Düşünce ve Kuram Dergisi

Küreselleşmenin Yeni Yüzü

Mahmut Yamalak

 

Amerikalı devletçi ideolog Francis Fukuyama Şubat 2017’de Washington Post gazetesindeki makalesinde “tarihin sonu“ tezini geri aldığını duyurdu. Reel-sosyalizmin yıkılışından sonra artık ideolojilerin sonunun geldiğini ileri süren Fukuyama, böylece kapitalist modernitenin zaferini ilan ediyordu. Küreselcilik modernizmini dünyanın en ücra köşesine taşıyacak ve tek gerçek sistemi egemen kılacaktı.

Modernizmin son dönem ideologlarından olan Fukuyama, bir ricadını “göç“ ve “multikültüralizm“ yüzünden dünyanın altüst olmasına bağlıyordu. Büyük bir tevazu göstererek de, “Bunları ön göremedim” diyordu. Göç ve multikültüralizm yüzünden ABD demokrasisi de dahil tüm demokrasilerin içinin boşaldığı, dünyanın yepyeni bir çatışmalı sürece girdiğini ilan ediyordu. Bu, modernitenin çok güvendiği küreselleşmenin de sonu muydu?

 

Küreselleşmenin Çekiciliği

Anthony Giddens, küreselleşmenin ideolojik arka planına soldan katkı sunan bir sosyologtur. “Küreselleşme politik, sosyal, kültürel ve ekonomik etmenlerin bir araya gelmesiyle ortaya çıkan bir olgudur. Ama hepsinden önemlisi, dünyanın her yerinde insanların birbiriyle iletişimlerinin hızı ve kapsamını arttıran enformasyon ve iletişim teknolojilerindeki gelişmedir.”(1)

Telekomünikasyondaki hızlı ilerlemenin sağladığı iletişim kolaylığı ve internetin küreselleşme yaydığını söyleyen Giddens, bundan katkısı olan etmenleri de şöyle sıralar:

Küresel ekonomi; bilgisayar yazılımı, medya, eğlence ürünleri ve internet temelli hizmetlere dayalı “bilgi ekonomisi”ni oluşturmuştur. Bu, ulusal sınırları aşan yeni bir tüketici sınıf ortaya çıkarmıştır. Ayrıca ekonominin tamamı da “bilgi çağı”ndaki gelişmelere uygun olarak kabuk değiştirmektedir. Dünya pazarında iş yapmak isteyenler artık esnek bir üretim pratiğine ve örgütlenmeye dayanmalı, işbirliğine yatkın olmalı ve küresel ağa dahil olmalıydı.

Giddens, politik yapılarda da köklü değişimleri öngörüyordu. İki bloklu dünya sisteminin çözülüşü ve reel-sosyalist ülkelerin liberal ekonomi ve politik sisteme dahil olmalarıyla politik yapılar da değişmektedir. Uluslararası ve bölgesel yönetim tarzları gelişmekte, AB gibi oluşumların önü açılmaktadır. Bu, “kendi ulusal egemenliklerinden bir yere kadar vazgeçen” üye ülkelerin varlığını gerektiriyordu.

Küreselleşmenin motor gücü uluslararası şirketlerdi (UAŞ). Birden fazla ülkede mal üreten ve pazar hizmetlerini üstlenen uluslararası şirketler küresel ekonominin merkezindeydiler. Dünya ticaretinin üçte ikisini ellerinde tutmakta, yeni teknolojileri tüm dünyaya yaymaktaydılar (Marx’ın Komünist Manifesto’da burjuvaziye yüklediği devrimci role yakın bir rolü Giddens ve diğer küreselciler uluslararası şirketlere vermektedirler). Uluslararası şirketler uluslararası finansal pazarın baş aktörleri, “çağdaş dünya ekonomisinin taşıyıcıları”ydılar.

  – Devletler (hele ulus-devletler), dünya ticaretin gelişmesiyle birlikte artık ekonomiyi tek başlarına idare edemeyecekler; değişen finans pazarları ve çevresel tehditleri kontrol edemeyecek ve riskleri yönetmeyeceklerdir. Bu nedenle var olan yönetimler güven yitirecek, bölgesel ve uluslararası kurumlar önem kazanacaktı.

