Düşünce ve Kuram Dergisi

Kadın Konfederalizmi: Sınırların Ötesinde Bir Örgütlenme Ufku

Dilan Dirayet Taşdemir

 

Antik dünyada yaşayan Pelasgların mitolojisinde, evrenin başlangıcında ilksel bir kadın varlık vardı. Bu kadın, karanlık ve sessiz boşluğun içinde tek başına var olurdu. Nefesinden rüzgâr doğar, rüzgâr onun çevresinde yedi kez dönerdi. Bu dönüşten bir yılan ortaya çıktı. Yılan başlangıçta kadınla birlikte kozmik düzenin parçasıydı ve onunla aynı bahçede yaşardı. Zamanla yılan kendi gücünü ayrı ve üstün kılmak istedi. Bunun üzerine ilksel kadın, yılanı kutsal bahçeden uzaklaştırdı ve evren yeniden düzenine kavuştu. Bundan sonra gök, yer ve yaşam, kadının kurduğu düzen içinde varlığını sürdürdü.

Homeros’un dizelerinde bu hakikat şu şekilde dile gelir:

“Başlangıçta yalnızca Gaia vardı; sarsılmaz, doğuran ve besleyen Ana. Ondan doğdu gökkubbe, ondan doğdu yaşamın düzeni.”

 

Giriş

İnsanlık tarihine ilişkin hâkim anlatı, devletli uygarlığın gelişimini çoğu zaman kaçınılmaz, doğal ve ilerlemeci bir süreç olarak sunar. Bu perspektif, toplumsal örgütlenmenin merkezileşmesini, hiyerarşinin kurumsallaşmasını ve erkek egemen yapıların ortaya çıkışını tarihin zorunlu evrimi gibi gösterir. Oysa arkeolojik, mitolojik ve antropolojik bulgular ile toplumsal hafızanın taşıdığı deneyimler, kastik katilin sistemi olan devlet, insanlık tarihinin tamamına karşılık gelmediğini; uzun tarihsel süreklilik içinde istisnai bir nitelik taşıdığını açıkça göstermektedir. Abdullah Öcalan’ın Demokratik Modernite yaklaşımı bu noktada radikal bir perspektif sunar. Öcalan’a göre tarih yalnızca devletli uygarlığın değil, ondan çok daha kapsamlı ve süreklilik arz eden demokratik uygarlığın kadın öncülüklü , komünal, özyönetimci ve konfederal toplumsallığın tarihidir. Bu nedenle toplumsal tarih, iki ana çizginin mücadelesi üzerinden okunmalıdır: Hiyerarşik çizgiyi temsil eden devlet ile ana-kadın etrafında gelişen komün. Devletin ve erkek egemenliğinin ortaya çıkışı insanlık tarihinin tamamını belirleyen bir norm değil, aksine uzun tarihsel süreklilik içinde istisnai bir sapmadır. 

Bu tarihsel okuma, komünal kültür geleneğinin taşıyıcısı olan sistem dışı güçlerin, ayrıca kadınların ve eşitlik ile özgürlük talep eden toplumsal yapıların tarih boyunca yürüttüğü mücadeleyi görünür kılan bir eksen sunmaktadır. Çünkü devletli uygarlığın zorunlu, kaçınılmaz ve değişmez bir biçimde tarih sahnesine çıktığını varsaymak, ontolojik olarak milyonlarca yıl klan-komün biçiminde yaşayan insanlığın bilgi üretimlerini tarihsel temellerinden yoksun bırakmaktadır. Böyle bir yaklaşım, insanlığın komünal olarak yaşadığı %98’lik tarihsel hakikatini, yakın tarih olarak ezilenlerin deneyimlerini tarihin dışına iterken, hâkim uygarlık anlatısını da tek geçerli açıklama olarak yeniden üretir.

 

 Konfederal Hafızayı Hatırlamak 

Son dönemde ortaya çıkan antropolojik ve arkeolojik bulgular ile bunlara paralel yürütülen tarihsel analizler, ve  tarih okumaları bu perspektifi güçlendirmektedir. Klan-komünden modern dünyanın ulus-devlet çözümlerine kadar uzanan geniş bir döneme bakıldığında, toplumların örgütlenme, kendini organize etme ve dayanışma biçimlerinin zorunlu olarak katı, hiyerarşik ve erkek egemenlikli bir düzeni gerektirmediği açıkça görülmektedir. Bu veriler, toplumsal örgütlenmenin tekil ve kaçınılmaz bir gelişim çizgisi olduğu varsayımını sarsmakta ve olası toplumsal biçimlerin çeşitliliğine işaret etmektedir. 

