Düşünce ve Kuram Dergisi

ORTADOĞU TARİH GÜNCESİ DEMOKRATİK KONFEDERALİZMDİR

Ali Durç

İbn-i Haldun bir ifadesinde coğrafya kaderdir der. Bir ülkenin, bölgenin, alanın coğrafi konumu o alanın olumlu veya olumsuz anlamda geleceğini belirler. Coğrafya sadece toprak parçası değildir. Coğrafya kültürdür, politikadır, stratejidir, sanattır, ruhi şekillenmedir ve en genel anlamıyla zihniyet yapısını belirleyen başat unsurlardandır. Coğrafyayı ontolojik bir perspektif ele almak  bizleri daha sağlıklı sonuçlara götürecektir. Bu gerçeklikten yola çıkarak İ.haldun coğrafya kaderdir  belirlemesini felsefik bir soruşturmaya tabi tutmak gerekir. Coğrafya kaderdir belirlemesi  mevcut güncel durumun değişmez bir gerçeklik olarak değerlendirmemek gerekir aksine mevcut gerçek toplumun tarihsel  karakterinde yabancılaşmayı ifade ediyor. Asıl gerçek ve kader vurgusunu ortadoğu’nun demokratik komünal değerlerini  refere  ederek yoruma kavuşturmak bir hakikat inşası  sağlanması perspektifi oluşturmak gereklidir. Tamda tarihsel mecrada özne olma hali olarak devrimci  düşünce ve eylemin önemi açığa çıkıyor.   Bunun için O. Doğunun dününü, bugünü ve yarını düşünürken tüm bunlar göz ardı edilmemeli.

Orta doğu ile ilgili bir değerlendirme ve analiz yaparken, coğrafik konumundan dolayı insanlık tarihini oluşturan birçok değerin geliştiği yer olması itibarıyla büyük önem arz etmektedir. İlk insanlığın çıkışı Afrika’da olsa bile insanın ilk kimlik kazandığı yer Ortadoğudur. Ve ilk defa burada neolitik devrimi yapıp ve ilk defa kendisini neolitik devriminin karşısında bir karşı devrimle köleciliği geliştirdi. Burası, neolitik toplumun geliştiği, ana kadın etrafında eşitlikçi bir topluma analık eden coğrafyadır. İnsanlığa beşiklik etmiş ve ilk yazının, ilk bilginin, ilk bilimin ve hatta bugünkü bilimsel bilime kaynaklık eden bir yerdir. Uygarlığın geliştiği ve buna bağlı olarak ilk devletleşmenin, ilk Tanrı krallıkların, ilk imparatorlukların, ilk düşüncenin, ilk dinlerin, ilk diktatörün, ilk peygamberin, ilk kahramanlıkların hatta ilk hainin geliştiği bir coğrafyadır. Yaşam diyalektiğinin doğal sonucu olarak karşıtların iç içe oluştuğu, varlık haline geldiği ve bilinç kazandığı yerdir. Ortadoğu, dünyanın tam merkezinde bulunmakta, Asya ile Avrupa’nın, Asya ile Afrika’nın, Karadeniz, Akdeniz ve Hint okyanusun bağlantısını sağlamaktadır. Bu konumu nedeniyle tarih boyunca önemini korumuş ve birçok mücadelenin odak noktası olmuştur. Çünkü doğu ile batıyı birbirine bağlayan ticaret yolları üzerinde bulunmaktadır. Nil, Dicle-Fırat nehirleri ve Süveyş kanalı, Hürmüz boğazı gibi önemli su yolları bulunmaktadır. Diğer bir yani ise oldukça zengin bir yer altı kaynaklarına sahip ve bu sebeple bir çok emperyalist güçlerin iştahını kabartmıştır. Doğu ile Batı arasındaki bütün ticari ve hatta kültürel bağlantıların yapıldığı bir coğrafya olma itibariyle dünyanın en önemli kara ve denizyollarını geçtiği muazzam bir jeopolitik ve jeostratejik değere sahiptir. Bu nedenden dolayı Ortadoğu’yu tarihin başından bugüne kadar dünya emperyalist güçlerin birincil hedefi hâline getirmiştir. Petrolün 20. yüzyılın ilk yarısından itibaren değer kazanmasıyla Ortadoğu’nun önemini daha da artmasına sebep olmuştur. Dolayısıyla buradan geçen kara ve deniz yollarının stratejik önemi dünyanın hiçbir yeriyle kıyaslanamayacak derecede artmasına sebep olmuştur. Bu yollarla Ortadoğu’da çıkan petrolün dünyanın farklı noktalarına taşımasına olanak sunulmuş ve Ortadoğu’nun bu öneminden dolayı tarihin beli evrelerinde ortaya çıkan ve dünyaya hükmetmek isteyen her emperyalist gücün mutlaka burayı hedefine alarak istila etmeye çalışması olmuştur. Dolayısıyla bu güçlerin nazarında burayı ele geçirmenin anlamı Dünya’yı ele geçirmek anlamına geldiğini söylemek mümkündür.

