Düşünce ve Kuram Dergisi

Pandemi‘nin Kanserojen Kentlerle İlişkisi

Turan Uysal

Son on beş yılda ortaya çıkan SARS, MERS, Covid-19 gibi salgın hastalıkların tıbbi nedenleri etraflı bir şekilde irdelenmektedir. Konuyla ilgili geniş bir terminoloji oluştu ve neredeyse herkes bu dili konuşur hale geldi. İnsanlar gündelik hayatın bir parçası haline gelen terimlerle yatıp kalkıyor. Bunun yanı sıra, ilk şok dalgası atlatılmasına rağmen, yoğun bir bilgi kirliliği yaşanmaktadır. Uzman yorumu adı altında ortam iyice bulandırılmış haldedir. Manipülatif çabaların ardı arkası kesilmemek; hakikat, kopartılan fırtınaların ortasında görünmez hale getirilmektedir. Yönetici elitler, büyük bir panik halinde, günü kurtarma telaşına düşmüş durumdalar. Belirsizliğin sürdüğü bu flu ortamı fırsata çevirme derdinde olan işgüzarlar da iş başında. “Kasap et derdinde koyun can derdinde” misali krizden nemalanmak için ahlak dışı her türlü yola başvurmaktadırlar. Hollywood filmlerine konu olmuş felaket sahnelerinin bir benzerini yaşamaktayız.

Bunların dışında çok az sayıda aydın, kapitalist sistemin sürdürülemezliğine vurgu yaparak, gelecekle ilgili tahminlerde bulunuyor. Kuşkusuz bu neviden çabaları önemsemek gerekir. Fakat salgının sosyo-kültürel, sosyo-politik nedenleri yeterince irdelenmiş değil. İlk şaşkınlığın yaydığı tedirginlik nedeniyle yapılan yarım yamalak analizler, herhangi bir iz bırakmadan çabucak unutulmaya yüz tuttu. Dolayısıyla hala yaşananlara doğru bir tanı konulmuş değildir. Tanı olmadan hastalığı yenmek mümkün değildir. Olağan süreçler içinde geçerli olan bu önerme bugün için can alıcı bir sorun haline gelmiş bulunuyor.

O halde en başından tespitimizi koyalım: Sorun kapitalist modernitenin her açıdan çürüyen ve dengesizleşen yapısından kaynaklanmaktadır. Kriz yapısaldır ve çevremizde olup biten hiçbir şey bunlardan bağımsız ele alınamaz. Sistemin mağduru konumunda olan doğa bir çeşit intikam mı almaktadır acaba? Daha çok eskatolojinin konusu olan kıyamet senaryolarına, aklın kabul etmediği alamet teorilerine ihtiyacımız yoktur elbette. Anti-ekonomik, anti-doğacı bir varoluşa sahip kapitalizmin çöküşüne tanık olmaktayız. Bunu kanıtlamak için elde yeterli veri mevcuttur. Beş yüz yıllık uygarlığın eseri olan ve sahte görüntüsüyle göz kamaştıran kaleler, sırça saraylar ihtişamını birer birer kaybetmektedir. Buna “sonun başlangıcı” demek mümkündür. Ve “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” sözü gerçeklik kazandı diyebiliriz.

Salgın hastalıklar dünyayı yaşanmaz duruma getiren çürümenin sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Çürümeye yol açan nedenlerin belki de en başında kanser gibi büyüyen kentleşmeler gelmektedir. Dikkat edilirse salgının merkez üssü akıl almaz büyüklüğe ulaşmış kentlerdir. Nüfusu on milyonu aşan metropollerde hayat bir anda durma noktasına geldi, kapitalist çark durdu. Viral enfeksiyonun buralardan çevreye yayılması başlı başına öğretici bir değer taşımaktadır. Ortaçağın dağınık yerleşim birimlerinde, hastalık çevreden merkeze doğru bir yayılım göstermekteydi. Modern çağda nüfusun ezici çoğunluğu büyük kentlerde yaşamaktadır ve kentin kır üzerinde mutlak bir hakimiyeti vardır. Dolayısıyla suçluyu başka yerde aramanın anlamı yoktur.

