Barışın Yeniden Kuruluşu: Hak Kategorisinden Toplumsal İnşaya
Esra Bilen
“Eğer ben, gerçekte, gerek tanrılar, gerekse insanlar tarafından onca övgüye boğulan barışsam, gökyüzünde ya da yeryüzünde mevcut olan tüm iyiliklerin kaynağı, anası, besleyicisi, müjdecisi ve koruyucusuysam; eğer ben olmazsam, hiçbir şey gönenmezse, güvenli, saf ve kutsal olan, insanlara hoş gelen ve tanrıların minnettarlığını doğuracak olan hiçbir şey, bensiz, kurulamazsa; ve buna karşılık, eğer savaş, tartışmasız, orada ya da burada, tüm evreni etkileyecek tüm kötülükleri yayan bir okyanussa, eğer o felaket (savaş), yeşeren her şey aniden kurutuyor, gönence anıtlarını yerle bir ediyor, sağlam yapıları sarsıyor, en iyi biçimde kurulmuş olan şeyleri yıkıyor ve tatlılığı acıya dönüştürüyorsa; kısacası, eğer o, anında yıkacak kadar büyük bir küfürse, dindarlığa ve dine el uzatan şeyse ve korkunç bir affetse, yukarıdaki güçler açısından en nefret edilesi şeyse, ölümsüz Tanrı adına sorarım size: beni kovmak için ve bu kadar çok miktardaki felaketi bu kadar pahalı ödemek için, böyle büyük çabayla çalıştıklarını, böyle hazırlık yaptıklarını, onca para harcadıklarını, onca dikkat ve tehlikeyı göz aldıklarını gören kim, onu kışkırtanların insan olduğuna ve en minicik beyin parçasına sahip bulunduğuna inanır?[1]”
Desiderius Erasmus 16. Yüzyılda dört bir yandan ve tüm uluslar tarafından kovulan barışın yakınmasını böyle dile getirmişti. Aynı metinde akıldan yoksun hayvanların dahi her biri kendi türünün dahilinde bir uyum ve anlaşma içinde yaşadığını; fillerin sürü halinde, koyun ve domuz yavrularının türdeşleriyle bir arada olmaktan hoşlandığını, turnalar ve alakargalarının da grup halinde oluştuğunun, bize dindarlığı öğretmiş olan leyleklerin kendi öğütlerine uyduğunu, yunusların ise birbirine yardım ederek kendi kendini savunduğunu, karınca ve arıların da kendi cemaatlerinde kurmuş oldukları uyumlu toplumsal örgütlemeyi bildiğini yani doğanın barıştan yana olduğunu söyler. O halde insan tarihi boyunca neden savaştan yana olmuştur diye de sorar. Aslında insanlığın veya insanların bir bütün olarak değil egemen sınıfların safının savaştan yana olduğu tarihsel bir gerçekliktir.Yalanlarla dolu resmi tarihin belki de doğru yazdığı tek şey erkeklerin/egemenlerin savaşlarıdır. Zira tarih sadece erkekleri, savaşlarını ve zaferlerini yazmıştır. Oysa tarih yalnızca geçmişin bir kaydı değil; aynı zamanda kimliğin, kültürün ve toplumsal belleğin inşa edildiği bir alandır. Ancak bu inşa süreci, çoğu zaman erkek egemen bir bakış açısına dayanmış; kadınların, devlet dışı toplulukların, ezilenlerin direnişleri, deneyimleri, katkıları ve mücadeleleri sistematik biçimde görmezden gelinmiş veya silinmiştir. Zafer ve fetih naralarıyla savaş yüceltilirken bir yandan da egemenlerin savaşları meşru kılınmıştır. İşte bu tarih anlayışı da “barış”ı değil, “savaşı” ve “zaferi” yazmıştır. Çünkü barış çoğu zaman egemen için bir yenilgiyi, tavizi, uzlaşmayı temsil eder. Barış anlatısı, otoriteyi değil ortaklığı esas alır; bu da resmî tarihin iktidar merkezli doğasına aykırıdır. Bu sebeple barış resmi belgeler üzerinde değil toplum içi pratiklerde yaşanmıştır. Yani belgeye değil toplumsal hafızaya dayanır. Savaşın erkek generalleri vardır, barışın ise isimsiz kadınları, köy ihtiyarları, gençleri vardır. Onlar “tarihsel özne” olarak kabul edilmez. Ancak tam da bu günlerde Abdullah Öcalan’ın toplumdaki tüm kesimleri tarihsel özne yapma iradesiyle yaptığı “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” barış çağrısına ve yankılarına tanıklık ediyoruz. Bu tarihi günlerde tarihte hep yok sayılmış barışın her yönüyle konuşulması ihtiyacı ise ortada durmaktadır. Barış hakkı kavramı da konuşulan kavramlardan bir tanesi. Bu yazı barış hakkının ne olduğuna dair kavramsal bir giriş sunduktan sonra barış hakkına eleştirel yaklaşmayı hedefler ve barışın bir hak olarak ele alınması tezine karşı çıkar. Nedenlerini yazıda açıklamaya çalışacağım.
