Düşünce ve Kuram Dergisi

Demokratik Konfederalizmin Çözüm Yolu Barışın, Adaletin ve Özgürlüğün Yoludur

Ali Fırat

 

Ulus teorisi söz konusu edildiğinde önemle kritiği yapılması gereken husus, ulusun kutsallaştırılması, tanrısallaştırılması gerçeğidir. Kapitalist Modernite, geleneksel din ve tanrı yerine bizzat ulus-devlet tanrısallığını inşa etmiştir. Bu husus, çok önemlidir. Milliyetçilik ideolojisini, ulus-devletin dini olarak yorumlarsak, ulus-devletin kendisini de bu dinin tanrısı olarak kavrayabiliriz. Devletin kendisi Modernite Çağında, Ortaçağın hatta İlkçağın bütün tanrısallık kavramlarının özünü içerecek biçimde inşa edilmiştir. ‘Laik Devlet’ denilen olgu, İlk ve Ortaçağ tanrısallıklarının tümüyle veya özde devlet olarak inşa edilmesi ve somutlaştırılmasıdır. Bu konuda hiç yanılmamak gerekir. Laik veya modern ulus-devlet cilasını kazıdığımızda, altından Ortaçağ ve İlkçağın tanrısal devleti çıkar. Devlet ve tanrısallık arasında çok sıkı bir bağ vardır. Aynı biçimde yükselen İlk ve Ortaçağ monarkıyla Tanrı kavramı arasında da çok sıkı bir ilişki vardır. Monark, Ortaçağdan sonra şahıs olarak etkinliğini yitirip monarşi kurumsallaştığında ve ulusal devlete dönüştüğünde, tanrı-monark da yerini ulus-devlet tanrısına bırakmıştır. Dolayısıyla kutsallaştırılmış vatan, ulus ve pazar kavramlarıyla birlikte ulus-devlet kurumlarının da benzer biçimde kutsallaştırılmasının temelinde Kapitalist Modernitenin azami kâr elde etmeyi mümkün kılan ideolojik hegemonyası vardır. İdeolojik hegemonya ulusla ilgili bu kavramları dinselleştirdiği oranda azami kâr kanununu meşrulaştırmakta, böylece geçerli kılmaktadır.

Çağımızda ‘tek bayrak’, ‘tek dil’, ‘tek vatan’, ‘tek devlet, ‘üniter devlet’ biçimindeki ulus-devlet sembolleri ve temel sloganlarının kulakları sağır edercesine haykırılması, gözlerin farklı renkten bayraklardan alerji duyup küçümsemesi, zihniyet dünyasının monolitik hale getirilip sakatlanması, ulusal şovenizmin her gösteride özellikle spor ve sanat etkinliklerinde şahlandırılırcasına ritüel haline getirilmesi, milliyetçilik dininin ibadetleri olarak yorumlanmalıdır. Aslında daha önceki çağların ibadetleri de aynı işlevi görür. Burada iktidar ve sömürü tekellerinin çıkarlarını ya gizleyerek ya da kutsayıp meşrulaştırarak geçerli kılmak asıl hedeftir. Günümüzde ulus-devletle ilgili tüm örtbas edici ve abartıcı yaklaşım ve uygulamaları, bu temel paradigma altında yorumladığımızda, toplumsal gerçekliğin hâkikatini daha doğru kavrarız.

