Düşünce ve Kuram Dergisi

Demokratik Topluma Dayalı Demokratik Ulus Çözümü Önümüzde Durmaktadır

Abdullah Öcalan

 

İmralı Adası’nda oldukça kapsamlı yaptığımız değerlendirmeler ışığında bazı önemli hakikatlere ulaşılmıştır.

 Birincisi; evrendeki değişim ve dönüşüm yasasıdır. “Evrende değişmeyen tek şey değişimdir” denilir. Bu tespit doğru ama yetersiz. Bunu “Evrende değişmeyen tek şey değişim ve dönüşümdür” biçiminde formüle etmek daha gerçekçidir ve somut durumu daha iyi ifade ediyor. Değişim var ama dönüşüm de var. Dönüşüm olmasaydı, evrende bu kadar çeşitlilik ortaya çıkmazdı. Evrensel hakikati ifade etmek açısından, “değişim ve dönüşüm” yasasını tespit etmek gereklidir. Buna, birinci hakikat dememizin hiçbir sakıncası yok. Belki de en doğrusudur.

İkincisi; toplumsal doğanın insana dayalı gelişmesidir. Birinciye “fiziki doğa” dersek, ikincisine “toplumsal doğa” demek daha doğrudur. İkinci doğanın farklı karakterde olduğu; bu farkındalığın insan türeyişiyle ve toplumsallığı ile ilgili olduğu rahatlıkla ifade edilebilir. İkinci büyük hakikat, toplumsal doğanın en belirgin vasfının insana dayalı olarak gelişmesidir. İnsanın en temel vasfı nedir? Bilince ve düşünceye dayalı toplumsallık özelliğidir. Şüphesiz diğer canlıların da topluluk tarzı bir yaşamı vardır. Hatta bitkilerin bile böyle bir yaşamından söz edilebilir. Bunu atoma kadar götürebiliriz. Buradaki farklılık, bilindiği kadarıyla insan türünde başta simgesel düşünme olmak üzere, düşünce yeteneğinin gelişmesi ve bu düşünce temelinde insan toplumsallığının oluşmasıdır. Evrendeki ve doğadaki toplumsallıklardan farklı bir toplumsallık olarak gerçekleşmesidir.

Daha da ötesi ve anlamlısı, insan toplumsallığının “komün” temelinde ortaya çıkmasıdır. Komün temelinde ortaya çıkmayı düşünsellikle, zihin durumuyla izah etmek mümkündür. Halen “ne”liği tartışılan bu zihin, düşünce durumu insanı diğer türlerden ayıran ve her türlü insani düşüncenin bambaşkalığını oluşturan bir toplumsallıktır. Bu toplumsallığı başından itibaren klan ve komün olarak değerlendirmek yanlış değil. Bu konuda da oldukça aydınlatıcı bir tartışmanın yapıldığı söylenebilir.

Üçüncüsü; tarih sınıfların savaşı değil komünalite ile devletli uygarlığın savaşıdır. Bu toplumsallığın sorunsallaşması, cinsiyet temelinde olmuştur. Ana kadın toplumsallığı, toplayıcılığın klan toplumunu oluşturma karakterindedir. Erkeğin, erkek cinsiyetinin ayrışması ve avcılık temelinde bir toplumsallığı geliştirmesi onu hegemonik bir kimliğe büründürmüştür. Bu kimlik, ana-kadına dayalı toplumsallaşmayı gasp etmiştir, talan etmiştir, köleleştirmiştir. İnsana dair gerek antropolojik, gerek arkeolojik, gerek etimolojik tüm araştırmalar, gerçeklikler ve hakikatler, böyle bir darbenin, dolayısıyla sorunsallığın mevcudiyetini açıkça ortaya koymaktadır. Bu sorunsallık, ana kadına dayalı klanı veya komünleşmeyi ikiye yarmıştır. Bunun adı da sorunsallıktır.

Toplumda büyük yarılma, ilk sorunsallık avcı kulübü diyebileceğimiz bir erkek egemen klik, çete veya adına ne dersek diyelim, biz buna daha toplumsal ve bilimsel bir ifade ile “kastik katil” diyoruz; bu grubun ana kadın etrafında oluşan toplumsallığın karşısında konumlanmasıdır. O günden beri bu çatallaşma derinleşmektedir. Çatallaştırmanın bir tarafında egemenlik kuran, köleleştiren, sömüren bir gerçeklik yer alırken; diğer tarafında ezilen, baskıya uğrayan, sömürülen ve soykırıma uğratılan öteki gerçeklik yer alır. Bu da insanlığı farklı bir evreye taşımaktadır. Buna da üçüncü hakikat diyoruz. Üçüncü hakikatin temel özelliği nedir? Somutlaştırırsak; bir tarafta kent, sınıf ve devletleşmeye dayalı erkek egemen güç; diğer tarafta gittikçe kırsallaşan, ezilen, sömürülen, kendini yaşatmak için çöllere ve dağlara sığınan bir ezilen kesim. Komünün gaspına dayanan ve sürekli onun üzerinde yükselen devlet aygıtı. Ki, devleti tekrar tarif edersek, kendini tanrı kral ilan eden, ideolojisini oluşturan, kentte yoğunlaşan, sınıfsallaşan, efendileşen ve bunu da çeşitli düşüncelerle kamufle eden, kendini ulaşılamazlığa, bilinemezliğe büründüren bir aygıttır. Var mı? Var ve halen çözümlemekte güçlük çektiğimiz bir aygıt.

