Düşünce ve Kuram Dergisi

Ortadoğu’da Sorunlar Ve Üçüncü Yol

Mesut Yurtsever

Güncelde ister makro ölçekte Ortadoğu bağlamında, ister mikro ölçekte tek tek Irak, İran, Suriye, Türkiye, İsrail, Filistin, Kürdistan vb. ülkelerde yaşanan sistemsel ve toplumsal sorunların esas nedenlerini doğru analiz etme, sorunların çözümüne doğru atılmış önemli bir başlangıç adımı olacağı gibi, hangi yolun izleneceğine dair de ipuçları sunacaktır.

Ortadoğu sadece sistemsel ve toplumsal bunalım ve sorunların merkezi değil, “en az Avrupa kadar küresel sorunların çözümünde ve yeni uygarlık sentezlerinde bir ağırlığa sahip” tarihsel bir mekandır. Bu anlamıyla sorunlarını doğru kavramak, yeni bir uygarlığa atılacak ilk adımda olmuş oluyor. Ortadoğu’nun bu ikili karakterini kavramak, güncelliğin sığlığından kurtulmayı, tekil olay ve durumlarla yorumlamaktan kaçınmayı, modern zamanın maskelerine bakıp ele almaktan ve hele hele ulus-devlet düzlemleri üzerinden meseleye yaklaşmaktan kaçınmayı zorunlu kılar. Duruma bütünsel olduğu kadar tarihsel-kültürel birikimi ile bilinçlenerek bir farkındalık yaratıp bakmayı gerektirir. Ortadoğu uzamı kesintisiz bir şekilde sahnesinde “Evrensel Tarih”in rol oynadığı bir coğrafyadır. Son 5. yy’da evrensel tarihin Avrupa’ya taşınması, Ortadoğu’nun ne tarihsel kültürel birikimine, ne de yapısal kriz yaşayan kapitalist modernitedeki payını ortadan kaldırır. Makro ve mikro ölçekte bu coğrafyada küresel (ABD, AB, Rusya vb.) , bölgesel (T.C, İran, İsrail vb.) ve halkların, ilişki, çelişki ve mücadelelerini; izledikleri yolları ele alırken tüm bunların farkında olma bir zorunluluk gibi kendini dayatmaktadır. Kimin ne olduğu, nerede durduğu, hangi yolun yolcusu, hangi hakikatin mirasçısı ve taşıyıcısı olduğunu anlamak, önemli bir zihinsel, kuramsal uğraş gerektirir.

Tıpkı “bana dostunu söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” halk deyişindeki gibi küresel, bölgesel ve yerel güçler olarak; kapitalist modernitenin temsilcisi, ulus-devletler ve yerel topluluk, halk ve grupların hangi tarihsel-ideolojik zemin üzerinde durduğunu bilirsek; hangisinin hangi yolun yolcusu olduğunu da kavrarız. Yine “her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır” sözünden hareketle her üç ana aktörün her birisinin kendine göre, kendilerini eyleme adabı olduğunu da idrak ederiz. Farklar ve benzerlikler nerede başlayıp nerede bitiyor? Bunları analitiğe tabi tutmak Ortadoğu’da toplumsal ve sistemsel sorunlara çözüm üretme kapasitemizi de zengin kılacaktır. Biz de bu makalemizde kısaca Ortadoğu’nun temel özelliğini gelenek ve güncellikle sıkı diyalektik içindeki sorunlarını ve bu sorunlardan çıkış yolu olarak “3.Yol”un ne olduğunu ana hatları ile dile getirmeye, yorumlamaya ve derinlemeye çalışacağız.

Kök Toplumu Kavramak

“Ortadoğu toplumu, devleti gerçek anlamda bir sorunlar yığınıdır. Kadim tarihten biriken ve bastırılan çeşitli sorunlar, toplumu nefessiz bırakmıştır.” Ortadoğu’da sorunların tarihsel soy kütüğü çok eskilere gider. Bugün ile kayıtlı bir sorun algısıyla mevcut sorunlara yaklaşım, sorunu çözmeyi bir tarafa bırakalım anlamanın sınırına bile yaklaşması zor olur. Kapitalist sistemin son iki yüz yıldır bu sorunlara çözüm olsun, bulsun diye dayattığı ulus-devlet yolu bunu gösterir. Ortadoğu’da ulus-devletler bırakalım çözüm üretmeyi, kendileri sorunların kaynağı haline gelerek, katmerleşmelerine yol açmıştır. Kendileri çözümleyici olmadıkları gibi, içte veya dıştan çözüm gücüne sahip güçlerin müdahalesine de fırsat ve olanak sunmamakta, elindeki askeri ve ideolojik araçlarla önlemeye çalışmışlardır.

Batının aydınlanmacı, laik ve pozitivist aklı ile Ortadoğu’daki sorunları bir tek İslam kriziyle adlandırmak sadece büyük bir tanımlama yetersizliği Mesut Yurtsever Ortadoğu’da Sorunlar Ve Üçüncü Yol 124 olamayacak, çoklu nedenlerine inememeden kaynaklı, çözüm eksik, gidilen yol yine çıkmaz sokak olacak ve oluyor. Çünkü Ortadoğu’daki bunalım ve krizin temeli İslamiyet, Hristiyanlık ve Yahudilik gibi tek tanrılı dinleri de aşan kökü neolitik toplum zamanlarına kadar giden zihniyetlerine dayanır. Öncelikle de sınıflı devletli uygarlıkla birlikte bunalım ve krizin temeli, çok köklü atılır. Ve günümüze doğru bunu olgunlaştıracak olguları kümülatif şekilde büyümesine yol açar. Bu zamansal açış mekanda derinleştikçe, toplumun bütün maddi ve manevi dokularına sirayet etmesini doğurur. Güncelde deyim yerindeyse her bir ailenin bir devlet sorunu gibi karmaşıklık taşıması ya da “kadın ve erkek arasındaki uçurumun, devlet ile toplum arasındaki uçurum kadar yabancılaşma yaşaması” geçmişten birikerek gelen bunalım parçacıklarının güncelde olay ve olgularda yoğunlaşması sonucudur.