 

Her Şey Kendi Kökeni Üzerinde Yeniden Doğar

Reel Sosyalizmin, iktidar ve devlet sorununu bir karşı iktidar ve devlet oluşumu biçiminde çözmeye kalkışması, iflas etmesinin temel nedenidir. Reel Sosyalizm, devlet ve iktidarın birikmiş sermaye olduğunu, bunlar işlev kazandıkça sermaye ve kapitalizmle sonuçlanacağını hiç hesaba katmamış, bu konuda ciddi bir teorik körlüğü yaşamıştır. Merkezî ulus-devletçiliği, klasik liberal örneklerinden katbekat büyüterek komünizme varacağını sanırken, en vahşi kapitalist oluşumla karşılaşmıştır. Sosyalizmin demokrasisiz gerçekleşmeyeceği, reel sosyalizm denemelerinin en önemli sonucu olmuştur. Günümüzde yaygınlık kazanan sivil toplum, insan ve azınlık hakları, yerel yönetim sorunları ve klasik tüm ulusal sorunlar, demokrasi ve özyönetimlerin merkezî ulus-devletçe bastırılmasından kaynaklanmış olup, bu sorunların çözüm yoluna girmesi de ancak ulus-devletin gerçekleştirdiği hak gaspı zemininin aşılmasıyla mümkündür. Gerek ABD’nin federal karakteri gerekse AB’nin gasp edilen demokratik değerleri azar azar da olsa yeniden sivil topluma, bireyler ve azınlıklara ve yerel yönetimlere aktarma temelinde kendisini geliştirmesi, üçyüz yıllık ulus-devletçi teori ve taktiklerden çark ettiklerini göstermektedir. Çünkü bu üçyüz yıllık süreç, tarihin hiçbir döneminde görülmeyen savaşlara, talana ve sömürgeciliğe, soykırımlar ve asimilasyonlara yol açmıştır. AB örneği, sınırlı da olsa demokrasiye dönüşün tarihsel bir adımıdır. Tıpkı ulus-devlet örneğinde görüldüğü gibi demokrasiye açık bu modelin, giderek dünya devletleri ve halklarınca paylaşılması güçlü bir olasılıktır. Fakat asıl Radikal Demokrasi, dünyanın diğer kıtalarında gelişeceğe benziyor. Latin Amerika deneyimi, eski reel sosyalist ülkelerin yaklaşımları, Hindistan ve hatta Afrika gerçeklikleri, demokratikleşmenin önemini her geçen gün daha fazla ortaya koymakta, gelişmenin bu yönlü olmasına zorlamaktadır.

Merkezî Uygarlığın ana ülkesi ve bölgesinde yaşanan büyük kaos, ulus-devletçiliğin ve iktidar paylaşımcılığının iflasını tüm yönleriyle ve bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. Bu kaos, Filistin-İsrail, Irak ve Afganistan ulus-devletçiliklerinin ve kökeni en gelişkin hiyerarşilere dayalı olan iktidarcılığın tüm maskelerini düşürmüş, sorunların temel kaynağını teşkil ettiklerini kesinleştirmiş, sınırsız şiddet, terör, savaşlar ve katliamların bu kaynaktan beslendiğini her yönüyle gözler önüne sermiştir. Ulus-devletçilik ve iktidar paylaşımcılığının bumerang gibi sahiplerini vurmaktan başka yeteneğinin kalmadığı yeterince kanıtlanmıştır.

Bu koşullarda Radikal Demokrasinin ve Demokratik Konfederalizmin çözümleyici gücü ortaya çıkmaktadır. Uygarlığın şafak vaktine beşiklik etmiş Kürdistan coğrafyası, bu sefer, Demokratik Konfederalizmin, radikal ve gerçek demokrasinin şafak vaktine beşiklik etmektedir. Doğada bir kural vardır: Her şey kendi kökeni üzerinde yeniden doğar. Demokrasi de Neolitik Devrimde gizli kökenleri üzerinde tam ve başarılı doğuşunu gerçekleştireceğe benzemektedir. Halen tüm merkezî hegemonik uygarlıkların darbesini yemekte olan bu beşiğin, demokrasi bebeğini de büyütmesi imkân dahilinde görünmektedir. Özyönetim gücünü, politik ve ahlâki toplum olma yeteneğini çoktan kaybetmiş bu topraklar, bu dağlar, ‘Kurti’lerin bir kez daha beşikten çıkıp yürüyüşe geçmelerine tanıklık edebilir. Ortadoğu kültüründe her şey, bileşik kaplar misalidir. Bir alanda başarısını kanıtlamış toplumsal hâkikat, hızla diğer alanlara da yayılma özelliğindedir. İslâm, sadece otuz yıl gibi kısa bir zaman içinde bir dünya sistemi haline geldi. Ufacık bir Filistin sorunu, yıllardır tüm bölgeyi esir almış gibidir. Kürdistan şafağında uygarlık beşiğinde büyüyüp atılım yapabilecek düzeye gelmiş gerçek demokrasi, demokratik özerklik, demokratik konfederalizm ve tüm bu olguların sistematik ifadesi olarak Demokratik Modernite, Kapitalist Modernite karşısında güçlü alternatif olarak rol oynamaya başlamıştır. Her geçen gün iflasını ibret verici derslerle kanıtlayan bu sistem karşısında Demokratik Modernite, yükselen yıldız niteliğindedir.

