1. Ortadoğu’da Kaosun Gölgesinde
Ortadoğu yüzyıllardır medeniyetlerin beşiği olarak anılsa da bugün çoğunlukla savaşın, kaosun ve kanlı çatışmaların haritası olarak gözlerimizin önünde durmaktadır. Fırat’ın sularında yankılanan Mezopotamya destanları yerini bombaların gölgesinde çığlıklara bırakmış, Bağdat’ın kütüphanelerini dolduran bilgelik külliyatı günümüz kentlerinde enkazların altına gömülmüştür. Bu topraklarda gökkuşağının tüm renkleri yan yana doğmuşken, bugün her renk kendi zindanı içine hapsedilmektedir. 72 dilin birlikte konuşulduğu Babillilerin torunları ayrı bir dile hoşgörü gösteremeyecek hale gelmişlerdir.
Kaos yalnızca devletlerarası güç savaşlarının bir ürünü değil, aynı zamanda ulus-devletin tekçi ideolojisinin dayatmasıyla çeşitliliğin boğulmasının sonucudur. Her ulus-devlet kendi sınırlarını çizerken halkların damarlarını kesmiş, her yeni iktidar gökyüzünü kendi bayrağıyla doldurmak için diğer bütün renkleri karartmaya çalışmıştır. Ortadoğu’da kaosun dili tankların paletinde, uçakların gürültüsünde ve en çok da yüzyıllardır susturulmaya çalışılan halkların sessiz çığlığında okunmaktadır.
Bu coğrafyada yaşayan halklar yalnızca dış müdahalelerin değil, aynı zamanda kendi içlerinde yaratılan ayrışmaların da kurbanı olmuştur. Mezopotamya’nın bereketli toprakları, insanlığın ortak mirası olan çokluğun ifadesiyken, modern çağda çizilen sınırlar bu çokluğu parçalamış, kimlikleri bölmüş ve ruhları yaralamıştır. Bu nedenle bugün Ortadoğu’daki kaos sadece siyasi değil, aynı zamanda anlamsal bir krizdir. İnsan varoluşunun, farklılık içinde bir arada yaşama imkânının reddedilişidir.
Bu kriz sadece bölgesel bir mesele değil, insanlığın geleceğini de ilgilendiren bir düğümdür. Çünkü Ortadoğu’daki çatışmalar kapitalist modernitenin krizlerini en çıplak haliyle görünür kılmakta ve devlet, sermaye ve iktidar üçgeninin insanı nasıl bir çıkmaza sürüklediğini bütün dünyaya göstermektedir. Tam da geldiğimiz noktada holistik bir yaklaşımla tarih ve günümüze baktığımızda sorunların kaynağı gün gibi açığa çıkmaktadır: Parçalanmışlık!
2. İki Yüzyıllık Parçalanmışlık
Kürtler, Ortadoğu’nun en köklü halklarından biri olarak bin yıllardır bu coğrafyada yaşamaktadır. Ancak modern ulus-devletlerin yükselişi ve emperyal güçlerin çıkar hesapları sonucunda, Kürt halkı 19. Yüzyıldan itibaren sistematik bir parçalanmışlığın içine itilmiştir. Özellikle Birinci Dünya Savaşı sonrasında imzalanan Sykes-Picot Antlaşması (1916) ve akabinde Lozan Antlaşması (1923), Kürtlerin tarihsel bütünlüğünü dört parçaya ayırmış; Kürdistan coğrafyası Türkiye, İran, Irak ve Suriye arasında bölünmüştür. Sonrasında hem Sadabat Paktı (1937) hem de Bağdat Paktı (1955), Kürt halkı açısından baskı, tecrit ve isyanların bastırılmasına yönelik devletler arası koordinasyonun kurumsallaşması anlamına gelmiştir. Bu iki pakt da Kürtlerin bölgesel siyasette bağımsız bir aktör olarak tanınmasını engellemiş, Kürtleri “ortak tehdit” kategorisine yerleştirmiştir. Kürtlerin ulusal birlik girişimleri bu tür ittifaklarla stratejik olarak zayıflatılmış ve parçalı yapı daha da derinleşmiştir.
Bu parçalanma yalnızca coğrafi sınırlarla sınırlı kalmamış, aynı zamanda toplumsal hafızada derin yarılmalara yol açmıştır. Esas olarak bu parçalanmanın temelinde Ortaçağda, Kürt üst tabakalarının dar-pragmatist politik aklı vardır.