Tarih bu anlamda günümüzde adeta yeniden canlanmış gibidir. Beş bin yıl önce proto Kürt ve Arap, Hurit ve Amoritlerle Sümerlerin veya Firavun zamanlarındaki Araplarla Yahudiler arasındaki ilişki, çelişki ve çatışmanın bir benzerinin, hem de hızından hiçbir şey kaybetmeden günümüzde yaşanmadığını kim söyleyebilir? Biçimde sorunlar farklı formlarda yansısa da özde sorunlar olduğu gibi duruyor. Fakat fark günümüze doğru daha da keskinleşmesi, karmaşıklaşması ve katmerleşmesidir. Sorunların neden bu hale geldiğini kavramadan atılacak her adım, bunalımı daha derinleştirmekten, krizi yoğunlaştırmaktan öteye anlam taşımayacaktır. Sadece Irak, Suriye, Afganistan ve Libya’ya bakarsak ne denilmek istendiği daha iyi anlaşılacaktır. Neredeyse bütün dünya devletleri birleşmelerine rağmen, bırakalım bu ülkelerde sorunları çözmeyi, eskisinden daha kangrenli hale getirmekten kurtulamadılar. Durumun, sorunların neden bu hale geldiğini kavramaya çalışırsak: “Ortadoğu toplumu, toplumların kök hücresidir.” bu ‘kök hücre’ olması hasebi ile olumlu ve olumsuz tüm maddi ve manevi toplumsal olguların oluşumunun kaynağı durumundadır. Ahlak, politika, din, mitoloji, klan, kabile, aşiret, tarım ve köy toplumu, tanrısallık, hiyerarşi, ataerkillik, devlet, sınıf, bürokrasi, savaş vb. sayısız toplumsal olgunun yaratım merkezidir. Bu kök toplum özelliği kavranılmayı ve ona göre yaklaşılmayı gerektirir. Bunun görmezden gelinmesi sadece olguyu tanımamayı değil, başarısızlığı da getirir. Örneğin; kapitalist modernitenin iki yüzlülük saldırılarına rağmen Ortadoğu’nun halen teslim olmaması, farklı biçim ve formlar şeklinde ayakta durması, bu kök hücre olma konumundan kaynaklanmaktadır. Kök toplum özelliğini kavramama kapitalist sistemin başarısızlığını getirmiştir. Aynı şekilde, Ortadoğu’nun kapitalist moderniteye hem tam teslim olamamasının kaynağı ve hem de direnme gücünün (ister farkında olsun, ister kültürel toplumsal refleks olarak yansısın) kaynağı da kök toplum konumuna derinden olan bağlılıktır. Çünkü Ortadoğu hem demokratik uygarlığın hem de devletli uygarlığın doğuşuna analık yapmış bir mekandır. Her iki uygarlığın anası konumundadır. Bu açıdan güncelde kendisine dayatılan birinci ve ikinci yollar deyim yerindeyse evladın “ana bana benze” demesi ve zorla dayatmasıdır. Normal, doğal olan evladın anaya benzemesidir. Kapitalist modernitenin Ortadoğu hariç tüm dünyayı; Amerika’dan Japonya’ya, Avrupa’dan Avustralya’ya kadar her tarafı kendisine benzetmesine karşın, iki yüz yıldır yerel acentelerine (ulus-devletler) rağmen sayısız aşı, yönelim ve işgale rağmen Ortadoğu’yu kendine benzetememesinin esas sebebi de bu ana toplum, kök toplum konumu, bu konumun tarihsel kültürel genetik kodlarıdır. 3.Yolun yolcuları Ortadoğu’nun bu konumunun bilinciyle hareket etmeyi, tarihsel bilinci bir sorumluluğu olarak kavrar. Kendini onlara göre esas alınması gerekenler ile ret edilmesi gerekenleri tespit edip eylemeye çalışır. Bu açıdan Ortadoğu uygarlığını, toplumunu anlamaya çalışırken veya çözümlemeye tabi tutarken, ilk elden temel bazı noktalara bakma, benzerlerinden farkını ortaya çıkarmak önemlidir.

Ortadoğu uygarlığın zihniyet yapısı bu noktalardan biridir. Günceldeki durumu gibi karışık olmasına rağmen, bilinçli bir yaklaşım mı yoksa üstenci, kolaycı bir anlayışın sonucu mu bilinmez. Ama “Ortadoğu’da zihniyet” denilince total bir bakışla hemen dinsel ve özel de İslami zihniyetin anlaşılması yaklaşımı, gerçekliği sadece perdelemiyor. İç içe geçmiş birbirinden farklı zihniyetlerin göz ardı edilmesine yol açıyor. Ortadoğu sadece İslamiyet’in değil, Hristiyanlık ve Yahudilik gibi tek tanrılı din zihniyetinin doğuş ve kök saldığı coğrafyadır. Bu 125 coğrafyanın zihniyet kodları sadece bunlar da değildir. Zerdüşt zihniyet geleneğinin mekanıdır. Bölgede halen etkili olan çok köklü bir tarım-köy neolitik toplum değerleri ve zihniyetleri yanında hiyerarşi ile başlayıp iktidar, devlet ve sınıfa dayalı köklü zihniyet kalıpları da söz konusudur. Yani Ortadoğu zihniyet yapısının DNA’sını tarihsel izini sürersek klan, kabile, aşiretçi zihniyetten çok tanrıcı mitolojik zihniyetlere kadar gideriz. Bu bir yönüyle iktidar ve devletle çok köklü bütünleşmiş zihniyet kodları matriksiyle, öte yandan iktidar ve devlet dışında kendini topluma dayalı olarak ayakta tutan toplumsal formları, zihniyet kodları matriksini iç içe olduğu bir durum karşımıza çıkarır. Deyim yerindeyse insanlığın tanıdığı tüm zihniyet kalıplarının bir karmaşası söz konusudur. Ayrıca farklı zihniyet katmanları sadece iç içe geçerek bir zihniyet bulamacı açığa çıkarmamış, devletçi zihniyet katmanlarının tüm kötülük, çirkinlik ve kirlilikleri sorunları içinden çıkılamaz bir raddeye taşırken, topluma dayalı bir zihniyet kodlarının darlığından Ortadoğu toplumunu marjinal ve zamanın ruhunun dışına itmiştir. Bu durum Ortadoğu güncelinde her şeyin flulaşmasına, muğlaklaşmasına yol açmıştır. Zihniyet karmaşası beraberinde “söz ve pratik, kavram ve olgular, hayal ve gerçek, din ve yaşam, bilim ve ideoloji, felsefe ve din, ahlak ve yasalar” ve daha sayısız olgunun bir kaos bozulmaya uğramalarına vesile olur. Özellikle son iki yüzyıl içinde Osmanlı İmparatorluğunu parçalanarak T.C ile sınırlandırılması; Arap coğrafyasının 23 parçaya bölünmesi, Kürtlerin dört parçaya ayrılarak, tüm coğrafyanın kendi içinde katı ulus-devlet zihniyet sınırları içinde tutulması da, beraberinde daha yoğun bir cehalet, gerilik, tutuculuk, parçalılık ve dar görüşlülüğün gelişmesine yol açar. Ortadoğu coğrafyası tüm bundan ötürü adeta modern zihniyet olan liberalizm, milliyetçilik, pozitivizm ve cinsiyetçilik ile arkaik Ortaçağın ataerkil , mitolojik, dincilik vb. zihniyet unsurları arasında en şaibeli bir evliliğin geliştiği mekan olur. Bundan dolayı Ortadoğu’daki bunalım, kriz ve kaos durumunu dar anlamda ekonomi, siyaset veya askerlik gibi olgularla izah etmek yetersizlik olacaktır. Sorunun birincil öğesi zihniyettedir. İlk elden yapılması gereken şey de bir zihniyet devrimidir.