 

İktidar, devlet ve demokratik özerklik ilişkilerinde çözülmesi gereken temel problem, aralarındaki farklılıkları nasıl koruyup düzenleyebilecekleri hususudur; bir anlamda da Toplumsal Barış Sorununu nasıl çözebilecekleridir. Tarihsel ve güncel örneklerden görüyoruz ki, birbirlerini tamamen tasfiye etme yaklaşımları, sadece devlet iktidarının toplumsal canavara (Leviathan) dönüşmesine ve kaotik sürecin derinleşerek süreklileşmesine yol açmaktadır. Bu kapsamdaki her çözüm denemesi, toplumu daha da nefessiz bırakmakta ve tüketmektedir. Çözümsüzlükten geriye, tüketim kalıplarına sıkışmış ve devletin mutlak güdümünde olan karıncalaşmış bir insanlık kalmıştır. Bu gerçeklik, Kapitalist Modernitenin topluma karşı yürüttüğü topyekûn saldırıyla oluşmuştur. Ütopik ve iktidarcılığı aşamamış devrimciliğin zaafları, kapitalist modernitenin daha da güçlenmesine neden olmuştur.

Demokratik Özerklik Çözümü, bu devleşmiş yapılarla iki tür yöntemle baş edebilir: Devrimci ve reformcu yöntemler. Kapitalist Modernite yapılanmalarını özellikle ulus-devletçi iktidarı tamamen yıkmaya dayalı devrimci yöntemin tarihsel deneyimi, iktidarcı ulus-devletçiliği daha da güçlendirme biçiminde olmuş; toplumun demokratik, özgürlükçü ve eşitlikçi yapılanmasını yaratmayı başaramamıştır. Reformcu Demokrasi de hâkim modernite içinde erimekten kurtulamamıştır. Çıkarılması gereken sonuç, hangi yöntem kullanılırsa kullanılsın, asıl olanın Demokratik Modernite Sistemini geliştirecek kurumsal ve anlaksal seçenekleri sürekli gündemleştirmek ve uygulamak olduğudur. Her iki modernite sisteminin belki de yüzlerce yıl bir arada yaşamak durumunda kalacaklarını kestirip, hem tikel ulus-devlet bünyesinde hem de evrensel ulus-üstü sistem içinde demokratik anayasal çözümler geliştirerek kendi aralarındaki ilişki ve çelişkileri aşmaları daha güçlü bir olasılıktır. Bu yönlü bir gelişme, olumsuz geçmişi olumlu geleceğe taşıyabilir.