Bu süreç, Kürtlerin tarih boyunca yaşadığı en ağır kırılmalardan birini temsil eder. Her devlet, kendi sınırları içindeki Kürtleri inkâr ve asimilasyon politikalarıyla bastırmaya çalışmış; Kürt kimliği ya yasaklanmış ya da zorla dönüştürülmeye çalışılmıştır. Dil, kültür ve kimlik üzerindeki bu baskılar, Kürtlerin kolektif belleğinde travmatik izler bırakmıştır. Bir yanda sürgünler, köy yakmalar, zorunlu göçler; diğer yanda kimliğini gizlemek zorunda bırakılan kuşaklar… Bu parçalanmışlık, yalnızca siyasal değil, aynı zamanda psikolojik bir parçalanmışlığa da dönüşmüştür.
Toplumsal psikoloji açısından bakıldığında, Kürtlerin yaşadığı bu bölünme, sürekli bir güvensizlik duygusu yaratmıştır. Her parçada yaşayan Kürt, diğer parçalardaki Kürtlerle bağ kurarken devlet sınırlarının engeline takılmış; bu durum ulusal birliğin gelişimini sürekli zayıflatmıştır. Aynı zamanda bu parçalanmışlık, bireyler arasında “eksiklik” ve “yarım kalmışlık” hissini de güçlendirmiştir. Bunun yanında her parça içerisinde de egemen devletlerin Kürt toplumu içerisinde kendi politikalarını uygulayabilmek için geliştirdiği parçalama siyaseti diğer önemli bir etken olarak göze çarpmaktadır. Kuzey Kürdistan’da koruculuk, Doğu Kürdistan’da Peşmergeyi misilmanên Kurd, Güney’de cahşlık Rojava’da da muhaberat ajanlığı tarzında örgütlendirmeler halen de Kürt toplumu içerisinde kanayan yaradır.
Kürtlerin parçalanmışlığı, aynı zamanda siyasal temsiliyetlerini de zedelemiştir. Bu parçalanmışlık eski Kürt aklının sonucudur ve toplumsal akıl ve parçalanmışlık birbirini karşılıklı etkileyen bir durumdadırlar. Bu bölünmüşlük psikolojik açıdan bir yandan derin bir acı ve travma üretirken, diğer yandan güçlü bir direnç kaynağı da olmuştur. Çünkü her baskı kimliğe daha sıkı sarılma motivasyonunu doğurmuş, yasaklanan dil evlerde fısıltıyla yaşatılmış, yasaklanan kültür dengbêjlerin hafızasında korunmuş, yasaklanan kimlik çocuklara ad olarak verilmiştir.
Bugün Kürtler arasında ulusal birlik arayışının yeniden güçlü bir şekilde gündeme gelmesi, bu iki yüz yıllık parçalanmışlığın yarattığı acıların ve derslerin bir sonucudur. Parçalanmışlığın yarattığı travmayı aşmak için geliştirilen birlik çağrıları, yalnızca siyasal bir hedef değil, aynı zamanda bir toplumsal-psikolojik iyileşme ihtiyacıdır.
3. Suriye’de Parçalanmış Kürt
Suriye Kürtlerinin siyasal serüveni, hem Kürt halkının genel parçalanmışlık tarihinin bir yansıması hem de kendine özgü dinamiklerle şekillenmiş bir süreçtir. 20. Yüzyılın ortalarından itibaren Kürtler, Suriye devletinin sistematik inkâr ve asimilasyon politikalarıyla karşı karşıya kalmışlardır. 1962’de Haseke’de gerçekleştirilen “özel nüfus sayımı” sonucu on binlerce Kürt vatandaşlıktan çıkarılmış, “ajanib” (yabancı) ya da “maktumin” (kayıtsız) statüsüne düşürülmüş, bu da Kürtlerin toplumsal ve siyasal haklarını kökten sarsmıştır. Bu durum Kürtlerin kendi örgütlülüklerini yaratma çabasını daha da hayati hale getirmiştir.
