Düşünce ve Kuram Dergisi

Halkların Öz Savunması Bağlamında Demokratik Hukuk Tartışmaları

Ekin Yeter

 

Abdullah Öcalan tarafından gerçekleştirilen Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı ve ardından yaşanan gelişmeler yüzyılı aşkın bir süredir dört parça Kürdistan’da bütün yakıcılığıyla devam eden Kürt sorunun barışçıl ve demokratik bir biçimde çözülmesi için yeniden kapı araladı.

Kürt Özgürlük Hareketi tarafından ulusal kurtuluş savaş stratejisinin bırakılması ile birlikte  politik program “demokratik toplum”, programın stratejisi ise “demokratik siyaset” olarak ifade edilmekte. Demokratik siyaset stratejisi kapsamında her türlü bilinçlendirme, eğitim, örgütlenme, propaganda, eylemsellik zemininin devlet mekanizması tarafından tanınması ve bu çerçevede askeri savaş yönteminden uzaklaşılmasının altı çizilmekte. Demokratik siyaset stratejisinin taktiği ise hukuk olarak ifa edilmekte. Bu durum devletlerle yürütülecek müzakereler sonucunda istisna hukuk rejiminin, antidemokratik yasaların reformlar gerçekleştirilerek demokratik değişim ve dönüşümünün sağlanması ile, üzerinde yaşadığımız coğrafyada halkların, kimliklerin, inançların, cinsiyetlerin ve ekolojinin birlikte yaşayabileceği eşit ve özgür koşulları inşa etme fırsatı geliştiğini göstermektedir.

Geçmişe dönüp baktığımızda daha önceki diyalog ve müzakere süreçlerinde de demokratik uzlaşı, özgür siyaset ve evrensel hukuk üçlü sacayağı üzerinde demokratik siyaseti geliştirme ilkesinin altı çizilmekteydi. Bu kapsamda evrensel ve bütünsel hukuk perspektifinin demokratik siyasetin geliştirilebilmesi ve demokratik toplumun inşasındaki hayati rolünün aslında yeni bir durum olmadığı anlaşılmaktadır. Ancak  daha önceki süreçlerin tıkanması, demokratik toplum inşası ve kurumlaşması noktasında ilerleme sağlanamamış olunmasında özeleştirel yaklaşmakta fayda vardır. Meselenin özünün binlerce yıllık devletli uygarlık sistemini dönüştürmek olduğu gerçeğinden hareketle, siyasetteki ve hukuktaki demokratik değişim ve dönüşümü, bütünsel hukukun halklar için öz savunma olması boyutunu tartışmaların merkezine koymak, Kürt halkı başta olmak üzere ezilen ve sömürülen tüm halkların tarih boyunca geliştirdiği itiraz kültürünün, devletli uygarlığa karşı ise komünalite mücadelesinin önemli bir parçası/devamı olarak tanımlayarak sahiplenmek tarihi inşa fırsatına katkı sunmayı sağlayabilir.

 

Hukukun Demokratik Değişimi

Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.”  diyerek Herakleitos evrendeki her şeyin sürekli bir değişim ve dönüşüm halinde olduğunu savunmuştur. Abdullah Öcalan ise bunu yetersiz görmüş ve “Evrende değişmeyen tek şey değişim ve dönüşümdür” biçiminde formüle etmiş, evrensel hakikati ve çeşitliliği ifade etmek açısından “değişim ve dönüşüm” yasasını birinci hakikat olarak belirlemiştir.  Birinci doğa olan “fiziki doğadaki” bu hakikat, ikinci doğa olan ve insana dayalı gelişen “toplumsal doğa” açısından nasıl ele alınabilir sorusu önemlidir. İkinci doğada evrenden ve doğadan daha farklı olarak düşünsellik ve zihin odaklı bir toplumsallık gelişse de geliştirilen teori ve diyalektik değişiklik ile evrendeki ve doğadaki yok olmama halinin toplum için de değerlendirilmesi söz konusudur. Bu durum nasıl ki doğada çelişki devreye girince dönüşüm oluyorsa, toplumsal işleyişte de çelişkilerin varlığının toplumsallığı dönüştürmesi hali olarak yorumlanabilir. Bunun yanı sıra toplumsal dönüşümün çeşitliliği zenginleştireceği yorumu da çıkarılabilir.

Abdullah Öcalan’ın “Demokratik ulus kavramını doğanın ve düşüncenin diyalektiğine dayanarak ortaya çıkardık.” değerlendirmesi bu konu bazında muazzam bir örnektir. Demokratik ulusu özgürlüğe imkan tanıyan bir kavram olarak ele alıyor, farklılıkların kendini özgürce ifade edebilmesi, savaş sürecinin yarattığı çelişki ile toplumsal mücadele diyalektiğinin vardığı menzil olarak açıklıyor.