 

Demokratik Siyasi Program Önerisi

1. Kültürel bütünlüğün çatı örgütü Ortadoğu Demokratik Uluslar Konfederasyonu olarak inşa edilmelidir. Demokratik Ulusların inşası, mevcut ulus-devlet sınırlarına dayandırılamaz. Daha da önemlisi, demokratik ulusların çizilmiş sınırları olamaz. Yoğunlaşmış ulusal bölgeler, yereller, kent ve köyler olabilir. Ama çok uluslu karışık yereller, bölgeler ve kentler de olabilir. Daha normal olanı da budur. Tarih hep iç içe yaşayan kabileler ve kavimlerle, dinler ve mezheplerle dolu sayısız bölge ve kente tanıklık etmiştir. Tarihte ünlü yetmiş iki milletli Babil’den boşuna bahsedilmemiştir. Ulusların ortak vatanı da olabilir. Tarih, bu gerçekliğin örnekleriyle de doludur. Ayrıca saf toplum, saf ulus anlayışları, asla bilimsel değildir. Şüphesiz, aynı tek dili konuşan uluslar olabileceği gibi çok dilli olanları da olabilir. Çok sembollü uluslara dair örnekler de az değildir. Tarihte örneği olmayan model, ulus-devlet tekelciliğidir, homojenliğidir. Bu modelin, gayri insani ve vahşi karakterini nedenleriyle birlikte çözümledik. Dolayısıyla ucu açık ve esnek ulus kimliklerine dayalı Demokratik Uluslar Konfederasyonu, tarihsel ve toplumsal gerçekliklere sadece uygun olmakla kalmaz aynı zamanda ideal ifadesidir de. Konfederasyonu, bir devletler birliği olarak değil demokratik komünler birimi olarak düşünmek gerekir. Demokratik komünler, içinde yer aldıkları ulusal toplumsal birimlerin yönetimi olarak düşünülmelidir. Oluşumları, demokratik ilkelerin en iyi uygulanma ayrıcalığını taşır. Toplumun demokratik yönetiminin mükemmel örneğidir.

Konfederasyonun ulusları, iktidar ve devlet gücüyle değil demokratik ilke ve uygulamalarla inşa edilir. Güce dayalı inşalar özellikle iktidar ve devlet gücüne dayalı ulus inşaları, ne kadar öyle olduğu iddia edilirse edilsin, tüm ulusal çıkarların gereği değildir; oligarşik bir zümrenin egoist çıkarları içindir. Demokrasiye dayalı ulus inşaları, gönüllü, adil ve özgürlük idealiyle sağlandığı için tüm ulusun çıkarlarına cevap verir.

Demokratik Ulus kavramı ve gerçeği, ulus-devlet çılgınlığına karşı geleceğin barış, adalet ve özgürlük içindeki en anlamlı toplumunu ifade eder.

Demokratik Konfederasyon, hem kendinden daha büyük hem de daha küçük konfederal birliklere açıktır. Kıtasal ve dünyasal çapta Demokratik Konfederalizmi teşvik eder. Sadece başka bir dünyanın mümkün olduğunu belirtmekle kalmaz, en gerçekçi, adil ve özgür dünyanın kendisi olduğunu ilan eder.

2. Demokratik Konfederasyonun temel aldığı toplum, ekonomik ve ekolojik toplumdur. Ekonomik olması, pazarı tanıması ve tekelciliği reddetmesi anlamına gelir. Tekelcilik, her türlü sömürü ve baskıyla bağlantılı olduğu için reddedilir. Toplumsal bir pazar mümkündür. Tekellerin hâkimiyetine girmiş bir pazarın, topluma değil ancak sömürüye hizmeti olur. Ekolojik olmak, ekonomik yaşamın çevreyle karşılıklı bağımlılık içinde olması demektir. Çevresel olmayan bir ekonomi, toplumsal olamaz. Ancak sürekli birikim ve kâr peşinde koşan bir faaliyet, hem ekonomi hem de çevre-ekoloji karşıtıdır.