Diğer tarafta esas olarak komün karakterinde olan, komününü hiç yitirmeyen ama dağıtılan, parçalanan, çöllerde ve dağlarda güçlükle varlığını koruyan, komün dediğimiz toplumsal yapı var. Tarihte bu büyük parçalanma olmuş mudur? Pek çok veri olduğunu gösteriyor. Hatta günümüzde bile oldukça gelişkin bir biçimde var olduğunu bütün araştırmalar, gözlemler açıkça göstermektedir. Buna da bütünleyici bir isim verirsek, “uygarlık” diyoruz; bunun karşısında yer alan toplumsal örgütlenmeye de “komünalite” diyoruz. Doğrusu da budur. Uygarlık ve komünalitenin bir ikilem oluşturduğu ve bu ikilemin sorunun başından beri insanlığı karşı karşıya getirdiği bir hakikattir.

Çeşitli tarihçiler buna farklı yorumlar getirmiştir. Bizim de mensubu olduğumuz sosyalist ve reel sosyalist eğilimler buna “sınıfsal savaşım” demiştir. Yani tarihsel materyalizm, “sınıfların savaşı” gibi bir tarif yapmıştır. Bu tanımın çok yetersiz kaldığı, belki kapitalist moderniteyi izah edebileceği fakat bütün insanlık tarihini ifade edemeyeceği ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla tarih sınıfların savaşı değil komünaliteyle devletli uygarlığın savaşıdır. Tarihi bu biçimde bir ikileme tabi kılmak, bu ikilemin tarih boyunca işlediğini ortaya koymak daha gerçekçi ve hakikati ifade eder niteliktedir. Bu da üçüncü büyük hakikati ifade ediyor.

Bütün tarih biliminden, onun antropolojik hatta sosyolojik yorumundan yararlanarak bu sonuca ulaştık. Dolayısıyla gerek ütopik sosyalistlerin değerlendirmeleri gerekse daha da ötesinde M.Ö. 800 ile 200 arasında yaşanan “eksen çağı”nda yaşanan komünalist ideolojilerin yükselişi süreçlerinde bu hakikat net olarak karşımıza çıkıyor. Kapitalizme karşı da ütopik veya reel sosyalizmin yükselişiyle kendini daha da gün yüzüne çıkaran bu mücadele, “komün ve komünalite güçleri” ile “uygarlık ve kapitalist modernite güçlerinin” savaşı olarak karşımıza çıkıyor. Böylesine çarpıcı bir değerlendirmeyi geliştirdik.

Dolayısıyla reel sosyalizmdeki gerçekçi olmayan ve gerçekçi olmadığı da iç nedenlerle çöküşüyle birlikte ortaya çıkan bu sosyalist anlayışa karşı; daha gerçekçi, tarihsel yürüyüşü doğru ifade eden, komünalite ve uygarlık yarılması biçiminde günümüze kadar gelen; günümüzde de adına kapitalist modernite ve demokratik modernite karşılaşması dediğimiz hakikat ortaya çıkıyor. Özellikle reel sosyalizme karşı bizim en önemli eleştirimiz, bu noktada ortaya çıkıyor. Bu da herhalde önümüzdeki dönemi belirleyecek bir temel sosyalist ilke olarak kendini ifade edecektir.

 

Uygarlıklar Ovalarda Teşekkül Eder

Dördüncü büyük hakikatimiz; tarihte Kürt ve yerleştiği toprakları tarif etmek biçiminde olmuştur. Bunun da temel özelliği; Afrika’da vücut bulan insan türünün dünyaya yayılışında, ikinci büyük durak olarak karşımıza çıkan Zagros-Toros sisteminin çizdiği kavisin içinde ve dışında, eteklerinde ve ovalarında en az 300 bin yıllık bir tarihi birikimin yepyeni hatta bugünkü moderniteyi de ortaya çıkaran, bir ön modern, bir proto modern aşama yarattığına ilişkindir. Milyonlarca yıl Afrika’da iki ayak üzerinde yürünmüş, bazı sesler ve işaretler ortaya çıkmış ama asla bir kalıcı kültüre ulaşılmamıştır. Afrika’da milyonlarca yıl sürmesine rağmen o sınırlarda kalmış bu insan türü Mezopotamya’ya gelince; anacıl toplumun dil ve kültüründe büyük gelişme yaşanmıştır. Aşağı yukarı 300 bin yılda -bazıları 200 bin, bazıları 100 bin, bazıları 50 bin yıl diyor- burada büyük bir yoğunlaşma meydana gelmiştir. Bu yoğunlaşma kendini günümüze de taşırmıştır.

Halen Arabistan yarımadasında ve Afrika’nın kuzeyinde kullanılan Sami dil grubu; Asya’nın kuzeyinden Doğu Avrupa’ya kadar tüm Avrasya’nın bir bölümünde Ural-Altay dil ve kültür grubu gelişmiştir. Ancak bunların ikisi de gerek komünalitede, gerekse uygarlaşmada ciddi bir gelişme ortaya koyamamıştır. Tam tersine, ikisinin arasında yükselen büyük uygarlaşmanın ve komünalitenin yaratıcısı olan Aryenlerin ya etkisi altında kalmışlar ya da zaman zaman saldırarak gelişimini engellemeye çalışmışlardır. İnsanlık tarihinin esas gövdesi “Verimli Hilal” de denilen bölgede gelişmiştir. Verimli Hilal’de yükselen kültür, halen bütün izleriyle duruyor. En son Karahantepe ve Göbeklitepe’de açığa çıkanlar, bu kültürün, günümüze kadar ulaşan izleridir. Ki, Göbeklitepe benzeri 200’e yakın yer olduğu tespit edilmiştir. Bu topraklar ilk kentleşmenin, ilk köyleşmenin, kültürleşmenin yaşandığı yerlerdir. Hem ana kadın eksenli gelişen komünalite hem onu baskı altına alan erkek egemenlikli kültür, kesinlikle burada zirve yapmıştır. Bu gelişmelerin merkezinde de proto Kürt dediğimiz gruplar yer almıştır.

