Düşünce ve Kuram Dergisi

Virüslü Modernite’den Kaçmak

Lokman Yılmaz

Biyolojik özellikleri ve canlı evrimdeki yeri açısından virüslerin canlı mı cansız mı olduğuna dair varlık türünün yeri tartışıladursun. Gerek tarihte gerekse de güncel de yol açtığı yıkımlar bir yönüyle bu soruları anlamsız kılıyor. Hayat denilen muhteşem sistemin en ilkel halini ifade eden bu varlık gerçekten de form açısından bilimsel olarak tam da sınırda durmaktadır. Biyolojik özellikleriyle canlı varlık gibi durmamaktadır, ama cansız da değildir. Sonuçta kimyasal ve biyolojik bileşimi, genetik yapısı ne olursa olsun mikrop olarak adlandırılan bu varlıklar yeryüzünde yaşam var olup çeşitlendiğinden beri vardırlar. Daha da önemlisi biyolojik evrenin farklı zamanlarında kimi türlerin yeryüzünden yok oluşuna yol açacak kadar ağır sonuçlara yol açmışlardır. Devletçi uygarlığa denk gelen insanlık tarihinde ise virüsün insan toplumunun varlığını tehdit etme düzeyi buna eklenmiştir.

Pandemiminin daha geniş ölçekli hali olup yerine göre genel, yaygın veya küresel yaygınlığı ifade ederken, endemi ise dar bir alanla bölgeye sınırlılığı anlatır. Virüsler söz konusu olduğunda sayısız endemik salgın olmasına rağmen, küresel (pandemik) yayılma daha az iken, yıkıcılığı kıyaslanamaz ölçüde büyüktür. Bugün grip, nezle virüslerinin mutasyona uğramış bir türü olan Covid-19’dan bahsediyorsak demek ki öncesi de vardır. Yani aslında bilinmiyor değildi. Mesela 1925’lerdeki İspanyol Gribi gibi 20 Milyon insanın yaşamına mal olurken, hakimiyet kurma politikaları ile virüslerin yayılmaları arasında dolaysız bir ilişki vardır. Nasıl ki bugün Covid-19’un sonuçlarını tartışırken nedenlerin merkezine devletli sistemin doğa ve toplum dengesini yıkıcı tarzda bozmasını koyuyorsak, bu geçmişte de böyleydi. Örneğin; birkaç kez farklı türleriyle gelişip toplum işi yaşamı kasıp kavuran çiçek hastalığı, kızamık, sıtma, kolera verem gibi pandemiler bu minvalde gelişmiştir. Kapitalist modernite çağında gelişen EBOLA, AİDS ve ölümcül COVİD-19 türleri de (Kuş Gribi, Domuz Gribi, SARS vd.) aynı nedenin sonuçlarıdır. Dolayısıyla her ne kadar virüsler biyolojik bir tür olup, insandan bağımsız milyonlarca yıldır, evrimin bir parçası olsalarda, onların endemik veya pandemik tehlikeler haline gelmesine ortam hazırlayan, olgunlaştıran, hatta bilinçli kullanıp “biyolojik silah” niyetiyle yaygınlaştıran güç tekelci, sömürgeci uygarlıktır. Nitekim bugün sistemin bilgi-bilim ve teknoloji tekellerinin laboratuvar ortamlarında virüs üretecek var olanları mutasyona uğratacak kadar geliştiğini de biliyoruz. Dolayısıyla COVİD-19’un kapitalist modernitenin ulus-devlet endüstriyalizm ve kapitalizm varyantları tarafından üretmediğini kesin olarak kim reddedebilir? Hani mahşerin atlılarından bahsedilir ya, aslında COVİD-19’da dahil son yüzyıldaki virüsler mahşer süvarilerinin bindikleri atları andırmaktadırlar. Açlık, yoksulluk, sömürü, savaşlar ve daha birçok ölümcül sorun bu süvarilerin yeryüzüne yaydıkları yıkımlardır.