Ekonominin birim ölçekleri, komünlerdir. Ne başta toprak olmak üzere ailelere dek bölünmüş üretim araçlarının mülkiyeti ne de tekellerin toprak ve araç mülkiyeti ekonomiktir. Bunlar, ekonomiyi tehdit eden modernite ve uygarlık araçlarıdır. Her ekonomik faaliyet alanında, azami verimlilik ve yararlılık karşılığında toprak ve araç üzerindeki komünal tasarruf ideal olanıdır. Ekonomiden dışlanan kadın, özünde ekonominin gerçek yaratıcısıdır. Kadın ve ekonomi, et ile tırnak gibi birbirlerine bağlı öğelerdir. Ekonomik temel ihtiyaçlar için ürettiğinden dolayı ne bunalım tanır ne çevreyi kirletir ne de iklimi tehdit eder. Kâr amacıyla üretime son verildiğinde, dünyanın kurtuluşu gerçekten başlamış demektir. Bu da insanın ve yaşamın kurtuluşudur.

3.Demokratik Konfederasyonun ulus-devletlerle ilişkisi ne sonuna kadar savaş ne de içinde asimile olmaktır. Bu ilişki, birbirlerinin meşruiyetini kabul eden, barış içinde bir arada yaşamayı esas alan iki özne varlığın kabulüne dayalı ilkeli ilişkidir. Devrimle her ne kadar devlet devrilse ve yenisi kurulsa da özgürlüğe ve adalete hizmet açısından pek değişikliğe yol açmaz. Buna karşılık Demokratik Modernitenin siyasi ayağı olarak demokratik konfederatif gelişmeler, kısa, orta ve uzun vadeli adalet ve özgürleşmeyi sağlayabilecek yetenektedir.

Devletlerin toptan reddi veya kabulü, özgürlük, eşitlik ve demokratik amaçlara hizmet etmez. Devletin özellikle ulus-devletin aşılması, bir süreç işidir. Demokratik Konfederasyonlar, üstünlüğünü ve toplumsal sorun çözümleyici yeteneğini kabul ettirdikçe, ulus-devlet kendiliğinden aşılacaktır. Bu demek değildir ki, başta ulus-devlet olmak üzere Kapitalist Modernitenin saldırılarına karşı savunmasız kalınacaktır. Demokratik Konfederasyonların her zaman toplumu savunma güçleri olacaktır.

Demokratik Konfederasyonlar, sadece bir devletin içinde örgütlenme ile yetinemezler. Sınırların dışında da istedikleri kadar örgütlenebilir, üst konfederal birlikler oluşturabilir ve kendi diplomasilerine sahip olabilirler.

4. Ortadoğu’da halen devam eden ve tarihsel-toplumsal haksızlıklardan kaynaklanan birçok savaşın, çatışmanın ve gerginliğin ortadan kaldırılması için Demokratik Konfederalizm, bir çözüm imkânıdır. Savaşın ve çatışmanın esas sorumlusu olan Kapitalist Modernite ve ulus-devlet engeline karşılık, Demokratik Konfederalizmin çözüm yolu, barışın, adaletin ve özgürlüğün yoludur. Bu çerçevede öncelikle savaşı ve çatışmaları durdurmak, gerginlikleri bertaraf etmek ve tarihsel haksızlıkların giderilmesi için çaba harcamak önemlidir. Ulus-devlet ilke ve uygulamalarını esas almayan demokratik çözümler, ivedilikle gündemleşmelidir. Ermeni sorununun çözümü için sadece hudutların açılması yetmez; Ermeniler, demokratik komünal yerleşimlere de sahip olmalıdır. Bunun için kolaylıklar sağlanabilir. Asuriler, Aleviler, Rumlar, Türkler, Kürtler, Araplar, diğer Hıristiyanlar ve Yahudiler için de aynı ilke ve uygulamalar esas alınmalıdır.

Ulus-devletçi yaklaşımlarda ısrar edildikçe İsrail-Filistin, Irak Kürt-Şii-Sünni, Keşmir, Berberi, Pakistan-Afganistan, Belucistan, Kürdistan, Lübnan, Sudan ve daha birçok alandaki sıcak savaşların sürmesi kaçınılmazdır. Demokratik konfederatif yapılanmalara, bu nedenle de acil ihtiyaç vardır. Bölgenin herhangi bir sıcak alanında sağlanacak demokratik çözüm, etkisini bütün sorun teşkil eden alanlara zincirleme tarzda yayabilir. Bu nedenle Ortadoğu’nun geleceği, Demokratik Konfederalizmdedir.