Bunun tarihi en az 15 bin yıl öncesine götürülebilir. Çünkü etimolojik çalışmalar, bizzat coğrafyadaki nüfusun durumu, hala yaşayan kabile gerçekliği, hatta üretim gerçekliği, dil ve diğer kültürel unsurların mevcudiyeti bunu açıkça ortaya koyuyor. Eğer Kürtler için bir arka tarih aranacaksa, bu gerçeklikte aranmalıdır. Buna “ilk kültürlenme”, “proto Kürt” gibi kavramlarla yaklaşmak mümkün. Ne zamana kadar? Sümerlerin başlattığı yazılı tarih dönemine kadar. Ki Sümerlerden günümüze ulaşan yazılı kaynaklarda da, proto Kürt oluşumun izlerini görmek mümkündür. Sadece bir kelimeyi çözmek bile hakikati apaçık ortaya çıkarmaktadır. Nedir bu kelime? “Ninhursag”. Kimdir bu? Sümerlerin baş tanrıçası. Bunun da kökü Kürtçedir. Yani Proto Kürtçenin kullandığı bir kelime. “Nin” kelimesi “kadın” demektir. “Kur” “dağ” demektir. “Sag” ise “parça”dır. Yani “dağ bölgesinin kadın tanrıçası.” Hurriler bu kültüre dayanıyor, Urartu buna dayanıyor. Sonuçta hepsi bu coğrafyayı ifade ediyor. Demek ki Sümerlerin etimolojik olarak bu dağ Kürtlerini esas aldıkları, belki de onlar olduğu; basit bir kelimeyi bile çözdüğümüzde kendini ele veriyor.

Sümer sonrası, Persler de aynı etkileşim içindeler. Perslerin, proto Kürtlerle geliştirdiği ilişki ve kültürel etkileşim, dünyanın ilk imparatorluğunun ortaya çıkmasıyla sonuçlanmıştır. Bunun yazılı kaynakları da var; Dara (Darius) sütunlarında bu kendini gösteriyor. En son Asur-Med çarpışması ki, yüz yıllarca sürmüştür ve tüm tarihi kaynaklarda ayrıntılı olarak yer almıştır. Dolayısıyla böyle bir hakikati kanıtlamak zor değildir.

Grekler de “Kurdiyan” kelimesini kullanıyorlar. “Kurdiyan” veya “Kurti” Kürt kelimesinin kökenidir; Grek edebiyatında epey karşımıza çıkar. Zaten Heredot tarihinin dörtte üçü Zagros-Toros sisteminde yaşanan gelişmelerle ilgilidir. Proto Kürt derken bütün bunları kastediyoruz.

Ortaçağ’a geldiğimizde zaten İslami çıkışla birlikte Kürtler “Ekrad” olarak karşımıza çıkar. Ortaçağ’da Arap edebiyatında açıkça ifade edilir. Türklerin Ortadoğu’ya gelişiyle birlikte de Selçuklular bizzat “Kürdistan” kavramını, bir eyalet, bir ülke kavramı olarak kendileri kullanmıştır. İran dilinden yararlanarak, biraz da İranlılaşarak, İran dil ve kültürüne dayanarak Kürdistan eyaletini veya ülkesini bizzat hakikat olarak alırlar.

Osmanlı’da bu daha da kapsamlı bir biçimde eyaletler, vilayetler, hükümetler, ocaklar biçiminde ifade edilir. Demek ki bir Kürdistan hakikati var ki, o da “Kur” kelimesinden geliyor. “Kur” “dağ ülkesi” demektir. Sonuçta Kürt de “dağ halkı” gibi bir anlamı içeriyor. O gün bu gündür, dağlarda sıkışmış olarak varlıklarını korurlar. Uygarlıklar ovalarda teşekkül eder. Ovada yükselen Sümerler’de tanrı krallar, daha sonra bizzat tanrının elçisi olduğunu iddia eden şahlar, sultanlar ve değişik isimlerle kurulan o erkek egemen güçler tarafından sürekli sıkıştırıldıkları için dağlarda, kendi küçük komünlerinde, kabilelerde kendini yaşatmaya çalışan bir tarihi gerçeklik var. Bu gerçeklik günümüze kadar varlığını sürdürüyor. Dördüncü büyük hakikat budur.

Bir kez daha ifade etmek gerekirse; insanlık tarihi komünalite ve devletli uygarlık ikilemi ekseninde gelişmiştir. Esas olarak toplum komünaldir. İkinci doğa ancak komünalite ile tanımlanabilir. Proto Kürtler de esas olarak komünaliteye, komüne dayalı olarak vücut bulmuşlardır. Kabile, aşiret gerçekliği komünaliteyi ifade ediyor. Kürtler komün, kabile ağırlıklı bir toplumdur. Kentleşen, sınıflaşan ise devletli uygarlıkları ifade ediyor. Bu ikisinin sürekli çekişmesi bir vaka, bir gerçekliktir. Ve Kürt tarihini bu bağlamda değerlendirmenin daha ufuk açıcı, gerçekliği daha iyi ifade edici olduğunu büyük bir açıklıkla ortaya koyduk. Genel hatlarıyla da olsa ortaya konulan bu tarihsel hakikat günümüz sorunlarına olduğu kadar çözüm olanaklarına da ışık tutmaktadır. Dolayısıyla buna dördüncü büyük hakikat dememiz yerindedir.

 

Çok Yaygın Örtülü Bir Kürt Tarihi Var

Beşinci büyük hakikat; PKK bağlamında ortaya çıkmıştır. PKK bağlamında oldukça karmaşık bir konuyu, çok kısa bir şekilde, hem de çok şiddetli bir isyancılık temelinde ifade etmek oldukça güç olmakla birlikte, beşinci büyük hakikat olarak adlandırmak gerekiyor. Beşinci büyük hakikat PKK gerçekliğidir, ona dayalı hakikatlerdir.