Burada hakikat rejimi kavramına bir parantez açmak gerekir. İnsan toplumsallığında tarihin her döneminde hakikat arayışçılığının var olduğu su götürmez bir gerçekliktir. Mitoloji, din, felsefe, bilim bu arayışlara cevap olarak doğmuştur. Hakikat özü itibariyle, toplumsal yapı, anlamsallık ve bütünsellik ile ilişkili, dinamik ve sürekli yeniden inşa edilen bir olgudur. Ancak kapitalist modernitenin pozitivist bilimsel yöntemlere sıkışıp kalması, bilgi-iktidar ilişkileri, iktidar ilişkilerinin doğurduğu devlet mekanizması gibi siyasal örgütlenme biçimleri, yönetim şekilleri ve inşa edilen hukuk gibi yönetme aygıtları, baskı ve gözetleme mekanizmaları ile mutlak, dogmatik, tahakkümcü, hiyerarşik bir anlayış yerleştirilmiştir. Bu anlayışın hukuk alanı başta olmak üzere siyasal, ekonomik, sosyal kültürel ve ekolojik tüm alanlarda her gün yeniden üretilmesi ile kapitalist modernitenin birçok alanda sürdürülemezlik sınırlarına dayanmış olması demokratik modernite perspektifiyle yeni bir hakikat rejimine ihtiyaç duyulmasına neden olmuştur.

Evrende mutlak ve dogmatik hakikat olmadığı gibi, toplumsal olarak ta mutlak ve dogmatik hakikat anlayışının reddedilmesi, tek tipçi, hiyerarşik ve tahakkümcü yaklaşımların sorgulanması ve bu yaklaşımlara karşı çoğulcu, yorumlayıcı, ilişkisel  ve birleştirici bir hakikat arayışının esas alınması, pozitivist bilimsel yöntemin sınırları ve iktidarla ilişkisinin sorgulanması, doğa-insan, özne-nesne ilişkisinin eşitlik ve karşılıklılık temelinde yeniden tanımlanması hakikat rejimi bakımından esaslı noktalardır. Bütün sorgulamalar ile geliştirilecek demokratik modernite hakikat rejimi anlayışının hukuk alanı başta olmak üzere siyasal, ekonomik, sosyal kültürel ve ekolojik tüm alanlar için hayati bir önemi vardır. Ancak böyle bir hakikat rejimi ile ele alınırsa hukukun devlet merkezli, erkek egemen ve pozitivist karakteri sorgulanabilir ve yerine demokratik, toplumsal ve kadın özgürlükçü bir hukuk yaklaşımının ikame edilmesi tartışılabilir.

 

Hukuk Sisteminin Karakteristiği

Hukuk kavramı etimolojik köken olarak, Arapça “hak” kelimesinin çoğulu olarak Türkçe diline geçmiştir. Ancak tarihteki ilk hukuk kurallarının toplumun haklarını korumak için değil, şehir devletlerinde topluma karşı devletin haklarının korunması ekseninde ortaya çıktığını görmekteyiz.

Hukuku tanımlarken devlet mekanizmasını öncelikli olarak değerlendirmek gerekir. Liberal devlet anlayışı devleti toplum sözleşmesi oluşturulurken “tarafsız” olarak ele alır. Ona göre devlet bireylerin özgürlüğünü güvence altına almak, bireylerin hak ve özgürlüklerini korumak için vardır. Sınırları belli olmayan özgürlük ve çatışma halinin toplum için yıkıcı olduğunu öne sürerek devleti ve oluşturulan bir kurallar bütününü gerekli görür. Rousseau’nun “toplum sözleşmesi” kavramı da bu yıkıcı durumdan ve kaostan düzen çıkarma fikrine dönüktür.

Klasik liberal devlet anlayışından sıyrıldığımızda; insanlığın tarih boyunca yaşamı en doğru ve güzel şekilde örmek ve toplumun kendini sürdürmesi için gerekli her şeyi ortak bir toplumsal akılla birikim haline getirdiğini ve bir kolektif-politik hafızayı yani “ahlak”ı oluşturduğunu, devletçi sistemden önce çok uzun süre bu kolektif-politik hafıza ile toplumsal işleyişin sürdürüldüğünü, sermaye ve iktidar tekeli olmadan toplumun doğal halinin ise ahlaki ve politik toplum olduğunu görürüz. Bu kolektif politik hafıza kadın etrafında gelişen ilk toplumsallaşmadan itibaren geçerli olmuştur. “Adalet” kavramının birçok dilde kadınlara verilen bir isim veya dişil bir kavram olması iyi bir örnektir. Kürtçe’nin Kurmanci lehçesinde de “Dad” kelimesi adalet demektir, “Dadi”, “Dade”, “Dayik” ise anne demektir. Bu da kadim dil grubu olan Aryenik dillerdeki adalet ve kadın ilişkisi için önemli bir örnektir.