Suçlunun maskesi düşmüştür ve adresi bellidir. Sis perdesi aralandı, kentin gerçek yüzü ortaya çıkmaktadır. Evet pandemi birçok can aldı ve almaya devam ediyor, daha nice trajedilere tanıklık etmemiz ihtimal dahilindedir. Bununla birlikte derin tahribatlara yol açan toplumsal gerçekliği ve doğayı hiçe sayan modern kentleşmeyi mercek altına alıp sorgulama imkanı doğmuş oldu. Kapitalist hegemonyanın ana arterleri durumunda olan çarpık kentleşme, aynı zamanda birçok hastalığın üretim merkezleri konumundadır. Buralarda bir bütün olarak yaşam zehirlenmektedir. Yaydırılmakta olan toksinler etrafa saçılarak, hem biyosfer hem de atmosferi tehlikeye atmaktadır. Sürekli mutasyon geçirerek uzun yıllar ayakta kalmayı başaran virüs ve bakteri çeşitleri, asıl olarak bu ortamdan beslenmektedir. Sorunu burada arayacağız.

 

Antroposen İç Çağ

Canlı hayat için kimi ön koşullar gereklidir. Şartların elverişli hale gelmesiyle canlılar oluştu. İnsana kadar uzun bir evrimsel süreç gerçekleşti. Bu zaman zarfında dünyanın iklimsel durumu sürekli değişim geçirdi. Bunu fark eden jeologlar, değişim aralıklarına çeşitli isimler verdiler… Buna göre neolitikten günümüze kadar olan zaman dilimine Holosen Çağ denmektedir. Ilıman şeklinde de ifadelendirilmektedir.

Daha sonra yapılan iklim araştırmalarıyla ılıman iklim kuşağında ciddi denebilecek sapmalar tespit edildi. Atmosferdeki bozulma hissedilir düzeye ulaşmıştı. Biyosferde endişe verici tahribatlar meydana gelmişti. Ve tüm bu sonuçlar da endüstriyalizmin başlangıcı olan 1750‘li yıllardan itibaren kendini hissettirmeye başlamıştı. Bu, insan toplumunun ekosistemi tümden değiştirebilecek bir düzeye ulaştığına işaret etmekteydi. İkinci doğa olarak kendini inşa eden toplum, birinci doğa üzerinde tam hâkimiyetini kurmuştu. İklim bilimciler dikkat çekmek amacıyla bu dönemi Antroposen Çağı adıyla nitelendirdi.

Gerek doğada gerekse atmosferde olup biten hiçbir şey, bizden bağımsız değildir. Pekin’den yükselen bir öksürük sesi, New York’ta büyük bir yankıya dönüşebilir. Gezegendeki her şey her zamankinden daha çok birbirine bağlı. “Gemisini kurtaran kaptan” türü beylik sözler tarihin çöp sepetine doğru yuvarlanmaya çoktan başladı. Zira geminin üzerinde yürüyeceği deniz bitmek üzere!

Tahribatların baş aktörü endüstriyalizmin icat ettiği çarpık kentleşmedir. Şüphesiz kent tek başına bütün kötülüklerin anası değildir. Uygarlığın tüm aşamalarında kentlere rastlanır. Kent bu anlamda sınıflaşmayı doğuran mekânlardır. Bu ayrı bir konu olarak değerlendirilebilir. Kentler tarihi süreç içerisinde değişim geçirerek bugünkü düzeye ulaştı. Özellikle sanayileşme hamlesinden sonra kentin sosyal, kültürel ve ekonomik dokusu tümden değişti. Kent ve kır dengesine dayalı üretim biçimi ortadan kalktı. Endüstriyel üretimin belirli alanlarda yoğunlaşması, nüfus anlamında da bir yığışmaya yol açtı. İşçileşmeye paralel olarak merkezin çevresinde derme çatma yapılardan ibaret varoşlar oluşmaya başladı. Modern kent mimarisi bu sınıfsal bölünmeye dayanmaktadır. Ana caddenin bir tarafı yoksulluk ve sefaletle boğuşurken, öte tarafında lüks plazaların, AVM’lerin, eğlence mekânlarının binaları yükselmektedir. Bir taraf çöplük yığını, bir taraf vitray ve neon ışıklarla ışıltılar saçmaktadır.