5. Sistem karşıtı hareketlerin, yeniden durum değerlendirmeleri yapmaya ve kendilerini gözden geçirmeye ihtiyaçları vardır. Bir yerde sorunlar had safhaya varmışsa ve hareketler çözümleyici olamıyorsa, orada sistem çözülse bile sorunlar çözülemez.

Kadın ve çevre sorunlarıyla ilgili hareketlerin, moderniteyi aşmadan amaçlarına tutarlı olarak yürümeleri mümkün değildir. Bu hareketlerin, kendilerini demokratik toplum hareketinin bütünlüğüne bağlamaları, tutarlılık ve başarı için şarttır.

Eski reel sosyalist süreçlerin ürünleri olan sol hareketlerin, iktidar odaklı olmaktan çıkıp demokratik odaklı örgütlenmelere dönüşmeleri, doğru çıkış yolu olacaktır. Bu hareketlerin, sendikal ve partisel hareketlerini dar ekonomizmden kurtarıp, demokratik toplumsal hareketlerin bütünlüğüne bağlamaları, çıkış yapmaları ve başarılı olmalarının gereğidir.

Diğer gelenekçi, kültüralist, yerel, bölgesel ve ulusal hareketlerin yaşadıkları sorunların çözüm yolu olarak, modernitenin değişik kavram, kuram ve kurumlarına odaklı yapılanmalarını ve hakikat ifadelerini değiştirmeleri, Demokratik Modernitenin kuramsal ve yapısal unsurlarıyla bütünleşmeleri, çıkış yapmaları ve başarıları için şarttır. Yeni enternasyonalizm ancak Kapitalist Moderniteyi özellikle ulus-devleti aştıkça mümkün olacaktır.

6. Kapitalist Modernite karşıtı ideolojik ve politik akımlar, pozitivist sosyolojiyi aşan sosyal bilim çalışmalarına dayanmak durumundadır. Pozitivist sosyoloji, Kapitalist Modernitenin hegemonik yükselişinin tekelci ortaklarındandır. Sürecin olumlu ve çok değerli bilimsel çabalarının ürünlerini, sermaye ve iktidar tekellerine işbirlikçilik sermayesi olarak peşkeş çekmişler, ortak kılmışlardır. Dolayısıyla sistemin hizmetine koşturulmuş bilim tekelini kırmak, olumlu mirası devralmak ve somutun eleştirisiyle sentezleyerek hakikat halinde sunmak, yeni sosyal bilim çalışmalarının özüdür. Sistem karşıtı her ideolojik, politik ve ekonomik faaliyet, bu çalışmaları esas alarak gelişmesini başarıyla sürdürebilir. Sosyal bilim çalışmalarının temel birimleri, akademi ve enstitü kurumları olarak inşa edilebilir. Bu kurumlar, ihtiyaca göre her türlü toplumsal ilişki alanında kurulabilir. İdeolojik akım, kuramsal süreçten geçen bilgilerin toplumsal alanlara uyarlanma faaliyeti olarak tanımlanabilir. Ortadoğu Kültüründe zengin bir tecrübe mirasına sahiptir. Dinlerin ilk yayılış dönemleri, tarikat ve mezhep inşaları bu çalışmaları yansıtır.