Devletli uygarlık sisteminin kendini kurumlaştırması safhasında hukuk ve ahlak arasındaki bağın kopartılarak, toplumsal ahlakın yerine asıl işlevi iktidarı pekiştirmek olan hukuk tekniğinin geliştirilmiş olduğunu görürüz. Uygarlığın başlangıcından bu yana aşındırılan ahlak, kapitalist modernite ile birlikte tamamen ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. En önemlisi de artık toplumsal ahlakın yaptırım gücü yerine onun üstündeki devlet hukukunun yaptırım gücü geçmiştir.

Adaletin evrenin işleyişinde var olan bir olgu olduğu, toplum içerisinde yaşayan hücreler olan bireylerin eksiklikleri ve yanlışlarına dair bir adalet mekanizması işletmesi gerekliliğinin de evrenin işleyişi kadar doğal olduğu değerlendirmesinden yola çıkarsak, kadın etrafında gelişen ilk toplumsallaşmadan itibaren toplumsal adalet kavramının da geliştiğini daha net görürüz. Öcalan’ın “doğada yasa değil, eğilim vardır. Eğilim yasa demek değildir. Toplumda geçerli olan eğilimler olabilir ama yasalar olamaz. Neden çünkü toplum insan zihnine dayalıdır. İnsan zihninde katı yasalar yoktur, eğilimler ve düşünceler vardır. İşte bu nedenle düşünce özgürlüğünü en çok kabul eden toplumlar, en sağlıklı toplum oluyorlar.” Toplumların kadim adalet sistemlerini incelediğimizde toplum içerisinde eksikliğe düşenlerin veya yanlış pratik sergileyenlerin Alevilerdeki cem kültürü gibi kolektif bir tartışma yürütülerek genel eğilimlere ve ahlaki ölçütlere göre yaptırım gördüğü, bu yaptırımların genellikle mevcut hukuk sistemindeki cezalandırma biçimi gibi bir yere hapsetmek, belirli hakları kullanmaktan yoksun bırakmak ve işkence etmek şeklinde uygulanmadığı, ancak giderilemeyecek eksikliği barındıran anlayışın toplumun dışına itildiğini görürüz. Özcesi toplumsal adaletin tesisi için ihtiyacımız olanın mevcut hukuk sistemi gibi katı yasalardan ziyade ahlaki özgünlüğü de barındıran toplumsal eğilimler olduğu yorumunu getirebiliriz.

Türkiye devletinin hukuk sisteminin en kapsamlı ve ayrıntılı yasalarına baktığımızda hukukçuların bile okurken anlamakta zorlandığı İnfaz Yasası, 2911 gibi yasalar olduğunu görmekteyiz. Ancak çok kapsamlı ve ayrıntılı düzenlenmesine rağmen infaz koruma memurları ve kolluk tarafından bu kadar detay verilen yasaların bile uygulanması esnasında yüzlerce hak ihlali gerçekleştirildiğine şahit oluruz. Bu da demektir ki katı ve gittikçe detaylandırılan yasalar çıkartmak ile gerçek bir toplumsal adalet sistemi inşa etmek mümkün değildir. Nazizm döneminin hukukunu ve yargıçlarını değerlendirirken L. Fulien haklı olarak şunları belirtir; “Hukukla ahlak arasındaki zorunlu bağın koparılması diktatörlüğe elverişli bir sistem ortaya çıkaracaktır. Hukuki pozitivizmin etkisi altındaki Alman hukukçuları, hukukun içsel ahlakına duyarsız kalmışlar ve hukuk adına yapılmış her şeyi hukuk kabul etmeye hazır hale gelmişlerdir.” Hitler faşizminin kendini temellendirirken hukukun pozitivizm zemininden fazlasıyla yararlanmış olması dikkat çekici bir örnek oluşturur.