 

Toplum ve Doğa Kırımı

Bugün doğalar (1. ve 2. Doğa) için en tehlike virüs bizzat kapitalist modernitenin kendisi olmaktadır. Ondan önce de pandemiler vardı, fakat bu denli rahat ve hızlı yayılma koşulları yoktu veya sınırlıydı. Fakat günümüzde ki salgınlar günden güne çoğalarak, dünyanın her yerine ulaşıp insanları kırımlardan geçirmektedir. Üstelik tıp biliminin bu kadar gelişmesine rağmen kimi zaman bilinçli nedenlerle tedavi için herhangi bir ilaç bulunmamaktadır ya da bulunmak istenmemektedir. Nedenlerin en önemlilerden biri “sürü bağışıklığı” denilen kavrama işlerlik kazandırmak yani, zamana yayılmış insana toplum kırımdır.

Endüstriyalizm, finans kapital ve ulus-devlet saç ayakları üzerine kurulmuş olan kapitalist sistem, kar uğruna akla gelebilecek her şeyi pazara sunmakta ve insan da dahil her şeyi metalaştırmaktadır. Bunu sağlamak içinde toplumları sosyal, siyasal ve ekonomik olarak ele geçirip üzerinde türlü türlü deneyler yaparak biçim ve yön vermektedir. Kendi denetimine aldığı topluma ideolojisini benimsetmek için bilimi, felsefeyi, sanatı kullanmakta bin bir çeşit iktidar tekniği ve aracıyla yönetip yönlendirmeye çalışmaktadır.

Kapitalist modernite kendini öncesiz ve sonrasız ilan eden bir sistemdir. Bu amaçla toplumu parçalayıp bireyciliğin gelişmesi için liberalizm ideolojisini günden güne güçlendiri. Sürekli daha fazla kazanan ve daha fazla harcayıp tüketen bireyler yaratıp, sormayan, sorgulamayan, araştırmayan, tek tipliği benimseyen, duygusuz, düşünmeyen ve robotumsu bir yaşam benimseyen bireylerden oluşmuş bir toplum yaratmayı amaçlar. “Gösteri (temaşa) toplumu”, “tüketim toplumu”, “militarist toplum” vb. kavramsallaştırmalar bu minvalde gelişirken, liberal ideoloji bu amaca ulaşmak için her yolu dener, her şeyi mübah görür. Soykırımlar, savaşlar, asimilasyon buna dahildir. “Kapitalist modernite sisteminde merkez-çevre yayılım sürecinin tamamlanması, ekolojinin sürdürülmez boyutlara taşınması, işsizlik, yoksulluk, ücret düşüklüğü, bürokrasinin dışını yutacak boyutlara varması, tarımsal toplumun çökertilmesi”dir.[1]

Kapitalist modernite insan-doğa, birey-toplum, erkek-kadın, kent-köy, zengin-fakir, entelektüel-cahil, özne-nesne gibi zıt ikilikler yaratarak, bunları kullanarak ömrünü her gün biraz daha uzatır. Pozitivist bilimcilik bu ikiliklerin yaratılıp kışkırtıldığı zihniyetin adıdır. Bu ikilemler arasındaki makas ne kadar açılırsa modernite o kadar güç kazanır, ne kadar daralırsa zayıflar. Bu nedenle toplumu ikilemlerin ölümcül tuzağına çekmesi sistem için hayatidir. Bu şekilde, zulüm ve istismar yoluyla zihni ve maddi dünyası yoksullaştırırken, topluma eşitsizlik, dengesizlik kanıksatılmaya ve bu vesileyle yanlış ve adaletsiz olan bu durum sanki ilahi bir hakikatmiş gibi kabul ettirmeye çalışır.[2]