İlk ve Ortaçağ kentleri muntazam bir mimariye sahiptir. Maddi ve manevi kültür unsurlarının bir arada bulunduğu mekânlar, insanın içinde yarı gizemli bir huşu uyandırmaktaydı. Etraftaki köylerle ekonomik bir iş bölümü mevcuttu. Zanaatçıların atölyelerinden yükselen çekiç sesleri ile dağ bayır dolaşan koyun meleşmeleri birbirine karışırdı. Kentler nüfus bakımından hayli küçüktü, toplamda yirmi otuz bini geçenlerin sayısı çok azdı. Eski Sümer ile Antik Yunan ve Roma kent kalıntılarına bakıldığında bu durum kolaylıkla görülebilir. Her yönüyle bir ölçülülük yansımaktadır. Dönemin düşünürlerine göre ise ideal kentin nüfusu beş ya da altı bini geçmemeliydi. Ortaçağ dünyasında da durum bundan farksızdı. Görkemli kale ve surlarla çevrili kent mimarisi güvenlik sorununu öncelemekteydi. Yanı sıra kentler görece özgürdü, bilimin ve sanatın gelişip boy verdiği birer merkez konumundaydı. Miladi yılların başında Roma, İskenderiye; 8. ve 9. yüzyılda Bağdat, Şam, Mekke, Semerkant; 13. ve 14. yüzyılda Floransa, Venedik bunlardan bazılarıdır. İskenderiye kütüphanesi, Bağdat’ta Beytül Hikme, Yunanistan’da Akropolis, Roma’da Jüpiter Tapınağı ve daha nice tarihi yapılar hala büyüleyiciliğini korumaktadır. Eski kentlerin çevreyi tehdit etme durumları çok azdı.

18. ve 19. yüzyıllardan itibaren hızla büyüyen kentlerin durumu, en iyi V. Hugo ve C. Dickens gibi büyük yazarların romanlarında anlatılmaktadır. Kan donduran hikayelerin geçtiği Paris ve Londra gibi kapitalist kentlerin sokaklarında yoksulluk, sefalet, yozluk her tür adaletsizlik sel gibi akmaktadır. Herkesin herkese düşman veya rakip olduğu bu mekanlarda tahayyül sınırlarımızı zorlayan suçlar ve günahlar işlendi ve işlenmeye devam etmektedir. Toplumsal çürümenin başını alıp gittiği bu zamanda ahlaki değerler sıfırı tüketmiş, en dibe vurmuştur. Kent adeta mitolojideki Kronos gibi kendi çocuklarını yemeye başlamıştır. Kanalizasyonların temizleyemediği kokuşmuşluk daha fazla bakteri ve virüs üreterek insanlığın başına musallat etmiştir.

Dahası var, bir Abdullah Öcalan şöyle demiştir;

“Kentler eskiden gerçeklerin keşfedildiği, felsefenin inşa edildiği sahalardı. Şimdi endüstriyalizmin çöken kentlerinde ise seks, spor ve sanatın tüm içeriğinden boşaltılması temelinde sürüleşmenin sağlandığı haralar söz konusudur.” (Kapitalist Uygarlık sy.226)