 

Ulus-Devlet ve Hukuk

Devletli uygarlık sisteminin tarihsel süreçteki gelişimi ve aldığı formlar tüm halkları derinden etkilemiştir. Devletli uygarlık sisteminin azami iktidar ihtiyacının homojenleştirmeyi beraberinde getirmesiyle en üst seviyede tekelleşen bir siyasi, hukuki, askeri, ekonomik ve sosyal bir yapı, yani ulus-devlet formu gelişmiştir. Ulus-devlet ihtiyaç duyduğu, kendisine uygun bir ulusu şekillendirerek tekçiliği esas almış ve bu da farklılıklara tahammül edilmeyen bir sistemi oluşturmuştur. Üst kimlik dışındaki her şeyin reddedilmesi ve imha edilmesi meşru kabul edilmiştir. Egemenlerin çıkarlarını korumak amacıyla toplumsal ahlaktan kopuk oluşturulan hukuk sistemi ve yasalar, iktidar kurumları, siyasi mekanizmalar içerisinde de birçok kavram ve kuram oluşturulmuş, dönem dönem yeniden kodlanmış ve toplumu gözetleyen, baskılayan ve kontrol eden, yönlendiren bir nitelik kazanmıştır. Böylece dünya üzerindeki birçok halk, ezilen ve sömürülen bir pozisyona düşme gerçekliği ile karşı karşıya kalmıştır.

Kürdistan’da ahlaki-politik toplum işleyişinin ortadan kaldırılması hali, her ne kadar cumhuriyetin kuruluşundan çok daha önceye devletli uygarlık sisteminin doğuşuna dayansa ve birçok yapıda kendini yeniden kodlasa da, emperyalizmin gücü ile gelişen milliyetçiliğin yıkıcı etkisi ile 1. Dünya Savaşı sürecinde bir kez daha hedef alınmış, inşa edilen ulus-devletler ile tek kimliğin kurucu unsur olduğu anlayış ile merkeziyetçi bir iktidar düzeni oluşturulmuş, Kürtlerin ve birçok ulusun ülkedeki varlığı bir güvenlik sorunu haline gelmiştir.

Bu güvenlik sorunun ortadan kaldırılması için devletli uygarlık sistemlerince geliştirilen fiziki özel ve psikolojik bütün savaş yöntemleri eş güdümlü olarak kullanılmıştır. Bu süreçte gerçekleştirilen katliamlar, halka öncülük edenlerin hukuksuz yargılamalarla idam edilmesi, hafızasızlaştırma ve hakikatsizleştirme üzerine inşa edilen kurumsallaşma,  birçok halkın dili kültürü tarihinin tek bir kimliğe indirgenmesi, asimilasyon, 90’larda ise sistematiğini OHAL’den alan uygulamalar ile köylerin yakılması ve boşaltılması,  ‘faili meçhul’ cinayetler, asit kuyuları, işkenceler, gazetelerin ve siyasi partilerin bombalanması, çocukların yatılı bölge okulları ile kimliksizleştirilmesi, geliştirilen işbirlikçilik ve bitip tükenmeyen psikolojik baskının  yaşandığı travmalar ile devam etmiştir. Şimdi ise bu anlayış kayyım rejimi, milliyetçi yargılama pratikleri ve terörle mücadele stratejisi, eko-kırım, kadın-kırımı, özel savaş, ekonomik yaptırımlar, tecrit uygulamaları ile derinleştirilerek sürdürülmektedir. Gelişen tarihsel süreçte bir yönetme ve hükmetme aygıtı olan hukuk tekniğinin devletli uygarlığın tekçi, merkeziyetçi, hiyerarşik, tahakkümcü mirasını arkasına alarak nasıl inkar ve imha siyasetine araç kılındığını en çok Kürt halkı başta olmak üzere Türkiye’de yaşayan kimliksiz ve statüsüz halklar anlamıştır.

Terörle mücadele stratejisine ayrı bir parantez açmak gerekir. 20. Yüzyılın son çeyreğinde yani dünyada diktatörlüklerin ‘yıkılarak’ liberal demokrasilerin kurulması aşamasında, totalitarizm tehlikesiyle bir daha yüz yüze gelmemek amacıyla devletler, ulusal mekanizmalar ve uluslararası sözleşmeler yoluyla, demokrasinin korunmasını güvence altına alacak belirli kıstaslar konusunda uzlaşmışlardır. Bu kapsamda haklara ve özgürlüklere müdahaleler demokratik sistemin işleyişine müdahale olarak da kabul edilmiştir. Ancak bu süreç sonrası geliştirilen “terörle mücadele” stratejisi ile halkların özgürlük mücadelesi terörize edilmeye çalışılmış, özünde devlet pratiklerine meşruluk kazandırmak istenen bir yöntemle toplum güç ile yönetilerek şekillendirilmek istenmiştir.