PKK’ye gelirken; olmayan ama inşa edilmesi gereken bir Kürt gerçekliğinden, bir Kürt tarihinden bahsetmemiz gerektiğini belirterek, PKK’nin bu temelde vücut bulduğunu vurgulamak gerekir. PKK ortaya çıkarken modern çağın bazı kavramlarıyla; “ulus” kavramı, “sınıf” kavramı, “ulus devlet” kavramı, “sosyalist düzen” kavramı gibi kavramlarla kendisini ifade etmeye çalıştı. Yine “sömürge”, “anti sömürge”, “emperyalizm”, “ezilen ulus” gibi kavramlarla yola çıkan bir hareketti ve başlangıçta çok sınırlı bir tarih bilinci vardı. Ve tarih bilinci bizzat kurucusu tarafından “Sömürge Kürdistan” kavramı ile temellendirilmek istenmiştir. Bu temellendirmede, açılmaya oldukça müsait bir hakikat gizlidir. Dönemine göre “sömürge” kavramı çok açımlayıcıdır, geliştiricidir. Kürdistan’ı sahipleniş de ülke anlamında oldukça açımlayıcı ve geliştiricidir. Mücadele geliştikçe, özellikle ideolojik mücadele yoğunlaştıkça, karşı karşıya olunan güçlerle hem ideolojik hem politik hem askeri savaşım arttıkça, tarih bilinci biraz daha kendini hissettirmeye, kendini açığa vurmaya başlamıştır.

Proto Kürt tarihi, geniş bir coğrafyada hatta genel olarak insanlık tarihinde önemli bir yere sahiptir. Kürt tarihinin ikinci aşaması olarak “örtük tarih” yani yükselen uygarlık güçlerine karşı özgünlüğünü yitiren ve onların gölgesi altında varlığını sürdüren bir tarihtir. Özellikle Perslerden itibaren hatta öncesi de olan, -ki, bunu Sümerlere kadar uzatmak mümkün- örtülü gelişmiş bir tarih vardır. Hangi komşu uygarlığı araştırırsan araştır, içinde örtülü bir Kürt tarihi ortaya çıkıyor. Perslerde bu çok somut; Asurlarda bu var, Babil’de var, Sümer’de var. Daha sonra bu devam ediyor. Helen çağında Helenistik tarihte resmen bir “Kurdiyan” tabiri ortaya çıkmış. İlk tarih yazarı, tarihin babası Heredot’ta bolca vardır. Bana göre Heredot tarihi bile temel alınarak, Kürt tarihi hem de bilimsel ölçülerle ortaya konulabilir. Ama yine de oldukça örtük bir tarih olacaktır. Ortaçağ’da da Arap tarihiyle bağlantılı, İslam tarihi içinde çok gizlenmiş ama çok yaygın örtülü Kürt tarihi var. Diğer taraftan, 1000’lerden itibaren İslam tarihiyle birlikte Türk tarihi içinde, zaman zaman başat ama büyük kısmı da örtülü olarak kendini sürdüren bir Kürt tarihi var. Bu da aşağı yukarı 19. Yüzyıla kadar gelen bir tarihtir.

19. Yüzyıldan itibaren farklı bir tarih ortaya çıkıyor. O da örtük tarihin işbirlikçilerinin, eski statülerini arayan, kapitalist modernite nedeniyle elinden bu imkan çıktığı için buna isyan eden mirlik ve şeyhlik önderlikli isyanlar dönemidir. Hepsi de felaketle sonuçlanıyor. İşte 1806’da Süleymaniye’de başlayan Babanzadelerin ilk isyan denemeleri birlikte giderek bir yokluğa doğru tam inkarla sonuçlanan bir dönemin içine girilir. “Örtük Kürt tarihi” gidiyor, “imha ve örtük tarih” dönemi başlıyor. Doğru mu doğru. Çok sayıda 19. Yüzyıl isyanı var, 20. Yüzyılın başlangıcında isyanlar var. Bir imha süreci yaşanıyor.