Kent olmaktan çıkmış, sürdürülebilirliğin sınırlarını aşmıştır. Bunun karşısında toplumsal yaşamın beşiği olan kırsal, hızla erimektedir. Oysa köy, kentin nefes borusudur. Kentleşme hastalığıyla daracık mekanlara sıkıştırılan insanlar, soluksuz bırakıldı. Bunun da gelişmişlik ve ilerlemecilik adı altında ideolojik bir propagandayla gerçekleştirildiği bilinmektedir. Kentin kır karşısındaki üstünlüğü modernist paradigmaya dayanmaktadır. Günümüzde ticaret, sanayi ve hizmet sektörünün ana merkezi kentlerdir. Köyün, kasabanın pabucunu dama atan kent, aynı zamanda büyük bir rant kapısı durumundadır. Nüfus yoğunlaşması, beraberinde ciddi sorunlar yaratırken iktidar ve ortağı şirketler için yeni kar alanları oluşturur. Rantın tetiklediği büyüme hiçbir sınır tanımamaktadır. Kar sarhoşluğuyla gözü dönmüş müteahhit ve mimarlar durmadan yeni konut dikmektedir. Gökdelenlerin gölgesinde kaybolan, gitgide silikleşen insanlar, Babil Kulesinin altında dilleri birbirine karışan insanlara dönüşmüştür. Habire yeni yollar, yeni hastaneler, yeni okullar yapılmaktadır.

Kentsel rant, sanal bir değer artışından kaynaklanan son derece haksız bir kazanç biçimidir. Üretimle ilişkisi azdır, toplumun refah düzeyini arttırmaz. Daha çok elit bir kesimin işine yaramaktadır. Bunlara yatırımcı denilmekte ama özünde yıkıcıdırlar. Yıkar, yeniden yapar. Kentsel dönüşüm esasında birilerini daha fazla zengin etme projesidir. Halk sağlığı, halkın can ve mal güvenliği gibi söylemler gerçeğin üstünü örten bir örtü işlevi görmektedir. Çözümü bunlardan beklememek gerekir.

 

Bataklığı kurutmak

Çok cılız tepkiler haricinde, yaşanmakta olan ve her yönden olan çürümeye karşı bir direniş ortaya çıkmadı. Bir çaresizliktir, bir ölüm sessizliğidir almış başını kıyamete doğru dört nala koşuyor. Bu gidiş hayra alamet değildir. Yolun sonunda bizleri neyin beklediği aslında gün gibi ortadadır.

Korkunun pençesinde ecel terleri döken geniş kitleler belki de çaresizlikten yerel veya merkezi iktidarların almış oldukları önlemlere bel bağlamak zorunda kaldı. Oysa bunlar pansuman kabilinde, iyileştirici etkisi olmayan ufak tefek tedbirlerin ötesinde bir anlam ifade etmemektedir. Peş peşe açıklanan ekonomik paketler ise göz boyamanın ilerisine geçmemektedir. Ortaçağın şeytan koruma ayinlerini andıran dualar eşliğindeki seremoniler, bir korkağın karanlıkta ıslık çalmasına benzemektedir. Diğer yandan medya organları aracılığıyla saat başı yapılan manipülatif haber programlarıyla halkın sinirleri genişletilmeye çalışılmaktadır. İnsan sormadan edemiyor, hani bilim çağındaydık ve bilimin üstesinden gelmediği hiçbir şey yoktu?

Bilimin kimin hizmetinde ve emrinde olduğuna bakmak lazım. Bilimin görevi küresel iktidarların her tarafa bulaşan günahlarını aklamak değildir. Malesef sergilenen pratik ve tutumlar bunun ilerisine geçemedi. Kapitalist modernitenin mayasında fırsatçılık vardır. Pandemiyle mücadele adı altında bilim aracılığıyla yeni bir kar alanı yaratılmak istenmektedir. Eş zamanlı birçok yerde yürütülmekte olan aşı çalışmaları henüz sonuç vermemişken, bilgisayar başında bunun pazarlaması yapılmaktadır. En kötü durumdan bile fayda sağlama dürtüsüyle hareket eden zihniyetin, toplumsal yarar için kılını kıpırdatmaması şaşırtıcı değildir. Dikkat edilirse, genelindeki işsizlik yüzyılın en yüksek oranına ulaşırken, büyük online şirketler servetlerine servet kattı. Gezegeni kötü kokular saran büyük bir bataklığa çeviren kar zihniyetinin sivrisineklerle uğraşmaktan gayrı yapacak hiçbir şeyi kalmamıştır. Büyük kentlerde karantina uygulamasına geçildi, sokağa çıkma yasakları ilan edildi. Sağlık sistemleri gözden geçirilip yer yer revize edildi. Görünmez bir düşmana karşı devlet millet ele ele havası estirildi. Günlük servis edilen iyileşen hasta sayılarıyla bir başarı hikayesi yazılmaya çalışıldı. Baştan aşağı popülizm kokan bu tablo, birilerini avutmuş olabilir. Lakin yolun sonunda herkesi ağır bir sonuç beklemektedir.