İlk Örgütlenmeler: 1950–1960’lar
İlk Kürt örgütlenmelerinin temeli 1. Dünya Savaşı sonrasında diğer parçalarda yürütülen mücadelelerin etkisiyle gelişmiş ve temel bu süreçte atılmıştır. Ancak örgütlenmenin somutlaşması 1957’de olmuştur. Kürt Demokrat Partisi (KDP-Suriye), bu tarihte kurulmuş ve Kürt halkının kültürel haklarını savunmayı amaçlamıştır. Bu örgütlenme kısa sürede dönemin Suriye iktidarının hedefi haline gelmiştir. Bu süreçte bu hareket diğer parçalardaki Kürt hareketleriyle ilişki geliştirmeye başlamıştır. Özellikle Güney Kürdistan’daki parti ve hareketlerle ilişki Suriye’deki Kürtlerin kaderini ciddi anlamda etkilemiştir. Bu konuda olayın tanıklarından olan Hemidê Heci Derwiş’in ‘Tevgera Kurdi Li Suriye Di Bin Ronahiye De’ adlı kitabında bu yıllara ilişkin yazdıkları önemli bilgiler taşımaktadırlar. Suriye Kürt siyasi hareketindeki parçalanmaların temelinde Güney parçasıyla ilişkiler ve onların yaklaşımlarının etkili olduğu dünden bugüne dikkati çeken temel bir nokta olmuştur.
70–80’ler: Bölünmeler ve Yeni Arayışlar
1970’lerde Hafız Esad’ın iktidara gelmesi Suriye Kürtleri için bir yandan görece “kontrollü” bir baskı dönemi başlattı. Diğer yandan Kürt partileri arasındaki bölünmeleri derinleştirdi. KDP-S kısa süre içinde birçok fraksiyona ayrıldı ve her yeni ayrışma, esasını dış güçlerin körüklediği ideolojik farklılıklarla gerekçelendirilen kişisel çekişmelerden kaynaklanmaktaydı.
1980’lerde Kürtler arasında bir yandan Irak Kürdistanı’ndaki gelişmelerin etkisi artarken, diğer yandan PKK’nin yükselişi Suriye Kürt gençliği üzerinde büyük bir etki yarattı. Abdullah Öcalan’ın Suriye’deki varlığı, Kürtlerin siyasal bilincini önemli ölçüde dönüştürdü. Abdullah Öcalan öncülüğündeki PKK kuruluşundan günümüze kadar gerek Kürt güçlerinin birliği gerekse de sol-sosyalist güçlerin birlikteliği için pek çok açıklama yapmış ve çaba içerisinde bulunmuştur. Ancak geleneksel Kürt partileri bu gelişmeye mesafeli yaklaşmış, bu da aralarındaki bölünmüşlüğü daha da derinleştirmiştir.
1990’lı yıllarda Suriye’deki Kürt partilerinin sayısı giderek artmış, ancak bu artış, güçlenmeye yerine daha çok parçalanmaya yol açmıştır. 2000’li yıllara gelindiğinde Suriye’de 14’ten fazla Kürt partisi bulunuyordu. Bu partilerin çoğu küçük çaplı, sınırlı tabana sahip yapılardı. Aralarındaki temel sorun, ortak bir strateji geliştirememekti. Kimileri Irak Kürdistanı’ndaki güçlerle yakın ilişkiler kurarken, kimileri kendi iç dinamiklerine dayanmaya çalışmıştır.
2004 yılında Qamişlo’da Baas rejiminin kendisine bağlı Arap milliyetçisi bir grup eliyle halklar arasında nifak tohumları ekmeyi amaçladığı bir plan sahneye konulmuştur. Amaç hem halklar arasında bir çatışma yaratmak hem de Kürt halkına dönük inkar-imha politikasını farklı bir aşamaya çıkarmaktı. Bu olay Suriye Kürtleri açısından bir dönüm noktası olmuştur. Futbol maçında çıkan olayların ardından başlayan protestolar kısa sürede geniş kitlelere yayılmıştır. Bu süreç, Kürt halkının güçlü bir kitlesel iradeye sahip olduğunu gösterdi. Ancak siyasi partilerin bu iradeyi ortak bir stratejiye dönüştürememesi parçalanmışlığın en net göstergesiydi.
2000’ler
1999’da Abdullah Öcalan’ın uluslararası bir komplo ile Türkiye’ye teslim edilmesi, Kürt özgürlük hareketi açısından ağır bir darbe olmuştur. Özellikle bu süreç Kürdistan’ın pek çok parçasını farklı şekillerde etkilese de Rojava’da çok daha büyük bir etki yaratmıştır. Komplo sonrasında Türkiye ve Suriye devletleri arasında gerçekleştirilen Adana Antlaşması, Rojava Kürdistanı’nda gerek PKK’nin pozisyonunu gerekse de Kürt halkının durumunu olumsuz olarak etkilemiştir.