Barış Hakkı ve Tarihsel Arka Plan
Barış kavramının doğrudan bir hak olarak tanımlanmasa da ilk defa uluslararası bir metinde yer alması, 1945 yılında hazırlanan Birleşmiş Milletler Şartı ile olur. Bu anlaşmada barış kavramı Birleşmiş Milletlerin amaçlarının açıklandığı maddede “ Uluslararası barış ve güvenliği korumak ve bu amaçla: barışın uğrayacağı tehditleri önlemek ve bunları boşa çıkarmak, saldırı ya da barışın başka yollarla bozulması eylemlerini bastırmak[2] …” şeklinde devlet egemenliğini esas alan bir biçimde tanımlanır. Zira “uluslararası barış ve güvenliğin korunması” yaklaşımı ulus-devlet düzeninin ve bu yöndeki işbirliğinin korunması yaklaşımı içerir. Şartın devam maddeleri de zaten devlet egemenliğini önceleyen maddelere yer verir. Dolayısıyla egemenliğin öncelendiği barışın ise egemenliğe koruyucu bir tanım olarak karşımıza çıktığını görüyoruz. Diğer yandan bu madde de belirtilen “saldırganlık eylemlerini bastırmak” görevi, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne verilmiştir. Bu da barışın devletler arası güç dengesine tâbi bir ilke olarak kaldığını gösterir.
Yine barış hakkının doğrudan tanımlanmadığı ancak buna zemin hazırlandığı ikinci metin olarak 1948 yılında hazırlanan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi[3] ile olur. Bildirgenin önsözünde “İnsanlık ailesinin bütün üyelerinde bulunan haysiyetin ve bunların eşit ve devir kabul etmez haklarının tanınması hususunun, hürriyetin, adaletin ve dünya barışının temeli olmasına” ifadesine yer verilerek insan haklarının tanınması, özgürlük, adalet ve barışın temeli olarak kabul edilmiştir. Öncelikle maddenin düzenleniş dili ve biçimi aslında burjuva ideolojisinin evrenselleştirilmiş dilidir. Zira insan hakları tarihi olarak, burjuva devrimleri ile ortaya çıkmıştır ve bu haklar bireysel hakları korumaya yöneliktir. Dolayısıyla ne madde de bahsedilen eşitlik gerçek bir eşitliktir ne de insan hakları insan ailesinin bütün insanlarını kapsar. Bu duruma kapsamlı eleştiriyi Hannah Arendt’in “soyut insan” ve “haklara sahip olma hakkı” kavramları üzerinden sunmak istiyorum. Arendt’e göre modern insan hakları, insanı yalnızca doğası gereği haklara sahip bir varlık olarak tanımlar ve onu sosyal, siyasal bağlamdan kopararak soyut bir kategoriye indirger. Ona göre liberalizmin insan hakları mekanizması, doğal hukukun ilkelerine bağlı olarak soyut bir insan öngörmektedir[4]. Yani haklar, yalnızca doğuştan gelen bir nitelik değil, siyasal topluluk içinde kazanılan bir ayrıcalıktır. Bu nedenle “haklara sahip olma hakkı”, bireyin ancak bir siyasal cemaat içinde varlık kazanabileceği anlamına gelir ve kişinin, eylemlerine ve görüşlerine göre yargılandığı bir çerçevede yaşaması anlamına gelmektedir[5]. Vatansızlar, mülteciler ya da siyasal aidiyeti olmayan bireyler bu anlamda “soyut insan” konumuna düşer; yani insan haklarının korumasından fiilen yoksun hale gelirler. Arendt’in ifadesiyle, “devletsiz kalan insanlar insan haklarından yoksun bırakıldıklarında artık haksızdılar, yeryüzünün posasıydılar[6]”. Bu durum, özellikle insan hakları bildirgelerinin içerdiği evrensellik iddiasını çürütür. Çünkü bildiriler, hakların evrensel olduğunu ilan etse de, bu haklar yalnızca ulus-devletin vatandaşı olanlar için işlerlik kazanır. Bu nedenle Arendt, insan hakları söyleminin pratikte ancak “vatandaşlık hakları” olarak var olduğunu ve siyasal