Ortadoğu bu nedenle her zaman savaşların ve direnişlerin mekanı ve sahası olmuştur. Böyle bir siyasetin Orta Doğuda geliştirmesi bütün insanlığı etkilediği ve savaşların eksik olmadığı bir alan haline getirmiştir. Bu neden den dolayı uzun bir süredir Ortadoğu’da yaşanan bu durum karmaşa ve kaostur. Her müdahale, ya da getirilmek istenen her projenin kaosu daha da derinleştirerek yaşanan bir çok acıya neden olmuştur. Dışarıdan empoze edilen plan ve proje Ortadoğu da kabul görülmüyor. Bu projeler Ortadoğu’nun gerçeğine uymuyor .Bu tür durumlarda  Yapısal kriz durumu yasanıyor. Çünkü Ortadoğu kendine has yapısı ve çok zengin tarihsel  bir kültürel mirasa sahiptir. Bu kültürel mirası dikkate almadan Ortadoğu’da bir yapısal sistemi inşa etmeye çalışmak beyhude bir çabadan başka bir şey değildir.  Tarihte birçok örnekleri mevcuttur ve burayı yönetmeyi düşünen her güç kendilerine karşı muazzam bir direnişi görmüştür. Bu nedenle Ortadoğu yapısına uygun bir sistem inşa etmeden hiç bir çözüm gelişemez.