Giddens küreselleşmenin iki devrimsel gelişmeyi yaratacağını ileri sürer:

  1) Küresel bir toplumun üyeleri olarak insanlar sosyal sorumluluklarını ulusal sınırlarla sınırlı olmadığını, bunun ötesine uzandığını kavramaya başlamışlardır.

  2) Küresel bakış, insanların kendi kimliklerini tanımlarken ulus-devletler dışında, kaynaklar bakımından tanımlamaları anlamına gelir. (2)

Küreselleşme taraflarının beklentileri çok geniştir. Ulus-devletin rolü sona erecek; ulusal sınırlar açılacak; sınır ticareti ve üretim hızlanacak; “bilgi çağı” insanları yakınlaştıracak vs. Japon yazar Kenichi Ohmae, “pazarların ulusal devletlerden daha güçlü olduğu sınırsız bir dünya”ya girdiğimizi söyler.

Küreselciler risklerin de farkındadırlar. Açık uçlu ve çelişkilerle dolu olan bu süreç uzun erimli olduğundan, önceden tahmin edilemez ve kontrol edilemez sonuçlar da ortaya çıkabilecektir. Yine, yaygın salgın hastalıklar, fundamentalist gibi hisler yıkıcı olabilirdi. Eşitsizliğin artması, küresel sermayenin belli ellerde toplanması, küresel göçler ve mülteciler risk oranını arttırmaktaydı. Yeni dünyada her şey gibi riskler de mekânsal engelleri aşma yeteneğindedirler. Bu nedenle sonuçları bir ülkeyle sınırlı kalmayacaktır.

Küreselleşme taraftarları dile gelen riskleri yönetebilen ve engelleyen yeni yönetim modelleri de öngörürler. Tek tek devletler terör, hastalık, göç, ekoloji, finans gibi sorunlar için çözüm üretmeye yetmeyeceklerdir. Ulus-devletler yerine kozmopolit yapıda, insan haklarına duyarlı, uluslararası standartlara sahip bölgesel ve federatif devletler gerekmektedir.

 

Masumiyetini Yitiren Küreselleşme

Daha 2000’lerin başında küreselleşme karşıtı Johan Galtung küreselleşmeyi “tekçi” olarak eleştiriyordu. Galtung’a göre, küreselleşme “tek ulus, tek devlet ve tek piyasayı” hedefliyordu.

Andrew Heywood, küreselleşmenin istediği “küçük devlet”i şöyle tanımlar: “Küçük devlet ekonomik ve sosyal meselelerin tamamen bireylere ve özel sektöre bırakılmasını öngören liberal yeni sağın idealidir. Onlara göre devletin müdahalelerinden azade olan ekonomi daha rekabetçi, etkin ve verimli olacaktır. Devletin tasfiyeciliğinden kurtulmuş bireyler de kendi istedikleri işte kabiliyetlerine göre inişli çıkışlı kariyer yapabileceklerdir.”(3)

Küreselcilik birbirleriyle örtüşen, iç içe geçmiş, çoğunlukla çelişik ve zıt süreçler bütünü olarak gelişmektedir. Birbirine bağlı karmaşık ağlar hayranlığı ve endişeyi birlikte büyütürler. “Bunun anlamı ise yaşamımızın bizden çok uzaklarda meydana gelen hadiseler ve kararlarla şekillenmesidir.” (4)

Ulus-devlet sınırlarını aşındıran küreselleşme, insanlar arasındaki zaman ve mekan ayrımını da yeni bir boyuta taşımaktadır. “Supraterritorial” (yer bağımsız) ilişkiler gelişmekte, “sosyal mekan” öne çıkmaktadır.

Yeni dünyada ülkelerin ekonomik yapıları küresel ekonomi tarafından emilmektedir. Kendi ekonomilerini yönetme kapasitesinden uzaklaşan hükümetler varlık kaygısına sürülmektedirler. Neoliberal ideolojiye ve serbest piyasa ekonomisine dayalı küreselleşme, kültürel olarak ise dünyanın her yerinde küresel bir kültür yaratmaktadır. “McDonaldlaşma süreci” denilen bu kültürel erozyon yerel kültürleri yok oluşa sürüklemektedir.