İkinci dünya savaşından sonra da neredeyse ölüm sessizliğine bürünme dönemi var. Birinci döneme “imha” dersek, ölüm sessizliğinin hakim olduğu ikinci döneme “inkar dönemi” diyebiliriz. “Kürt” yok “Kürdistan” yok; tarihe gömülmüştür… İşte “tarihe gömüldü” tabiri bu dönemde kullanılmıştır. Her yerde, her parçada aynı durum vardır. PKK ortaya çıktığında böyle katı bir inkar ortamında iki kelimelik bir sloganla tarih yaratmaya, gerçeklik oluşturmaya kalkışmıştır. “Burada bir milli gerçeklik var, burada bir ulus var; şöyle bastırılmış, şöyle ezilmiş” denilerek sahiplenilmiştir. Sonuçta 50 yılı aşan bir mücadele ile bir kanıtlanma var. Nedir bu? Kürtler tarih boyunca vardır ve bir ulustur. İşte ana hatlarıyla ortaya koyduğumuz gerçeklik budur. “Temel hakları gasp edilmiştir ve dolayısıyla hak talepleri karşılanmalıdır” denilerek, karşılanması için silahlı mücadele stratejisine sarılınmıştır. Ne kadar ilkel donanımlı olursa olsun bu savaşım verilmiştir ve sonuçta işgal eden, sömürgeleştiren, kırıma uğratan güçlerden daha fazla Kürtlerin kendisine bu bilinç kabul ettirilmiştir. Geliştirilen gönüllü köleliğe ve gönüllü inkara büyük darbeler vurulmuştur. Bu etkili ve sarsıcı olmuştur. Sonuçta Kürt varlığı dediğimiz gerçeklik kabul görmüştür. Adına ulusal varlık veya Kürt varlığı dediğimiz gerçeklik gün yüzüne çıkmıştır. İşte bu döneme “PKK gerçeklik dönemi” diyebiliriz. İnkar ve imha dönemi 200 yıllık bir tarihe sahipse; PKK Kürt gerçekliği de 50 yıllık bir tarihe sahiptir. Bana göre oldukça ciddiye alınması gereken, önemli bir tarihsel dönemdir. Dolayısıyla Kürt tarihini, böyle dört büyük bölüme ayırmak mümkündür. Kürt varlığının bir realite olarak kabul edilişinde, PKK’nin ideolojik zemini önemli bir rol oynamıştır. Hatta reel sosyalist gerçekliğin payı inkar edilemez çünkü arka cephesinde o dünya var; o dünyadan esinlenmiştir ve Kürt gerçeğini, ulusal kurtuluş savaş stratejisiyle realize etmiştir yani gerçekleştirmiştir. Ama bundan daha öteye gitmek istediğinde yani bir ulus-devlet olmaya doğru gittiğinde büyük bir çıkmazla karşılaşmıştır. Reel sosyalist gerçekliğe baktığımızda bu çıkmazın iç nedenleri vardır. Bizzat reel sosyalizmin çözülüşünde bu nedenler rol oynamıştır. PKK’de benzer bir durumdan kurtulamamıştır. Demokratikleşemiyor, burjuva ulus anlayışından kurtulamıyor. “Bağımsız birleşik bir ulus” diyor ama bunun ne sosyal temeli var ne tarihsel temeli var ne konjonktör buna müsait ediyor. Dolayısıyla aşırı bir tekrar, aşırı bir çıkmaz yaşıyor. Bundan çıkılması gerektiği aslında fark ediliyor ama bir türlü çıkılamıyor. Sonuçta burada birlikte derinliğine yaptığımız bu tartışmalar, bunun feshinin isabetli olacağını açıkça ortaya çıkarmış bulunuyor.

PKK’nin kurucu kişiliği bizzat şahsi iyi niyet çağrısı yaparak bunu dünyaya duyurmuştur. Yani “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” tek taraflı iyi niyet ifadesidir. Ve bu PKK dönemini kapatmıştır. Bu çağrı, gerek bir reel sosyalist programa sahip partiye ve gerekse onun stratejisi olan ulusal kurtuluş savaşına; parti ve savaş olarak son vermeyi uygun görmüştür. Çağrının özü budur. Bu sadece bir ilan değil uygulanmasının da tarihi önemde olduğu bilinerek, geleceğimize ışık tutan altıncı büyük hakikat olarak ortaya çıkıyor.

 

PKK Tarihi, Kürtlerin Demokratik Ulus Olmalarını Zorunlu Kılıyor

Demek ki altıncı büyük hakikat; öyle yansıtılmak istendiği gibi dıştan bir baskıyla, devlet baskısıyla veya içten çıkmazı derinleştirmek isteyenlerin etkisiyle değil bizzat kurucu kişilik şahsında derin bir çözümlemeye tabi tutularak, tarihsel sosyolojiye özellikle ağırlık verilerek, alınması gereken bir tarihsel inisiyatiftir. Bu inisiyatif kullanılmıştır ve geleceğe ilişkin perspektifler çizilmeye başlanmıştır. Bu anlamda altıncı büyük hakikat, dönem perspektifleri biçiminde ifade ediliyor. Bunu da kapsamlı olarak burada tartıştık. Oldukça çarpıcı sonuçlara ulaştık.

Nedir önümüzdeki dönemin temel perspektifleri? Her şeyden önce varlık olma aşaması tamamlanmıştır. Ama demokratik kuruluş ve kurumlaşmalar çok problemlidir. Dolayısıyla bunların çözümlenmesi gerekmektedir. Kürtlerin ulusal varlığı bir gerçek ama demokratik kurum ve kurumlaşması çok yetersiz. Herhangi bir siyasi, hukuki ifadeye kavuşmamıştır. İyi niyetli çabalarla bir şeyler yapılmak istenmiş ama kalıcılığı asla garantiye alınamamış; bugün var yarın yok gibi yetersizliklerle karşı karşıya kalınmıştır. Dolayısıyla bu muğlaklığı hatta bu kaotik durumu ortadan kaldırmanın hayati önemi vardır. Demokratik değişim ve dönüşüm hayati önemde bir görev olarak karşımıza çıkmaktadır. Biraz zorlanarak da olsa bunu değerlendirdik. Bugüne kadar yaşanan dört aşamalı büyük tarih, -eğer anlamlı bir sonuca vardırılmak isteniyorsa- aşılarak, yeni bir tarihsel sürecin başlatılması, geliştirilmesi ve gerçekleşmesi gerekmektedir. Hepsinin içinden adeta bir çiçeklenme, ürün verme, yaşam kaynağı olma dönemi de diyebileceğimiz bu dönemi, kendi içinden üretmesi ve yeşertmesi gerekiyor. Bunun adı demokratik ulus dönemidir. Bunun başlangıcını yaşıyoruz. Kürtler herhangi bir ulus-devlet olmayacak. Ulussuzluk da yaşamayacaklar. Ulus olacaklar ama demokratik ulus olacaklar. Bütün tarihi anlattık; proto Kürt tarihi, komünal Kürt tarihi, örtük de olsa aşiret kabileler tarihi, imha ve inkar tarihi. Bunların hepsinden sonra PKK tarihi, Kürtlerin demokratik ulus olmalarını zorunlu kılıyor.