Sistem, bir toplumu temel ahlaki değerlerden düşürerek onu çıplak, savunmasız, pasif, refleksiz konuma getirip oluşabilecek her tür tehlikeye açık bırakmaktır ve insanlığı doğada koparıp doğayı adeta bir düşman gibi gösterip, ekolojik dengeyle istediği gibi oynamaktadır. İnsanları özne, doğayı ise nesne konumuna getirip, özneye nesne üzerinde her türlü istismarı yapma hakkını vermektedir. Kapitalist modernitenin yıkıcı ve yok edici mahşer atlılarından biri olan endüstriyalizm, diğer ikisinin desteğiyle bir yandan kültür endüstriyalizm ile birey ve toplumu tüketime yönlendirip, insanı pazarlama nesnesi ve mal düzeyine indirmektedir. Nükleer atıklar, karadelik gibi doğanın tüm enerjisini yutan sanayileşme, sera gazlarınının salınımı, HES’ler, barajlar, fosil yakıt tüketimi, doğanın bağrını delen maden çıkarma teknikleri, deniz kirliliği, yok edilen ormanlar dünya ekosistemi için ölümcül sonuçlara yol açmaktadır. Doğa ve topluma hayat veren dengesi bir kez yıkılmaya başladımı bunun insan yaşamına yansımaması mümkün değildir. Liberal ideoloji burada da devreye girmektedir. Yaratılan onca tahribatın nedenlerini gizlerken, toplumu sadece istediği oranda sonuçlarını sunmaktadır. Aşırı tüketim alışkanlıkları, moda, reklam vb. araç ve uygulamalarla toplumun konformizme sarılıp hakikati sorgulamasının önüne geçmekte, aldatmasına sığınılmaktadır. Tüketim kültürünün toplum üzerinde yarattığı tahribatı Victor Lebow şöyle tanımlamaktadır. “Daha fazla sermaye +daha fazla satmak= daha fazla tüketmek!” Aşırı derecede üretken olan ekonomimiz tüketimi yaşam tarzı haline getirmemizi malların satın alınmasını ve kullanılmasını bir ayine dönüştürmemizi tüketimde manevi tatmini, egomuzun tatminini aramımızı istemektedir. Bir şeyler giderek artan bir hızla tüketilmesine yakılıp bitirilmesine, yırtılmasına, yenisiyle değiştirilmesine ve hurdaya çevrilmesine ihtiyacım var. Sistemin yarattığı ve toplumları da değişik uygulama teknikleri ve ideolojik araçlara ortak etmeye çalıştığı yıkıcı tablo bu çağın aslında felaketler ve kıyamet çağı olduğunu göstermektedir. COVİD-19 küresel salgınıyla bu durum daha da fazla belirginlik kazandı. Yıkımın tablosu içeriğini ve sonuçlarını daha fazla detaylandırmak seçeneğimiz vardır. Fakat bunu yeterli görüp dikkatimizi diğer bir neden ve sonucu yine kentleşme sorunu ve köy-kent ilişkisinin parçalanmasına odaklanıp bu salgına karşı çözüm yollarından biri olan dar anlamda köye, geniş anlamda ise doğaya dönüşümün nasılını irdelemek istiyoruz.

 