Küreselleşmeye dönük eleştiriler de öngörülemeyen sonuçların yarattığı endişelerden kaynaklanıyor. Küreselleşme derin ve kalıcı eşitsizlikleri yaratmaktadır; kültürel olarak Batılılaşmayı, Amerikalaşmayı dayatmaktadır. Yerelde din maskeli terör ve milliyetçilik de bundan beslenerek hızla gelişmektedir. Aşırı sanayileşme, düzenleyici ve koruyucu mekanizmaların tahribatı gibi etmenler ekolojik tahribatı derinleştirmektedir.

Genişleyen ve belirsizleşen karşılıklı ilişkiler, olay ve kararları etkileyen kontrol edilemez güçler, istikrarsız finans sektörü, krize eğilimli ve tahmin edilemez dünya ekonomisi, ekonomik ve siyasi gücün artan oranda tekelleşmesi, şirketlerin elinde toplanan ve ulus-devletleri bile tehdit eder boyuta ulaşan güç risk toplumunu yaratmakta, demokrasinin içini boşaltmaktadır.

Beklenildiği gibi, küreselleşmeye tepkiler ağırlıklı olarak ulus-devletlerden yükselmektedir. Ulus-devletler buna karşın yeni önlemlere başvurmaktalar. Ulus pazarı sıkı kontrol etmeye ve istihdamı buna göre düzenlemeye yönelen ulus-devletler bir yandan da küreselleşmeden kaynaklanan sermaye hareketliliğinden faydalanmaya, yabancı sermayeyi ülkelerine çekmeye çalışmaktalar. Bu çelişik durum her iki taraf açısından da aşılamayan bir paradokstur. Ulus-devlet bir taraftan pazarını korumaya, diğer taraftan da yabancı sermayeye kapı aralamaya çalışarak aslında küreselleşmenin tuzağına düşmektedir.

Ulus-devletler siyasi yapıyı ve kurumları yeniden düzenlemekte, eğitim-öğretim sistemini döneme uygun hale getirmektedir. Bir yandan ekonomi ve siyaset üzerinde “koruyucu tedbirler” geliştirmekte, bir yandan “terör” gerekçesiyle güvenlik tedbirlerini arttırmaktadır. Politik ve sivil yaşama milliyetçilik ekseninde ve “düşmanlar” yaratarak kontrol altına almaya çalışmaktalar.

Küreselleşmeye karşı yerel tepkilerin demokratik güçlerden çok ulus-devletlerden yükselmesi de ayrı bir değerlendirme konusudur. Bu tepkiler toplandığı iki temel noktadan söz edilebilir:

1) Kaos teorisi: Yerelde güvenlikçi politikaları arttırarak, toplumsal muhalefeti bastırmayı hedefleyen ulus-devletler “kelebek etkisi” de denilen bir kaos teorisi ile bu girişimlerini meşrulaştırmaya çalışmaktalar. Buna göre, dünyanın herhangi bir yerindeki bir olayın diğer yerlerde yıkıcı sonuçlar yaratabilme kapasitesi vardır. Bu nedenle her tedbir küresel bir yarara hizmet eder.

2) Karamsar gelecek beklentisi: Ekolojik felaketler, küresel “terör”, göç gibi olgular sınırları güçlendirmeyi gerektirir. Bunun için atılan her adım yine küresel bir yarara hizmet eder.

Ulus-devletlerin küreselleşmeye tepki onu reddetme biçiminde değil; daha çok küreselleşmeyle birlikte yerel iktidarlarını korumak için yeni bir sözleşme arayışı biçimindedir.

 

Küreselleşmenin Aktörleri

Kapitalist modernite çağında demokrasiler ve özel yönetimler için en büyük tehlike ulus-devletçi iktidarlardan gelmektedir. Demokrasi kendine kılıf yapan çoğu ulus-devlet katı merkeziyetçiliği uygulayarak toplumun öz yönetim hakkını tamamen ortadan kaldırmayı hedefler. Gelişmeler küresel iktidarın belirli ve yeni bir biçimi olarak görülmesi durumunda bir anlam kazanıyor.

Küresel iktidar; hakim uygarlık ve modernitenin hegemon konumunu veya imparatorluğunu ifade eder. Günümüzde kapitalist modernite bu iktidarını ABD önderliğinde küresel ekonomik tekel ve ulus-devletlerle kullanmak durumundadır.(5)

Bugün “küreselleşme” olarak adlandırılan bu süreç Demokratik Uygarlık Manifestosu’nda “üçüncü büyük küreselleşme” olarak tanımlanmaktadır.