Zihniyet devrimiyle kastedilen, özgür toplum bilinci ve inancıdır. Bilinç sadece olup biteni bilme değildir. Nasıl yapılacağını da bilmedir. İnanç ise bildiğine inanma ve gerekenleri yapmaktır. Küresel ve bölgesel güçler olan kapitalist modernitenin temsilcileri ile ulus-devletler, zihniyet boyutundan bölgeye iki yüzyıldır liberalizm, milliyetçilik, bilimcilik, dincilik, cinsiyetçilik ve militarizm yoluyla yüklenmektedir. Bu yol ile sorunların çözülmediği derinleştiği ortadadır. Halk Özgürlük Güçleri, bu yolda kullanılan hiçbir zihniyet biçimine kendini dayandırmaz. Tersine bunlarla mücadele içerisinde olur. Kendisini 3. Yolun zihniyet biçimleri olan demokratik sosyalist bilinç, kadın özgürlükçü bilinç, ekolojik bilinç üzerinden yürütür. Bunun içinde, Ortadoğu toplumuna egemen kılınan arkaik, orta ve modern çağlara ait tüm zihniyet kalıplarını iyi tanımayı; aşılması ve esas alınması gereken boyutları doğru ayırt etmeyi ve karşı mücadele edilmesi gereken zihniyet kalıplarını tanımayı etkin bir ideolojik mücadele için gerekli görür.

İkinci nokta; hiyerarşi, iktidar ve devlet kurumlaşmalarıdır. Çok katmanlı kümülatif kültürel birikimlerinden ötürü, çözümlenmesi ve anlaşılması en zor toplumsal kurumların başında gelirler. Ortadoğu coğrafyası nasıl ki Neolitik (tarım-köy) toplumuna doğuş ve merkezlik teşkil edip, kültürünü toplum hafızasının en derin durumuna taşıyıp yaşıyorsa aynı şekilde hiyerarşik-sınıflı-devletli uygarlığın kölecil ve feodal sistemlerinin kültürünü de köklü olarak yaşar. Bu ikili kültürel hafıza, toplumun davranış, düşünüş kodlarının itekleyici noktalarıdır. Bu ikili kültürel hafıza üzerine, 19. yüzyıldan itibaren eklemlenmeye çalışan bir Avrupa kültürü söz konusudur. Avrupa kültürünün bu ikili kültür üzerindeki etkisi, tabir yerindeyse “yüzeye vurulmuş cila” rolünü geçmez. Dolayısıyla aktüel duruma, yani kapitalist cilaya bakıp toplumsal sorunlara çözüm üretmeye kalkmak yanıltıcı olabileceği gibi bizleri hakikatin tersi istikametinde bir yola, sonuçlara götürmesi büyük bir olasılıktır. Ortadoğu’da hiyerarşi, devlet ve iktidar gibi toplumsal olguların oluşumları, tarihsel zamanları , zaman ve mekanda yürüyüş şekillerinin kendine özgü yönleri vardır. Aynı zincirin birbirlerini besleyeni olduklarından, toplumsal dokuların tümüne nüfus etme yoğunlukları çok derin ve yoğun olur. Örneğin; hiyerarşi diğer adıyla ataerkilliğin 126 Ortadoğu toplumsal yaşamının sinmediği hiçbir hücresi yoktur. Hatta devlet kurumundan önce binlerce yıl boyunca Ortadoğu toplumunu yöneten geleneklerin temsilcisidir. Kendisini aile ve hanedanlıkta bunlar aracılığıyla iktidar ve devlet olgularının oluşumlarında kök hücre olarak konumlandırır. Ataerkillik aile, hanedan, iktidar ve devlet kurumlar aracılığıyla yedi bin yıldır Ortadoğu toplumlarının hem içinde (aile, kadın, erkek) ve hem de üzerinde (devlet-iktidar) olarak etkisini sürdürür. Bu anlamda hiçbir toplum Ortadoğu toplumu gibi ataerkil gücü etkisine, derinliğine ve yoğunluğuna maruz kalmamış, bu gücün kuşatıcı, boğucu; kadın ve erkeğin kadükleştirici etkisini yaşamamıştır. Günümüzde aile içi şiddet, namus ve töre cinayeti denilen olguların yoğunluğuna baktığımızda bu etkinin ne denli belirgin olduğu rahatlıkla görülür.

Ortadoğu’da devlet kurumu, binlerce yıllık bir kültürel geleneğe sahip, bu toplumsal olgu (ataerkillik) üzerinden ortaya çıkar. Temeli ataerkillik üzerinden atılan devlet vücutlaşmasını Sümer mitolojisi ile tamamlar. Günümüze doğru kartopu misali köleci, feodal,kapitalist ve reel sosyalist devlet biçimleri ile çok tanrıcılıkta, tek tanrılı din ideolojilerinden milliyetçi ideolojiye dayalı kültürel kodları bağrında biriktiren bir olguya dönüşür.