Hukukçu J. Claude Paye “Terörle mücadele” kavramı ile ilgili “Bu mücadelenin amacı maço toplumun örgütlenmesini yeniden düzenlemektir. Bu süreç boyunca ceza hukuku yüksek otorite akti olmakla belirleyici bir rol oynar. Terörle mücadele yasalarının amacı cezai takibatın soruşturmadan mahkemeye kadar her aşamasına olağanüstü usulün, yasa üzerindeki üstünlüğünü tasdik eder…Değişim öylesine belirgindir ki iç normun altüst olmasına kadar varır; istisnalar kural olur. Siyasal örgütleme şekli olmak olağanüstü usül kendisini anayasa ve kanun yerine koyar.” değerlendirmesinde bulunmuştur.

H.Arendt; “Modern diktatörlüklerle geçmişin bütün tiranları arasındaki temel farklılık , terörün artık öncelikle muhalifleri korkutmanın ve yok etmenin bir aracı değil, tamamen boyun eğmiş halk kitlelerini yönetmenin daimi aygıtı olarak kullanılmasını dayatmaktadır.” Mevcut gerçekleşmekte olan da bundan ibarettir.

“Terörle mücadele” temelde bir polis operasyonu uygulamada ise toplumun güç ile yönetilmesi olayıdır. Polis aygıtı adli soruşturma süreçleri üzerinde adeta bir tekel gibi işlerken, iktidar sınıfları dışında kalan ve risk grupları olarak değerlendirilen etnik, sosyalist, demokratik yapılanmalar, işsizler, kadın ve gençlik gruplarına yönelik politikaların oluşturulmasında da belirleyici bir rol sahibi olmaktadır.

Alman Ceza Hukukçusu Prof. Günther Jacobs’un Düşman Ceza Hukuku kullanımından bu yana yıllar geçmiştir. Devletler tehlikeli olduğu için kendisiyle savaşılan bireyler için muğlak, tüm vatandaşlara sirayet eden, cezalandırılabilirliği öne çeken, hukukta usuli   güvenceleri yok sayan çok ağır insan hakları ihlallerine sebep olan bir uygulamalar zinciri ile halkların mücadelesine ve özel olarak da doğal toplumun yaşam ağacı olan kadın değerlerine saldıran uygulamaları gün geçtikte arttırmıştır.

Yine, bu teoride devletin vatandaşlarına karşı yükümlülükleri ortadan kalkmakta, devlet vatandaşı rakip ve düşman olarak görmekte ve ona karşı savaşmaktadır. Bu durumda elbette ki başta eşitlik ilkesi olmak üzere, “masumiyet karinesi”, “şüpheden sanık yararlanır ilkesi”, “savunma hakkı”, “tabi hakim ilkesi”, “yargı bağımsızlığı”, “delillerin yasallığı”, “silahların eşitliği”, “orantılılık ilkesi” gibi ilkeler askıya alınmak ve düşmanı tehlikesiz/etkisiz hale getirilmeye çalışılmaktadır.

Ülkenin kuruluş kodlarındaki tekçi, merkeziyetçi, anti-demokratik, erkek egemen anlayışın gerek anayasa gibi temel metinlerde, gerek yasa ve yönetmelik gibi mevzuat hükümlerinde, gerekse de uluslararası sözleşmelerde yansımaları söz konudur. Bu anlayışın terörle mücadele stratejisi ve düşman ceza hukuku anlayışı ile kendini yeniden üretmesiyle tüm toplumsal kesimlere yansıyarak vatandaşları düşman konumuna sokması ile ekonomik, siyasal, sosyal, kültürel, ekolojik kriz ve kaos hali oluşturulmuştur. Uluslararası düzlemde ise ulus-devlet statükoculuğunun çökmesi ve Ortadoğu’daki anti-demokratik rejimlerin kendini sürdüremeyecek hale gelerek emperyal müdahalelere gittikçe daha açık hale gelmelerinin yarattığı kontrollü kaos halinin, halkların geleceği için vehameti ortada olduğundan, siyasetin ve hukukun demokratik değişim ve dönüşümünü esas alarak barışı ve demokratik toplumu inşa etmek her zamankinden daha anlamlı bir nitelik kazanmıştır. Değişim ve dönüşüm yasasından, ahlaki-politik toplumun demokratik ve özgürlükçü eğilimlerinden, anacıl toplumun toplumsal adalet sisteminden hareketle içerisinde bulunduğumuz hukuk sistemini bütünsel bir şekilde ele almak ve demokratik toplum işleyişinin sürdürülebilirliği açısından bütünsel hukuku öz savunma temelinde geliştirmek gerekmektedir. Hukuk sisteminde nasıl bir reforma ihtiyaç vardır, tamamını tek bir yazıda tartışmak mümkün olmasa da belli başlı başlıklara kısaca değinmek gerekir..

 

Nasıl Bir Toplumsal Sözleşme ? 