Pandemiye Karşı Köye Dönüş

Abdullah Öcalan, kapitalist moderniteyi “kendini şerbet gibi sunarak insanlığa bilgiyi değil, cehaleti dayatır. Yaşamın özüyle değil, en yüzeysel biçimiyle ilgili olup modernitenin artık birçok alanında dışa vuran kanserli bir yapılanma olarak…” diye devam eden çözümlemesini de bu bağlamda anlıyoruz. İnsanlığın Toros-Zagros dağ silsilelerinin verimli yamaç ve vadilerinde cennetimsi coğrafya içinde yerleşik yaşama geçtiği biliniyor. Yerleşik yaşam tabirinin neolitik (cilalı taş çağı) kavramıyla ifadelendirilmesi yanlış olmasada eksiktir. Zira neolitik öncesi de insanlık uzun süreler boyunca bir arada komunlanmış, avcılık ve toplayıcılık faaliyetlerini bu yerlerde gerçekleştirmiştir. Oysa neolitik daha kapsayıcı bir kavramlaştırmadır. Bu nedenle neolitiğin sosyolojisini, ekonomisini, zihniyetini bir bütün tanımladığı için sadece yerleşik yaşama geçiş diye kendimizi sınırlandırıyor “tarım ve köy devrimi diyoruz. İlk köylerini hangi mekânlarda, hangi tarihlerde, hangi tekniklerle ne amaçla kurulduğunu, köyün, tarımın toplumsal tarihte nasıl bir anlam oluşturduğunu artık ekolojik bilgi ve belgelerden biliyoruz. Yine köy devriminin dayandığı örgütlenme formunun sosyolojisine vakıfız. Dahası buna kullanılan tekniği eklersek, bu formun insanlığı derinden etkilendiği köy ontolojisine bağlandığını da biliyoruz. Bu sadece mekânda üretilen teknolojinin bilgisi değildir, daha derindir. Söz konusu olan ontoloji halen yaşadığı ve etkisini sürdürdü için bunu dar ve geniş anlamda kültür kavramını anlamayı, onu sahiplenmeyi amaçlayan bir bilgidir. Zira, virüs salgınına karşı bugün hala çözüm yollarından biri olarak köye dönüşüm olması gerektiğini söylüyorsak, bu tarım ve köy kültürünü tarihsel sürekliliğini göstermektedir.

Devletli uygarlık tarihi, demokratik uygarlık değerlerinin reddi istismarı ve kendine ait kılmak kadar (işine yaradığı oranda) bu değerleri yıkım tarihidir de. Bu inkâr ve istismar zamanın köy-kent çelişkisiyle başladığını biliyoruz. Kuşkusuz kenti yaratan temel değerler (yapı harcı) tarım-köy toplumuna aittir. Başlangıçtaki ilişki dengesi belirli oranda katlanabilirdi ve karşılıklı yarar üretiyordu. Ancak zamanla kentler, çevresini tüketen bir yapıya dönüştürüldü. Kent, devletli, iktidarcı uygarlığın iktidar merkezi haline geldi. Askeri, siyasi, ekonomik ve ideolojik iktidar tekellerinin tüm plan ve eylemleri bu merkezden örgütlenip yönlendirildi.

Bunun köy ekolojisi üzerinde yarattığı tahribat bilindiği için detaylarına girme gereği duymuyoruz. Fakat önce yol açtıkları soruna ve enkaz yığınına rağmen, önceki hiçbir devletli uygarlık çağı kapitalist modernite kadar ağır sorunlara yol açmamıştır. 500 yıllık tarihiyle övünen bu sistemin bugün neden olduğu yıkıcı tablo bir zirve olup, sistemin tarihine dair bir fikir vermemektedir. Kapitalist modernite tarım köy toplumunun tüm dengelerinin dağılıp parçalanmasına dayanmıştır. “Feodal çitlerin parçalanması “diye kapitalizme düzülen ilerlemeci övgülerin altında çok derin trajediler yatmaktadır. Feodal çitleri yıkarak devrimi gerçekleştirdik “denilen zamanların perde arkasında sistemin çitleme (köylülerin toprağına el koyma, etrafını çitlerle örme) politikaları bulunmaktadır. Ekonomik sorunlarla topraklarından kopartılan milyonlarca insanın kentlere göçertilmesinin ucuz iş gücü olarak çalıştırılmasının, kentin çeperlerinde acımasız zorluklar içinde yaşaması sadece köyün değil, kentin ontolojisini de bozmuştur. Bu süreç Marksizm tarafından sınıf eksenli bir perspektif içinde proleterleşmeye vesile oldu. Dolayısıyla sınıfın belirlenmesini olgunlaştırdı şeklinde olumlasa da sonuç onlarca yıkıcı uygulamalar doğurmuştur.