Batı uygarlığında, devlet kurumlaşmasının soy kütüğünün izi Ortadoğu devlet geleneğine dayansa da, zaman içinde kendini Ortadoğu geleneğinden ayrıştırma gücünü gösterdiğinden, izlediği seyir ve vücudlaşma farklı olur. Antik Yunan site devletleri ile başlayan bu ayrışma, tarihsel sürecin akışı için de daha dünyevi ve laik niteliği baskın olan bir forma dönüşür. Batıda özellikle 1614 İngiliz, 1775- 83 Amerika ve 1789 Fransız devrimleriyle bu devlet formu başatlık kazanır ve her tarafa kendini bu form ile taşırmak ister. Ortadoğu devlet geleneği ise M.Ö. 3500 lerde Sümer Rahipleri onu nasıl kurgulamışlarsa, niteliğinden hiçbir şey yitirmeden geometrik bir artış yoğunluğu ile artacak şekilde tanrısal kutsal kılar ve tutuculaştırır. Tutuculaştıkça ve sonuç: Batı devleti karşısında son Ortadoğu devleti Osmanlının dağılması olur. Fakat işin tuhaf yanı Batı devleti Ortadoğu devletini parçalayıp dağıtma gücünü kendinde bulmasına karşın, kendini onun yerine tam ikame de edemez. 19. ve 20. yy boyunca izlediği, uyguladığı tüm sömürgecilik çeşitlerine karşın bir türlü Batı tarzı bir devlet yaratmayı başaramaz. Hala da başarabilmiş değildir. Başarabildiği üçüncü derecede taklit olmaktan öteye gitmez. Çünkü Ortadoğu uygarlığı dönüşüm için kolay kolay yabancı aşı kabul etmez. Biraz da yaşlanmış bir ağacın aşı kaldırmaması gibi. Yeni için ya eski ağacı tümüyle devireceksin ya da bir aşı türü bulacaksın. Bu iki durum içinde ne bölge gerçekliği buna izin veriyor ne de Batı bölge gerçekliğine uygun aşı bulabiliyor. Kuşkusuz 1900’ lerin başından itibaren Jöntürk ve daha sonra Kemalist T.C ile bir aşı yapılıyor. Neredeyse yüzyıl geçmesine karşın önce beyaz-siyah milliyetçilik, sonra yeşil milliyetçilik olan dincilik sosuna bandırılmış hallerinin tutmadığı, şu son 4-5 yıllık T.C’ nin yaşadıklarına bakılırsa anlaşılır.

Benzer durum, diğer Ortadoğu devletleri içinde geçerlidir. Misal, İran ve Afganistan şahlıkları, modern maskeyi yüzlerine geçirdikten çok kısa bir zaman sonra yıkılmaktan kurtulamadıkları gibi, en geri ilkel( Humeynici- Talibancı) devlet formuna dönüşmüşlerdir. Irak, Suriye, Libya’da devletin yaşadığı durum cenazesinin bile kaldırılmasının ne kadar güç olduğunu göstermektedir. T.C Türk milliyetçiliği ile dinciliğin gayri meşru nikahını kılacak güçlükle ayakta durmaya çalışırken, Arap milliyetçiliği Irak, Suriye örneklerinde görüldüğü gibi can çekişmektedir. Mısır dipten gelen ilk dalga ile sallanıp devrilirken, tekrar modern maskeli firavuni yüzünü göstermekten çekinmemiştir. Siyonist İsrail milliyetçiliği ile Arap milliyetçiliği kol kola girip, Filistin İsrail meselesini trajik bir noktaya getirmiştir. Ortadoğu’ da yaşanan sorunlara çözüm anlamında yeniden radikal İslami çıkışlar( Hizbullah’tan El Kaide’ye, IŞİD’den HŞT’ ye, El-Nusra’dan ÖSO vb. denilen cihatçılara) özünde kapitalizmin en büyük küresel hamlesine karşı umutsuzluğun doğurduğu intihar eğilimi ve çırpınışlarından öte bir anlam taşımamaktadır. Bu bağlamda devlet olgusunu düşündüğümüzde , Ortadoğu’da toplumsal sorunların temel nedeni olur. Bu olgu doğru kavranılmadığı sürece bırakalım sorunları çözmeyi, çözüme dair öneri, proje geliştirmek bile mümkün değildir.

Batı uygarlığının, Ortadoğu uygarlığı karşısında hegemonik güç olmasının bir yönü devlet olgusunu bir 127 noktaya kadar çözmesi ve onunla mücadele etmesidir. Ortadoğu uygarlığı, bağrında doğup gelişen devleti kutsallıklardan, üzerindeki ideolojik örtülerden ve tanrısal maskelerinden arındıramamıştır. Batı uygarlığı, rönesans, reform ve aydınlanma ile tam da bunu başarır. Rönesans ile zihniyet devrimi yapmanın yanında devlet üzerindeki ideolojik maskeleri, dini zırhları parçalarken; reformasyon kilisenin tanrı devlet ideolojisi ve bürokrasisinin dokunulmazlık zırhlarını parçalar. Aydınlanma ise , rönesans ve reformla açığa çıkan bu gelişmeleri topluma taşıyarak, devlet etrafındaki dokunulmazlık zırhlarını ortadan kaldırarak, toplumun demokratik gücünün önünü açar. Ortadoğu’da bırakalım devletin dokunulmazlık zırhlarını parçalama, tarihsel süreç boyunca buna vesile olabilecek en küçük bir gelişme veya oluşumu ortadan kaldırmayı temel görev bellemiştir. Mutezile, batıni hareketler, Karmatiler vb. hareketlerin başına gelenler bunu gösterir. Aslında 8.yy ile 11.yy arasındaki süreç bir Ortadoğu Rönesansına ortam hazırlayabilecek potansiyele sahiptir. Fakat 11.yy’da Gazali’nin İçtihad kapılarını kapatması ile Ortadoğu’da rönesans kapısının günümüze kadar açılmamasına sebep olur ki, son Ortadoğu devleti Osmanlı sultanlarının kendilerini Zillullah (Allahın Gölgesi) olarak tanımlaması da, dokunulmazlık zırhının yoğunluk derecesini gösterir. Ortadoğu’da, Batının tersini işleyen süreç, 20.yy ‘a geldiğinde bu sefer milliyetçilik maskesi ile kendini kamufle eden bir devlet olarak karşımıza çıkar. Mitolojik ve dinsel zırhlarının üstüne milliyetçilik zırhını da örterek, kendini daha da güçlendirir. Bu durumun Ortadoğu toplumuna yansıması, sorunların normal seyrinden çıkıp kriz evresine sıçramasına yol açması şeklinde olur. Kendini ideolojik kutsal zırhlarla güçlendiren devletin karşılığı; her şeyini yitiren, zayıflayan güçsüzleşen, parça parça olmuş bir toplum olur. Milliyetçilik olgusu, Ortadoğu’nun geleneksel bütünsellik barındıran zihin ve beden dünyasını parçalamakla kalmaz. Ayrıca her parçayı ötekileştirerek düşmanlaştıran bir yapıya sahip olduğu için , Ortadoğu toplumunun bağrına çatışma ve şiddeti taşır. Temel gıdası bu olgular olduğundan deyim yerindeyse milliyetçiliğin bulaştığı toplum hastalıklı bir ruh halini yaşayan topluma dönüşür. Sümerlerden beri, devletin geni olan dinin yanında milliyetçilik, onun modern hali şeklinde bir rol oynayacaktır. Ortadoğu devletinin milliyetçilik ve ulusçulukla ulus-devlet şeklinde dönüştüğünden hareketle çağdaşlaştığı ve eskisinin aşıldığı iddia edilir. Belki , biçimde ulus-devletleşti. Ama eskisinin tam aşıldığı söylenemez. Milliyetçilik belki yeni devletin dini oldu. Ama milliyetçilik Ortadoğu devletini tam çözemedi. Gelenekselliğin kimi kutsallıkların yitirilmesine yol açmış olsa da kendisini farklı bir kutsallık olarak yerleştirdiğinden zırhlar olduğu gibi devam etmiştir. Modernlik , en fazla devlet etrafında objektif bir ajan tabaka açığa çıkarmak olur.