Bu konuda da Arendt’in de vurguladığı gibi, insan toplulukları tarih boyunca yalnızca merkezi iktidar yapılarıyla tanımlanmamış; aksine ortak eylem, karşılaşma ve çoğulluk temelinde de siyasal biçimler üretmişlerdir. Bu yaklaşım, hiyerarşik devlet düzeninin tarihsel bir zorunluluk olmadığını, insanların birlikte hareket ederek daha özgür toplumsal örgütlenmeler kurabildiğini hatırlatır.

David Graeber, “Her Şeyin Şafağı” adlı çalışmasında insan toplumlarının tarihsel olarak merkezi devletler tarafından değil; gevşek, yatay ve konfederal nitelikte işleyen esnek ağlar  aracılığı ile  örgütlendiğini ortaya koyar. Arkeolojik ve antropolojik bulgulara dayanarak yalnızca devlet dışı bir yönetim biçimini mümkün kılmadığını, aynı zamanda insanlık tarihinin en yaygın, en dayanıklı ve en yaratıcı toplumsal örgütlenme biçimleri olduğunu  belirtir. İnsanlar binlerce yıl boyunca özgürlük, esneklik ve çeşitliliğe dayalı yatay ilişkiler içinde kendilerini doğrudan yönetmeyi başardığını dile getirir.

Grabern de ifade ettiği gibi, arkeolojik ve antropolojik veriler insan toplumlarının en eski dönemlerinde bile yaşamlarını hiyerarşik olmayan, ortaklaşa işleyen bir düzen içinde kurduklarını gösterir. Neolitik yerleşimlerde görülen mekânsal örgütlenme, üretimin paylaşımı ve karar alma süreçleri, toplulukların yaşamlarını tek bir merkez etrafında toplamak yerine birbirine bağlı fakat özerk birimler halinde sürdürdüğünü ortaya koyar. Çatalhöyük, Hacılar, Tel Halaf, Jarmo ve Mureybet gibi yerleşimlerde görülen bu düzen, farklı yapıların kendilerini korurken aynı zamanda ortak sorumluluklar üzerinden bir arada hareket etmeyi başardığı yatay bir ilişki biçimine işaret eder. Buradaki birliktelik, bir otoritenin dayatmasından çok, toplulukların kendi aralarında geliştirdiği esnek koordinasyonla mümkün olmuştur. Bu erken örgütlenmelerin dikkat çekici bir boyutu, toplumsal işleyişin öncülüğünde kadının bulunmasıdır. Üretim, ritüel ve toplumsal hafıza çoğu zaman kadın etrafında örgütlenmiş, topluluk içindeki dengeleyici ve birleştirici işlevin hiyerarşik olmayan bir zeminde gerçekleşmesini sağlamıştır. Mitolojik anlatıların geniş coğrafyalara yayılmış Ana Tanrıça figürleri Kybele, İştar, Ninmah, Demeter bu tarihsel gerçekliği ifadesidir.  Bu mitler, farklı toplulukların ritüeller, mevsimsel döngüler ve karşılıklı yükümlülükler aracılığıyla birbirine bağlandığı geniş bir ilişki ağını görünür kılar. Bu ağlar, merkezi bir otoriteye dayanmayan ama ortak yaşam için gerekli eşgüdümü sağlayan toplumsal hafızayı ifade eder.

Tarih farklı dönemlerinde bu yatay ilişki biçimleri daha geniş örgütlü yapılara dönüşür. Ortadoğu’nun kabile ve aşiret yapılanmaları, özerk grupların kendi iç düzenlerini korurken ortak sorunlarda birlikte hareket edebildiği esnek ittifak biçimleri geliştirmiştir.

Bu tür konfederatif yapılar, neolitik yerleşimlerde görülen ortaklaşma pratiklerinin süreç içerisinde bir toplumsal bağlama uyarlanmış ifadesi gibidir. Kabileler, savunma, göç yolları, ticaret veya üretim ilişkileri gibi meselelerde birlik kurarken, kendi özerkliklerinden ödün vermeden yatay komünal karar alma, karşılıklı yardımlaşma ve esnek toplumsal kurallar ile kendilerini örgütleyebilmişlerdir. Bu toplumlararası ilişkilere daha esnek bir nitelik kazandırmış baskı yerine karşılıklı ikna ve ihtiyaca dayalı bir dayanışma üretmiştir.

Benzer bir toplumsal ilişkiyi, daha sonraki dönemlerde Alevi “Ocak” sisteminde de gözlemlemek mümkün. Ocaklar arasındaki bağlar, hiyerarşik bir merkezden değil; ortak ritüel hafızadan, karşılıklı toplumsal sorumluluklardan ve yatay iletişimden kaynağını alır. Her “ocak” kendi özerkliğini korur, fakat bir bütünün parçası gibi hareket eder.