Bir de reel sosyalizmin ulus devletçi zihniyetinin çökmesi, bizzat reel sosyalizmin bu nedenle çözülüşü konuyu daha da ivedi kılmıştır. Reel sosyalizmin ancak demokratik ulusla yenilenebileceği, kendi tarihi çıkışını devam ettirebileceği açıkça görülmüş ve gösterilmiştir. Bunun da önde gelen uygulayıcı halkı Kürtler olacaktır. Dolayısıyla bunun uluslararası, küresel veya evrensel düzeyde bir etkisi de olacaktır. Hatta bölgede içinden çıkılamaz aşiretçi, mezhepçi çatışmalar, bu ulus anlayışıyla ancak çözüme kavuşabilir. Ulus-devletlerin yarattığı büyük keşmekeşlik son yüz yıldır Ortadoğu’yu çöplüğe çevirmiştir. Bu çöplükten çıkmanın yolu demokratik ulus enternasyonalizmi olacaktır. Bu enternasyonalizm gelişmeden Ortadoğu halkları ve ulusları çöplük olmaktan kurtulamazlar. Tıpkı yakındaki yüz yıllık tarih ve en can alıcısı da günümüzdeki İsrail-Filistin çatışmasında ortaya çıkan vahim durumdur. Bundan kaçınmak için tek doğru formül, demokratik ulus bağlamında yeni bir uluslaşma teorisi geliştirmek ve uygulamaktır. Altıncı büyük hakikatin en önemli ilkesi budur.

Diğer bir ilkeyi de ifade edecek olursak; burada kapitalizmin vereceği fazla bir şey yoktur. Kapitalizm burayı sadece çöplüğe çevirmemiş, imha etmiş ve soykırıma uğratmıştır. Bu durum çok açıktır. Kapitalizmin alternatifi, komünalizm olabilir. Yani çöplük dediğimiz bu ekonomik durum, talan, gasp, yeraltı, yerüstü kaynaklarını silip süpürme olarak kendini gösteriyor. Buna karşı da teknolojiden bahsedilecekse bunun da “eko ekonomi” dediğimiz bir temelde ele alınması ihtiyacı vardır. Toparlayacak olursak kapitalizmin ulus-devletine karşı demokratik ulus; kapitalizmin korkunç yok edici gücüne karşı tekrar komünaliteye dönüş, ki, burada burjuva proletarya ayrımı yok; endüstriyalizme karşı da “eko endüstri” kavramı önem taşıyor.

Bu topraklarda tarih boyunca komünal toplumun öncü gücü olarak kadın rolünü oynamıştır. Toplumun kurucu öğesi olan anacıl toplum bu topraklarda neşet etmiş, kendini gerçekleştirmiştir. Komünal toplumun öncü gücü olan kadından geriye bir tortu kalmıştır. Adı var kendisi yok bir kadın özgürlük sorunu vardır. İnkar ve imha süreci kadın sorununu yakıcı olarak bugünlere kadar taşımıştır. İşte PKK, yarattığı mirasla, kadın özgürlük mücadelesiyle kadını öncü güç yapmıştır. Aynı topraklarda varlık bulan PKK, geriye sadece tortusu kalmış anacıl kadın toplumunu dirilterek, kadının özgürlük mücadelesini, hem de çok dikkat çekici biçimde ulusal, bölgesel ve küresel düzeye taşımıştır. Hem PKK’de hem de sonrasında kadın başat bir güç haline getirilerek özgürlük inşasında rol almaya devam edecek öncü bir güç haline gelebilmiştir.

Sonucun bir sonucu olarak bir şeyler söylemek gerekiyor. Bu da daha çok bu komşu ulus-devletlerle ilişkiler durumudur. Evet, böyle bir Kürt realitesi ortaya çıktı. Peki, hangi temel perspektiflerle hareket edecek yani demokratik kuruluş ve kurumlaşmasını nasıl sağlayacak? Bunları da özetle ifade etmek gerekirse; demokratik siyaset önündeki tüm engellerin kaldırılması gerekecek; kendi öz diliyle, kültürüyle eğitimi olacak; temel ihtiyaçlarını giderecek ekonomisi olacak, bizzat bir eko endüstriyle ekonomik inşa gerekecek; kendi dil ve tarih çalışmaları olacak… Ve bu bir komün toplumuna dayalı olarak gelişecek. Bundan sonraki süreç, demokratik siyasetle komün demokrasisi olacak. Yani kendi kendini yeniden yapılandırırken bu ana ilkeler etrafında programlayacaktır.

Tabii bütün bu süreçler tek başına olmuyor çünkü aynı topraklarda hatta Kürtlerin kendi içinde oldukça çatışmalı bir işbirlikçi kalıntı var. Kürtlüğü şimdiye kadar almış, satmış işbirlikçi güruh var, onu sürdürmek isteyen bir grup var. Bir de burası “benim mülkümdür, malımdır” diyen ulus-devletler var. Bunlarla sorun nasıl halledilecek? Esas sorun dediğimiz ve bizi bundan sonra oldukça uğraştıracak olan budur. PKK döneminde bunlarla ulus-devlet kurma perspektifiyle savaşıldı. Ulus-devlete karşı ulus-devlet programı olarak; “Bağımsız Birleşik Kürdistan” hedefiyle savaşıldı. Bunun yanlışlığı kendini ortaya koysa da yine de bu mücadele bir ulusal varlığı da gerçekleştirdi; bu tarihi öneme sahip bir gerçekleşmedir. Ama bu da bitmiyor. Neden? Hakim ulus-devletler şimdi de diyorlar ki; “Evet varsın ama benimsin. Senin benden ayrı bir aidiyetin yok. Senin dilini, tarihini tanımam. Tanısam da şu sınırlarda, bu sınırlarda tanırım. Hatta dil ve kültür özgürlüğünü istersem veririm, istersem vermem. Yapay sınırları istediğim kadar çizerim, geliştiririm, uygularım.” Bütün bu söylem ve yaklaşımlar müthiş bir şovenizm, müthiş bir imha seferberliğini sürdürmek demektir. Dolayısıyla yeni dönemin en temel sorunu bu zihniyetin değişime direnmesidir.