Ortadoğu’daki mevcut durumun çok derin bir kriz ve çatışmanın içinde olduğu ve bir nevi kutsallık ile lanetliğin iç içe geçmiş bir durumu söz konusudur. Bu nedenle de bölgede yaşanan krizler den öyle çabuk yada rahat bir şekilde çıkmak ve sorunlarına çare bulmak mümkün görülmüyor. Şuan Ortadoğu nereye gidiyor ve sorunları nasıl çözülecek noktasında büyük bir belirsizlik var. Kapitalist modernite’nin aktörleri  Ortadoğu’da egemenlik ve paylaşım kavgasını yürütmek için etkin rol almaya çalışıyorlar. Bilindiği gibi bir taraftan bu egemenlik ve paylaşım savaşı Rusya ve Amerika öncülüğünde yürütürken diğer taraftan da bölgesel iktidar dinamikleri yada Ulus devletler de etkin olmaya çalışılıyor. Bu güçlerin arasındaki iktidar mücadeleleri ister istemez hem bölge halkları hem de dünya sistemini etkileme potansiyele sahip  olduğu açıktır. Dolaysıyla biz normal bir coğrafyadan söz etmiyoruz, çok derin ve uzun bir geçmişe sahip bir coğrafyadan söz etiğimiz bilinmelidir. Ortadoğu’nun mevcut durumu analiz ederken Ortadoğu’da ulus devletin en çok yaşadığı sorun, bunalım ve hatta ulus devletin en çok yaşadığı çıkmazın belirdiği alan Ortadoğu coğrafyası olduğunu belirtebiliriz. Hem kapitalist modernite güçlerin arasındaki çelişki ve çatışma hem de bölgedeki ulus devlet güçlerin arasındaki çelişki ve çatışma ve hatta bir bütün olarak bu güçler arasındaki çıkar çatışmaları beraberinde çok derin bir çürümeyi, yozlaşmayı getirirken, diğer tarafta halklar üzerinde bir kaosa, karabasana ve heyulaya dönüştüğünü görmek mümkündür. Bu durum Ortadoğu halklar açısında umutsuzluk tohumunu serptiği ve hatta derin bir umutsuzluğa neden olduğunu açık bir şekilde görmekteyiz. Ortadoğu’da son 20 yıldaki gelişen olaylara baktığımız zaman çok bariz bir şekilde görmekteyiz. Aslında yaklaşık 200 yıldır “Ortadoğu kaderini arıyor” demek yerinde bir sözdür. Bu toprakların ve halkların kaderi şu an kapitalist modernite ve onların şubeleri olan ulus devletlerin elinde mi yoksa gelişebilecek halkların çıkarına olan yeni bir çözüm modeli mi olacak?  Dolayısıyla  Ortadoğu’nun kaderi nasıl ve kimler tarafında çizileceği belirsizliğini koruduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Aslında sorunun en can alıcı noktası burasıdır; halklar açısında geliştirilen umut kırıcı ve umudun yeşermesine imkan vermeyen ve hatta umudu öldürmeye çalışan kapitalist modernite politikalarıdır. Bu politikalar çözümü geliştirmek yerine bir kaotik duruma sebep oluyor. Kapitalist modernite çözümü geliştirmek ideasına yola çıkarken, aslında bütün bu sorunlara neden olan ve  bu kaotik durumu yaratan kendisidir. İşte paradoks denen şey buradadır. Kapitalist modernite ve bölgesel ulus devletler böyle bir durumu yaratarak ömrünü uzatmaya ve kriz ortamında palazlanmaya çalışılıyor. Dolaysıyla soruna sebebiyet veren dinamikler ve zihniyet yapılanmalarıyla çözüm getirmek mümkün değildir. Ortadoğu’da kaos ve krizi tetikleyen asıl faktör budur. Bu nedenle kriz köklü ve derindir.

Ortadoğu’nun Yarınını Karartan Faktör Ulus Devlettir. 