Bir musibet bir nasihatten iyidir derler, başa gelen çekilir gafletine yatmak yerine alternatifler üzerine kafa yormak için iyi bir momentum yakalanmış durumdadır. Son derece basit palyatif tedbirlerle nihai çözüme ulaşamayacağı netçe anlaşılmıştır. Kuşkusuz köklü çözüm derken toplumsal doğayı tümden bir patojen gibi ‘derin çevrecilerin savı’ değerlendirme hatasına düşmemeliyiz. Bu, karamsar bir görüştür ve radikalizmle bir ilişkisi yoktur. Temeli mitolojik kahraman Sisyphos’un, kayayı her defasında tepeye çıkarması efsanesine dayanmaktadır. Tepede duramayan taş her seferinde aşağı yuvarlanmakta ve kahramanımız onu tekrar yukarı çıkarmaktadır. Sonsuza dek sürecek olan bu işkence tanrılar tarafından bir ceza olarak sahneye konulmuştur. Birinci Doğa’nın bağrından çıkıp, kendini İkinci Doğa olarak örgütleyen toplum, uygarlık tarihi boyunca örülmüş olan makus kaderi değiştirecek kudrette ve kapasitededir. Her iki doğa arasında bozulan denge, Üçüncü Doğayla yeniden yerli yerine oturacaktır. Covid-19 bir uyarıcı görevi gördü. Bugün itibariyle, ayakların sağlam yere bastığı bir döneme girmiş bulunuyoruz. Toplumsallığımızı tüm değerleriyle birlikte bir ağ gibi sarıp sarmalayan habis uru söküp temizlemenin tam zamanıdır.

 

Eko-kentler

Doğadaki bütün canlı popülasyonları belirli çevresel şartlarda yaşamlarını sürdürürler. Çevresel etkenler ile popülasyon arasında bir uyum söz konusudur. Aralarında simbiyotik bir ilişki mevcuttur. Uyumun bozulması ekosistemin bozulması anlamına gelmektedir. Bu kural bir tür olarak doğada yaşayan insan toplulukları için de geçerlidir. Neolitik döneme kadar doğayla iç içe yaşama durumu vardır. Neolitik dönemle birlikte toprağı işleyerek yerleşik hayata geçen insan grupları da çevreyle uyumlu ilişkiyi, bir hakimiyet ilişkisine dönüştürdü. Doğa artık uygar insanın gözünde, üzerinde keyfince tepinip eğleneceği bir nesne konumundaydı. Teknolojinin yarattığı imkanlar kof bir özgüven duygusuna yol açtı. Modernizmle beraber megalomaniye dönüşen bu hastalığın, virüs salgını karşısında yerlerde sürünerek tuzla buz olduğuna şahit olmaktayız. Bunun bir adım ötesi insan türünün tıpkı nesli tükenen diğer birçok canlı gibi yok olup gitmesidir. Öyleyse ne yapmalı?