Birinci küreselleşme hamlesi, modernizmin ticaret çağında başlar, 15. ve 18. yüzyıllar boyunca devam eden bu hamlede kıtasal sömürgeleştirme ve yarı sömürge hareketleri gerçekleşir.

İkinci küreselleşme hamlesi, Sanayi Çağı’yla başlar. 19. yüzyılın başlarından ve 20. yüzyılın sonlarına kadar devam eden bu hamle ulusal ve sınıfsal savaşlar çağını başlatır.

Üçüncü büyük küreselleşme hamlesi, reel sosyalizmin yıkılmasıyla başlar. “Çok üst düzeyde bir parasal tekelleşmeyle karşı karşıya olduğumuz çok açıktır. Devletleri de (hatta devlet olarak ABD’yi de) içinde eriten birleşme aşaması söz konusudur. Tüm iktidar süreçlerini kontrol eden, geliştiren, bozan, yeniden kuran bir güç konumuna erişilmiştir. Yeni küreselliğin özü budur. Sanıldığı gibi iletişim çağı küreselleşmeyi nitelememektedir. Ekonomi ile siyasetin, siyasi tekelin hiç örneği görülmemiş ölçüde küresel çapta iç içe geçmesi özünü teşkil etmektedir. Tüm yerel, ulusal, siyasi ve ekonomik iradelerin küresel süper tekel güçlerinin kontrolüne girmesini ifade etmektedir. Bu yeni bir durumdur ve oldukça üzerinde yoğunlaşmayı gerektirmektedir.”(6)

Üçüncü büyük küreselleşme yürütecek olan iki önemli aktörden biri küresel ekonomik tekel iken, diğeri ulus-devlettir. Bu nedenle Giddens ve küreselleşme taraftarlarının “küreselleşme ulus-devletin sonunu getirecektir,” biçimindeki tespitleri gerçeğin bir yanını ifade eder. Bu tespitler, ulus-devletin daha uzun süre bir aktör olarak küreselleşme altında yaşamaya çalışacağını gerçeği göz ardı edilmiştir. Günümüzde, “ulus-devletin ricadı “ ve “küreselleşmenin hız kaybetmesi” de bu gerçekliğe dayalıdır.

 

Ulus-Devletin ‘Küreselleşme Karşıtlığı’

Ulus-devlet kapitalist tekelciliğin gerçekleştiği formdur, dolayısıyla tekelciliğin bu son hamlesinin karşıtı değildir; sistem olarak yeni hamleye cevap veremedikçe aşılacağından söz edilebilir. Ancak bu bir süreçtir ve mevcut durumda bu sürecin gelgitlerini yaşamakla birlikte, ulus-devleti elinde tutan iktidar odaklarının bekasına bağlı olarak hareketlenecektir.

Ulus-devlet endüstri devriminde, 19. yüzyıl hamlelerinde ve reel-sosyalist bloka karşı sistem tarafından başarıyla uygulanmış bir modeldir. Alman faşizmiyle birlikte ulus-devlette potansiyel olarak var olan tehlike görülmesine rağmen, henüz tümden vazgeçilebilir durumda değildir. Modernizmin tüm unsurlarıyla bütünlüklü olarak kullanılması için yeterli neden hala mevcuttur.

Topluma yayılmış iktidar olarak vatandaşlık, milliyetçilik, siyasi ve ekonomik iktidar tekeli, hukuk, devlet bilinci, ataerkillik, askerlik, din, eğitim ve medya unsurlarıyla iç içe modernizmin yeni hamlesi için uygulanabilir hazır bir modeldir.

