her ne kadar devlet yoksa da devletli yapıların aşiretler içerisinde ruşeym halinde doğduğunu söylemek yanlış olmaz. Devletli yapılar oluştukça kabile yapısı ve aşiretçilik yerini kavim ve milliyet anlayışına bırakır.

Ulus formunun oluşumu doğal evrim sonucu gelişse de burjuvazinin saptırmasına uğrar ve ulus-devlet modeli kurulur. Özünde bu ulus sosyolojisinin gasp edilmesidir.  Ulus olma bilinciyle sosyolojik bir olgu olarak ulusal bağların gelişmesi, yeni toplumun temel bir özelliği olmaktadır. Ulusta temel aidiyet duygusu, aynı dinden olma yerini aynı ulustan olmaya doğru kaymıştır. Dinsel bağlar ikinci plana düşer, ulusal bağlar öne geçer. Ulus-devlet modeliyle din fanatizminin yerini ulusal fanatizm olan milliyetçiliğe bırakacaktır. Ulusal gelişme; feodal çitleri kırma, ortaçağın ümmet anlayışını zayıflatma, bunların yerine ulusal pazarı, ortak tarih ve kültür bilincini geliştirmede dönüştürücü bir rol oynamıştır. Bunda kapitalist üretim tarzının etkisi vardır. Fakat milliyetçiliğe kayıp adeta yeni bir din biçimine bürününce gericileşmiştir. Şoven ulusçuluk, gerçeklere ve diğer halklara karşı gerçekçi olmayan bir üstünlük anlayışıyla yeni düşmanlıkların temelini atmıştır. Eskinin din ve mezhep savaşlarının yerini ulusal savaşlar almıştır. Ulus olgusuyla birlikte gelişen bir eğilim de ulusal devlet anlayışıdır.

Ulusal-devlet, özünde olmayan bir olgudur. Nasıl tüm toplumun devleti olmazsa, tüm ulusun devleti de olunamaz. Devlet daha çok ekonomik ve sosyal olarak yönetici konumda olan sınıfın damgasını taşımaktadır. Çıkar ayrışmaları keskinleştikçe, devlet ulusal olmaktan çıkar, hakim sınıfın çıkar ve baskı aracına dönüşür.  Devletin nasıl bir hakim sınıfın çıkar ve baskı aracına dönüştüğünü yakın tarihte çarpıcı örneklerini görmek mümkündür: Osmanlının dağılma sürecinde verilen kurtuluş savaşını Kürtler ve Türklerin beraber verdiği tartışma götürmez olduğu bir gerçektir. Cumhuriyetin kuruluşu ilkeleri ve ilk anayasası her ne kadar ileri adımlar taşısa da zamanla devleti elinde bulunduranların baskı aracı haline dönüşmüş, tekçi zihniyet ile harmanlanarak tek dil, tek millet ve tek devlet gibi absürt bir hal almıştır. Tekçi zihniyet aynı coğrafyada yaşayan diğer halkların her türlü haklarını yok saymış ve daha ileri giderek asimilasyon politikaları  ve katletme yollarına sapmıştır. Yine günümüzde Ortadoğu ülkeleri adeta kan gölüne dönmüş iç savaşlar ile yerle yeksan olmuş durumdadır. Irak, Suriye, Lübnan, Mısır ve en son Azerbaycan ve Ermenistan da olanlar bize ulus-devletlerin gelebilecek son noktalarının ne olabileceğini açıkça göstermektedir.

Bütün bu karmaşa ve kaos içerisinde Rojava”da yaşanan pratik, ulus-devlet milliyetçiliğine sapmadan üçüncü bir yol olabilme ihtimali umudunu tüm ezilen ve yok sayılan halklarda yeşertmiştir. Pratik içerisinde eksikler olsa da halkların birlikte yaşama umut ve arzusu, yok etme değil yaşatma, geliştirme, her dilin, kültürün, cinsiyetin eşit temsili ve statüsünün kabulü ile Ortadoğu’da doğal toplumun nüvelerine yeniden dönüşün ayak izlerine rastlıyoruz. Dünyanın küreselleştiği, teknolojinin ve bilimin ışık hızı ile yarıştığı bu çağda azınlıkların ve etnisitelerin devletsiz yaşamaları ya da devleti reddetmeleri bir ütopya gibi gelse de, dünyada devletsiz yaşamlarını sürdüren sayısız azınlık grupların olduğu açıktır. Kuşkusuz bu halklar her an yok olma tehlikesi altında varlıklarını devam ettirmektedirler. Yeryüzünde  Devletli sistemler varlıklarını belki de bir müddet daha sürdüreceklerdir. Ancak  bu düzende devletlerin, inkar ve imha politikalarına karşı nasıl nasıl bir mücadele içerisinde olması gerektiği konusu ve bu mücadelenin devletli sitem var oldukça devam edeceği tartışılan konular arasındadır.