aidiyetin dışına itilen bireylerin bu haklardan mahrum kaldığını belirtir[7]. Sonuç olarak, Arendt’in yaklaşımı insan haklarının yalnızca insan olmakla değil, bir “dünya içinde yer alma” ve siyasal bir topluluğa ait olma koşuluyla varlık kazandığını gösterir. Gerçek insan hakkı, diğer hakların taşıyıcısı olabilme kapasitesini sağlayan, haklara sahip olma hakkıdır. Bu sebeple insan hakları bildirgesinde temeli insan hakları söylemi üzerinden atılan barış bu bakış açısında ancak belli kişilerin hakkı olabilir. İşte Hannah Arendt’in “haklara sahip olma hakkı” kavramı, liberal insan hakları söyleminin temel çelişkisini açığa çıkarır: İnsan, haklara ancak bir siyasal topluluk içinde sahip olabilir. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne tekrardan dönecek olursak bildirgede yer alan haklar da herkese değil sadece belli kategorideki kişilere tanınmıştır.
Barış hakkının ilk defa doğrudan tanımlandığı uluslararası metin ise BM Barış Hakkı Bildirgesidir[8]. Bu bildirgenin 1. maddesinde “Halkların barış hakkı vardır.” denilerek ilk kez açıkça “barış hakkı” tanımı yapılır. Bu bildirge hem kavram olarak “barış hakkının” ilk defa kullanılması açısından hemde klasik insan hakları bakış açısından ayrılarak ele alınması bakımından önemlidir. Burada barış hakkı bireylerin değil halkların hakkı olarak tanımlanmış ve kolektif bir özne yaratılmıştır. Barış sadece bireyin savaşsız yaşama hakkı değildir. Aynı zamanda bir toplumun, bir ulusun ya da bir halkın kendi iradesiyle barış içinde yaşama hakkıdır. Bu anlamda birey merkezli hak anlayışından saparak, toplulukları ve halkları doğrudan özne yapan bu düzenleme önemlidir.
BM, bu yaklaşımından daha sonra uzaklaşmış ve 2012 yılında verilen Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi Kararında[9] “Herkesin barıştan yararlanma hakkı vardır. Bu hak, insanın yaşamının kutsallığını, tüm insan haklarının tam olarak uygulanmasını ve barış içinde yaşama hakkını içerir” kısmına yer verilmiştir. Yine 2016 yılında verilen Barış Hakkı Bildirgesinin[10] 1. maddesinde “Herkesin barış hakkı vardır.”, 2. maddesinde ise “Barış hakkı, insan haklarının ve temel özgürlüklerin tam şekilde hayata geçirilmesini gerekli kılar.” diyerek “halklar”dan ziyade bireyleri merkeze alarak barış hakkını tanımlamıştır ve yeniden insan haklarıyla bütünleşik bir pozisyon almıştır.
Barış Hakkı Eleştirisi
Yukarıdaki başlıkta detaylıca yer verildiği üzere barış hakkı, -istisna metinler haricinde- BM belgelerinde ve uluslararası sözleşmelerde; birey merkezli, negatif özgürlükleri koruyan bir hak olarak ele alınır. Bu yaklaşıma göre barış, bireyin savaşsız ve çatışmasız bir ortamda yaşama hakkı olarak tanımlanır ve devletin asli görevi, bu hakkı ihlal etmemek ve bireyin fiziksel güvenliğini teminat altına alma şeklinde sınırlanmaktadır. İşte bu yaklaşım, barış hakkını yalnızca bireyin pasif korunmasına indirirken; toplumsal eşitsizlikler, siyasal dışlanma, yapısal şiddet, sömürü ya da yoksulluk gibi barışı doğrudan tehdit eden sistemsel sorunları göz ardı eder. Bu da barış hakkını yalnızca savaşın yokluğu ile sınırlı, dar ve işlevsiz bir çerçevede ele almaya yol açar. Oysa gerçek bir barış, sadece silahların susması değil; aynı zamanda adil ve eşit bir toplumsal düzenin kurulmasıdır. Yoksulluk, ırkçılık, cinsiyetçilik gibi yapısal şiddet biçimleri ortadan kaldırılmadıkça gerçek bir barıştan söz edilemez.