Bilindiği gibi Avrupa’da gelişen ulus devlet, 1. Ve 2. Dünya savaşında sonra Ortadoğu’ya ihraç edilir. Fakat M.Ö 3500 yıllarında aşağı Mezopotamya denen yerde şehir devletleri gelişiyor. Bu şehir devletler daha sonra Nil kıyısında ve Ortadoğu’nun farklı yerlerinde varlığını belli ailelere dayanarak monarşi tarzda sürdürüyor. Ortadoğu’da devlet yapılanmaları uzun bir süre kendini hanedan biçiminde örgütleyip yaşamını devam ettirmeye çalışmıştır. Hatta bugünkü Suudi Arabistan da ki yönetim şekli babadan oğulla geçen bir sistemdir. Dolayısıyla Ortadoğu’da gelişen Ulus devlet biçimi Ortadoğu’ya yabancıdır. Binlerce yılın alışkanlığı bir kenara bırakarak, Ortadoğu bedenine uymayan bir elbiseyi Ortadoğu’ya giydirmek ne kadar uygun olabilir ki? Ortadoğu da ki yönetim biçimi yönetici ve tebaa ilişkisi biçimde  gelişir ve bir çok etnik kesimleri hata farklı dinsel yapıları bünyesinde barındırıyor. Fakat Ulus devlet Ortadoğu’da gelişirken birçok etnik yapıyı ve farklı dinsel grupları çok ciddi bir şekilde ötekileştirip yadsıyarak gelişiyor. Ulus devlet denen yapılanma Avrupa da belli bir geçmişi olan ve belli bir zemin üzerinde geliştiği bilinir. Fakat Ortadoğu da ise Avrupa’daki gibi doğal mecrasında gelişmediği için hem içten hem de dıştan müdahaleler yoluyla oluşturulduklarından dolayı bu yönetim biçimleri daha da keskinleşerek diğer kültürleri dışlayıcı bir yapıya everilmiş durumdadır. Ortadoğu coğrafyasında tarih boyunca siyasal erki elinde tutanlar, zor ile iktidar arasında her zaman bir paralellik kurmuş ve zora özel bir önem atfetmişlerdir. Devletin sahip olduğu egemen iktidar, kişiye veya küçük bir kesime dayanarak gelişiyor. Zorun ya da gücün kaynağı ise, bazen tanrısal güçten gelen ve çoğu zaman içinde askeri, siyasal ve ekonomik şiddetini de  barındıran, hatta vahşet derecesine tırmanan somut bir şekil de gelişen şiddet eylemleri biçimindedir. Dolayısıyla Ortadoğu’da ulus devlet denen olgu zorla kabul ettirilmek istenen bir sistemdir. İşte bu nedenden dolayı ulus devlet yapısı Ortadoğu toplumuna zorla giydirilmiş deli gömleğidir. Önce ulus devlet eliyle Ortadoğu toplumu delirtip ve sonra da tedavi olarak ulus devlet gömleği giydirerek tedavi etmeye çalışılmaktadır. Kısacası ulus devlet yoluyla Ortadoğu’da çözüm aramak, Ortadoğu’yu bir mezbahaya çevirmek olduğu çok somut bir şekilde görmekteyiz. Aslında ulus devlet, insanlık açısından ve insan toplumu için cinayet zamanı olarak tanımlamak yerinde bir tanım olur. Neredeyse Ortadoğu da kanın akması hiç durmamış ve Ortadoğu kan deryasına dönüşmüştür. Ortadoğu bütün öldürme biçimlerini görmüştür. Kellelerle kale yapma, kafa keserek öldürmek, yakarak öldürmek, boğarak öldürmek ve daha birçok öldürme biçimleri sayabiliriz. Dolayısıyla yakın bir zaman içinde gördüğümüz DAİŞ faşizmini bunun çok bariz bir örneği olarak verebiliriz. DAİŞ gibi faşist hareketlerin ortaya çıkma nedeni ulus devlet sistemini Ortadoğu’ya zorla kabul ettirmeye çalışması olarak ele alıp değerlendirmek daha doğru olacağı kanısındayım. Dikkat edilirse ulus devletin ilanıyla beraber şiddet sarmalı Ortadoğu’da bir yaşam biçimi haline gelmiştir. Halklar arasında ki beraber yaşama felsefesini öldürmüş, yerine nefret ve kini geliştirmiştir. Ortadoğu kültürel kodlaması ulus devlete uyuşmuyor. Aslında ulus devlet, Ortadoğu’da yabancılaşmayı geliştirirken, kendi özünden koparma, kendi ana mecrasında koparma ve kendi kültürel dinamiklerinden koparmanın adı oluyor. Modernite güçleri ortadoğu’ya müdahalesi tek yönlü ve hedefli olmayıp toplumsallığa dair her şeye müdahale etmeye çalışmaktadır. İlk düşüncenin, kültürel birikimin oluştuğu coğrafya olmasına rağmen zaman tünelinde yapılan müdahalelerle genetiği ile oynanmış bir bilinç ve kültür oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu Ortadoğu insanında yaralı bilincin oluşmasına neden olmuştur. Kanayan kök hücrenin yeniden oluşturulması ve bir kimlik ve irade kazanmasının ötesinde hiçbir ideolojik söylem ve sistem başarılı olamaz.

