Düşünce ve Kuram Dergisi

Paradigma Değişiyor: Ulus-Devletin Sonu

Metin Yamalak

 

“Uluslararası kapitalist sistem olmadan ulus-devletin doğuşu ve gelişimi düşünülemez. Buna Sovyet ve Çin ulus-devletleri de dahildir. Kurulması ve ayakta kalması etkenlerinin başında sermayenin kar güvencesine en iyi politik karşılık olması gelir. Ne zaman ki bu özelliklerini yitirdiler, o zaman İngiltere ve sonra ABD hegemonyası altında yavaş yavaş dönüşerek varlıklarını sürdürmeye çalışırlar.” Yaratıcısı kapitalist sistem olan ulus-devletin amaçları da yaratıcısının amaçlarıyla tanımlanabilir. Her ulus-devletin kimliğinde liberal, demokratik, sosyalist, halk, eşitlik, özgürlük veya bir dinin ismi gibi sıfatlar olabilir. Hiç önemli değildir. O her zaman kapitalist modernite sistemine hizmet etmek üzere kurgulanmış ve programlanmıştır. Bu niteliğine göre işlevini yerine getirmektedir.

 Ulus-devletler ulusal, toplumsal kurtuluş, özgürleşme arayışı yüzyıllara yayılan bir yanılgıdır. Birçok halkın kanıyla, canıyla, ağır bedeller ödeyerek gerçekleştirdiği devrimlerin heba olup toplumsal kurtuluşu ve özgürleşmeyi yaratmasını nedeni de zihniyetteki bu yanılgı olmuştur. Sovyetlerin dağılışı ve sonrası deneyimler bu gerçeği daha yalın ve somut göstermiştir.

 

Ulus-Devletin Fonksiyon Kaybı ve Yeni Yapı Arayışları

Sovyetlerin dağılmasıyla dünyanın içine girdiği süreç Üçüncü Dünya Savaşı’dır. Reel sosyalist blok dağılınca, kapitalist blok kendi kendisi ile baş başa kaldı. Aslında kapitalist modernitede kendisinin “sol ucu” olan “mezhep”ini yaratarak tekleşti. İki kutba göre konumlanmış dünya devletletler sisteminde dengesizlik oluştu ve bu da yeni bir düzen, yeniden paylaşım ve dizayn ihtiyacını ortaya çıkardı. Üçüncü Dünya Savaşı yeni bir düzen ve dizayn geliştirme arayışıdır. Toplumları yeniden kapitalist modernite sistemi içinde konumlandırmak üzere iktidar ve sermayenin ihtiyaç duyduğu bir dizayndır.

Sermayenin ihtiyacı sınırsız kardır, kapitalizm budur: daha fazla kar etmek için kar etmek! Bu bir paradoks olmakla beraber bir bütün olarak kapitalist modernite sistemi bu amaca göre oluşturulmuştur. Ulus-devletlerde bu amaca en iyi hizmet edecek iktidar, sermaye tekelleri olarak oluşturulmuştur. Ulus-devletler toplum üzerinde iktidar, sermaye, siyaset, kültür, ekonomi, hukuk, sınıf, zor, cinsiyetçilik, dincilik, bilimcilik tekelleri kuran devletler olarak “klasik köleliği“, “derinleşmiş kölelik“ düzeyine çıkarmak üzere kendilerini oluşturmaktadırlar. İnançlar, kültürler, coğrafyalar, sosyaller üzerinde mutlak sömürgeci iktidar kurmayı amaçlayan tekelci sistemlerdir. Max Weber, bunu tüm toplumları içinde hapseden “demir kafes” e benzetmektedir. Bütün etnisiteleri, tarikat, cemaat vb. kır, kent ahlakı ve politik toplum yapılarını tasfiye edip sisteme entegre ederek özgürlük, bağımsızlık niteliklerini ortadan kaldırarak demir kafese hapsetmişlerdir.

 Kaptis sermaye tekelciliğinin ihtiyaç duyduğu karın maksimizasyonu için bu gerekliydi. Kapitalist modernite sistemi kendini ulus-devlet üzerinde kurguladı ve dünya hegemonyasını buna göre dizayn etti. Toplumsal yaşam üzerinde derinleştiren hakimiyet, toplumlar üzerinde derinleşmesi kölelik olarak yaşam buldu. Başta kadın olmak üzere bütün toplumlar ulus-devletin demir parmaklıkları arasında derinleştirilmiş köleliğe mahkum oldu.

 Ekonomik, siyasi, hukuki, idari, sosyal, kültürel, sanatsal, inançsal vb. ulus-devlet tekeli bu demir kafesin parmaklıkları olarak toplumsal özgürlükleri yok ederek her konuda bağımlılıklar yaratarak köleliği derinleştirdi.