 

Devletsiz toplumlar

Son yıllarda bağımsızlık referandumu ile gündeme gelen ve “devletsiz” olarak varlığını devam ettiren haklardan Katalanların tarihi çok dikkat çekicidir. Tam net olmamakla beraber Katalanların tarihi M.Ö. 10.000 yıllarına dayanır. Katalonya’nın bilinen en eski halkı İberlerdir.  Berberi, Bask, Kelt, Grek ve Kartacalı denizcilerin ve kabilelerin bölgeye ilk yerleşimi yine M.Ö. 10.000 ile 8000 yılları arasına denk gelir. M.Ö. 218 – M.S.300 yılları arasında Roma hakimiyetine geçer. M.S 400 lerde Vizigotların işgaline uğrar. M.S. 711’de Emevilerin işgali ile 84 yıl Emevilerin (Müslümanlar ) hakimiyetinde kalır. M.S 878‘de Müslümanların Fransa’ya geçmesini önlemek amacı ile Barselona Kontlukları oluşturulur. Bu aynı zamanda 500 yıl sürecek olan bu günkü Katalonya’nın  yapı taşıdır. 1352 yılında Katalan parlamentosunun ilk adımı sayılabilecek “generalitat” kurulur.  1640 yılında 19 yıl süren İspanya-Fransa savaşında “Orak Savaşı”  Katalonya’nın kuzeyi Fransa’ya verilir. 1714 yılında İspanya Kralı V.Felipe tarafından Katalan yasaları iptal edilir ve Katalanca yasaklanır. 1793 yılında Fransız işgali altında kalır ve 1814’te Fransız ordusu Katalonya’dan çıkarılır. 1923 yılında Diktatör Miguel Primo de Rivera tarafından Katalanca ikinci kez yasaklanır. 1931-34 İlk defa İspanya’dan özerklik statüsü alır. 1939-75 General Franco diktatörlüğü sırasında Katalanca tekrar yasaklanır. 1977-1979 Katalan Parlamento tekrar kurulur ve özerkliğini ilan eder. Kronolojik olarak sıralama yaptığımızda sadece rakamlardan ibaret olan Katalanların tarihi, her işgal, yönetim değişikliği ve diktatörlük dönemlerinde sayısız asimilasyon, baskı ve soykırım tarihi olmaktadır. Bu aynı zamanda Katalanlarının zorlu direnişlerin tarihi de olmaktadır.  Bir halkın  işgal, soykırım ve asimilasyona rağmen hala varlığını sürdürüyor olması belki de doğal toplum köklerinden aldığı güçtür.  Yine dünyada Tamiller, Tatarlar, Keşmirliler, Afrikanerler, Basklar, Aborjinler, Lazlar, Süryaniler, Romanlar ve daha adını sayamadığımız birçok halklar halen devletsiz olarak yaşamlarını devam ettirmektedir.

 

Devletsiz yaşama dair

O halde genelde tüm azınlıklar ve özelde Kürt halkı nasıl bir yol izleyecektir. Azınlıklar ortak normlar altında yaşayacaksa azınlıkların kendi zihniyet ve duygu dünyalarını oluşturmalarına ve kendilerini farklılıkları temelinde ulusal bir toplum haline getirmelerine saygı gösterilmeli, bunun için gerekli olan düşünce ve ifade özgürlüğünü mutlaka anayasal güvenceye alınmalıdır. Ortak ulus olmanın yolu düşünce ve ifade özgürlüğüne tam bağlılıktan geçer. Toplumsal varoluşun yeniden düzenlenmesi yani bedensel oluşunu da demokratik özerklik ile sağlanabilir.  Demokratik ulusu Öcalan; geniş ve dar anlamda iki boyutlu olarak tarif eder. Geniş anlamda demokratik özerklik boyutları ; kültürel, ekonomik , sosyal, hukuki, diplomatik ve diğer boyutlar diye tarif ederken, dar anlamda demokratik özerkliği siyasi boyut olarak tarif eder. Egemen ulus-devletler genelde demokratik özerkliği kabul etmezler. Kürtler açısında da ulus-devletlerle uzlaşmanın temelinde demokratik özerkliğin kabulü yatar. Demokratik özerklik hakim ulus-devletler ile aynı çatı altında yaşamanın asgari koşulu olarak tanımlanabilir.