Modernitenin kent yapılanması beton yığınlarından ibarettir. İnsanlar yeterince oksijen almasını engelliyor, hava solunmaz durumdadır. İnsanlar kökünden koparılmış, vazoya konulan çiçeği andırmaktadır. Ekolojik bilinç yok denecek durumdadır. İnsanların ayak ve elleri yıllardır toprakla temas etmez oldu. Her şey yapaydır. Çiçek, ağaç ve çimler bile neredeyse yapay olarak üretilmektedir. Doğanın parçası olan insan, doğadan koparılmıştır. Doğayla barışık, iç içe değil de, doğadan uzak doğaya düşman gibi saldırır konumundadır. Toplumsal konumlar gün geçtikçe büyümektedir. Bireyler öyle bir hale geldiki kendilerinin dışında her şeyi düşman olarak görmektedirler. Bazen kendilerine bile düşman olabilmektedirler. Yani modernite insanları kent yaşamına çekerek istediği gibi öğütebilmektedir. İşe yarayanı gerektiği gibi kullanır, işine yaramayanı ise uçuruma sürükleyerek yok olmaya terk eder.

Her ne kadar köy oluşumları bazı otantik değerlerini korusa da moderniteyle birlikte gelişen endüstri ve teknolojiyle köylerin büyük çoğunluğu tahrip edilmiştir. Eski değerlerinden çok azı kalmıştır. Kalanlar da yok olmakla yüz yüzedir. Hatta çoğu köyler de modernitenin popüler kültürü çoktan kendini konumlandırmıştır. Bu yüzden günümüzdeki köylerin eskiden olduğu gibi yeniden alternatif yaşam alanlarının olabilmesi için büyük bir emek ve zihniyet değişimine ihtiyaç vardır.

Dünyamız COVİD-19 pandemisi ile çalkalanmaktadır. Sistemin ders çıkarması gerekirken, tam aksi halde bunu kullanmaktadır. Hatta bunu fırsata çevirip virüs öncesinde yapılamayanlar araya sıkıştırıp yapmaya çalışıyor. Liberal ideolojisiyle toplum manevi olarak parçalanıp tecride alırken, şimdi de sosyal mesafe adı altında bunu daha fazla derinleştirip yaşam tarzı haline getirmek istemektedir. Modernite kentlerinde yaşayan toplumlar her geçen saniye biraz daha ölüme yaklaşıyor. Geçim derdi, işsizlik, yoksulluk, sağlık, eğitim vb. konularda ki sorunlar her gün daha da artmaktadır. Böyle olunca da insana modernitenin kentlerinden kaçmak dışında başka bir seçenek kalmıyor. Çünkü bu şekilde devam ettiği sürece COVİD-19 pandemisi gibi daha çok hastalık ortaya çıkacaktır. Bu yüzden en iyi seçenek: Gidecek, daha doğrusu kaçılacak köylerin var olan durumlarıyla alternatif olmayacakları açıktır. Çünkü modernite doğanın dengesini (ekolojik dengeyi) bozduğu gibi, köy ve köy toplumlarının dengesini de bozmuştur. Özcesi genelde devlet uygarlığı, özelde kapitalist Modernite en büyük virüstür.

Kutsal kitaplarda insan topraktan yaratıldı denir. İnsanların toprakla bütünlük içinde olması, bir nevi kendi özüne dönmesi gerekiyor. Bu günümüzde bırakalım keyfi bir seçenek olması, bir zorunluluktur. Aksi insanlık yok olmakla yüz yüze kalmaya devam edecektir.

Günümüzde yaşanan COVİD-19 pandemisinden daha doğrusu COVİD-19 vb. neden olan kapitalist modernite de kurtulmak bir zorunluluk halini aldı. Buna karşı aranan ve özlenen tek çözüm seçeneği köy ve kırsal olmasa da bunların içinde en güçlü seçenektir. Çünkü COVİD-19 vb. hastalıklar köy, kırsaldan ziyade kendini daha çok metropol ve megapol denilen ve toplama kamplarını andıran “ kentsiz kentleşme” denilen kentlerden kaynaklanmıştır.