1- Modern kentler tabiatın bağrına saplanmış birer hançer gibidir. Kent bir tahakküm bilinci sonucunda ortaya çıkmıştır. Toplumsal Ekoloji Hareketinin kurucularından M. Bookchin, bu ilişki biçimini eleştirerek, Kentsiz Kentleşme adıyla yeni bir öneri geliştirdi. Sorun öncelikli olarak zihniyet bağlamlıdır. Özne-nesne ayrımına dayalı düşünüş ve eylem biçimi, mutlak surette doğal dengeyi bozucu bir etki yaratmaktadır. Demokratik modernite perspektifi bunun zıddı bir anlayış ortaya koyarak doğayla barışçıl bir yaşam biçimini öngörmektedir. Doğanın hakkını gözetecek, koruyup kollayacak bir ahlak geliştirmek, aciliyet arz eden bir temel boşluk haline gelmiştir.

Doğa canlıdır, insan faaliyetinden olumlu veya olumsuz anlamda etkilenir, incinir, acı duyar. Eko-kentler eski bilgelerin söylediği gibi “her taşın, her ağacın bir ruhu vardır” anlayışını kendine temel edinir. Kafalardaki binalar yıkılmadığı müddetçe yeniyi inşa etmek mümkün değildir. Doğayı bir kaynak gibi gören mantıktan kurtulmakla işe başlanabilir. Tüketim kültürünün bir ürünü olarak gelişip yayılan kaynak anlayışı öncelikle reddedilmektedir.

2- Kurulacak eko-kentler kendine yeterlik ilkesine dayanır. Yerel yönetim anlayışının ete kemiğe büründüğü, yurttaşların yüksek bir sorumluluk bilinciyle hareket ettiği, orta büyüklükteki bu yerleşim birimlerinde işsizliğe, evsizliğe ve yolsuzluğa yer yoktur. Çevreyi işlemek, birlikte üretmek ve ürünün adaletli bir biçimde dağıtılması esastır. Her kişinin asgari bir gelir düzeyine sahip olması, aynı zamanda bir haysiyet olayıdır. Modern toplumda açlık ve sefalet çok bilinçli ve sistemli politikalar sonucu gelişir. Bir insanın dilencilikle karnını doyurması, insan onuruna aykırı olduğu gibi doğal duruma da aykırıdır. Yüksek ahlaki değerleri özümsemiş kent sakini buna asla izin vermeyecektir. Varoluşa anlam veren tüketim değil üretimi kutsayan bir bilincin aç kalması düşünülemez. Eski bir deyişte olduğu gibi tabiat her canlının rızkını verir, yeter ki ona ihanet edilmesin.

Kentin üyesi katılımcıdır. Kararların ortak alınması sorumluluk hissini artırır. Kalbi bu hisle dolu olan birey, içinde yaşadığı çevreyi kendi evi gibi görürü. Ona gözü gibi bakar. Zira her şey bir bütündür. Toplumsal huzur aurasını ağaca, bitkiye, dağa taşa da yansıtır. Böylesi bir mekanda atık sorunundan bahsedilebilir mi? Elbette hayır. Atık, tüketim kültürünün kışkırttığı modern bir hastalıktır.

3- Alternatif kentlerin nüfus dengesi sürdürülebilirlik kuramına göre oluşur. Endüstriyalizmle birlikte dünya nüfusu hızla arttı. Bundan kar hırsını tahrik ettiği büyüme çılgınlığı önemli rol oynadı. Öncesinde nüfus sorunu diye bir soruna rastlanmamaktadır. 19. Yüzyılın başından itibaren T. Robert Malthus (1766 ve 1834) gibi iktisatçılar tarafından bir sorun olarak gündeme getirildi. Teoriye göre, nüfus geometrik oranda artarken, gıda üretimi aritmetik olarak artmaktadır. Fakat oradaki bir dengesizliğin sistemsel bağlantıları hiçbir surette irdelenmedi. Ahlaki açıdan da sorunlu bir önermeydi bu.