Son iki yüzyılda gerek ulusalcılık-milliyetçilik ve gerekse de İslamcılık adına verilen her mücadele (farkında olunsun ya da olunmasın) özünde kendi toplumlarını kapitalist modernite adına egemenlik altına alma olduğu, mevcut güncel toplum devlet ilişki gerçeği açıkça gösterir. Ortadoğu devleti milliyetçilik ile çözülmedi. Karakterinden beklenen ajanlık kurumuna yanıt verdi. Aslında Batı’ da bu durumu kısa vadeli ekonomik-siyasi çıkarları için yeterli gördüğünden tüm çözülmesini çökmesini de istemedi. Hatta tersine tarih bize Osmanlının iki yüzyıl boyunca bir takım ekonomik siyasi çıkar ve dengelerle ayakta tutulmaya çalışıldığını gösterir. Ortadoğu’nun geleneksel devletinin tam çözülmediğini mikro ölçeklerde çoğaltarak Irak’ta S. Hüseyin , T.C’de M.K, Suriye’de Esad, Mısır’da H. Mübarek, İran’da Şah ve Humeyni v.b kişiler şahsında adeta modern tanrı-kral devletinin birer versiyonu ile karşılaşmamız biçim değil ama özün aynı olduğunu gösterir. Batı, bıraksa belki Ortadoğu devleti kendiliğinden de yıkılabilirdi. Fakat 20.yy boyunca yaptığı askeri ve teknik yardımlar ile adete onu sadece ölüm döşeğinden kaldırmamış, öz dinamikleriyle onu yıkacak öz güçler karşısında diri kılmıştır. Ortadoğu, Batıdan aldığı bu güçle kendini, kendi toplumuna karşı koruyarak ayakta tutabilmiştir. Bu yönüyle bakıldığında Ortadoğu’da ulus-devletlerinin temel rolü nasıl ki ajanlık ise; amacıda halklarını, toplumlarını Kapitalist Modernite adına en katı biçimde işgal etmek, sömürmek ve demokratik halk eğiliminin açığa çıkmasını, güçlenmesini önlemek olur. Sadece Türkiye, Irak, İran, Suriye vb. ülkelerde yaşayan güncel-sıcak gelişmeleri bile düşünürsek bahse konu olan tespitin ne kadar yerinde olduğu görülecektir.

Kapitalist modernite’nin 1970’lerde derinleşen yapısal krizi, 1990’larda Reel Sosyalizmin çöküşüyle birlikte, daha da hızlanınca, Ortadoğu ulusdevletleri eskisi gibi kalmalarının koşulları ortadan kalkar. Afganistan’ da başlayıp Irak, Libya, Suriye, Yemen v.b ile devam eden dökülmenin ana nedeni küresel kapitalist sistemin kar ve güvenliği esas alan yaklaşımına ters konumlarıydı. ABD önderliğindeki kapitalist sistemin bölgeye yönelimi, sistemin ana mantığı olan karın ve güvenliğin önünde engel olan bu yapıları terbiye, kontrol veya dönüştürmektir. Mevcutta, Ortadoğu’da yaşanan küresel ve bölgesel güçlerin ilişki, çelişki ve çatışması bunun ifadesidir. Toplumsal sorunları çözme iddiaları olmadığı gibi, toplumsal sorunların temel kaynağı olan kurumlarla hareket ettikleri içinde böyle bir potansiyelleri söz konusu değildir. İster küresel güçlerin izlediği, birinci yol olan liberal devlet modeli olsun, isterse de bölgesel güçlerin izlediği ikinci yol olan, mevcut ulus-devlette ısrar toplumsal sorunlara çözüm değildir. Ortadoğu’da toplumsal sorunların kangrenleşmesinin temel nedeni de bu iki yolun dayandığı zemin ve tarihsel mirastır. 3. Yol ne bu zemine dayanır ne de bu mirasa sahip çıkar. 3. Yolun anlayışı tam bu noktada hem bu kısır döngüyü hem de binlerce yıla devlet olma kaderini parçalayan bir yol izler. Kendini ne küresel güçlerin yoluna; liberal devlet ne de bölgesel güçlerin yoluna; ulus-devlete dayandırır. Dahası üzerinde durduğu tarihsel ve toplumsal düzlemden ötürü, toplumsal sorunların çözümünü devlet ve iktidar odaklı olmakta değil, ahkali ve politik toplumda bulur. 3. Yol, binlerce yıldır toplumların başına “toqa lanete” (lanet tokası) gibi geçirilen, kaderleri haline getirilen devletli olma halini fark eder. Ne yeni ne de eski devlet formu peşinde koşar. Toplumun kendi kendini yöneteceği özgüç, özyönetim ve öz savunma ilkelerine dayalı, konfederal örgütlenmeleri esas alır. İktidarı ele geçirme derdi olmadığı için, egemen olma arayışı ve mücadelesi içinde olmaz. İktidarı ele geçirmeye dayalı mücadelenin 1. ve 2. Yolun beslendiği zemin olduğunun farkındadır. Böyle bir anlayışla hareket ederse, amacının hilafına sonuçlara varacağının tarihsel ve güncel örneklerle sabit olduğunu bilir.