Ancak bu süreç, aynı zamanda yeni bir paradigmanın doğuşunu da beraberinde getirdi. Abdullah Öcalan İmralı’daki tutsaklığında ulus-devlet temelli bağımsızlık hedefi yerine, demokratik konfederalizm, demokratik ulus ve demokratik modernite perspektiflerini geliştirdi.
Bu paradigma değişimi, ulusal birliğin de yeni bir zeminde inşa edilmesini mümkün kıldı. Artık mesele sadece devlet kurmak değil, halkların özgür ve demokratik bir yaşamı ortaklaşa inşa etmesiydi. Bu anlayış Kürtler arasında olduğu kadar, bölgedeki Arap, Süryani, Ermeni ve diğer halklarla da ortak yaşamın teorik ve pratik temellerini sundu.
Dönüşümden Rojava Devrimine
PKK’nin mücadelesi, Kürt toplumunda uzun süren aşağılanmışlık ve dışlanmışlık duygusunu tersine çevirdi. Kürtler kendilerini ilk kez eşit ve onurlu bir halk olarak görmeye başladılar. Bu yalnızca Kürtler için değil, aynı zamanda bölgedeki tüm ezilen halklar için ilham verici bir süreç oldu.
Sonuç olarak PKK’nin mücadelesi, Kürt toplumunda derin bir zihinsel, kültürel ve sosyal devrim yarattı. Bu devrim sadece Kürtlerin kaderini değiştirmekle kalmadı, aynı zamanda Ortadoğu’da alternatif bir toplumsal modelin mümkün olduğunu da gösterdi. Bu devrimin 2011’deki somutlaşması olarak Rojava Devrimi ortaya çıktı.
4-Rojava Devrimi’nin Kısa Tarihi
Rojava devrimi Suriye iç savaşının yarattığı kaos ortamında, halkların kendi öz örgütlenmeleriyle geliştirdikleri özgün bir modelin adı oldu. Rojava devrimine ilişkin halen de araştırma ve makalelerde eksik kalan nokta bu devrimin kökleri konusudur. Özgürlük hareketinin 30 yıllık çalışması ve Abdullah Öcalan’ın İmralı’da geliştirdiği Demokratik Ulus perspektifi, Rojava Devrimi’nin temelini oluşturmuştur. 2011’de başlayan Suriye iç savaşı, kısa sürede ülkeyi yıkıcı bir krize sürüklemiştir ve Rojava Devrimi bu kriz ve kaos ortamında boy göstermiştir. Bu gelişmeyi sadece o dönemin siyasi-askeri gelişmelerine bağlamak yetersiz bir yaklaşım olacaktır. Tarihsel arka planını ve köklerini görmeden bu gelişmeyi değerlendirmek, hakikati örtbas etmeye götürebilir.
Rojava Devrimi, Abdullah Öcalan’ın üçüncü çizgi perspektifini esas alarak ne devlet karşıtı muhalefetle ne de devlet yanlısı kesimlerle hareket etme yolunu seçti. Bölgedeki durum demokratik konfederalizm paradigması temelinde örgütlenmeye zemin sunuyordu.
Ulus-devlet modelini reddeden bu yaklaşım, halk meclisleri, komünler ve yerel konseyler aracılığıyla doğrudan demokrasiye dayalı bir yönetim kurdu. Karar alma süreçlerine kadınların eş başkanlık sistemiyle katılması, devrimin en önemli yeniliklerinden biri oldu.
Kadınların Öncülüğü
Rojava Devrimi’nin en özgün yönlerinden biri, kadınların toplumsal yaşamın merkezine yerleştirilmesidir. Kadınlar yalnızca siyasi yapılarda değil, aynı zamanda öz savunma güçlerinde de öncü rol üstlendiler. YPJ (Kadın Savunma Birlikleri) yalnızca Rojava’nın değil, tüm dünyanın dikkatini çeken bir özgürlük simgesi haline geldi. Kadınların bu aktif katılımı, devrimin hem askeri hem de toplumsal yönünü derinden etkiledi.