Bu uzun tarihsel insanlık deneyimi, insan topluluklarının doğal eğiliminin merkezi otorite arayışı değil, özerklik ile birlik arasında denge kuran yatay ilişki biçimleri olduğunu göstermesi açısından önemli tarihsel deneyimlerdir. Toplumlar, hem kendi bütünlüklerini korumak hem de ortak yaşamı sürdürebilmek için esnek, karşılıklı tanımaya dayalı ve esnek ilişkiler geliştirmiştir. Konfederal özellikler taşıyan bu örgütlenme biçimleri, tarihin farklı dönemlerinde farklı içeriklerle ortaya çıksa da aynı temel ilkede buluşur: Toplumlar, yaşamlarını tek bir güç merkezine değil, birbirini tanıyan özerk yapılara dayandırdığında daha uzun sureli ve eşitlikçi ilişkiler kurabilmiştir.

Toplumsal yaşamın en uzun dönemini oluşturan bu süreç, kadın etrafında örgütlenen komünal bir toplumsallıktan kaynağını almıştır. Kadın etrafında gelişen bu toplumsal örgütlenme, insanlığın binlerce yıllık hafızasına yön veren ve tarihin farklı dönemlerini etkileyecek kadar güçlü bir hakikati barındırır.

Bu açıdan bakıldığında, konfederal ilişkiselliğin kadın özgürlüğünü, ekolojiyi ve doğrudan demokrasiyi merkeze alması tesadüfi değildir; çünkü bu ilkeler tarihsel olarak kadın öncülüğünde gelişmiş komünal yaşamın kurucu değerleridir. Dolayısıyla konfederal sistem, kadim toplulukların deneyimlerini hem teorik hem pratik düzeyde yeniden yorumlayarak güncelleyen bir yeniden örgütlenme ihtiyacıdır. Devletçi tarih yazımının unutturmak istediği bu hafıza yeniden görünür kılındığında, konfederalizmin yalnızca politik bir öneri değil; insanlığın en uzun dönemine yayılan bir özgürlük arayışı olduğu görülecektir.

 

Kadın Toplumsallığının İnkarı    

İnsan türünün evrendeki yerinin anlaması ve bunun farkına varması binlerce yıllık bir sürece denk düşüyor. Oysa insanlık milyonlarca yıl boyunca doğa ile kurduğu karşılıklı ilişki üzerinden hayata kalmanın tek başına güç ile değil topluluk içi dayanışma ile mümkün olduğunu kavramıştır. Klan-komün topluluklar bu bağlamda öğrettikleri bilgiyi bir anlam ile birleştirerek ortak değer haline getirerek esnek ve simbiyotik bir ilişki geliştirmiştir.

İnsan, bilgiyi anlamla birleştirerek topluluğun ortak kullanımına sunduğu ölçüde yaşayabilmiş; toplumsal yaşam bu simbiyotik ilişki zemininde geliştirmiştir.  Bu uzun süreçte ortaya çıkan dayanışma ilişkileri, küçük grupların bir arada yaşamasını sağlayan ilk konfederal ağların nüvelerini oluşturmuştur. Bu toplumsallığın merkezinde kadın yer alır. Kadın, doğurganlığı, besleme ve büyütme kapasitesi ve doğayla kurduğu simbiyotik ilişki sayesinde toplumsal yaşamın organizasyonunu sağlayan belirleyici güçtür. Kadının üretimi örgütlemesi, bilgiye anlam kazandırması, topluluğun sürekliliğini güvence altına alması, göçebe toplumdan neolitik topluma kadar ahlaki politik yani komünal karakterini mümkün kılmıştır. Demokratik toplumun ilk biçimi, kadının öncülüğünde gelişen bu doğal konfederalizmdir; kadın hem topluluğun iç dinamiğini hem de topluluklar arası ilişkilerin düzenlenmesinde de belirleyici güçtür.

Ne var ki, erkeklerin oluşturduğu avcı kulübü ile başlayan kastik katil sisteminin; tecavüz, katletme, el koyma, ve köleleştirmesiyle başlayan kırılma, toplumsal düzenin hiyerarşik yapılara evrilmesinin ilk adımını oluşturmuştur. Kastik katilin önce kadına ve klanına el koymasıyla başlayan süreç, avcı-tekelci erkek aklının bilgiyi, tüm kadın yaratımlarını kendi tekeline almasıyla, ana kadın etrafında gerçekleşen komünal kültürü, yatay ağlardan kopararak ayrıcalıklı bir merkez etrafında toplamaya başlamıştır. Bu süreç giderek avcı kulübün, kastik katil sistemine ve ardından da devletli uygarlığın ortaya çıkmasına yol açmıştır. Göbekli Tepe bu anlamıyla arkeolojik bir alan olup, incelenmeye değerdir. Böylece klanla başlayıp kabilelere dönüşen ve kabilelerden aşiretlere ulaşan açık, paylaşımcı ve katılımcı konfederal ilişkilerin yerini, kastik katil iktidarının merkezileştiği, kadının toplumsal konumunun zayıflatıldığı hiyerarşik yapılar almıştır.