3.Yolun anlayışı, kendilerine yabancı yönetimler olarak tanımladığı devlet ve iktidara götüren yönetimlerine kendilerini teslim etmez. Demokratik siyaseti esas alır. Demokratik siyaset özünde toplumun kendi kendini yönetmesidir. Kendi kendini yönetme nasıl ki demokrasilerin gereği ise, yönetilme de devlet ve iktidarın gereğidir. Toplumun kendisi her alanda yatay veya dikey örgütlemesi demokratik iktidarın gereğidir. Toplum bu kurumlaşmalarla eğitimden sağlığa, diplomasiden savunmaya, ekonomiden kültüre vb. tüm boyutlarda yürütmeyi esas alır. 3. Yol, anlayış olarak kendisini 1. ve 2. Yolun devlet iktidar güçlerine teslim etmez. Öz Savunmayı varlığının olmazsa olmaz koşulu olarak görür. Kendini ideolojik, siyasi, kültürel, diplomatik, askeri vb. alanlarda korumaya çalışır. Öz Savunması olmayan toplum ya köledir ya da zayıf ve acziyet içindedir. Ortadoğu toplumların mevcut durumu, öz savunması olmayan toplumun ne konumda olduğunun göstergesidir. Öz Savunma varlık ve özgürlüğün bir koşuludur. Öz Savunmalı bir toplum sadece güçlenmez, çözüm gücünede ulaşır. Kendi adına düşünen, konuşan, karar alıp bunları uygulayan, uygularken koruyan bir tutum içinde olur. Ortadoğu’da sorunların çözülmesinin temelinde toplumun özgüç, özörgütlülük, özyönetim ve öz savunma gücünden düşmesidir. 3. Yolun devlet odaklı olmaması devleti inkar ettiği anlamına gelmiyor. 3. Yol anlayışı yine ne anarşistler gibi devleti inkar eder, ne de reel sosyalistler gibi devleti ele geçirip, eskiyi yıkıp yeniyi inşa ettikten sonra sönümlendirmeyi amaçlar. Her iki yaklaşımı dünyanın reel gerçekliğine uygun bulmaz. Anarşizmin yaklaşımı Ütopik Marksistlerin yaklaşımı ise amaç sönümleme olsa da seçilen aracı hatalı bulur. Diyalektiğin bir gereği olarak, iki olgu olarak demokrasi +devlet formülünü esas alır. Devletle beraber yürür ama onu demokrasi ile kuşatarak geriletmeye, demokrasiye duyarlı kılmaya çalışır.

Kadın, Aile Ve Erkeği Kavramak

Kadın ve aile etrafında form kazanan toplumsal zihniyet ve davranışlar, Ortadoğu’da devlet sorunu gibi girift ve içinden çıkılmaz bir sorundur. Anlam düzeyi yüksek bir toplumsal çözümleme için bir iki olgunun mevcuttaki muhtevasını açığa çıkarmak önemlidir. 129 Ortadoğu’da aile olgusunu ele alırken klasik anlamda salt toplumun en küçük birimi olarak ele alırsak yanılırız. Pozitivist sosyolojinin temel yetersizliği tanımdadır. Kuşkusuz aile saf hali ile toplumun en küçük birimidir. Ama bu durum, beş bin yıldır devlet ile 7-8 bin yıldır ataerk olguların yönelimine, dönüşümüne maruz kalmış bir kurumdur. Bu açıdan Ortadoğu’da aileyi ele alırken bu tarihsel hakikatten bağımsız ele alamayız. Hatta devletin ve ataerkin bir prototipi olarak ele alıp yaklaşmak, çözüm olanağımız artıracaktır. Yine günümüz Ortadoğu toplumunda kadın sorunu en az devlet sorunu kadar ağırlaşmışsa, bunun altında yine devletin tarihi kadar uzun ve karmaşık bir kadın kölelik tarihi yatar. O zaman ilk elden yapılması gereken, kadının bu kölelik tarihini, tarihi izlekler dönemler boyutuyla ortaya çıkarmaktır. Kadın ne zaman köleleşti? Köleleşmeden önceki hali nasıldı? Toplumsal rol ve misyonu neydi? Hangi dönemlerde ve nasıl kırıma uğradı? vb. daha pek çok soru cevaplanmalıdır. Yani güncelde Ortadoğu kadınını sosyolojik bir çözümlemeye tabi tutmak erkeği, aileyi, devleti ve toplumu kavramamızda büyük olanaklar sunacaktır. Tabi aynı durum erkek içinde geçerlidir. Ortadoğu erkeği, beş bin yıl önce egemen erkek kültürü karşısında yenilmiş ve dönüşmüş bir erkekliktir. Günümüz doğru yenilgisi her alana yayılmış, dönüşümü yoğunlaşmıştır. Her şeyini kaybeden bu yenilgili kişilik, çaresiz bir ruh haline sahiptir. Elinde bir tek köle kadın ve mülkü konumundaki aile kalır. Sistem karşısında yaşadığı ezilmenin bütün öfkesini aileden çıkarması, bu kişiliği ile alakalıdır. Erkeğin kadına dönük şiddeti özünde yenilgili kişiliğin kendisine olan tepkisinin dışa yansımasıdır. Kendi acizliğini, kadına şiddet yönelterek gizlemeye çalışması, bir psikoterapi ve tatmin etmedir. Ortadoğu’da erkeğin kadına yönelimi yenilmiş güçlü kölenin, yenilmiş zayıf kölesine yönelimidir. Erkeğin kadına bu denli şiddetle yönelmesinin altında köle-yenilgili kişilik olma hali ve tarihi vardır. Kaybedilmiş bir tarih ve toplum söz konusudur. Erkek, bu iki olgu ile yüzleşemediği sürece hiçbir toplumsal sorun çözülmeyecektir. Toplumun her alanında yenilmiş kişiliğin, namus ve onurunu çiğneyen erkeğin, öfkesini kadına yansıtıp sonra bunu adına namus cinayeti, aşk cinayeti demesi kendini kandırmak ve toplumun krizi derinleştirmekten öte anlam taşımayacaktır. Bu yönüyle Ortadoğu toplumunda erkek sorunu, kadın sorunundan daha ağır ve aciliyet kazanmaktadır. Erkekteki egemenlik ve iktidarı çözümleme, kadın köleliğini çözümlemek kadar önemlidir. Güncelde 3. Yolun esas gündemleştirmesi gereken nokta erkek sorunu olmalıdır. Çünkü; erkek dönüşüme kadından daha fazla direnmektedir. Kadının köleliliğinden başka kaybedeceği bir şeyi yok iken erkek, egemen kültürden ötürü kaybedeceği bir kölesi(kadın), mülkü(aile), devlet ve iktidarı olduğunu düşünür, duyumsar ve hisseder. Bunları yitirmeme adına dönüşüme daha uzak ve mesafeli durur.

Ortadoğu’da kadın sorununu çözmeyi ağırlaştıran bir diğer etmen ataerk ve devlet yansımaları ile Batı’nın modern ölçülerinin üst üste binmesidir. Bu, mevcut sorunu daha da ağırlaştırıyor. Çünkü iki uygarlığın ölçüleri biçimde farklı görülse de ikiside özünde eril aklın ve devletin kaba ve inceltilmiş ölçüleridir. Biri arkaik ve Ortaçağın, öteki ise modern çağın eril akıl ve devlet ölçülerinin yansımalarıdır. Bu ikilinin üst üste binmesi sorunu kördüğüm haline getiriyor. Kadın özgürlüğü 3. Yolun ana yoludur. Kadın özgürleşmeden toplumun, toplum özgürleşmeden dünyanın özgürleşmeyeceğini savunur. Kadının güç irade ve özgürleşmesi için 3. Yol kendini eş yaşam tarzına göre konumlandırır. Yaşamın her alanında kadının aktif katılımını düşünce, söz, karar ve eyleyişini hayata yansıtılabilmesi için, eş başkanlık sistemini geliştirir. Yine aynı şekilde ailenin ve erkeğin demokratik değişim ve dönüşümü 3. Yolun önemli amaçlarındandır.