IŞİD’e Karşı Direniş
2014’te IŞİD’in saldırıları, Rojava Devrimi için varlık-yokluk savaşı anlamına geldi. Özellikle Kobanê direnişi, yalnızca Kürtler için değil, tüm dünya halkları için bir dönüm noktası oldu. Aylarca süren destansı direniş, YPG-YPJ’nin ve ezilen halkların amansız mücadelesi sayesinde zaferle sonuçlandı. Bu direniş Rojava’nın küresel ölçekte tanınmasını sağladı ve devrimin moral kaynağı haline geldi.
Demokratik Özerklik ve Uluslararası İlgi
2014’ten itibaren Rojava bölgelerinde Demokratik Özerklik sistemi ilan edildi. Bu sistemde Kürtlerin yanı sıra Araplar, Süryaniler, Ermeniler ve diğer halklar da eşit şekilde temsil edildi. Çok dilli, çok kültürlü ve çok inançlı bir yönetim modeli geliştirildi. Bu durum, Ortadoğu’nun tekçi ve dışlayıcı devlet anlayışlarına karşı radikal bir alternatif sundu.
Rojava Devrimi, tüm bu kazanımlara rağmen, ağır zorluklarla da karşı karşıya kaldı. Türkiye’nin sınır ötesi operasyonları, Esad rejiminin baskıları ve ABD ve Rusya gibi küresel güçlerin çıkar hesapları devrimin istikrarını sürekli tehdit etti. Ayrıca bölgede egemen aklın halen klasik-statükocu niteliği devrimin yaygınlaşmasında önemli bir engel teşkil etti. Tüm bunlara rağmen Rojava, halkların öz iradesine dayalı özgün bir yaşam modeli olarak ayakta kalmayı başardı.
5-Baas’ın yıkılışı ardından
Suriye iç savaşının derinleşmesiyle birlikte yalnızca Esad rejimi değil, aynı zamanda farklı İslamcı gruplar da toplumsal alanı tekçi bir zihniyetle dizayn etmeye yöneldiler. Bu grupların en bilinenleri, Colani öncülüğünde gelişen El Nusra ve daha sonra farklı isimlerle varlığını sürdüren cihatçı örgütlenmeler oldu. Bu yapılar şiddeti, mezhepçiliği ve otoriter yönetim anlayışını esas alarak toplumun farklılıklarını yok etmeyi hedeflediler.
Colani çizgisindeki yapılar toplumun tüm farklılıklarını tek bir dini-ideolojik kalıba sokmaya çalışmaktadır. Kadınların toplumsal yaşamdan dışlanması, farklı etnik ve dini grupların bastırılması ve muhaliflerin infazlarla sindirilmesi bu zihniyetin pratik sonuçlarıdır. Bu durum, Ortadoğu’da uzun süredir hüküm süren ulus-devletin tekçi ideolojisinin farklı bir kılık altında yeniden üretilmesinden başka bir şey değildi. Colani eliyle uluslararası güçlerin bölgeye dayattığı geçen yüzyılın devamı politikalarıdır. Lazkiye’de Alevilere, Suweyda’da Durzilere, Rojava’daki tüm halklara dayatılan farklı bir Baas fraksiyonudur. Fakat özde aynı bilme biçimiyle devam etmektir.
Suriye, Lübnan, İsrail, İran ve Türkiye başta olmak üzere tüm bölgede yürüyen bir savaş sürecinde, Abdullah Öcalan’ın İmralı’da başlattığı süreç gerek Ortadoğu gerekse de dünyada temel gündemlerden biri oldu. PKK’nin feshi ve silah yakma gibi tarihi olayların peş peşe yaşandığı süreç, Ortadoğu ve dünyada farklı bir paradigmaya giriş çabalarını temsil etmektedir. Bu çabalara paralel yaşanan olaylardan biri de Qamışlo’da yapılan Kürt Ulusal Birlik Konferansı’dır.
Qamişlo’daki Kürt Konferansı’nın Etkisi
Qamişlo’da düzenlenen Kürt Ulusal Birlik Konferansı, yüzyıllardır süren parçalanmışlığın ve ulusal birlik eksikliğinin yarattığı boşluğu doldurmaya dönük tarihi bir girişimdir. Bu konferans yalnızca Kürtlerin kendi içindeki ilişkilerini düzenlemeyi değil, aynı zamanda bölgesel ve küresel düzeyde yeni bir demokratik ufkun kapısını aralamayı hedeflemektedir. Aynı zamanda, bu konferans Abdullah Öcalan’ın “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”ndan kopuk değildir. Dayatılan tek tipçi devlet yapısına karşılık, Kürtlerin sadece kendileri için değil tüm renkler için varlıklarını beyan ve bunun yapısallığa kavuşması için bir proje açıklamasıdır. Alternatif bir akıldır.