Barış hakkının liberal hukukta böyle ele alınması başka sorunları da beraberinde getirir. Örneğin barış hakkı sadece silahlı çatışmaların yokluğuna indirgenerek soyut bir norm olarak tanımlanır. Bu durum, somut, siyasal ve tarihsel koşullardan kopuk bir barış anlayışı doğurur. Oysa barış, somut adımların atılmasıyla yani çatışmaların, sömürünün, yapısal şiddetin sona erdirilmesiyle mümkün olur. Bu anlamda liberal hukukun, çatışmanın kökenlerini çoğu zaman görmezden gelmesi ve barışı soyut bir düzleme oturtması bir sorundur. Bu soyut düzlem ister uluslararası metinlerde ister anayasalarda yer alsın bireylerin bu hak temelinde devlete karşı başvurabileceği etkili bir iç hukuk yolu bulunmadığı için barış hakkı aslında hukuken koruma altında değildir zira uygulanabilir değildir. Dolayısıyla barış hakkı karşımıza soyut, hukuken koruma altına alınamayan bir norm olarak karşımıza çıkar. Bu hakkın kullanım kararı da sadece devlete bırakılmıştır, zira ulus-devletlerin yaratımı olan hukukta savaş ve barış gibi egemenlik konularında karar yetkisi devlete bırakılmıştır. Barış hakkı gibi halkları ilgilendiren ve kolektif hak olarak tanımlanması gereken hak çerçevesinde dahi hakların öznesi olarak birey işaret edilmişken, barış konusunda karar yetkisinin devlete bırakılması çelişkilli bir durumdur. Bu durum, bireyin haklarının korunması ile devletin egemenlik alanı arasında da ciddi bir gerilim yaratır.
Bir diğer husus ise barışın hukuk metinlerinde evrensel[11] bir norm olarak ele alınmasıdır. Her ne kadar söylemlerinde evrensel ve kapsayıcı bir dil varsa da Chomsky’nin[12] belirttiği üzere bu dil pratikte esnetilmekte ve Batılı ülkelerin dış müdahaleleri, “barışı tesis etme” söylemiyle meşrulaştırılmaktadır. Bu müdahalelerin sonuçları çoğu zaman yeni çatışmalar, sivil ölümler ve yıkımlarla sonuçlanmaktadır. Bu da barış hakkının, liberal söylem içerisinde araçsallaştırıldığı ve “evrensellik” iddiasının ideolojik bir perde işlevi gördüğü eleştirisini gündeme getirir. Buradaki diğer bir tehlike Batılı ülkelerin “tesis etmeye çalıştığı barışın” karşısında ezilen halkların özgürlük mücadelelerinin “barışı tehdit eden” eylemler olarak damgalanmasıdır. Batılı kurumlarca “barışı sağlamak” bahanesiyle askeri ya da ekonomik müdahalenin gerekçesi de olabilir. Barış hakkının evrensel olarak tanımlanmasının yarattığı bir diğer sorunda aslında Batı’nın modernite anlayışı tarafından şekillendirilen bu hakkında evrensel olarak tanımlanması ve diğer halkların barışını ve barış anlayışını görmezden gelmesidir. Kant’ın “Ebedi Barış Üzerine” adlı denemesi de, barış düşüncesinin normatif bir düzen idealine dönüşmesinde belirleyici olmuştur. Kant, kalıcı barışın ancak “cumhuriyetçi yönetim biçimlerine sahip devletlerin”, halkın rızasını esas alan ve uluslararası bir hukuk düzeni kuran yapıların işbirliği ile mümkün olacağını belirtir. Kant’a göre savaş, insan doğasından değil; ulus-devletlerin egoist çıkar hesaplarından kaynaklanır. Bu nedenle gerçek barış ancak aklın ve hukukun egemen olduğu bir dünya düzeninde kurulabilir. Ancak Kant’ın öngördüğü bu barış projesi, günümüz liberal uluslararası düzeninde yerini çoğu zaman güç dengesi, caydırıcılık ve müdahale stratejilerine bırakmıştır. Dolayısıyla Kant’ın idealist barış anlayışı ile günümüzün pratik barış politikaları arasındaki mesafe, barış hakkının neden salt hukuki bir norm olarak kalamayacağını da göstermektedir.