bu etkenlerin de yukarıda sıralamıştık ama, köy-kırsal temiz hava-su ve bitki örtüsüne sahip olduğu için virüs vb. salgın hastalıklar bu mekanlarda pek yayılma imkanı bulmuyor, dıştan kaynaklı olsada o temiz hava karşısında etkisiz kalıyor. Sağlıklı beden-zihin-sinir sistemine zarar vermiyor. Tüketilen besinler doğal ve genleriyle oynanmamış besinlerdir. Yaşam tarımsal ve hayvancılığa dayanıyor. Tarım ve hayvancılık köy-kırsal için kutsallığı ifade eder. Ona dokunmak tehlikeli sonuçlar verebilir; saygıyla yaklaşmak gerekir. Gösterilecek en ufak bir saygısızlık felaket getirebilir. Dolayısıyla onları kızdırmamak gerekir. Kurban gerekirdi. Hala da modernitenin acımasız tahribatlarına rağmen köylerden benzer öneme sahip kutsallıklar vardır. Bununda en büyük önemi kadının toplumsallıktaki rolü ve misyonuyla bağlantılıdır. Ayrıca köy-kırsal, dıştan gelebilecek her türlü tehlikeye karşı en iyi savunma alanlarıdır. Bu yüzden kuruluşlarına baktığımız zaman genelde dağ yamaçlarında, derin vadilerde ve çöllerin derinliklerinde inşa edilmişlerdir. Bu nedenle yıllardır insanların yaşamı için en ideal yerler köyler, kent dışı mekanlar olmuştur. Bu konuda Öcalan, kent ile köy karşılaştırmasını şu şekilde değerlendirmektir: “insan için ideal yaşamın modernitenin (tüm uygarlığın) kent yapısında değil ekolojik köylerden sağlanacağından kuşku duymuyorum.” Kent ancak ekolojik köylerle tam uyumu olduğundan izin verilecek bir mekan olabilir derken, kente ilişkin de şu eleştirileri yapmaktadır:

“İçinde hiçbir anlam barındırmayan bütün kapılarını daha karlı yaşam insanınn demir kafes altına alınması ve yaşam katili endüstriyalizm canavarlarına açmış. Kent hiç kimsenin birbirinden bir şey almadığı yetmiş iki dili Babil’in daha da anlamsız kopyalarından başka anlama sahip değillerdir. İnsanlığın kurtuluşunun kentimizin kanserli yapısının yıkılmasından geçtiğine dair kuşkum yoktur”.

Salgın karşısında bir alternatif olarak köye dönüş sadece doğaya dönüş değildir. Aynı zamanda kendine yabancılaşan insanın tekrardan kendini bulması, toplumsal dayanışmayı yaşamasıdır. Köydeki yaşam doğayla iç içe barışık ilişkiler sıcak dayanışma içerisinde olduğu sevgi ve saygı temeline dayanan toplumsal kültürü en güzel yaşandığı ahlaki-politik bir yaşam tarzı bilinip yad edilir. Bu yüzden anlamlı köye dönüşler kendisini yeniden bulma, diriltme ve kendini baştan inşa etme adımı olarak değer görür. Aksi takdirde donanımsız ve hazırlıksız dönüşler kentin alışkanlıklarını ve tüketim kültürünü, dahası endüstriyalizmi köylere taşımak olur ki, zaten köyler bu nedenden günümüzde bozulmayla karşı karşıyadır. Dolayısıyla her dönüşüm bir zihniyet devrimi hazırlığında oldumu değer görür ve oluşturur.

Bu bağlamda öncelikle modernitenin kent-sınıf-iktidar uygarlığına karşı köy- komün demokrasi ölçüsünü güçlendirmek gerek. Yani her şeyden önce anti-kapitalist bir zihniyetle hareket etmek esas olmalıdır. Çünkü modernite doğal çevreyi artık ölü, umut vermeyen geçici bir yaşam alanı olarak körleştirilmiştir. Canlı doğanın sınıfsız umut kaynağı doğa artık kör, anlayışsız ve kaba yığından başka bir şey değildir. Bu yüzden ekolojik tartışma, ekolojik toplumu anlam ve yapısallık olarak çözmedikçe, kaostan çıkma şansı artık yoktur.