Ortadoğu Gerçeğini Anlamak

Ortadoğu üzerinde bir çok kişi tarafında bir çok değerlendirmeler olmuş ve çözüm önerileri sunulmuştur. Bu noktada Sayın ÖCALAN Ortadoğu konusunda hem tarihsel, hem siyasal, hem sosyolojik, hem felsefik ve hem de düşünsel olarak ortaya koyduğu üçüncü çizgiden kastı ve çözüm olarakta önerdiği Demokratik Konfederalizm formülüdür. Bu kadar üzerine oynanan bir coğrafyada, şiddetin bu kadar normalleştiği ve insan hayatının bu kadar değersizleştiği bir dönemde üçüncü çizgi olarak Demokratik Konfederalizm önem kazanmaktadır. Bu nedenle ne Ortadoğu’da var olan bölgesel devlet yapılanmaları, ne de küresel güçlerin kendi çıkarlarına geliştirmek istediği çözümler halklar açısından bir çözümü geliştiremez. Dolayısıyla halklar adına ve çıkarına yegane çözüm  Öcalan’ın geliştirdiği üçüncü çizgidir. Bu başarılması durumunda oryantalist bakış açısının etkileri giderilebilinir. Yukarıda ifade etmeye çalıştığımız ve Öcalan’ın formüle ettiği üçüncü çizgi sadece küresel düzenin yaratmış olduğu güncel  sorunlara karşı siyasal bir duruş olarak değil, yaşamın her alanında ve bir bütünen zihniyet yapısında küresel hegemonyanın oluşturduğu her türden retoriğe karşı ideolojik-felsefik  bir duruş olarak algılanması gerekir.Çünkü ortadoğu’nun en büyük trajedisi  yaşadığı  zihinsel sorunudur. Dolayısıyla oryantalist bakış kadar şarkiyatçı bakış ve zihniyet yapısı da sorunlu ve etkilerinin giderilmesinin çözümüdür. Karşıtların birbirini yok etmediği çokluk zamanında yaşamadır.

Sayın Öcalan bu çözüm formülünü geliştirirken Ortadoğu toplumunun tarihsel süreç içerisinde geliştirdiği kültürel kodlamaları ve ruhsal yapılanmalarını dikkate alarak geliştirmiştir.  Tarihsel olan aktüeldir gerçeğinden hareketle, demokratik konfederalizm Ortadoğu’nun dokusuna uygun bir yapısallıktır. Çünkü Sayın Öcalan’ın geliştirdiği çözüm Ortadoğu insanlığının kültürel ilk toplumsallığını refere etmektedir. Bunun dışında ki tüm proje ve çözüm modelleri sadece dönemsel sorunlara neden olmayacak, ontolojik bir sorun

olarak karşımızda duracaktır.  Bu nedenle Demokratik Konfederalizm çözümü ne tüm parçaların birbirinin içinde erimesi ne de merkezileşen bir iktidar eğilimidir. Daha çok özgür bir yapılanma içerisinde olan bütün kimliklerin, inanç ve kültürlerin özgürce kendini ifade ettiği bir birliktelik esprisi içerisinde yaşamsallaşmaya kavuşması olarak izah etmek durumundayız. Başka bir ifadeyle Demokratik Konfederalizmi tanımlamak gerekirse, özgür parçaların ve özgür demokratik birlikleri olarak değerlendirmek mümkündür. İşte bu çözüm Ortadoğu’nun geleceğidir, geçmişidir, bu günüdür, yarınıdır. Ortadoğu halkların yaşadığı büyük buhrandan ve büyük çıkmazından kurtulmak için yeni bir söylem ve bu söyleme göre yeni bir sistem gereklidir. Bu da ancak Demokratik Modernite dinamiklerini geliştirerek mümkün olabilir. Dolayısıyla ulus devlet ve egemenlikçi iktidar söyleminden uzak ve daha çok entelektüel düzeyi yüksek olan demokratik bir siyaset dili ve özgürlükçü isteklerin içinde ifade bulduğu bir eylem dili gerektiriyor. Bu eylem dilinin oluşturacağı değerlerle toplumsallığı yeniden oluşturmak temel demokratik ve insani görevlerimizdendir. Unutmamak gerekir burada sayın  ÖCALAN öngördüğü üçüncü çizgi temelinde yaşanacak gelişmeler tüm dünyayı etkileyecek bir anlama sahip.  Öze dönüş  çağrısına kulak verilerek demokratik modernitenin  inşası  sağlanır.

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.