Şimdiye kadar geliştirilen iyi niyet çağrıları bir yandan bu duruma da dikkat çekerken; diğer yandan bu sorunlara çözüm alternatifleri sunmaktadır. Evet silahlı çatışmayı bırakmaya biz varız ve ilan ettik. Bu bağlamda PKK’nin feshinin ilanı şu anlama gelmektedir; “Biz silahlı çatışmayla, ulusal kurtuluş savaşıyla bu çelişkiyi çözmek istemiyoruz. Bunun yapılması bir çıkmazdır, iki tarafa da zarar veriyor. Yani ‘kazan kazan’ değil; ‘kaybet kaybet’ biçiminde bir anlamsız savaş yaşanıyor. Gelin buna son verelim.

 “Kaybet kaybet”e dayalı savaşı sona erdiriyoruz; tam tersine bunun yerine demokratik toplum perspektifli ve komşu devletlerin dördüyle de “kazan kazan” temelli bir demokratik çözüm politikası ve stratejisini esas alıyoruz. Bu hem çok önemli ve tarihi hem de gerçekten “kazan kazan”ı sağlayacak bir formüldür. Bununla biz başta Türkiye Cumhuriyeti olmak üzere İran İslam Cumhuriyeti, Irak Cumhuriyeti ve Suriye Cumhuriyeti ile bir uzlaşmaya gitmek istiyoruz. Buna da demokratik uzlaşma diyoruz. Savaş değil demokratik uzlaşma. Suriye ile böyle bir adım atılıyor; Irak’la buna benzer adımlar atılmış; büyük ihtimalle İran’la da atılacak. Ama en önemlisi Türkiye Cumhuriyeti ile bu adımın nasıl atılacağıdır.

 

Demokratik Komünler Birliği

Bir diyalog durumu var; bu diyalog demokratik bir müzakereye evrilecek mi, evrilmeyecek mi? Önümüzdeki günler bunu gösterecektir. PKK’nin fesih kongresi, müzakereye giden yolda önemli bir adım olmuştur. Ki, bu kongre bizzat bizim çağrımız temelinde gerçekleşmiştir. Fakat bu yetmiyor; ortada silahlı güçler var, on binlerce illegaliteye düşmüş insan var, bir halk kitlesi var dışarıda ve bunlar yasaklılar. Geldiklerinde ağır cezalara çarptırılacak insanlardır. Öyle iddia edildiği gibi “gelsinler, mahkemeye çıksınlar”la bu asla olamaz. Bu dayatılırsa eşittir eski “kaybet kaybet stratejisi” yani “savaşa devam stratejisi” uygulanacak demektir. Bu da asla kabul edilecek bir şey değildir.

Demokratik çözüm için demokratik müzakere gerekiyor. 27 Şubat’ta yapılan “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”nda bu durum izah edilmiştir. “Demokratik müzakere temel yöntemdir” cümlesi bir madde halinde o çağrıda yer almıştır ve devletin de onayından geçmiştir. Dolayısıyla devleti demokratik müzakereye davet edeceğiz. Çağrının anlamı budur. Devletin de anlaması gereken husus budur.

Son derece provokatif tarzda bazı tartışmalar olsa da bu provokatif söylemlerin “norm dışı devlet”ten kaynaklandığını umuyoruz. Norm dışı devletin sınırlandırılması ve sürece olumsuz etki etmesinin önüne geçilmesi tarihi önemdedir. Barışı ve demokratik çözümü yasal ve anayasal güvenceye bağlayacak adımlar, uygun bir süre dahilinde atılmak durumundadır. Bu konuda elbette Türkiye Büyük Millet Meclisi görevlidir, üzerine düşeni yapmalıdır.

Bir müzakereye ihtiyaç var. O müzakerenin adı “demokratik müzakere”dir. Sonuna kadar gereklerine uyulmalıdır. Dolayısıyla bir demokratik toplum, ona dayalı bir demokratik ulus çözümü önümüzde durmaktadır. Bunun demokratik müzakereyle inşa edilmesi gerekmektedir. Bunun için ağır yetmezlikler içinde olan tarafların kendini gözden geçirip müzakereye hazır hale getirmeleri önem taşıyor. İçten, dıştan yetersizlikler veya provokasyonlarla bu süreç bitirilmek de istenebilir. Buna karşı kararlı, sabırlı ve giderek örgütlü bir karşı çıkışı, her ana ve her yere egemen kılmak, somutlaştırmak, inşa etmek gerekiyor. Açık ki, yeni dönemin temel perspektifleri bunlardır. Demokratik müzakere ihtiyacı, yedinci hakikat olarak ifade edilebilir. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti bağlamında ifade edersek cumhuriyetin, demokratik hukuk devleti, sosyal devlet, laik devlet niteliklerinin soyut olmaktan somut olmaya doğru gelişmesi gerekiyor. Buna “Demokratik Cumhuriyet” diyoruz. Devletin böyle bir dönüşümle karşımıza çıkması gerekiyor. Bizim de burada Kürtleri ister federe ister bölgesel, ister kültürel bir kategori yerine bir “demokratik toplum kategorisi” olarak cumhuriyete entegre etmemiz gerekiyor. Çözümün hedefi budur: Demokratik toplumun, demokratik cumhuriyetle entegre edilmesi. Benim şahsen kurucu vasfa sahip olarak, tek taraflı yaptığım iyi niyet çağrısı ve çok kapsamlı yaptığım değerlendirmeler, asgari bunu ifade ediyor. Yani demokratik cumhuriyet ile demokratik toplumun entegrasyonu. Bunun üstünde veya aşağısında her şey uzatır, bozar, işi çığırından çıkarır. Dolayısıyla fazla spekülasyon bile yapmak istemiyorum.