Günümüz sivil toplumunu da bu çalışmaların eksik de olsa bir örneği saymak mümkündür. Önemli bir sivil toplum hareketi olan feminizm, esasta ideolojik bir akımdır. Bunun için bilimsel temele dayanmak durumundadır. Fakat feminist akımlar, kadına hükmeden muazzam ağırlıktaki hiyerarşi, iktidar ve devlet gücünü arkasına alan erkek egemen cinsiyetçi toplumu çözümlemede, çözüm modelleri sunmada ve bu doğrultudaki çabaları yaşamlarında somutlaştırmada sıkça güçsüzlük ve başarısızlıkla karşılaşmaktadır. Olağanüstü kişilikler olmadan özgür kadın militanlığı başarıyı zor yakalar. Yakalanan sınırlı başarıları da cinsiyetçi toplumun günlük ve çok kapsamlı yönelişleriyle asimile edilir. Dolayısıyla kadın özgürlüğü eksenli ideolojik, politik ve ekonomik komünlerin oluşumu ve pratiği vazgeçilmezdir.

Ortadoğu Kültürünü demokratikleştirirken, sivil toplumu âdeta yeni dönemin kabileleri ve klanları gibi değerlendirmek, aynı yaklaşımı dinsel gelenekler için de göstermek, özcesi Sosyal Bilimi klan, kabile, mezhep, tarikat ve din kuruluşlarının yaşantılarını andırırcasına, gerektiğinde bu geleneklerin mirasıyla bütünleştirerek, gerektiğinde onlar gibi kendini örgütleyerek yürütmek başarı için esastır.

Politik akım ve hareketler, ideolojik akım ve hareketlerden farklılıklar taşısalar da aralarında sıkı bir ilişki vardır, olmak durumundadır. İdeolojik değeri olmayan politik akımlar, fazla değerli olmadığı gibi politik gerçekliğe yansımayan ideolojik akımlar da değerli bir mertebeye ulaşamaz. İdeolojik mücadelenin temel amacı, ahlaki ve politik toplumu geliştirmektir. Ahlaki ve politik toplumu geliştirmek ancak Sosyal Bilime dayalı ideolojik eylemle mümkündür. Daha doğrusu ahlaki ve politik eylemlilik, sosyal bilimsiz geliştirilemez. İktidar ve sermaye tekelleri karşısındaki toplumu, ancak Sosyal Bilime dayalı ideolojik ve politik eylemle koruyup geliştirebiliriz. Hiyerarşik, iktidarcı ve devletçi miras ayıklanmadan, güncel gerçekliklerine karşı günlük yaşam tarzı haline getirilmiş bir ideolojik ve politik eylem yürütülmeden Ortadoğu Kültürünün demokratikleştirilmesi sağlanamaz.

7.Kapitalist Modernitenin hegemonik merkezi olan Avrupa’nın tekelci güçleri, beşyüz yıllık savaş, çatışma ve gerginliklerden çıkardıkları dersler temelinde 1950’lerden sonra bünyelerinde köklü reformlara giriştiler. AB (Avrupa Birliği) bu derslerin sonucudur. Hedefleri, Kapitalist Moderniteyi aşmak değil daha yaşanabilir ve sürdürülebilir kılmaktır. Ortadoğu Kültüründe bu reformların etkisiyle demokratikleşme zordur. Modernite, tekelciliğin en olumsuz sonuçlarıyla bölge kültürünü daha çok çelişki, çatışma ve savaş ortamına çekecektir. Ancak modernite anlayış ve yapılanmasından köklü bir kopuş ve alternatif moderniteyle bundan kurtulunabilir. Demokratik Modernite, bu tarihsel ve köklü ihtiyaçtan kaynaklanmıştır. Kapitalizm, endüstriyalizm ve ulus-devletçiliği ekonomik toplum, ekolojik toplum ve demokratik konfederalizm alternatifiyle karşıtlayan Demokratik Modernite, Ortadoğu Kültüründe demokratikleşmenin temel etkeni konumundadır. Tarihsel arka planda hep hâkim uygarlığın karşısında yer almış olan tarım-köy toplumunu, göçmen kabile boylarını, zanaatçıları ve kölecilik karşıtlarını modernite karşıtlarıyla sentezleyen Demokratik Modernite güçleri, ekonomik toplum, ekolojik toplum ve demokratik ulusal toplum temelinde giriştikleri devrim ve reform çabaları sonucunda Kapitalist Modernitenin üç unsuruna karşı uzun vadeli mücadeleyle üstünlüklerini kanıtlayabileceklerdir.