Ulus-devlet kapitalist tekelciliğin gerçekleştiği formdur. Sermaye tekeli bu formla her ülkeyi kendi hegemonik bir “işletme”sine dönüştürmüştür. Ulus-devletler kapitalist tekeller için önden giderek yol temizliği yapmaktadırlar. Devlet dışı kalan tüm toplumlar ve toplumsal kurumlaşmalar (aşiretler, kabileler, büyük komünal aileler, diller, kültürler, ahlak, vicdan, dayanışma, göçebe topluluklar, köy, kent imeceleri vb. topluluklar olan ahlaki ve politik toplumları) çok yönlü ve sistematik asimilasyon ve soykırıma tabi tutmuşlardır.

 Toplumların kendi kendine yeten her niteliği yok edilmiştir. Ambargolar, kotalar, yasaklar, üretim, satış, fiyat tekelleri toplumu çökertme, teslim alma operasyonları olarak gerçekleşmiştir. Kitleleri, doğayı, toplumsal yaşamı sermayenin her türlü kullanımına hazır hale getirerek bütün toplumsal değerleri, doğa kaynaklarını sermayenin her türlü talanına, metalaştırmasına uygun hale getirerek, kârın maksimizasyonu için maliyetlerin düşürülmesi, bütün şartların sermaye için güvenli hale getirilmesi işini de ulus-devletler yapmaktadır.

 Wallerstein bu konuyu şöyle anlatıyor: “Kapitalist bir dünya ekonomisi devletlerarası bir sistem içinde birbirine bağlayan egemen devletlerden oluşan bir yapıyı gerektirir. Bu tür devletler girişimcileri ayakta tutmakta çok önemli roller oynarlar. Bu rollerin başlıcaları üretim maliyetlerinin kısmen üstlenilmesi, yarı tekellere kar oranlarını arttırma garantisi verilmesi ve hem işçi sınıfının kendi çıkarlarının savunma yeteneklerini sınırlamaya hem de artık değeri kısmen paylaştırarak huzursuzlukları yumuşatmaya yönelik çabalar harcanmasıdır.“(Bildiğimiz dünyanın sonu, sayfa 87)

“Topluma karşı savaş sistemi” olarak kendini örgütleyen ulus-devletler artık kapitalist modernite için giderek verimli olma niteliğini kaybediyor. Global bir hakimiyet seviyesine ulaşan sermaye, para ve malların sınırsız ve en hızlı teknolojilerle, küresel pazarda dolaşımını isterken, ulus-devlet tekçiliği buna engel oluşturuyor. Sadece ulus-devletlerin üniter sınırları değil, tek devlet, tek millet, ulusal pazar, tek inanç, tek kültür, tek dil gibi faşist tekçi ilkeleri de kapitalist pazar için birer engeldir, sınırsız akışı engellemektedir. Devlet ulusunda oluşturulan milliyetçi tutuculuk sermayeyi sınırlıyor. 

Üçüncü Dünya Savaşı bu yönüyle ulus-devletlerin, sermayenin yeni koşullardaki küresel pozisyonu için revizyonu, dönüştürülüp kapitalist modernite sistemine yeniden entegre edilmesidir.

Liberal ideolojinin demokrasicilik bağlamında 20. Yüzyılda geliştirdiği “çok-kültürcülüktür” “çoğulculuk” kapsamındaki dil, din, kültür, etnisite özerklikleri; piyasa ve pazar için geliştirilen üretim, gözetim teknikleri “fordizm“, “taylorizm“, “keynesçilik“ gibi ulus-devlet yapısındaki esneme ve revizyonlar ömrünü doldurdu.

 Sermaye, pazar için yeterlilik yoktur, kârın sürekliliği için yöntem ve yollarda sürekliliği gereklidir. Neoliberal politikalar ile şu an yol alınıyor. Ulus-devletler bu politikalara uymaya zorlanarak devletlerin elindeki tüm varlıklar ve topluma ait tüm doğa, şahıs, toplum maddi-manevi varlıkları metalaştırılıp kapitalist piyasaya ve pazara dahil edilmektedir.

Kapitalist modernitede kendisinden önceki moderniteler gibi ömrünü doldurdu ve zirveden düşüşü yaşıyor, dolayısıyla ona ait bütün unsurlar gibi ulus-devlet de ömrünü doldurdu işlevselliğini yitirdi. Bu duruma bir çare aramak, bulmak, uygulamak üzere üçüncü Dünya Savaşı, Sovyetlerin dağılıışından beri sürüyor.