Günümüzde, nüfusun artış hızından çok, nüfusun belli yerlerde yığılması bir sorun olarak karşımızda durmaktadır. Özellikle mega kentlerin nüfus yoğunluğuna oranı çok yüksek, mevcut yoğunluğun seyrelmesinin tek yolu kırsal ekonomiyi yeniden canlandırmaktan geçmektedir. Nüfusun yatay olarak dengeli dağılımı, birçok sorunu kendiliğinden ortadan kaldıracaktır. Kasabayı aşan yerleşkelerin, mimari yapıları doğayla uyumlu olmak zorundadır.  Nüfus yoğunluğunun seyrelmesi üretmeyi azaltmaz , aksine artırır. Bu mekanlar bahçe bostan ekme, kümes hayvanı yetiştirmeye oldukça elverişlidir. Buna ev ekonomisi diyebiliriz ki, ev üretimi ekonominin temelidir. İşsizlik borçlanma türü sorunlar da böylece tarihe karışmış olacaktır. Bugün, kentte yaşayan dar gelirli bir kişi bir gün çalışmadımı ikinci gün aç kalmaktadır. Ev ekonomisi gerçek manada dibe vurmuştur. Beton, çelik, cam blokları ortada yeşil alan namına bir şey bırakmamıştır. Bırakalım ekip biçmeyi bir manzara görmeye muhtaç kalmıştır insanlar. Zamanın büyük bir bölümünü kapalı mekanlarda ya da trafikte geçiren şehirli insanların bünyesi elbette zayıf düşecektir. Bağışıklık sistemi en küçük enfeksiyona karşı bile direnmemekte, aniden çökmektedir. Halbuki doğal bünye virüs ve bakterilere karşı antikor üretme, kendini koruma özelliğine ve kapasitesine sahiptir. Aşı yapay bir müdahaledir, atalarımız yüzbinlerce yıl doğal antikorlar sayesinde ayakta kalabildi. Çarpık kentleşme ve sağlıksız beslenmenin sonucu çıkan bu bozulmayı tedavi etmenin olanakları hala var.

4- Endüstriyalizm daha fazla teknoloji üretimine önem vermektedir. Dünya çapında sürmekte olan teknolojik yarış akıl almaz boyutlara ulaşmış durumdadır. Doğaya olan maliyeti hesaplanamayan ya da önemsenmeyen bir gelişmişlik düzeyidir bu. Zengin fakir ülkeler sıralamasında esas belirleyici etken bu olmaktadır. Daha sonraları insani gelişmişlik endeksi eklendi. Sermaye eksenli bu kriterler çevrenin fakirleşmesini görmezden gelmektedir. Her yıl tükenen onlarca bitki çeşidi, yok olan canlı türleri gezegenimizde bir eksilmeyi ifade etmektedir. Bunların parasal karşılığı yoktur ancak her birimize bir bedel yüklediği açıktır. Sırf kar elde etmek için kullanılan teknoloji bir canavara dönüşmüş durumdadır.

Eko-kentler buna dur diyerek yeni bir teknolojik anlayışa öncülük eder. Çevre dostu bu teknolojiye yeşil teknoloji diyenler vardır. Geri dönüşüm teknoloji bunun içinde önemli bir yere sahiptir. Kullan at ekonomisi etrafı çöp yığınına çevirmiştir. Sadece bir örnek verilecek olursa; bugün Filipinler’in başkenti Manilla’nın banliyö yerleşimlerinden birinde “Smokey Dağı” adıyla bilinen çöp yığını, bir çeşit atık şehir haline gelmiştir. Çöp yığınlarının üzerine kurulan karton kulübelerde 25 bin insanın yaşadığı tahmin edilmektedir. Ama benzer onlarca örnek sayılabilir. Geri dönüşüm teknolojisinin yaygınlaşması, gezegenin tıkanan damarlarını yeniden açabilir. Özünde güneş ve rüzgar enerjisine ağırlık veren eko-kentlerde, atık sorunu büyük ölçüde çözüme kavuşur. Güneş panelleriyle kaplı akıllı evler düşünelim, dünyada sınırlı da olsa bunun örnekleri var. Her hane enerji ihtiyacını karşılayacak teknolojik altyapıya sahip olabilir, bu bir hayal değildir. Böyle bir gelişme faturalara bağımlı bir hayatı sonlandırabilir. Sorun şurada: Büyük enerji şirketleri bu teknolojinin yayılmasına izin vermemektedir. Zira talebin düşmesi karı azaltacaktır. Alternatif enerjinin yaygınlık kazanmamasının nedeni budur. Eldeki teknoloji sonuna kadar kullanılmak istenmektedir.