Köye-doğaya dönüşün sadece bir mekan değişimi olmaması gerekir. Bu dönüşle beraber toplumsallığın her alanında köklü değişimlerin yaşanıp yaşatılması şarttır. Her şeyden önce kapitalizmin doğayı nesne öğren anlayışından kurtulmak gerek. Ekolojik bilinç ve onun toplum formu bu anlamdadır.

Ekolojik toplum: İnsanların doğayla tekrardan bir araya geldiği, karşılıklı birbirini beslediği, insanın doğaya özen gösterdiği, koruduğu, doğanın da bu özen ve korumaya karşılık insana sağlıklı bir yaşam verdiğidir.

İnsan ile doğanın dost olduğu simbiyotik bir ilişkiyi ifade eder. Günümüzde bu bilinci benimseyen, kavrayıp kavratan toplumu bu konuda eğitecek birkaç akım ve sisteme karşı direnişte olan birkaç ulustan başka hiç kimse yoktur. Bunların içinde umut vadeden en belirgini Öcalan tarafından geliştirilen “demokratik, ekolojik kadın özgürlükçü paradigması”dır. Diğer adıyla “Demokratik Modernite Sistemi”dir. Her ne kadar bu toplumsal inşa bir ütopya gibi görünmüşsede, Rojava örneğinde somut olarak varlık bulmaktadır. Sadece bölge halkları değil, tüm dünya halklarına umut-ilham kaynağı olacak niteliktedir.

Bu dönüşlerin virüslü moderniteye, kapitalist moderniteye alternatif olabilmesi için öyle rastgele dönüşlerle de olmaz. Dönüşlerin planlı, örgütlü ve koordine içinde olması gerekir. Her konuda (özellikle toplumsal ekoloji) bilinçlendirip, desteklenip, ön ayak olunması gerekir. “Demokratik-ekolojik-kadın özgürlükçü” düşüncesini benimseyenler ve buna yakın düşüncede olan akım, düşünce kuruluşları, parti, dernek, STK, çevreci, uluslar, kurumlar ve akademiklerle yerel-ulusal-evrensel düzeyde yapacağı-yapması gereken ittifak birlilkteliği ve öncülüğünde olması gerekir. Çünkü alternatif toplum inşası öncüsüz, plansız desteksiz olmaz.

 

Sonuç olarak

Günümüzde virüslü modernite ciddi tıkanmalar yaşamaktadır. Kriz ve tıkanma, devletli uygarlığın yapısal özelliği olup kapitalist moderniteyi de kapsamaktadır. Bu tıkanma ve krizleri aşmak için arayışta olsa da, ortaya koyduğu herhangi bir alternatifi yoktur. Uzun sürede olmayacağı da açıktır. Hatta belki de hiç olmaz ve bu kriz-kaos ortamında çözülür.

“400 yıllık bir geçmişi olan kapitalist modernite bugün çok ciddi kriz içindedir. Bu kriz sadece maddi alanda değil zihniyet alanında da yaşamaktadır. Diğer yanda kapitalist modernitenin yaşadığı bu krizi kendi başına aşacak düzeyde değildir. Bu konuda umut da vermemektedir. Onun içinde kapitalist modernitenin her alan da topluma yaşatmış oldu. Krizi ancak demokratik modernite müdahalesiyle aşılabilir. Bu anlamda demokratik modernite güçleri sürece müdahale etmek zorundadır. Çünkü toplumsal kriz politik-ahlaki toplumu tükettiği gibi insanlığın sonu nereye varacağı belli olmayan bir çıkmaza da sürüklemektedir. Eğer demokratik uygar güçleri, örgütlü ve bilinçli bir şekilde bu duruma müdahale etmezse dünyamız ve insanlık geri dönüşü mümkün olmayan bir sona gidecektir.”[3]

 

[1] Öcalan

[2] Demokratik Modernite Dergisi, 27.sayı

[3] Öcalan, Demokratik uygarlık Çözümü

Bunları da beğenebilirsin