Kürt halkı son iki yüzyıldır parçalanmışlığın yarattığı acıları derinden yaşamıştır. Qamişlo’da toplanan konferans, bu acıların üstesinden gelmek ve ortak bir ulusal iradeyi tesis etmek için atılmış önemli bir adımdır. Bu birlik arayışı yalnızca siyasi partilerin bir araya gelmesi değil, aynı zamanda halkın kolektif hafızasında “artık birlikte olabiliriz” duygusunun filizlenmesidir.
Ortadoğu’daki mevcut kriz ve kaos ortamında Kürtlerin ulusal birlik girişimi, bölgedeki diğer halklar için de ilham verici bir modeldir. Çünkü Kürtler ulus-devlet paradigmasının ötesinde, demokratik ulus anlayışına dayalı bir birlik perspektifi geliştirmektedir. Bu perspektif, Arap, Süryani, Ermeni ve diğer halkların da ortak yaşam arayışlarına katkı sunmaktadır. Böylelikle Kürtlerin ulusal birliği, aynı zamanda bölgesel demokratikleşmenin bir zeminini oluşturabilir.
Qamişlo Konferansı küresel düzeyde de yankı uyandırma potansiyeline sahiptir. Dünyanın birçok yerinde toplumsal krizler ve kapitalist modernitenin yarattığı çıkmazlar giderek derinleşmektedir. Ekolojik felaketler, kadınlara yönelik şiddet, göç ve savaşlar, insanlığın geleceğini tehdit etmektedir. Kürtlerin demokratik birlik perspektifi, bu krizlere karşı alternatif bir yaşam modeli olarak değerlendirilmektedir. Özellikle kadın özgürlüğünü, ekolojiyi ve doğrudan demokrasiyi merkeze alması, bu modeli evrensel kılmaktadır.
Qamişlo Konferansı’nın önemi, Rojava Devrimi’nin kazanımlarıyla da doğrudan ilişkilidir. Rojava’da geliştirilen demokratik özerklik sistemi, bir ulusun parçalı güçleri arasında pratik bir birlik zemini sunmaktadır. Konferans, bu modelin daha da güçlendirilmesi ve Kürtlerin tüm parçalarında ortaklaştırılması için kritik bir adımdır. Diğer Kürdistan parçalarından sembolik düzeyde katılımlar buna işaret etmektedir.
Sonuç olarak;
Qamişlo’daki konferans yalnızca politik bir toplantı değil, aynı zamanda ontolojik ve epistemolojik bir kırılmadır. Kürtler tarihin onlara dayattığı parçalanmışlığa karşı, demokratik bir birlik modelini geliştirerek hem kendi varlıklarını hem de insanlığın ortak geleceğini yeniden kurmaya yönelmektedirler.
Qamişlo’da toplanan Kürt Konferansıyla açığa çıkan birlik çabaları, Ortadoğu’da barış ve demokratik yaşam için bir çıkış yolu sunmaktadır. Ancak bu konferans kısmi bir olumlulukla sonuçlansa da bunun tüm Kürdistan parçalarına yansıma düzeyi halen yeterli düzeyde değildir. Bu durum konferansın söylemlerine ve sonuçlarına şüpheyle yaklaşmamıza neden olmaktadır. Bununla birlikte tüm buna benzer süreçlerin de bir toplantı ve açıklamayla başarıya ulaşmadığını da tarihsel deneyimlerde gözlemlemekteyiz. Hele hele bu dünyanın kangrenleşmiş sorunlarından olan Kürt sorunu olunca daha fazla ısrar ve daha farklı yöntemlerin bu çalışmayı başarıya götüreceği öngörülebilir. Bu konferansın Kürdistan genelinde yapılacak bir ulusal kongreye temel oluşturması, başarısı için olmazsa olmaz kabilindedir.
Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği demokratik modernite paradigması temelinde kadın özgürlüğü, ekoloji ve halkların demokratik iradesi etrafında şekillenen bu model, ulus-devlet anlayışından ayrışmakta ve özgün bir alternatif oluşturmaktadır.
Böylece Kürtlerin ulusal birlik arayışını adım adım ören akıl yalnızca kendi kaderlerini değil, aynı zamanda insanlığın özgürlük ufkunu da belirlemektedir.
Yoruma kapalı.