21. Yüzyıl, insanlığın yalnızca siyasal çalkantılar, savaşlar ve ekonomik sömürü ile yüzleştiği bir dönem değil; aynı zamanda uygarlığın binlerce yıllık normlarının, kurumlarının ve toplumsal ilişkilerinin çözüldüğü tarihsel bir kırılma anıdır. Ekonomik eşitsizliklerin sistematikleşmesi, militarizmin devlet aklının birincil belirleyeni hâline gelmesi, ekolojik krizlerin yaşamın sürdürülebilirliğini tehdit eden boyutlara ulaşması ve otoriter yönetim biçimlerinin yaygınlaşması, mevcut uygarlığın krizini bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır.

Bu krizler yalnızca ekonomik ya da siyasal alanla sınırlı değildir, toplumsal dokunun en derin katmanlarını etkileyen kapsamlı bir uygarlık krizi söz konusudur. Bu uygarlığın temelinde ise kadının tarihsel olarak köleleştirilmesi, çok katmanlı sömürüye tabi tutulması, bedeninin denetim altına alınarak metalaşması ve toplumsal karar mekanizmalarından dışlanması bulunmaktadır. Dolayısıyla günümüzde yaşanan bu çoklu krizler, aynı zamanda erkek egemen uygarlığın kendi sonunu da getirmektedir.

Merkezî, hiyerarşik ve erkek egemen sistemlerin ürettiği toplumsal krizler, diğer yandan mevcut sol sosyalist-reel sosyalist- feminist vb. yapı ve sistemlerin de alternatif sistemler üretememesi, insanlığın yeni bir toplumsal paradigmaya olan ihtiyacını açığa çıkarmaktadır. Bu yeni arayışta kadınların tarihsel ve toplumsal rolü ve öncülüğü önem kazanmaktadır.

 

 Kadın Hareketlerinin Olanak ve Sınırlılıkları

Son yıllarda küresel ölçekte kadın hareketi, yalnızca yaygınlığıyla değil, siyasal etkisi ve müdahale alanlarının genişliğiyle de belirgin bir dönüşüm sürecine girmiştir. Kadınlar, tarihsel olarak kendilerine dayatılan özel alan sınırlarını aşarak emeğin, şiddetin, doğanın ve siyasetin merkezine yönelmiş; böylece patriyarkal düzenin farklı yüzlerini aynı mücadele hattı içinde görünür kılmıştır.

Latin Amerika’da kadın grevleri, görünmez kılınan bakım emeğini siyasal alanın merkezine taşımış; “Ni Una Menos” gibi kitlesel kampanyalar kadın cinayetlerini münferit vakalar olmaktan çıkararak yapısal ve politik bir sorun olarak tartışmaya açmıştır. Şili, Arjantin ve Meksika’da yükselen feminist dalga, devlet şiddeti ile emek sömürüsünü birbirinden kopuk değil, aynı iktidar ilişkisinin farklı tezahürleri olarak ele almış; bu yaklaşım toplumsal mücadele hattını önemli ölçüde genişletmiştir.

Afrika’da kadın kooperatifleri, neoliberal ekonomi politikalarının yarattığı kırılganlıkları dayanışma temelli kolektif üretim modelleriyle aşmaya yönelmiştir. Nijerya’da Ogoni kadınlarının çevre mücadelesi, yerel bir direnişi uluslararası bir dayanışma zeminine taşımış; kıtanın birçok bölgesinde kadınların toprak ve doğal kaynaklar üzerindeki hak talepleri, yerel yönetim pratiklerini dönüştüren politik etkiler yaratmıştır. 

Avrupa’da feminist hareket, özellikle İspanya ve Polonya’da otoriterleşen devlet politikalarına karşı geliştirilen kitlesel eylemlerle geniş bir toplumsal muhalefet zemini yaratmıştır. Bakım emeği grevleri ve transnasyonel feminist ağlar sayesinde yerel deneyimler ulusötesi bir mücadele hattına eklemlenmiş; kadın mücadelesi, sınırları aşan bir politik karakter kazanmıştır.

Asya’da kadın mücadelesi, hem çalışma yaşamının yarattığı sömürü biçimlerine hem de patriyarkanın gündelik yaşamda kurduğu tahakküme karşı çok katmanlı bir çizgi izlemektedir. Hindistan’da kadın çiftçilerin kitlesel protestolara öncülük etmesi, Güney Kore’de “#MeToo” hareketinin devlet ve medya elitlerini hedef alan bir hesaplaşma sürecini tetiklemesi, Bangladeş’te tekstil işçisi kadınların küresel tedarik zincirlerini sorgulayan grevleri bu mücadelenin somut örnekleri olmuştur. Kuzey Amerika’da ise feminist hareket, özellikle Siyah ve yerli kadınların öncülüğünde ırk, sınıf ve toplumsal cinsiyet kesişimlerini görünür kılarak daha kapsamlı bir toplumsal dönüşüm alanı açmıştır. Black Lives Matter’ın kadın kurucuları, cinsel şiddet, polis şiddeti ve ekonomik eşitsizliklerin birbirini besleyen yapısal süreçler olduğunu ortaya koyarken; yerli kadınların kayıp ve öldürülmüş kadınları gündemine taşıması, sömürgecilik-sonrası feminist mücadelenin güçlü bir ifadesi olmuştur. Ortadoğu’da Arap Baharı’yla birlikte yükselen kadın itirazı, İran’da Jina Amini şahsında vücut bulan kadın isyanı; kadınların dinciliğe, militarizme, faşizme ve cinsiyetçiliğe karşı açık ve tarihsel bir meydan okuma olarak gelişmiştir.