Sonuç olarak barış hakkı hukuksal düzlemde idealleştirilmiş bir norm olarak tanımlansa da, bu normun hem kavramsal çerçevesi hem de uygulanma biçimi ciddi sınırlılıklar taşımaktadır. Soyutluğu, devlet merkezliliği, çifte standartlara açıklığı ve yapısal sorunları dışlaması gibi nedenlerle liberal hukukun barış hakkını gerçekten evrensel, eşitlikçi ve etkili bir norm haline getirmesi zordur. Dolayısıyla hukuk zemininde barış tartışmalarının liberal hukukun sınırlarını aşan, daha adil, daha bütüncül bir normatif çerçeve gerekmektedir.
Demokratik Toplumda Barışı Düşünmek
Barışın bir hak çerçevesiyle sınırlandırılmasındansa daha geniş ve bütüncül tartışılması gerektiği kanaatindeyim. 27 Şubat 2025 tarihinde Abdullah Öcalan’ın kamuoyuna sunduğu çağrı ise tam olarak bu geniş çerçeveyi oluşturmaktadır. Bu çağrı Öcalan’ın daha önceki savunma metinlerinde sunduğu paradigmal dönüşümün son halkası olarak değerlendirilebilir. Zira, teorik temelleri zaten atılmış olan demokratik modernite perspektifinin, pratik-politik bir uygulama önerisi şeklinde karşımıza çıkmaktadır. PKK’nin kendini feshetmesi önerisi, yeni bir örgütlenme biçimine, yani demokratik toplum inşasına geçişi simgeler. Ortaya çıkan barış çağrısı; devletin bir lütfu değil, toplumsal ahlaki-politik örgütlülüğün bir ürünüdür. Dolayısıyla barış tartışmalarını da bu örgütlü bakış temelinde demokratik toplum zemininde yapmak gerekir.
Yukarıda ayrıntılı bir şekilde barış hakkının çerçevesinin yalnızca savaşın yokluğu ile sınırlı, dar ve işlevsiz bir çerçeve olarak çizildiğinden bahsetmiştik. Abdullah Öcalan’ın önerdiği kapsamlı barış anlayışı bu noktada önem kazanmaktadır. Zira Öcalan’ın barış anlayışı, çatışmasızlıkla sınırlı olmayıp, kapitalist moderniteye karşı alternatif olarak sunduğu “demokratik modernite” kuramının merkezinde yer alan bir yapı olarak değerlendirilir. Yani barış yalnızca silahların susması değil, iktidarın ve devletin ahlaki-politik toplum lehine sınırlandırılmasıdır. Bu bağlamda demokratik ulus, ahlaki-politik toplum ve özgür yurttaş figürleri, barışın kurucu unsurları olarak öne çıkmaktadır. Bu noktada Öcalan barışın salt çatışmasızlık değil, özgürlük, çoğulluk ve katılıma dayalı yeni bir yaşam biçimi olduğunu iddia eder. Bu bağlamda barış, sistem karşıtı bir demokratik inşa süreci olarak tanımlanır.