Ulus-devletin faşizmle bağı ontolojiktir. Kültürel yıkım, siyasi tektipleşme, toplumsal renklerin sönümlendirilmesi gibi toplum karşıtı olgular da küreselleşmenin önceki tüm atraksiyonlarında rol oynamıştır. Küreselleşmenin yeni biçiminde model olarak aşılacağı riskini gördükçe, bir aktör olarak hala işe yarar olduğunu kanıtlama arayışındadır. Ulus-devletin yeniden atağa geçmesi küreselleşmenin gerilemesini değil, onun ulus-devlet aktörüne yeniden yönelme ihtimalini göstermektedir. Bundan küreselleşmenin ulus-devletle hep devam edeceği gibi bir sonuç çıkmaz. Tersine uzun vadede ulus-devlet küreselleşmenin derinleştirilmesi önünde bir engeldir. Bu nedenle çelişik ilişkileri devam edecektir. Ancak ulus-devletler tehlikeyi görünce küreselleşmenin aktörleri olarak yaşamın yeni nedenlerini aramaya koyuldular. “Yerelde bizden daha iyi aktör bulamazsın” diyen Ortadoğu, Doğu Avrupa, Güney Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkeleri küreselleşmeyle çatışma yerine onunla bütünleşme arayışına girdiler. Bunun için bulundukları bölgede kaos yaratıp bir çözüm gücü olarak kendi yarattıkları kaosu “çözdüler”.

 

Geçici Ateşkes

Küresel siyasal-ekonomik hegemonya kurma hedefinden dönülmüş değildir. ABD’nin Trump’la yapmaya çalıştığı gümrük duvarlarının yükseltilmesi, içe dönme gibi hamleler küreselleşmenin yürütücü aktörleri arasında devam edegelen hegemonik paylaşım savaşının yansımalarıdır. Ekonomik yayılma, siyasal hakimiyet, kültürel hegemonya, çevresel tahribatlar hız kesmeden devam etmektedir. Küresel göç ve bir modernite provokasyonu olan “terör“ sistemin güvenlik politikalarına dönmesine yol açan etmenlerdir. Bu öngörülemez sonuçlar sistem için bir tehlike oluşturmaya başladığı andan itibaren ulus-devletin yeni rolleri de masaya yatırılmıştır. Bu rolü oynamalarına karşılık olarak hegemon iktidar odaklarınca pay almalarına izin verilmektedir. Ancak istenilen rolün eski siyasi yapılarla yürütülmesi mümkün değildir. Macaristan, Brezilya, Türkiye, Hindistan gibi ülkelerin eski siyasal sistemi değiştirme çabaları yeni rollere hazırlık içindir. Eski siyasal yapılarını yap-boza çeviren bu ülkeler küreselleşmede nasıl bir rol oynayacaklarını bilmemenin kafa karışıklığını yaşamaktadırlar.

Küreselleşmenin özelliği; en yüksek derecede hegemonyanın kurulması ve bu “sınırsız” hegemonyanın kendi kendini yemeye başlamasıdır. Bu iki yan iç içedir; gelişirken gerilemekte, güçlenirken zayıflamaktadır. Özü boşalan, ideolojik bir yenilik yaratamayan sistem giderek daha fazla tutuculaşmaktadır. Yeni yayılma alanları bulmakta zorlanan modernite, Ortadoğu ve Afrika gibi bölgelerde henüz istediği sonucu alabilecek durumda değildir. Var olan pazarlar paylaşılmış olduğundan şimdi hegemon güçlerin iç kavgalarına tanık olmaktayız. Çin, ABD, Rusya, Avrupa ve bunlarla birlikte hareket eden güçlerin ağız dalaşı birbirlerinin pazarını ele geçirme operasyonlarıdır. Her devlet yeni koruma kanunlarıyla bu operasyonları etkisizleştirmeye çalışıyor. Modernitenin söylemi sona yaklaşıyor. İki bloklu sistem kapitalist modernite için bir motivasyon kaynağıydı. “İslami terör” dedikleri provokasyon da hız kesiyor. Popüler kültür, futbol, din, milliyetçilik gibi araçlar da etkilerini yitirmeye başladığı için yeni çelişkiler ve motivasyon kaynaklarına ihtiyaç duyuluyor. Artık modernite bir sistem halinde toplumla savaş içindedir. Küreselleşme esasen toplumu fethetme çabasıdır. Modernitenin bu çabası bitmez, ancak forum değiştirir; aktör değiştirir. Ulus-devlet yeni bir rol alarak bu çabayı derinleştirmeye aday gibi gözüküyor.