Öncelikle toplumsal sözleşmelerin oluşturulması koşulları için bu sözleşme kapsamında irade gösteren bütün toplumların eşit, ortak bir irade ile tartışabilecek ve söz kurabilecek imkanlara sahip olması gerekmekte.

Venedik Komisyonu’nun demokratik bir anayasa yapım sürecine dair şu belirlemesi kıymetlidir: “Demokratik bir anayasa yapım sürecinin temel şartları, çoğulcu görüşlere imkân tanıyan koşulların ve yeterli zaman dilimlerinin oluşması, şeffaflık, açıklık ve kapsayıcılık ve ayrıca tartışmalı konuların usullere uygun şekilde müzakere edilebilmesidir…”

Mevcut temel anayasa metinlerinde ve klasik sözleşme anlayışında devlet kurucu iktidar olarak yer almaktadır. Toplum sözleşmesinde ise kurucu unsurun devlet değil toplum olması gerekir. Yine metinlerde ve klasik sözleşme anlayışında devletin varlığından önceki anacıl toplumun doğal toplum kodlarını yok sayan anlayışa karşı ahlaki-politik toplum değerlerini esas alan bir toplumsal sözleşme anlayışı olmalıdır. Toplumların birbirine yakınlaşmasını esas alan, bütün toplumsal kesimlerin kendini ifade edebildiği, kendi rengini verebildiği bir toplumsal sözleşme anlayışı esas alınmalıdır. Ayrıca toplumsal sözleşmenin merkeziyetçi ve tekçi yaklaşımın terk edilerek, yatay bir örgütlenme zemini ile yerel yönetimlerin güçlendirilerek doğrudan demokrasi ile desteklenmesi ve bu kapsamda demokratik kurumların inşası ile toplumsal işleyişin sağlıklı koşullarını oluşturabilir.

 

Uluslararası Sözleşmelerdeki Çekinceler

Türkiye’nin insanlığın ortak mirası olarak görülen ve evrensel hukuk değeri olan, ayrıca Anayasa 90. Maddesi gereğince yasalar ile eş değer hatta üstün tutulan taraf olduğu çok sayıda uluslararası sözleşmeye çekince koymuş olması durumu söz konusudur. Bu durum özellikle çekince koyulan maddelerin genel olarak azınlık haklarının tesisi ve korunması kapsamında medeni ve siyasal haklar, yerel yönetimlerin merkezi idare karşısında güçlendirilmesi, anadil hakkı başta olmak üzere sosyal ve kültürel haklar, eğitim hakkı gibi temel hak ve özgürlükler alanını ilgilendiren haklar olması, öncelikle devlet mekanizmasının belirli bir antlaşma hükmünü değiştirme, etkilerini azaltma veya ortadan kaldırma amacını güttüğü, ayrıca özü itibariyle de tekçi ve merkeziyetçi yapısını pekiştirme maksadı taşıdığı tartışmasını doğurmaktadır.

Irksal Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Komitesi, İnsan Hakları Komitesi, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Komitesi, Çocuk Hakları Komitesi gibi birçok uluslararası mekanizma tarafından, çekince koyulan maddelerin sözleşmelerin tamamının uygulanmasına halel getirebileceğini, coğrafi kısıtlamaların kaldırılması gerektiğini, taraf devletin etnik, dinsel veya dilsel tüm azınlık gruplarının ayrımcılığa karşı etkin biçimde korunmasını ve haklarından yararlanmasını sağlama yükümlülüğü altında olduğunu, çekincelerin Kürtler ve Romanlar gibi çeşitli azınlık grupların ayrımcılığa maruz kalmasına ve haklarının kısıtlanmasına yol açtığını Türkiye’nin sözleşme kapsamındaki yükümlülüklerini yerine getirmesi gerektiğini belirtilmiştir.

Tüm bu nedenlerle Türkiye’nin, insan haklarının korunmasına dair Her Biçimiyle Irksal Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Uluslararası Sözleşmesi, BM Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme , BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme, Kadınlara Karşı Her Biçimiyle Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi, İşkenceye ve Diğer Zalimane, İnsanlık dışı ya da Aşağılayıcı Muamele ya da Cezaya Karşı Sözleşme, BM Çocuk Haklarına Dair Sözleşme, AİHS, 1 No’lu Ek Protokol, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı vb. sözleşmelerin lafzına ve ruhuna aykırı çekinceleri bir an önce kaldırılmalıdır.