Öcalan’ın Özgürlük Sosyolojisi kitabında yer verdiği barış tanımı ise şöyledir; “Barış kelimesi kapitalist modernite koşullarında tuzak yüklü bir kelimedir. Doğru tanımlanmadan kullanımı çok sakıncalıdır. Bir kez daha tanımlarsak, barış ne tümüyle savaş halinin ortadan kaldırılmasıdır, ne de bir tarafın üstünlüğü altındaki istikrar durumu ve savaşın olmaması halidir. Barışta taraflar vardır; bir tarafın kesin üstünlüğü söz konusu değildir ve olmaması gerekir. Üçüncüsü, silahlar toplumun öz ahlâki ve politik kurumsal işleyişine rıza gösterme temelinde susturulmaktadır. Bu üç koşul ilkesel barışın temelidir. Gerçek bir barış bu ilkeli koşullara dayanmadıkça anlam ifade etmez.[13]” Görüldüğü üzere barışın sadece askeri çatışmaların sonlanmasıyla değil, toplumsal yapının radikal dönüşümüyle gerçekleşebileceğini ortaya koyar. Demokratik modernite, demokratik ulus ve ahlaki-politik toplum kavramları, bu dönüşümün temel dinamikleridir. Bu bağlamda barış, ancak kapitalist modernitenin tekçi ve iktidar merkezli yapısına karşı alternatif bir yaşam modeli inşa edilerek kalıcılaştırılabilir. Bu alternatif model halk meclisleri, komünal yaşam, kadın özgürlüğü ve ekolojik duyarlılığı içeren çok yönlü bir alternatiftir. Yine barış hakkı gibi hakkın kullanım yetkisinin devlet egemenliğine verildiği sistem yerine burada barış, merkezi olmayan, çok katmanlı, yerel-demokratik sistemler aracılığıyla kurulur. Bu sistem, barışı yukarıdan dikte etmek yerine, yerelden örgütleyerek ve halkın kendisini doğrudan özne yaparak kalıcılaştırmayı hedefler. Öcalan bu durumu “Ulus-devlet ne evrensel ne de yerel bir gerçekliği ifade eder; tersine evrenselin ve yerelin inkârı anlamına gelir. Tek tipleştirilmiş toplum vatandaşlığı insanın ölümüdür. Buna mukabil demokratik ulus yerel ve evrenselin yeniden inşasını mümkün kılar. Toplumsal gerçekliğin kendini ifade etmesini sağlar[14]” şeklinde açıklar.
Bir diğer husus barışın çoğulcu ve şiddetten arınmış bir dil ve yaşam biçimi üzerine inşa edilmesi gerekliliğidir. Zira demokratik ulus kuramı, etnik, dini ya da mezhebi homojenliğe değil, kimliksel çoğulluğa dayanır. Demokratik ulus, ulus-devletin aksine, farklı kimliklerin bir arada ve eşit şekilde var olabileceği bir siyasi topluluktur. Bu yapı, barışın hem kurucu zemini hem de sürdürülebilirliğinin güvencesidir. Bu noktada dil politikaları, eğitim, medya ve toplumsal cinsiyet ilişkileri barış sürecinin doğrudan araçları haline gelir. Bu sürecin temeli bu araçlar aracılığıyla yalnızca yasa ile değil, ortak vicdan ile de kurulmalıdır. Barış hakkı gibi soyut bir hukuk kavramının ise bu durumu karşılamayacağı ortadadır. Zira barış yalnızca hukuki veya siyasi bir anlaşma değil ahlaki bir sorumluluk, toplumsal etik bir inşa faaliyetidir. Bu çerçevede barış, devletle yapılan bir uzlaşma değil, toplumun kendi kendini yönetme yeteneğinin geliştirilmesidir.
Tekrardan tarihi çağrıya dönecek olursak; söz konusu çağrının tam da bu kapsamda bir dönüşüm olduğu ortadadır. Çağrıda yer alan “barışın dili” kavramı dilin, sembolizmin ve siyasal üslubun değişmesi gerektiğini ifade eder. Bu dönüşüm Demokratik Ulus Çözümünde yer verilen “zihniyet devrimi[15]” kavramıyla doğrudan ilişkilidir. Zira barış, sadece eylemsel değil; aynı zamanda zihinsel ve kültürel bir dönüşüm gerektirir. Bu dönüşümde zorunlulukla değil özgür iradeyle kurulabilir.