“Açık ki ulus-devlet eski katı biçimlerinden esnetilerek, daha çözümleyici bir devlet aracı durumuna getirilmek isteniyor.”(7)

Küreselleşme karşısında ulus-devletlerin geçici bir panik yaşadıkları söylenebilir. Hegemonyadan uzaklaşma korkusu var olan devletlerin iç siyasetinde yankılandıkça yeni aktörler siyasete çöreklendiler. Reel sosyalist devletlerin çöküşünden sonra buralara yerleşen yeni aktörler gibi. Macaristan’da milliyetçi-muhafazakâr kliklerin sözcüsü olarak Orban; Rusya’da mafyatik-istihbari bir hegemonyanın temsilcisi olarak Putin buna örnektir. Türkiye’de Kemalist iktidarın baskısından kurtulup iktidara yerleşen AKP ve milliyetçi-muhafazakâr kesimin küresel hegemonyaya yamanma arayışını ifade eder.

Trump finans sektörünün hoyratça ve fütursuzca, popüler kültürü de arkasına alarak iktidara yerleşmesinin örneğidir. Trump ile birlikte finans kapital artık temsilciler eliyle değil, bizzat iktidara çöreklendiğini görüyoruz. Sanayi kapitalizmi parlamenter sistemin kurumlarından memnundu. Oysa aynı kurumlar finans kapital (ve günümüzde buna dijital kapitali de ekleyebiliriz) için engelleyici olabilmektedir. Parlamentodan yeni bir yasanın çıkması, yeni ticaret anlaşmalarının onaylanması vb. için gereken tüm o bürokratik işlemler internet çağının hızına uygun değildir. Parlamentonun var olmaya devam ettiği ama onu aşarak daha hızlı karar alınmasını sağlayacak başka bir iradenin de devreye gireceği yeni model arayışlar devam etmektedir.

 

Yeni Dünyanın Yeni Düzeni

Parlamento işlevini yitirecek bir tartışma kulübü derecesine indirgenmiştir. Yasama yetkisi sınırlandırılan parlamentolar işlevsizleşmekte; çeşitli “tehdit” bahaneleriyle seçimler askıya alınmakta ya da yapılmamaktadır. Oysa parlamento ve seçimler liberalizmin övünç kaynağıydılar. Hukuk liberal demokrasilerdeki konumundan hızla uzaklaşmaktadır. “Hukukun üstünlüğü” düsturu yerini “üstünün hukuku” düsturuna bırakmaktadır. Siyasetin sultası olmadan hukuki kurumlar ayakta kalamaz. Bu nedenle de siyasal otoritenin aleyhine bir karar alamaz durumundadır.

Ordu-güvenlik özelleşmektedir. Savunma şirketlere devredilmekte, savunma bakanı şirketler arasında bir koordinatör olmaktadır. İç güvenlik ise bir kadrolaşma alanı olarak partiler arasında el değiştirmektedir.

Ekonomi parlamentonun denetiminden çıkmaktadır. Parlamentonun işlevi bütçeyi onaylamakla sınırlandırılmıştır. Maliye, yatırım, üretim, ticaret, finans ayrı ayrı ellerde kendi kanunlarını üreterek, merkezi hegemonyaya uygun şekilde dönüşmekteler.

Muhalefet güçleri budayarak etkisizleştirilmektedir. Denetim mekanizmaları kalmayan sistem hızla belirsizliğe doğru yol almaktadır. Hesap verme endişesi yok, iş engelleri lehine çevirebiliyor ve kitlelere yön verebiliyor. Sistemin atraksiyonları öngörülüyor, çünkü demokratik güçler gibi dengeleyici-engelleyici unsurlar zayıf, uluslararası kurumlar işlevsizleşmiş, paydan uzak kalma kaygısı ulus-devletleri tehlikeli hale getiriyor, öngörülemeyen risklerden korkan her devlet milliyetçiliğe yöneliyor. Sistem bir büyük savaş kaygısıyla bölgesel savaşlara giriştikçe yeni bölgesel diktatörler türeyip, sistemi yeni krizlere sürükleyecek refleks gösterebiliyorlar. İttifak politikaları ise tersyüz olmuş durumda.

Trump’ın eski danışmanlarından Kellyanne Conway, merkezi siyasal yapıda dört büyük kırılmadan söz eder:

1- Sağ ve sol arasındaki ayrım.

2– Seküler düzenin zayıflaması (post-laisizm).