Kadın grevlerinden kooperatifleşme girişimlerine, çevre mücadelelerinden kitlesel protestolara uzanan bu geniş eylemlilik hattı, kadın hareketlerinin küresel ölçekte yalnızca bir direniş biçimi değil, aynı zamanda yeni bir toplumsal tahayyül arayışı içinde olduğunu göstermektedir.

 Ancak bu birikime rağmen, kadın mücadelesinin tarihsel deneyimi erkek egemenlikli devletli uygarlığa dair daha derin ve radikal bir çözümleme ve örgütlenme biçimini yeterince geliştirememiştir. Oysa kadın sorunsallığı ve özgürlüğü, yalnızca hukuki düzenlemelerle ya da itirazlar ile çözülebilecek bir sorun değildir. Kadınların özgürleşmesi, toplumsal yaşamın bütünlüklü biçimde yeniden örgütlenmesini ve devletlin uygarlığın ideolojik kodları ile bir hesaplaşmayı gerektirir. 

Uluslararası dayanışma ve bağlamında Dünya Kadın Yürüyüşü ve Dünya Kadın Konferansı gibi yerel ve uluslararası dayanışma ağları önemli deneyimler üretmiş olsa da, küresel olarak derinleşen kadin sorunu çözmekte yetersiz kalmaktadır. Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kurumlar ise kadın mücadelesini çoğu zaman liberal haklar çerçevesine sıkıştırmakta; kadın özgürlük mücadelesini standartlar, yardım programları ve teknik kapasite söylemleriyle sınırlı bir alana hapsetmektedir. Bu yaklaşım, sorunun yapısal niteliğini görünmez kılmakta ve erkek egemenliğinin küresel yeniden üretimine karşı kadın mücadelesini zayıflatmaktadır.

Feminist hareket, kadınlara yönelik baskı ve sömürüyü görünür kılmada önemli bir rol oynamış olsa da, kadın sorunsalının devletli uygarlık ile olan bağlantısına derinlikli bir çözümleme geliştirememiştir. Kadınlara karşı yürütülen cins savaşını, kastik katilin tarihsel gelişiminden kopuk ele almak, sorunun doğru tanımlanamamasına yol açmıştır. Bu verili uygarlık bakışının aşılamaması, feminist hareketin yaşadığı daralmanın ve bunalımın temel nedenlerinden biridir. Bu bakış açısı çoğu zaman yasallık ve sistem içi çözüm arayışı eğilimleri artırdı. Toplumlar tarihinde ilk sömürünün cinsiyet alanında gerçekleştiğini ve tarihsel ve toplumsal temelleriyle birlikte bunun tarihsel ve sosyolojik çözümlenmesi yapılmadan kadınlara karşı gelişen kırımı anlamak ve buna karşı güçlü bir mücadele hattını örmek bu bağlamda mümkün olmamaktadır.

Bu nedenle feminist hareket, haklı tepkilerine rağmen çoğu zaman savunma refleksine hapsolmuş; ataerkil ideolojinin tarihsel ve toplumsal köklerine yönelmekte yetersiz kalmıştır. Dünyanın her yerinde kadınlar hâlâ katledilmekte, tecavüze uğramakta, bedenleri ticarileştirilmekte, kamusal yaşamdan dışlanmakta ve yoğun erkek şiddetinin hedefi olmaktadır. Mevcut mücadele biçimleri, bu saldırıları durdurmakta henüz yeterli olamamaktadır.