Demokratik özerkliği hayata geçirmek için iki türlü yol uygulanabilir. Bunlardan biri egemen ulus-devletler ile asgari müştereklerde uzlaşmayı esas alır. Halkların kültürel ve toplumsal miraslarına saygı gösterilir. Kendini ifade etme ve örgütlenme özgürlüklerini vazgeçilmez temel anayasal haklardan sayar. Başlıca koşul egemen ulus-devletin her türlü inkar ve imha politikalarından vazgeçmesi, ezilen ulusun da kendi öz ulus-devletçiliğini kurma fikrini terk etmesinden geçer. İkinci bir yol olarak ulus-devletler ile uzlaşmaya dayalı olmayan, kendi projelerini tek taraflı olarak pratikleştirmektir. İkinci yolda uzlaşma olmadığından egemen ulus-devletlerin saldırıları, kan ve şiddet artacağından kendi öz savunmasını esas alan bir yol yöntem seçilmelidir. Dolayısı ile azınlıklar kendi demokratik öz boyutlarını sağlayıncaya kadar bir savaşın içerisinde kalacaklardır.

Kürt öznelinde bu inkar ve imha durumu Özgürlük Hareketinin Kürt sorununu görünür kılma mücadelesi ile başlamıştır. Başlangıçta Kürt realitesinin inkarı varlık sorununu gündeme getirmiş ve Özgürlük Hareketi de ideolojik argümanlar ile sorunun varlığını kanıtlamaya çalışmıştır. İnkar ve imha politikalarında ısrar devam ettikçe ve politik çözümsüzlük derinleşince devrimci halk savaşını  başlatma dışında yol kalmamıştır. Bu durumda Özgürlük Hareketi ya tasfiye olacak ya da direnecekti. Kürt olgusunun ideolojik sorun olmaktan çıkıp  savaş sorunu olmasının altında yatan temel neden bu inkar ve imha politikasının 12 Eylül faşist darbesi ile birlikte açık terör haline gelmesidir. Kürdistan 21. Yüzyılda devrim ve karşı devriminin merkezi haline gelmiştir. Kürt sorunu söz konusu olduğunda soykırıma varan uygulamalara yol açan ulus-devlet sorunun başat kaynağı haline gelmiştir artık. Daha da ileri giderek bu ulus-devlet anlayışı kapitalist modernitenin bile başına bela olmaya başlamıştır. Bu anlamda demokratik çözüm, ulus- devlet dışında toplumun demokratikleşmesidir diyebiliriz. Değişim ve dönüşüm demokratik ulus inşası, yerel demokrasi ve demokrasi kültürünün tüm toplumsal alanlarda geliştirilmesi ile mümkündür.

Kürtler, azınlık ve etnisiteler için demokratik ulus inşası  için, pratik açıdan üzerinde dönüşüm ve yoğunlaşmayı gerektiren varlık ve özgür yaşamın yeni tarihsel ve toplumsal ifadesidir. Kendisini aşk derecesinde adamayı gerekli kılar. Burada demokratik ulus inşaasının ne zaman sona ereceği sorusu artık anlamını yitiren bir konudur. İnsanlık var oldukça ilerleyecek ve gelişecek  bir inşadır diyebiliriz. Evrenin durmaksızın kendini var edip geliştirmesi gibi insanında kendini özgür irade ve bilinç ile var edip gelişmesi söz konusudur.  Son söz olarak azınlıklar ve etnisiteler için devletin reddi mümkündür. Ulus-devlet ile mücadele soluksuz devam edecektir.

Bunları da beğenebilirsin