Barışın yalnızca çatışmasızlık değil, yapısal dönüşüm anlamına geldiğini artık tüm Ortadoğu pratiğiyle birlikte kavramamız gereken bir eşikteyiz. İran-İsrail arasında son dönemde yaşanan savaş, barışın devletler arası çıkar hesaplarına hapsedildiği sürece gerçek bir çözüm üretmediğini ve bölgesel yıkımı derinleştirdiğini bir kez daha göstermiştir. Abdullah Öcalan’ın İran’a dair değerlendirmeleri, bu çatışmaların yalnızca dış müdahalelerden değil, aynı zamanda ulus-devletçi zihniyetin Ortadoğu’daki çok kimlikli toplum gerçekliğini inkârından kaynaklandığını ortaya koyar. İran’ın mezhebi milliyetçiliğe dayalı ulus-devlet modeli, barış arayışlarını bastırırken, aslında kendi iç potansiyelini –Azeriler, Kürtler, Beluciler gibi halkların özgün kültürlerini ve taleplerini– baskılayarak bölünmeyi daha da hızlandırmaktadır. Demokratik modernite perspektifinden bakıldığında ise barış, bu çoklukların çatışmasız bir biçimde bir arada yaşamasını mümkün kılacak bir zemin, yani demokratik ulus ve konfederal yapılanma ile mümkündür. Barış hakkının hukuki bir norm olmanın ötesinde, ahlaki ve politik bir toplum örgütlenmesiyle hayat bulabileceğini gösteren şey; ne BM’nin bildirgeleri, ne de askeri denge stratejileridir. Gerçek barış, halkların kendi öz iradesiyle, eşitlik, özgürlük ve çoğulluk temelinde kuracakları yeni yaşamın adıdır. Ve bu yaşamın anahtarı, tüm Ortadoğu’ya yayılabilecek bir demokratik dönüşümdedir. Bugün yapılması gereken, barışı hukukun soyut maddelerinde değil, halkların tarihsel hafızasında ve örgütlü iradesinde aramaktır. Öcalan’ın önerdiği “demokratik modernite” ve “ahlaki-politik toplum” ise bu felsefi yaklaşımların Ortadoğu’daki en sistematik politik karşılığıdır. O halde barışı, yalnızca haklar düzleminde değil; varoluşsal, etik ve kolektif özgürlük zemini olarak yeniden kurmak gerekir.
Sonuç Yerine
Barış, yalnızca bir hedef değil; bir varlık biçimidir. Heidegger’in deyimiyle insan “dünyada olmakla” tanımlanır ve bu dünyada ötekilerle karşılaşmadan var olamaz[16]. Barış, bu karşılaşmanın ahlaki biçimidir. O hâlde barış, sadece bir siyasi düzenleme değil, bir etik ilke, bir yaşam tavrıdır. Kapitalist modernite insanı bireysel çıkarlar üzerinden tanımlarken; demokratik modernite insanı bir ilişkiler varlığı olarak görür. Bu nedenle gerçek barış, yalnızca silahların değil; bireyciliğin, tahakkümün ve inkârın susmasıdır. Öcalan’ın çağrısı, barışı halkların örgütlü bilinciyle yaratılacak bir etik-politik yaşam olarak tanımlar. Barışın hukuk metinlerine sığmayan, bir halkın tarihsel iradesiyle yükselen sesi olduğu bu çağda, sorumluluk artık hukukun değil, toplumsal vicdanın omuzlarındadır. Bu vicdan; kadınların, gençlerin, emekçilerin ve tüm ezilenlerin bir araya gelerek kurduğu ortak yaşamın mayasıdır. Barış, artık bir hak değil, bir ihtiyaçtır: demokratik toplumda beraber yaşama ihtiyacı.Yazıya Erasmus ile başladım Erasmus ile bitirmek isterim;
“Halkın büyük çoğunluğu savaştan nefret ediyor ve barış istiyor. Yalnızca küçük bir azınlık, lanet olası mutlulukları her zaman halkın talihsizliği ile bağlantılı olan küçük bir azınlık savaş temenni ediyor: Bu en azından insan dışlığının tüm iyi insanların iradesinden üstün tutulması haklı bir şey midir yoksa tamamen haksız mı, bunu değerlendirmek size düşer. Şimdiye kadar, görmüş olduğunuz gibi, anlaşmalarla hiçbir şey kurulamadı; aile bağlarıyla da hiçbir şey kesinleşmedi, zorla ya da intikam duygusuyla hiçbir şey elde edilemedi. Ölümcül tehlike karşısında siz, en iyi tatlılığın iyilikseverliğin ne yapılabileceğini düşünün. Savaş savaşı getirir, intikam intikamı doğurur.[17]”
Yıllardır kimliği yok sayılan bir halkın varlık mücadelesinin onurlu bir barış ile taçlandırılması hayaliyle…
Dipnotlar:
Yoruma kapalı.