“İki farklı ve çelişkili modernite arasında hep savaş veya barış olacaktır” demek doğru bir yaklaşım değildir. Devrim ve reformlar, karşıt hamlelerle birlikte savaşlı ve çatışmalı gelişebileceği gibi barış içinde uzlaşmalar biçiminde de gelişmesini sürdürebilir. Moderniteler, aralarında bazen yoğunlaşarak savaş süreçlerine bazen uzlaşarak barış süreçlerine açık, karmaşık ilişkili ve çelişkili yapılanmalardır. Birbirlerine alternatif olmaları ‘kısa’ ve ‘orta süre’ kavramlarıyla ifade edilen günlük olaylar ve siyasetlerle, sistemlerin olgunlaşma süreçlerindeki değişimlerle gerçekleşmez. Uzun süreli yapısal sistemik krizlerin sonucu olarak bu yönlü köklü dönüşümler olabilir. Uygarlık ve moderniteler arasında beşbin, beşyüz, ikiyüz yıldır süren mücadele ve alternatif olma çabaları, halen tüm hızıyla devam eden süreç işidir. Dünyanın her alanında olduğu gibi Ortadoğu kültürel alanında da kısa, orta ve uzun vadeli alternatif yaşam tarzı, örgütlenme ve eylem anlayışı (strateji) ve uygulamalarıyla (taktik) yapısal kriz içindeki Kapitalist Modernite aşılacak, Demokratik Modernite değerleri başat çağ olarak gerçekleşecek ve anlam bulacaktır.

 

Sonuç olarak;

Kürt Sorunu, Kürtlerin anavatanlarının parçalanması ve inkârı, toplumsal gerçekliklerinin derinden bölünerek kendilik olmaktan çıkarılmaları, siyasi iradelerine ket vurulması, devletlerin inkârcı ve imhacı yöntemleri karşısında boyun eğmeye zorlanmaları, ekonomik ihtiyaçlarını gidermenin öz kimliklerinden vazgeçme aracına dönüştürülmesi, kendi öz kimliklerine dayalı bir kültürel ve ideolojik varlık haline gelmelerine fırsat ve yasal statü tanınmaması, çağdaş eğitim araçları ve uygulamalarından mahrum bırakılmaları, tüm bu alanların bütünleşik uygulamalarıyla öz varlıkları ve kimliklerinin yok sayılması ve özgür yaşamama sorununa dönüşüyordu. Diğer bir deyişle Kürt Sorunu, bir Ulusal Sorun değil Ulus Olmaktan Çıkma Sorunu haline geliyordu.

Parçalanmaların sürekliliği ve giderek her parça üstünde inkârcı ve imhacı rejimlerin güçlenmesiyle sorun, uluslaşma sorunu olmaktan çıkıyor, varlığını sürdürme sorununa indirgeniyordu. Varlığını tümden ortadan kaldırma anlamında fiziksel imha, temel yöntem olmasa bile, kültürel boyutlu soykırım, sürekli yaşanan gerçeklik oluyordu. Ermeni ve Yahudi soykırımlarında yaşandığı gibi fiziksel imhanın hemen gerçekleşmemesi, süreci daha da sancılı kılıyordu. Açık ki, tüm bu etmenler göz önünde tutulduğunda, Kürt Sorunundan çok Kürt Kördüğümü’nden bahsetmek daha gerçekçidir. Nasıl ki İskender’in Gordion Kördüğümünü kılıçla da olsa çözmesi, tüm Asya’nın fethini mümkün kıldıysa, Kürt Kördüğümünün çözümü de başta Ortadoğu’da olmak üzere tüm toplumların Demokratik Fethini ve Özgür Yaşama Şansını mümkün kılacaktır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.