Ortadoğuda etnisite, ulus, sınıf, ekonomi, şiddet ve daha pek çok olgu şoven milliyetçi ve dinsel ideolojik olgularla kavramlaştırıldıkları için, olguların gerçek değeri( bilimsel- felsefi ve sosyolojik olarak) tanımlanmamıştır. Bu olguların, dinsel ve milliyetçi yüklenimleri sadece olguları bulanıklaştırmamakta, toplumsal karmaşaya ve çözümsüzlükle mahkum sonuçlar ortaya çıkarır. İktidar ve devlet düzlemi üzerinden yüklenime tabi oldukları için gerçekçi, adil ve demokratik yaklaşıma şans tanıma temelini de ortadan kaldırmaktadır. Bu açıdan hem bu olguları, hem de bunlar gibi pek çok olguyu doğru tanımlama, hangisinin hangi düzlem üzerinde olduğunu netleştirmek gerekir. 3. Yol, yeni bir kavramsal 130 çerçeve ile ortaya çıkar. Ortadoğu toplumunda her şeyin bilinmesi kirlenmesi gibi, kavramlarda özleri görünmeyecek düzeyde kirlenmiştir. Kavram ile ifade edilen olgularda bundan fazlasıyla payını almıştır. 3. Yol, hem kavramı hem de onun ifade ettiği olguyu yeniden ele alır. Hangisinin, hangi düzlemde olduğunu tespit eder. Kavram ve olgulara yedirilmiş devlet ve iktidar algılarını ayıklayıp, demokratik toplum algısına göre netleştirir. Mesela etnisite olgusu Ortadoğu toplumunun bir realitesidir. Onu yok sayarak hareket edemeyiz. Toplumsal sorunlara çözüm bulmak, başarılı bir politika yürütmek isteniyorsa aşiret gücünü görmezden gelinerek olmaz. Çünkü Ortadoğuda aşiret olgusu ne sınıflaşma ne de uluslaşma içinde tam erimediğinden toplumsal kargaşayı artırmaktadır. Küçümseme, inkar rasyonel ve yararlı olmadığı gibi hakikat yolunda bir faydası da yoktur. Demokratik dönüşüme hizmet edecek şekilde esas alma ve mikro veya ilkel milliyetçiliğe dönüşen yönlerine karşı çıkma esas olmalıdır.

Aynı şekilde ulus, ulusçuluk ve vatan olguları Ortadoğu toplumunda sorun yanları ağır basan mefhumlardır. Bu olgularda devlet ve iktidar düzleminde şerbetlendirildikleri için çözümden çok sorun üretici rol oynarlar. Ortadoğu’da ulustan ziyade ulusçuluk sahiplenilir. Ulusçuluk, milliyetçilik zayıflayan din bağları yerini tuttuğundan, devletin en temel meşruiyet aracı rolünü oynar. Ortadoğu’da din ve milliyetçiliğe soyunmayan hiçbir devlet ayakta kalamaz. Fakat sadece günceldeki 3.Dünya Savaşını düşününce bu olguların hiçbir toplumsal değerleri olmadığı anlaşılır. Mesela yerleşim yeri olarak vatan mefhumu devletlerin siyasi sınırları ile tanımlanmaya başlanınca Ortadoğu’da sorunlar daha mı azaldı? Tersine, daha çok artma bunun ifadesidir. Kapitalist modernist sistem, Ortadoğu’ya hükmetmek için 1. Dünya Savaşından sonra siyasi sınırlara dayalı yapay vatan kavramlaştırmalarını Ortadoğu toplumuna yedirince, sadce vatan kavramının anlamı çarpıtılmış olmadı. Gerçek vatan sorunlarının doğmasına neden olduğu gibi, daha kolay yönetilmesinin önünü de açtı. Ortadoğu tarihsel diyalektiği bize hem toplum zemininde hem de devlet ve iktidar zemininde iç içe bir bütünlüğü hatırlatır. Mesela ilk imparatorluktan (Akad), son imparatorluğa ( Osmanlı) idari ve siyasi yapılanmaları federatiftir. Aynı şekilde Anadolu veya Mezopotamya toplumlarca ortak vatanlar olarak görülürdü. Yine dikkatle bakılırsa Batı’da dil sınırları vatan olarak esas alınırken Ortadoğu’da dil değil de devletin dayandığı sınırın vatan addedilmesi tuzağın kurnazlığını gösterir. Bu kurnaz tuzak ile vatan ulus sınırlarını değil, devletin sınırlarını tarif eder. Bu açıdan da vatan sosyolojik bir olgu değil de siyasi bir olgu olarak karşımıza çıkar. 3. Yolun dayandığı halk özgürlük eğilimi özgür birey ve toplulukların öz iradeleriyle oluşturdukları toplum anlayışı olan demokratik ulusu esas alır. Kendini katı siyasi sınırlara, tek dile, tek kültüre bağlı tutmaz. Çoğulcu özgür ve eşit yurttaş ve toplulukların gönüllüce birlikteliğine dayandırır. Ortak vatan esprisi ile hareket ederek , devletin siyasi sınırları ile adlandırılan savaş ve çatışmalara zemin olan anlayışı ve onunla birlikte savaş ve çatışmanın zeminini ortadan kaldırır. Sınıf olgusuna yaklaşımda da benzer bir çarpıklık söz konusudur. Sınıf olgusu hiyerarşik ve devletçi toplumlara has bir durumdur. Topluma derinden tesir eden şeyler, sınıftan çok ideolojik , siyasi, etnik ve diğer komünal niteliklerdir. Sınıf olmadan da toplum olabilir. Ama sınıfsız bir devlet olamaz. Devlet, hakim sınıfla, mahkum köle sınıf arasındaki diyalektik ikilem üzerinden kendini yaşatır. Bu açıdan sınıf mücadelesi özünde devleti yaşatma mücadelesidir. Toplumun, güvenliği, esenliği ve ihtiyaçlarını gözetmez. Sınıf mücadelesinin şiddeti ne kadar büyük olursa , açığa çıkacak devlet o derece büyük, toplum ise zayıf olur. Ortadoğu’da komünist, sosyalist partilerin çözümleyici olamamaları, İslami örgütler kadar kendilerini yaşatamamalarının önemli noktalarından biri sınıf olgusunu doğru okuyamamalarıdır. 3. Yol için esas olan şey sınıf mücadelesi değil; sınıflaşmama, özgür birey ve komünal topluluklar olmadır.