Bununla bağlantılı son bir husus, Kürtlerin kendi içindeki birlik diye bir sorunu vardır. Evet, çok kötü tarihi bir işbirlikçilik var, imha ekibi var. Buna “Judenrat ekibi” diyoruz. Böyle bir ekip var ve bu ekibin zarar verici pozisyondan çıkarılması gerekiyor. Bu da öyle zorla değil başta eğitim, ekonomi ve kültürel olmak üzere çeşitli yöntemlerle bu engelin kaldırılması gerekiyor. Bir de çeşitli Kürt milliyetçi gruplar var. Bunlar için eğer illa bir sınıf adı kullanılacaksa “küçük burjuva kökenli gruplar” denilebilir, bunlara karşı politikamız demokratik birlik esprisinin içe yönelik kısmıdır. Bunlarla bir birleşme olacak ama nasıl ki Türkiye Cumhuriyeti’yle demokratik birlik entegrasyonu diyorsak, içte de bunlarla ilişki demokratik toplum ittifakı temelinde olabilir. Demokratik toplum içinde, demokratik ulus içinde bunlar da yer alabilir; bunlarla da demokratik müzakere yapılabilir. Güney Kürdistan’da “Federe” bir oluşum var, bunlarla da demokratik birlik temelli müzakereler önem taşıyor. Karşıtlarımız olsun, dostlarımız olsun, -çünkü dost da var karşıt da var- bunlarla yeniden demokratik temelde bir müzakere ve buna dayalı çeşitli birlikler geliştirilmeli. İşte Kürdistan Demokratik Birliği dediğimiz olay budur. Eğer bütün Kürdistan’ı kapsayan bir birlik olacaksa bunun adı “Demokratik Kürdistan Birliği” olabilir. Böyle bir adı kullanmak oldukça gerçekçidir. Ve önümüzdeki dönemde büyük ihtimalle bu yönlü müzakereler ve ittifaklar ağır basacaktır. Bununla bağlantılı son bir başlık ise “Demokratik Komünler Birliği”dir. Demokratik Komünler Birliği, bir öneridir; kesin bu olacaktır diye dayatmıyorum. Ama ulus-devlet amaçlı PKK feshedildiğinden, -ki, PKK aynı zamanda bir sınıf örgütü olarak kendini ifade ediyordu- şimdi ulus-devlet yerine demokrasiye dayalı bir demokratik komünler birliğini, bütün Kürdistan’ı kapsayacak şekilde geliştirmek doğru bir adlandırma olacaktır. Fesih kongresi tamamlanmış ve kararlarını açıklamıştır. Bu kongre sonrası kalan güçlerimiz yeniden bir ideolojik-politik birliğe yönelmek istiyorlarsa, Demokratik Komünler Birliği’nin “Hazırlık Komitesi” biçiminde tartışma yapabilirler. Hazırlık Komitesi’ni teşkil ederek, her parçada, her yerde kısa sürede yoğunlaşarak, bu tartışmadan yeni bir yapılanma çıkarabilir. Bunu bir öneri olarak söylüyoruz. Gerekli mi, gerekli; çünkü politika boşluk kaldırmaz. PKK gitmişse onun adına sahte örgütlerin çıkmaması, problem yaratmaması için bu boşluğun doldurulması gerekiyor. Bunun hızla hazırlık sürecini tamamlayıp Hazırlık Komitesi’nin hazırlayacağı programla, bir kongreye gitmek ve yenisini çok bekletmeden ilan etmek gerçekçidir.

Bir de legal parti olan ama PKK ile irtibatlı olduğu iddiasıyla kamuoyunda tanınan başta DEM olmak üzere, Irak’ta Demokratik Çözüm Partisi, Suriye’de Demokratik Birlik Partisi, İran’da Özgür Yaşam Partisi vardır. PKK’nin kendini feshetmesiyle birlikte bu partilerin de kendilerini değiştirme ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. Bu yönde talepler de vardır. Buna bulunacak en doğru çözüm, -madem ki bu dört komşunun demokratik cumhuriyet olarak karşımıza çıkmasını istiyoruz-, bu demokratik cumhuriyet gerçeğine bir yanıt olarak bu partilerin kendilerini “Demokratik Cumhuriyet Partileri” olarak yeniden yapılandırmaları gerekecektir. Bunu bir öneri olarak ifade ediyorum. Çok zengin bir arka planla, birinci ve ikinci doğadan başladık, neredeyse üçüncü doğayı hedefleyen bir perspektife kadar yol aldık. Birinci doğanın tam ifadesiyle, ikinci doğanın tam ifadesi çakıştığında; bu üçüncü doğa olarak karşımıza çıkar. Yani reel sosyalizmdeki komünizm aşaması. Kapitalizmdeki mutlak liberalizm çağı. Bizde de üçüncü doğa tam gerçekleşmiş komünalizm çağı olabilir. Böyle bir ifadeye kadar burada ulaşabildik. Dolayısıyla çok zor koşullarda da olsa, devlet de olumlu bir tutum takınmıştır. Bunu da saygıyla karşılayarak bu toplantımızı sonuçlandırmak hem tarihi öneme sahiptir hem de son derece güncel birçok soruna yanıt oluşturabilecek kıvamdadır, zenginliktedir.

Bu temelde bir kez daha başarı dileklerimi belirtiyorum.

Ulus-devlet sosyalizmi başarısızlığa, demokratik toplum sosyalizmi başarıya götürür!

Ulusal varlık başarıldı, sıra demokratik kurtuluşta!

 

*“Barış ve Demokratik Toplum Manifestosundan alınmıştır.”

 

 

Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.