Bugün farklı coğrafyalardan yükselen kadın mücadele deneyimleri, ekonomik, siyasal ve toplumsal ilişkilerin bütününü dönüştürmeye yönelen kapsamlı bir politik mücadeleye duyulan ihtiyacı açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu ihtiyaç, yalnızca taleplerin güncellenmesinden değil; uygarlık krizin yapısal niteliğinden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla bugün kadın özgürlük mücadelesinin temel ihtiyacı, yalnızca uluslararası dayanışma ağlarının güçlendirilmesi değil; aynı zamanda;

1. Kadının varlık sorununu doğanın diyalektiği kapsamında, evrimsel ve biyolojik düzlemde yeniden tanımlamak,

2. Kadın öznelliğini koşullayan düşünce diyalektiğini yeniden sorgulamak,

3. Tarihsel-toplumsal düzlemde kadın sosyolojisini yeniden ele almak,

4. Alternatif yaşamın ancak demokratik bir toplumla mümkün olabilecek, programını geliştirmek ile mümkündür.

 

Sınırları Aşan Bir Mücadele

Özgür ve demokratik toplum, hayatını başkalarının kararlarına bırakmayan; gündelik ihtiyaçlarını, sorunlarını ve geleceğini kendi elleriyle örgütleyen toplumdur. Kadınlar açısından bu, evde, mahallede, işte, sokakta, siyasette ve yaşamın her alanında iradi olarak var olabilmek anlamına gelir. Kadın özgürlüğü bu nedenle yalnızca bir cinsin özgürleşmesi değil; yaşamın demokratik biçimde, kadın öncülüğünde nasıl kurulacağı ile ilgilidir. Bu çerçevede kadın konfederal sistemi, kadınların kendi yaşamlarını birlikte planladığı, birlikte karar aldığı ve birlikte hayata geçirdiği bir toplumsal sistemi hedefler.

Ulus-devletin tekçi ve erkek egemen yapısı, kadınları ya görünmez kılar ya da tek bir kalıba sokmaya çalışır. Oysa yaşam tek boyutlu değildir. Farklı diller, kültürler, inançlar ve kadınlık halleri vardır. Kadın konfederal sistemi bu farklılıkları bir tehdit olarak değil, toplumsal bir zenginlik olarak ele alır. Hiçbir kadından kimliğinden, kültüründen ya da yaşam tarzından vazgeçmesi beklenemez; her kadın kendi varoluşuyla ortak yaşamın parçasıdır.

Bu ideolojik ve politik tespitten hareket eden Kürt kadın hareketi, çok kimlikli feminist mücadelenin çoğulcu birikimini yadsımadan; erkek egemenliğinin küresel ölçekteki saldırılarına ve kadın emeğinin inkârı üzerine kurulu devletli uygarlık sistemine karşı ortak bir direnme hattı geliştirmektedir. Bu hat, parçalı ve yerel direnişleri aşarak kadın mücadelesini bütünlüklü bir siyasal ve toplumsal hatta taşımayı; etkisini ulusal sınırların ötesine yayabilecek bir örgütlenme zeminini tartışmaya açmaktadır. Kadın konfederalizmi bu arayışın somut karşılığıdır.

Günümüzün savaşları, ekonomik krizleri, iklim yıkımı ve otoriterleşme süreçleri en ağır biçimde kadınların yaşamına dokunmaktadır. Yerinden edilen, güvencesizleşen, kamusal alandan dışlanan ve şiddetle kuşatılanlar yine kadınlardır. Bu tablo, kadına yönelik şiddetin ve kırımı hedefleyen politikaların temelinde, erkek egemen uygarlığın yarattığı kadın düşmanlığının ve topluma dayatılan sistemli bir tahakkümün bulunduğunu açıkça göstermektedir. Küresel kapitalist düzen, kendisini yeniden kadın karşıtlığı üzerinden tahkim etmektedir. DAİŞ, Taliban ve Boko Haram gibi cihatçı örgütlerin kadın mücadelesi karşısında yeniden konumlandırılması; buna paralel olarak liberal, cinsiyetçi ve popüler erkek figürlerin iktidara taşınması, bu aktörler aracılığıyla kadın kazanımlarının gasp edilmesine ve kadın kırımının derinleşmesine yol açmaktadır. Bu süreç, kadın özgürlük mücadelesine yönelik çok katmanlı ve küresel bir karşı saldırının varlığını açıkça ortaya koymaktadır.

Bu nedenle kadın özgürlüğü, dar anlamda bir hak mücadelesinin ötesinde, toplumsal yaşamın yeniden inşasını hedefleyen kurucu bir siyasal süreç olarak ele alınmalıdır. Mevcut sorunlar karşısında klasik ve hiyerarşik örgütlenme biçimlerinin yetersiz kaldığı açıktır. Buna karşılık esnek, yatay, demokratik ve kapsayıcı örgütlenme biçimleri, kadın mücadelesi açısından tarihsel bir zorunluluk hâline gelmiştir.

Bu arayışın kuramsal zeminini oluşturan demokratik konfederalizm, toplumu devlet merkezli iktidar ilişkilerinin dar çerçevesinden çıkararak, ahlaki-politik bir özne olarak yeniden düşünmeyi esas alır. Toplumsal örgütlenmenin asli unsurunun devlet değil, komünal karakterli toplumsal yapılar olduğu kabulünden hareketle; siyaset yapma kapasitesini merkezİ iktidarın tekelinden çıkararak, toplumsal yaşamın tüm alanlarına yaymayı hedefler. Bu yaklaşım, farklı kültürel, etnik ve cinsiyet kimliklerinin kendi özerk alanlarıyla toplumsal bütüne katılabildiği çoğulcu bir örgütlenme anlayışına dayanır ve toplumsal özgürlüğün ancak farklılıkların tanınması ve kendi politik alanlarını kurabilmesiyle mümkün olabileceği fikrini temel alır.