 

“Terörle” Mücadele Yasaları

Terörle Mücadele yasaları düşman ceza hukukunun somut görünme alanlarından biridir ki, Türkiye’de 1991 yılında çıkarılan 3713 sayılı terörle mücadele kanunu halen yürürlükte olup hak ve özgürlüklerin gelişmesindeki en büyük engellerden biridir. Bu yasa, Kürtlerin hukuk dışına itilişine ve Kürtlere uygulanan düşman ceza hukukuna da en güçlü yasal dayanağını oluşturmaktadır. Terörle Mücadele Yasası; modern ceza ve infaz hukukuna uygun olmayıp öncelikle bu yasanın kaldırılması gerekmektedir. Önerilen şekilde kaldırılmaması durumunda ise mevcut bazı maddelerinin mülga edilmesi, bazı maddelerinin de revize edilmesi gerekmektedir.

 

Anadil Hakkı

Anadil hakkı, bireylerin kendi ana dillerini kamusal ve özel alanda kullanabilmeleri, bu dilde eğitim alabilmeleri ve kültürel ifadelerini bu dil üzerinden sürdürebilmeleri anlamına gelir. Anadil, bireyin kimlik oluşumunda ve kültürel mirasının korunmasında temel bir unsurdur. Anadil, yalnızca iletişim aracı değil; aynı zamanda bireyin düşünme biçimini, öğrenme sürecini ve sosyal hayata katılımını doğrudan etkileyen bir faktördür.  Anadil hakkı, çok dilli ve çok kültürlü toplumlarda hem bireysel hem de kolektif haklar bağlamında temel bir insan hakkı olarak değerlendirilmekte, çeşitli uluslararası hukuk belgeleriyle güvence altına alınmaktadır.

Birleşmiş Milletler’in İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi  dil temelinde ayrımcılığı yasaklayarak bu hakkın temelini oluşturur. Medeni ve Siyasal Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmesi Madde 27, azınlık topluluklarının kendi dillerini kullanma haklarının inkâr edilemeyeceğini açık bir dille belirtir. Bu madde hem bireysel hem de kolektif düzeyde dilsel hakların tanınmasını sağlamaktadır. Benzer şekilde, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi bireylerin kendi dilinde eğitim ve kültürel üretimlerde bulunmalarının önünü açmaktadır. Avrupa Bölgesel veya Azınlık Dilleri Şartı, azınlık dillerinin korunması ve geliştirilmesine yönelik somut önlemleri içermekte; eğitim, adalet, kamu hizmetleri ve medya gibi alanlarda azınlık dillerinin kullanımını teşvik etmektedir. Ayrıca Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşme, azınlık bireylerin anadillerini hem özel hem de kamusal alanda kullanma ve bu dilde eğitim alma hakkını güvence altına alır. Çocuk Haklarına Dair Sözleşme Madde 30 ise, azınlık ya da yerli topluluklara mensup çocukların kendi dillerini kullanma hakkına sahip olduğunu belirtir.

Anadolu ve Mezopotamya toprakları çok dilli ve çok kültürlü yapısıyla önemli bir zenginliğe sahiptir. Ancak bu zenginliğin korunabilmesi ve anadil hakkının pratikte uygulanabilmesi için devletlerin bu sözleşmelere taraf olması ve iç hukukta gerekli düzenlemeleri yapmasıyla mümkün hale gelmektedir. Ayrıca anadilin kamusal hayatta daha görünür ve işlevsel hale getirilmesi gerekmektedir. Anadil hakkının önündeki engellerin kaldırılması ve anadilin kullanımının artırılması amacıyla reformların yapılması yalnızca bireylerin kültürel haklarını korumakla kalmayacak, aynı zamanda toplumsal barışı ve demokratik toplumu inşa edip kalıcı hale getirecektir.

 

Umut Hakkı

Türkiye’de idam cezasının kaldırılmasına dair tartışma ve düzenlemelerden sonra 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu ve 5275 Sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile kalıcı hâle getirilen “ağırlaştırılmış müebbet hapis” hem ölünceye kadar hapis anlamına gelen bir ceza türü, hem de olağan infazdan ayrılan olağanüstü bir infaz rejimidir. Bu rejim hükümlülerin yüksek güvenlikli cezaevlerinde sıkı güvenlik rejiminde tutulması, aynı zamanda mutlak izolasyon ve şartsız olarak ömür boyu içeride kalma sonucunu doğurarak “umut hakkını” fiilen ortadan kaldırmaktadır. Söz konusu düzenlemeler koşullu salıvermenin kategorik olarak yasaklandığı haller yaratır. Bu nedenle bazı ağırlaştırılmış müebbetler hukuken indirilemez hâle gelmektedir. AİHM’in Öcalan (No.2), Kaytan, Gurban ve Boltan kararlarında saptadığı ihlal tam da buradan kaynaklanır.