Yine Ortadoğu’da ekonomi, şiddet, bürokrasi, mülkiyet vb. daha pek çok olgu irdelenebilir. Fakat buna girmeyeceğiz. Burada önemli olan olguların hangi düzlemde durdukları devlet ve iktidar zihniyetinin ne kadar yedirildiğini ayırt edersek, toplumsal düzlemdeki yerlerini rollerini öğrenir. Sorun çözücü mü sorun üretici mi olduğunu kavrarız. Önemli olan bu olguları bir bütün ve birbiriyle ilişki içinde kavramaya çalışmaktır. Ortadoğu’da bütünsellik içinde sorunlara yaklaşarak, toplumsal 131 sorunlara anlam vermek, çözmek, 3.Yol önemli bir yöntemidir. Yani zihniyeti çözmeden devleti, devleti korumadan aileyi, kadını sosyolojik çözümlemeye tabi tutmadan toplumu kavramak ne kadar yetersizse, tersini yapmadan kavramaya çalışmak, çözüm peşinde koşmak o derecede yetersizlik olur.

Tüm bu vurgular bize, toplumsal gelenek ile güncellik arasında sıkı bir ilişki olduğunu gösterir. Güncelde yaşanan olay ve olguları, güncel ile sınırlayarak kavrayamayız. Çözümde bulamayız. 3. Yol işte bu noktadan geleneğin, güncellik üzerinde etkili olduğu düsturundan hareketle tarih ve günü birbirine bağlayan bir yaklaşımı sergiler.

Özcesi Ortadoğu’da artık ne mevcut statü ne de sorunlar taşınabilir, sürdürülebilir durumundadır. Reel sosyalist blokun yıkılmasından sonra yapay olarak ayakta tutulan denge yıkılmıştır. Her yönü ile bir kaos döneminden geçiliyor. Bu açıdan küresel, bölgesel ve halk özgürlük güçleri tarihsel misyonlarına uygun pozisyon almakta, kendi yollarını ve çözümlerini dayatmaktadır. Birinci yol: Eski konumlarını koruma gayreti içinde olan bölge ulus-devletleridir. Ulus-devlet modellerinde ısrar edenlerdir. Fakat bölgede sorunların ana kaynaklarından biri ulus-devletin kedisi olduğu için, bu yolun çözüm üretici pozisyonu çok gelişkin değildir. Tersine kendi yolunda ısrar, sorunları değiştirmekten öte işlev oynamaz. Fakat, mevcut durumlarını olduğu haliyle koruma koşulları da söz konusu değildir. Hem içten halkların tepkisi , hem de dıştan ABD önderlikli küresel emperyal bir yönelim söz konusudur. ABD’nin küresel bir imparatorluk olarak yönelmesi, mevcut ulus-devletleri ekonomik, siyasi ve kültürel dönüşüme zorlamaktadır. Küreselleşmenin bu hamlesi karşısında ulusdevletlerin tekçi milliyetçi (Kemalizm, Baasizm vb.) dinci oluşumları engel pozisyonundadır. Ya sisteme eklemlenirler ya da sınırlandırılırlar. Mevcutta Afganistan’dan başlayıp Irak, Suriye, Mısır, Yemen ve Libya’yı bir tsunami etkisinde kalmaları bunun ifadesidir. Türkiye, İran, Pakistan vb. güçlerin ayakta tutmaya çalıştıkları statüko ise zorlaşmakta kalmayıp, statüko da ısrar Ortadoğu’ da kaosu derinleştirmekten öte olmayacağını gösteriyor. İkinci yol: Küresel Emperyal güçlerin ABD, Rusya, vb. eliyle yeniden yapılanma yoludur. Bu yolun esas amacı neoliberal ekonomi ve politikaların tesisidir. ABD önderlikli gücün yanında AB, BM, ve NATO yer almaktadır. Zaman zaman AB vb. kimi küresel güçlerle çelişkileri yaşansa da Ortadoğu mevzusunda yöntemde farklı ama amaçta aynı yolun yolcularıdır. ABD önderlikli bu güçler, Ortadoğu’da Batı merkeziyetçi, bürokratik yapıları esnetmeyi, küresel şirketlerin önünde engel olacak konumdan çıkarmayı esas alırlar. Ekonomik boyutuyla, ulus-devlete dayalı devletçi ekonomiyi çözdürme ve çok uluslu şirketlere açık ve dayalı bir yapıya ağırlık vermeye çalışır. Bu yol, halklar için katı ve aşırı merkezi ulus-devletleri esnetmesi açısından kısmi nefes almalarına imkan tanıyabilir ama neoliberal politikalarla iliklerine kadar sömürmekten kurtulamazlar. Ayrıca Ortadoğu toplumlarının sorunlarını çözmeden daha da derinleştireceği açıktır. Çünkü hem 1. yolun yolcuları hem de bu ikinci yolun yolcuları aynı düzlemsel zemine dayanırlar. Her iki yolun yolcuları aynı tarihsel mirasın ardılları olup, devletçi uygarlığın yerel ve küresel temsilcileri kapsamındadırlar. Ortadoğu’nun sorunlarının temelinde devlet ve iktidar olduğu için, bu güçler bu sorunların yaratıcıları ve musesibi durumundadırlar. Üçüncü Yol: Halkların özgürlük güçlerinin tercih ettiği, iktidar ve devleti hedeflemeyen onun tüm ideolojik varyantlarına karşı duran, ahlaki ve politik bir yapıya öncelik tanıyan; demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü bir toplumu amaçlayan yoldur. 3. Yol , 1. ve 2. yolun dayandığı kapitalist modernist ve alternatif, demokratik modernite kuramını esas alır. Tekelcilikten kurtulmuş ekonomi, ekoloji ve demokratik ulus sac ayaklarına dayanır. Toplumsal zemini esas aldığından çözümleyici potansiyel mevcut durumda en güçlü olanıdır.

Sonuç olarak sahnesinde evrensel tarihin yeniden rol oynadığı Ortadoğu’da “ 3. Yolda yürümek, ikinci çizgi dediğimiz demokratik uygarlık düzleminde durmayı gerektirir. İkinci çizginin tarih, kültür, kavramı kuram, zihniyet, ahlak ve siyaset blincinden beslenmeyen hiçbir duruş Ortadoğu’da ne 3. Yolun yolcusu düzleminde (hegemonik düzlem olduğu için birinci çizgi diyebiliriz) olup, söylemi 3. Yol üzerine kuran hiçbir hareket oluşum veya topluluk toplumsal sorunlara çözüm gücü olamayacağı gibi, birinci çizginin amacına yürümekten kurtulamayacağını bilmelidir.

Bunları da beğenebilirsin