Bu bağlamda kadın konfederalizmi, kadın özgürlüğünü dar bir hak talebi olmaktan çıkararak toplumsal yaşamın yaratıcı, kurucu ve dönüştürücü bir süreci olarak konumlandırır. Kadınların maruz kaldığı baskının sistemik niteliğini açığa çıkaran bu paradigma, çözümü devletten değil, toplumsal öz-örgütlülükten; kadına dayalı gelişen demokratik değerlerden alır.  Erkek egemen uygarlığın krizine karşı demokratik, özgürlükçü ve çoğulcu bir toplumsal yaşam modelini mümkün kılar.

Tarihsel olarak kadın etrafında şekillenen toplumsallık; dayanışma, yatay ilişkisellik, yaşamı koruma ve çoğaltma gibi bugün insanlığın en çok ihtiyaç duyduğu değerleri barındırmaktadır. Bu nedenle kadınların öncülüğünü esas alan bir toplumsal sistem, yerel özyönetim mekanizmalarını, kolektif aklı ve yatay örgütlenmeyi temel almak durumundadır. Kadın konfederalizmi, bu tarihsel birikimi güncel siyasal mücadeleyle buluşturan; toplulukların karar alma süreçlerine doğrudan katılımını esas alan, merkezsiz ve demokratik bir örgütlenme perspektifi olarak öne çıkmaktadır. Yerel örgütlenmeleri birbirine bağlayan ancak tek bir merkezde toplamayan bu yapı, her bir birimin özerkliğini ve karar yetkisini koruyan bir dayanışma ağı oluşturur. Böylece kadınların doğrudan söz ve karar sahibi olduğu, ataerkil iktidar biçimlerinin yeniden üretimini engelleyen bir demokratik ilişkisellik inşa edilir.

Abdullah Öcalan, demokratik konfederalizmin temel harcının demokratik toplum olduğunu ve bu modelin ulus-devlete alternatif bir toplumsal form sunduğunu vurgular. Birliğin farklılığı dışlamadığı, farklılığın ise birliği dağıtmadığına işaret eden bu diyalektik yaklaşım, demokratik ulus anlayışında somutlaşır. Asrın çağrısı ile hedeflenen dönüşüm, tam da bu çoğulcu ve konfederal toplumsal yapının önünü açmayı amaçlamaktadır.

Toplumsal dönüşümün yalnızca yasal düzenlemelerle değil, yaşamın tüm alanlarında kurulan ilişkilerle mümkün olduğu dikkate alındığında, kadın özgürlük mücadelesi konfederal bir yaşamın hem başlangıç noktası hem de sürdürücü gücü olarak belirginleşir. Kadın özgürleştiğinde toplum özgürleşir; çünkü konfederal toplumsal yapı, merkezi olmayan aklı, karşılıklı sorumluluğu ve kadınların örgütleyici emeğini esas alır. Bu nedenle bugün dünya çapında yükselen kadın örgütlenmeleri ve dayanışma çağrıları, yalnızca eşitlik talebinin değil; yeni bir toplumsal paradigmanın, kadın merkezli demokratik bir konfederalizmin inşa sürecinin ifadesidir.

İnsanlığın doğanın diyalektiğiyle ve kendi tarihsel sosyolojisiyle uyumlu bir yaşam kurma zorunluluğu giderek daha görünür hâle gelmektedir. Bu yaşam; toplulukların özerkliğini güvence altına alan, karar süreçlerini tabandan örgütleyen, çeşitliliği tanıyan, ekolojik duyarlılığı ilke edinen ve kadın özgürlüğünü merkezine alan konfederal bir toplumsal modelle mümkündür. Demokratik modernite bu modelin teorik çerçevesini oluştururken, kadın özgürlüğü onun kurucu ilkesidir.

Kadınların konfederal örgütlenmede öncü konumda yer alması tarihsel bir zorunluluktur. Devletli uygarlığın kuruluşu, kadın etrafında şekillenen komünal yaşamın dağıtılması ve toplumsal iradenin erkek egemenliği altında yeniden düzenlenmesiyle mümkün olmuştur. Bu nedenle günümüzde yaşanan yapısal kriz, aynı zamanda kadın karşıtı uygarlık paradigmasının çözülüşünü ifade eder. Dayanışma, yatay ilişkisellik, karşılıklılık ve ortaklaşma gibi konfederal örgütlenmenin temel değerleri, tarihsel olarak kadınların yarattığı toplumsal pratiklere dayanmakta; yeni toplumsal yaşamın inşasında kadınları yeniden kurucu özne konumuna yerleştirmektedir.