Türkiye, AK üyesi ve AİHS’ye taraf olduğu ve bu bağlamda yargı yetkisini kabul ettiği için AİHM kararlarını uygulamakla yükümlü ve sorumludur. Abdullah Öcalan’ın mevcut koşulları ne AİHM kararları ve umut hakkı ile uyumludur, ne de Kürt meselesinin demokratik ve siyasal çözümüne odaklı yürüttüğü süreçle uyumludur.  Umut hakkının uygulanması, temel bir insan hakkı olarak zorunluluk taşıdığı gibi; bugün içerisinden geçtiğimiz Barış ve Demokratik Toplum sürecinin hayata geçirilebilmesi için en temel adımlardan biridir. Bu yönüyle de Öcalan’ın özgürlüğü, yalnızca bir bireyin hakkı olarak değil, aynı zamanda toplumsal barışın ve demokratik siyasetin önünün açılmasının zorunlu bir gereği olarak değerlendirilmelidir. Barışın demokratik entegrasyonu da, umut hakkının yasal adımlarının atılmasına ve zaman kaybetmeden gerçeğe dönüşmesine yani özgürlüğe dönüştürülmesine bağlıdır. Umut ilkesi, diğer tüm toplumsal değerlerin de hukuk kapısından içeri girmesini sağlayabilecek etkiye sahiptir.

 

Kadın

Mevcut hukuk sisteminin erkek egemen ve devletçi karakteri kadınlar bakımından da yok sayılmanın, ayrımcılığın, şiddete uğramanın ve katledilmenin başlıca meşrulaştırma vasıtası olmuştur. Hukuk sisteminin kadınlara dair bu karakteri ceza hukuku, medeni hukuk, iş hukuku gibi birçok alanda kendisini göstermektedir. Bu nedenle Ceza kanunu, Medeni kanun, 6284 ve İş kanunu gibi yasalarda birçok reformun yapılması gerekmektedir.  Kadınların özgürlüğü toplumun özgürlüğüyle doğrudan bağlantılıdır. Barış süreçleri kadınların içerisinde bulunduğu eşitsizlik ve şiddet döngüsü yok sayılarak yürütülemeyecek süreçler olup barışın toplumsallaşması, eşitlik, demokratikleşme ve toplumsal refah için kadınlara yönelik yasal düzenlemeler de göz önünde bulundurularak çalışmalar yürütülmelidir.

 

Ekoloji

Savaşın aracı ve sonucu olarak meydana gelen ekolojik yıkıma, mevcut ekolojik yıkımların savaşla ilişkisine, bu yıkımların karşısında yer almanın barışla neden doğrudan ilişkisi olduğuna çokça örnek verilebilir. Ancak özetle; doğayı sömürge olarak gören bir akıl ve hukuk rejimi ile barış inşasının mümkün olmayacağını, insanın insana olan tahakkümünün insanın doğaya olan tahakkümünden beslendiğini ifade etmek gerekir. Bu yüzden barışın koşulu olan eşitlik, özgürlük ve adalet; ancak kurdun, kuşun, böceğin, insanın, gelecek kuşağın ve tüm ekosistemin haklarını koruyan bir toplumsal ve hukuksal inşa ile mümkün olacaktır.

 

Yerel Yönetimler

Yerel yönetimlere kayyım atanması uygulaması ile yine istisna rejimin kural halinde getirildiği ve gün geçtikçe derinleşerek devam eden ve sistematik hak ihlallerine sebep olan bir rejim haline geldiğini belirtebiliriz.

Halkların kimlik, inanç fark etmeksizin bütün zenginliği ile bir arada yaşayabileceği koşulları inşa edecek bir toplumsal sözleşme, ancak yatay örgütlenme modellerinin geliştirilmesi, merkeziyetçiliğin aşılması ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ile ancak söz konusu olabilir. Bu kapsamda Eş başkanlık sistemi ve en az %50 kadın temsiliyeti için yerel yönetimler mevzuatında düzenlenme yapılması, Yerel yönetimlerin anadil, kültürel kimlik ve toplumsal cinsiyet eşitliği politikaların anayasal güvenceye kavuşturulması, Kayyım atamalarının yasal dayanağı olan 674 Sayılı 38. maddesi ile getirilen 5393 sayılı yasanın 45/3. Maddesinin kaldırılması ve  Türkiye’nin Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na koyduğu çekincelerden vazgeçilerek tamamının uygulanması için yasal değişiklik yapılması, belediyecilikte kent konseylerine, mahalle meclislerine ve belediye meclislerine halkın doğrudan katılımını tesis edecek reformlar gerçekleştirilmesi atılması gereken en öncelikli adımlardandır.

Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.