Eko- kentlere organik kentler de diyebiliriz. Hormonlu gıdalar ile GDO’lu ürünlerin insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkisi bilinmektedir. Kent pazarlarında doğal ürün neredeyse kalmadı. Bahçe tarımıyla elde edilecek taze sebze ve meyveler yemenin ve içmenin tadını kaçıran piyasa faşizmini yerle yeksan etmeye yetecektir. Öte taraftan insan gibi yaşamaya ne kadar hakkımız varsa, armudun da armut kalmaya, elmanın da elma kalmaya hakkı vardır.

İyi bilinmeli ki kapitalist modernite göründüğü kadar güçlü değildir. En zayıf en kırılgan dönemini yaşamaktadır. Hala ağır aksak da olsa ayakta kalmasının nedeni sistemden zarar gören toplumsal güçlerin yeterli alternatifler üretememesi ve uygulamaya geçirememesidir. Sadece eleştiriyle sınırlı kalması, zamanla bir yılgınlığa yol açmaktadır. Bu da kısa sürede kitlesel bir kanıksamaya dönüşmektedir. Alternatif bir yaşam inşa etmek mümkündür. Bunun için belki de bıçağın kemiğe dayanması gerekiyordu. Pandeminin tetiklediği arayışların somut projeler temelinde hayata geçmesi lazım. Bir yol ayrımındayız, sağlıklı bir gelecek kurmak bizim elimizde, umutsuzluğu umuda çevirmenin vaktidir. Sistemin bir silindir gibi ezdiği geniş halk kitlelerinin dinmek bilmeyen öfkesi, Amerika’da görüldüğü üzere dünyayı sarsan bir özgürlük haykırışına dönüşmektedir. Zira baskı ve şiddetin öldürdüğü insan sayısı salgında ölen insan sayısından katbekat daha fazladır. Pandemi yaşanmakta olan sistemik kriz ve kaosun sadece bir boyutunu oluşturmaktadır.

 

Sonuç yerine;

Küresel hastalıklarla mücadele yalnızca sağlık elemanlarına havale edilemez. Covid-19 aynı zamanda toplumsal bir sorundur. Benzer hastalıkların etrafta mantar misali türemesinin sayısız nedenleri vardır. Son üç yüzyılda benimsetilerek, vazgeçilmez bir yaşam biçimi olarak sunulan kent kültürünün bundaki etkisi büyüktür. Kanser, diyabet türü hastalıklar da kent kökenlidir. Ancak bunlar bulaşıcı olmadıkları için fazlaca gündeme alınmamaktadır. Oysa yılda yüzbinlerce insan bu hastalıklardan yaşamlarını yitirmektedir.

Nedenlerini irdelemeye çalıştığımız pandemik hastalıklar da, anti-ekolojik kentleşmenin bir ürünü olarak gelişip hızla yayılmaktadır. Kentlerde üretilmekte olan yaşam alışkanlıkları, her tür ölümcül hastalığa davetiye çıkarmaktadır. Bu sorgulanmadan ve nedenler ortadan kaldırılmadan, gezegenimizde binlerce örneği olan virüs ve bakterilerle mücadelede başarı elde etmek imkansızdır. Daha fazla bilinçlenme, daha fazla muhalefet etme gereği bir kez daha ortaya çıkmıştır. Çözümü verili sistemin sınırları içinde değil halkların ve tüm ezilenlerin mücadele deneyimlerinde aramak en doğru olanıdır. Panzehiri geliştirecek olan bizleriz.

Bunları da beğenebilirsin