3- Merkez karşıtlığı. Yerleşik siyasal kurumların iflası, merkez siyasetinin çöküşü, aşırı sağ uçlar vb.

4- Post-gerçek çağının gelişi.

Sistem ideologlarının bir başka günah çıkartmasına benziyor. Buna bir yerde “post-demokrasi çağı” da deniliyor. Toplumların ortak amaçlarının olmadığı, sağlam görünen demokratik kurumların içinin boşaltıldığı bir düzeni tanımlıyor.

 

Sonuç

ABD’de eski Dış İlişkiler Konseyi Başkanı Richard Haass, küreselleşmeden vazgeçildiğini hatta ona inanarak türetilen kavramların da artık literatürden çıkarılması gerektiğini söyledi. Haass’ın literatürden çıkarılmasını istediği sözcükler şunlardır:

Dünya vatandaşlığı. Haass bunun belirsiz olduğunu söyler. Ona göre, her ülkenin vatandaşı işini iyi yaparsa dünyaya da katkısı olur. Dolayısıyla bu kavram soyuttur.

Uluslararası toplum. Bu kavramın da bir karşılığı yoktur. Bir BM (Birleşmiş Milletler) argümanı olarak aldatıcı özelliklere sahiptir.

Self determinasyon. Sömürgeciliğe tepki olarak üretilmiştir. Bugün bunun koşulları yoktur. Mesela Kürtler, Basklar, Filistinliler bu haklarını kullanırsa başkalarının egemenliğini ihlal ederler.

Süper güç. Bir soğuk savaş sonrası ABD üretimi kavramdır. Bugün artık buna yer yoktur…

Küreselleşme modernitenin yeni bir hamlesi olarak devam etmektedir. Yaşananlar küreselleşmenin sonunu değil, fakat onun yeni yöntem ve araçlarla devam ettiğini göstermektedir. Ulus-devletlerdeki ani yükseliş de bundan bağımsız olarak düşünülemez. Sorunun bu denli ağırlaşması ve derinleşmesindeki en önemli etkenlerin başında demokratik güçlerin alternatif bir güç olamamaları gelmektedir. Eski ilişki ve çelişkilere dayanarak siyasal öngörülerde bulunmak, buna göre taktik ve stratejiler belirlemek süreçten kopmaya ve doğru çözümler üretmeye yol açmaktadır. Öngörülemez bir siyasal arenada yaşadığımız açıktır. Ancak bu demokrasi güçlerinin bir katalepsi halinde yaşayacağı anlamına gelmez. Öngörülemezlik, demokrasi güçlerine belirsizliği giderme ve yaşananları anlaşılır hale getirip çözümlerini üretme sorumluluğunu yüklemektedir. Marx tanımlanamayan bir dünyayı, kapitali yazarak tanımlanabilir kıldı; Lenin kapitalizmin 20. yüzyıldaki biçimini ve ona karşı mücadele hattını çizdi; Abdullah Öcalan neredeyse el yordamıyla elde ettiği verilerle Kürdistan’ın mevcut halini tanımlamakla işe başlayıp, demokratik uygarlık paradigmasıyla çağın çözümlenmesini yaparak, belirsizliği aşmanın da parametrelerini vermektedir.

20. yüzyılda dayalı modernite söylemlerinin ve kurumlarının değiştiği, kapitalist yayılmacılığın yeni aktörlerle ve daha yakıcı biçimde devam ettiği bu dönemde, önümüze konulan minör alanlarla değil, sorunun özüyle uğraşmak gerekmektedir. Kapitalist modernite çözümlemelerinin derinlikli incelenmesi küreselliğin geldiği aşamayı anlamayı da kolaylaştıracaktır.

 

Kaynakça:
1- Anthony Giddens, Sosyoloji, yayına hazırlayan Cemal Güzel, Ayraç Yayınları 2005, Ankara.
2- Giddens, Age, S. 56
3- Andrew Heywood, Siyaset Teorisine Giriş, çeviri Hızır Murat Köse, Küre Yayınları, S.104
4- Heywood, Age, S.131
5- Abdullah Öcalan, Kapitalist Uygarlık (2.cilt), Maskeli Tanrılar ve Çıplak Krallar Çağı
6- Öcalan, Age
7- Öcalan, Age
Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.