 

Sonuç;

Günümüzde dünyanın farklı coğrafyalarında yükselen özgürlük mücadeleleri, yaşanan tıkanmanın sadece siyasal ya da ekonomik alanlarla sınırlı olmadığını; insanın kendisiyle, toplumla ve doğayla kurduğu ilişkinin kökten yeniden düzenlenmesine duyulan ihtiyacın sonucu olduğunu gösteriyor. Bu tablo, ulus-devletin sunduğu sınırlı temsil ve katılım mekanizmalarının artık gerçek toplumsal iradeyi taşımadığını açık biçimde ortaya koymaktadır.

Farklı topluluklar tarafından geliştirilen yeni dayanışma biçimleri, ortak karar alma yöntemleri ve birlikte yaşam pratikleri ise çeşitliliğin bir arada var olabildiği, sorumluluğun dağıldığı ve gücün yoğunlaşmasının sınırlandığı başka bir toplumsal örgütlenmenin mümkün olduğunu görünür kılmaktadır. Bu eğilim, insanlığın kadim hafızasında varlığını sürdüren ortak yaşam dinamiklerinin yeniden açığa çıkmasıdır; toplum kendi enerjisini çoğaltma, onarma ve merkezsizleşme üzerinden yeniden üretme kapasitesini hatırlamaktadır.

 Bu nedenle bugün karşı karşıya olunan tarihsel görev, mevcut düzenleri küçük onarımlarla yaşatmak değil; yaşamı bütünleyen, farklı toplumsal özneleri güçlendiren ve kolektif aklı harekete geçiren yeni bir toplumsal perspektif kurmaktır. Böyle bir zemin, ne tek bir merkeze dayalı otoriteyle ne de yalnızca biçimsel haklarla inşa edilebilir; esas ihtiyaç, toplulukların kendi yaşamlarına dair karar süreçlerine doğrudan katıldığı, sorumluluğun birlikte taşındığı, yaşamı koruyan ilişkilerin kurulduğu bir demokratik yerelden örgütlenen bir sistemidir. Bu dönüşümün en güçlü dinamiklerinden biri ise kadınların direniş çizgisidir. Kadının bu direnişi, yüzyılı şekillendirecek bir dinamiğe sahiptir. 

 Bu nedenle, kadınların tarihsel birikiminin korunması ve güçlendirilmesi, ancak sınırları aşan bir dayanışma ağı, ortak bir mücadele ruhu ve birbirine bağlanan örgütlülüklerle mümkün olabilir. Yerelin özgünlüklerini koruyan fakat evrensel ölçekte buluşabilen bu birliktelik olmaksızın, dünyanın farklı bölgelerinde kadın kırımı kalıcı biçimde geriletilmesi mümkün değildir.

 Bugünün krizleri aynı zamanda yeni bir imkânın kapısını aralamaktadır: Toplum, özellikle kadınların öncülüğünde, kendisini başka bir düzlemde örgütleme kapasitesini yeniden hatırlamaktadır. Bu imkân, yalnızca mevcut sisteme  karşı bir itiraz  değil; daha özgür, daha eşitlikçi,   yeni   bir yaşamın inşasına yönelik adimdir. Kadınların yerelden evrensele uzanan bu ortak mücadelesi, ana kadın etrafında gelişen yaşamın yeniden kök salmasıdır.

Günümüzde kastik katil -erkek egemen- sistemin adı olan kapitalizm aşılmadıkça felsefe, bilim, etik, estetik ve din alanlarında toplumsal hakikat ortaya çıkmayacaktır. Toplumun derinliklerinde saklı olan egemen erkek kültürü, düşünüş biçimlerinden kurumlara, değer yargılarından bilgi üretim süreçlerine kadar her alana sinmiş durumdadır. Bu kültür çözülmedikçe özgürlük, eşitlik ve hakikat arayışının önü sürekli tıkanacak; toplumsal dönüşüm ise sınırlı ve yüzeysel kalacaktır.

 

Kaynakça

-Öcalan, Abdullah. Demokratik Uygarlık Manifestosu (Cilt I–V).
-Arendt, Hannah. İnsanlık Durumu. İstanbul: İletişim Yayınları
-Eisler, Riane. Kadeh ve Kılıç. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
-Federici, Silvia. Caliban ve Cadı. İstanbul: Otonom Yayıncılık.
-Gimbutas, Marija. Tanrıçaların Dili. İstanbul: Payel Yayınları.
-Mies, Maria. Ataerki ve Birikim. İstanbul: Dipnot Yayınları.
-Shiva, Vandana. Yaşayan Demokrasi. İstanbul: Metis Yayınları.
-Jineoloji Dergisi. kadın konfederalizmi sayi 32 Diyarbakir : Jingeh 

 

Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.