 Bu süreçte birçok devlete, bölgeye, küresel egomun güçler tarafından operasyonlar yapıldı, birçok devlet yıkıldı, bazıları yeniden kuruldu, bazıları birkaç parçaya bölünerek bir daha kurulamaz hale geldi. Sonuçta küresel sermaye iktidarı, kapitalist modernitenin yeniden dizaynı için BOP, GOP gibi projeler ekseninde bugün vardı nokta; Hint Okyanusu’ndan Basra Körfezi, İsrail, Akdeniz üzerinden Avrupa’ya ulaşacak “ticaret yolu” nun inşasıdır. Çin, Rusya’da benzer bir yolu Çin’den, Karadeniz’in kuzeyinden Avrupa’ya ulaşan bir proje olarak geliştirmek istiyor. Bu konuda rekabet, çatışma devam ediyor. Çin’in bu projesi epey gerilemiş durumdadır. Kapitalist modernitenin batı bloğu daha baskın bir şekilde her türlü zorbalıkla bu “yol“a engel olan herkesi ezip geçme tutumu içindedir. Bir yandan “Pasifik Natosu” , “Arap Natosu“ benzeri ulus-devlet ittifakları örgütleyip “zor“ tekelini büyütürken, bir yandan da orta Doğu’da, Asya’da, Afrika’da, Kafkasya ve Balkanlar’da bir çok ulus-devleti elden geçirip yaydılar, revize ettiler, ama bu yeni dizayna entegre etmek üzere zamana yayılmış bir yapılandırma sürecine soktular.

Son olarak Gazze, Lübnan, Suriye-dolaylı olarak İran-üzerinden yürütülen savaşla iki-üç ay içinde üç ulus-devlet yapısının darmadağın edildiği bir süreç yaşandı.

 Bu pervasızlığıyla savaşın süreceği sürekli tekrarlanıyor. Sırada İran, Türkiye var. Ulus-devletin ne olduğu konusu uzun bir tartışma konusudur. Her bir niteliğinin toplumlar üzerinde nasıl bir işlev gördüğünü tartışması çok sayıda düşünür tarafından yazılmış, kitaplaştırılmıştır. Hepsini burada açmamız zaten mümkün değildir. Ancak en özet ifadesiyle ulus-devlet topluma karşı savaş tekelidir. Bu yapı bugün onu yaratanlar tarafından (kapitalist Modern’e) dönüştürülüyor ve ironiktir; buna direnenler de yerel statükolardır. Ulus-devlet tekçi milliyetçiliğine göre örgütlenmiş yerel iktidarlar, efendisine kafa tutan direnenler tutumu içindedir. Bu, sistem içi bir kavgadır. Rant ve imtiyazlarını yitirmek istemeyenlerle, onları yeniden küresel sermaye için yapılandıran güçlerin, iktidarların kavgasıdır. Bunun içinde toplum yoktur. Bu toplum için verilen bir kavga değildir. Tersine toplumların daha derinleştirilmiş kölelik ve sömürü içine alınacağı bir yapılandırma kavgasıdır.

Ulus-devlet fonksiyonelliğini giderek getiriyor ancak kapitalist modernite onun yerine ne koyacağını henüz bulabilmiş değil. Bu sebeple elindeki bu aracı evirip çevirip orasını burasını tamir ediyor. Bazı parçalarını değiştiriyor. Ancak çağın teknik-teknoloji, bilgi ve sistemi için eski ve fonksiyonel olmayan bir “makine“ konumundadır. Gerçek olan budur, ancak alternatifi icat edilene kadar bu araç kullanılacaktır. Mevcut koşullarda “ulus-devlet yerine ne konabilir?“ Konusunda çok sayıda kurgusal varsayımda bulunmak mümkün. Zaten kapitalist modernite kendisi bu olasılıkları sinema sektöründe işleyerek bir nevi toplumları böyle bir geçişe hazırlıyor. A. Hunxley’in “Cesur Yeni Dünya” sından “1984” romanına daha yakın zaman teknolojilerini kurgulayan “Açlık Oyunları” filmi gibi daha birçok model olasılık dahilinde olan örneklerdir. Toplumlar bugün son 15-20 yılda yapılmış bilim-kurgu filmlerin anlatıp, gösterdikleri şeyleri parça parça yaşamaya başladı. Bu daha da ileriye taşırılıyor.

Bir dünya düzeni-sistemi yeniden kurulacaksa bunun “ulus-devlet“ olarak devam etmesinin olanakları giderek yok oluyor. Yerine gelecek olanın ne olacağı henüz belirsizdir ancak yukarıda belirtildiği gibi bazı olası modeller azar azar kapitalist modernite sisteminin nitelikleri haline geliyor. Bunun nereye evrileceğini kestirmek güç. Ancak birçok veri de mevcuttur. Değişim dönüşümün hızı toplumların ve doğanın yetişemeyeceği kadar yüksek ve bu hız daha da yükseliyor. Belki de sadece ulus-devlet değil, bütün devlet sistemlerinin terk edileceği, hatta kurumsal yapısından kurtulmuş daha esnek, daha dinamik, daha pratik bir iktidar sömürü sistemi kurulacaktır. Devletler nüfusların ortalama %5-6’ sını devletin bürokratik ve diğer işlerini yürüsün diye görevlendiriyor. Bu oldukça hantal, masraflı ve yavaş bir sistem. Artık iş ve ihtiyaçlar elektronik yazılımlarla donatılmış robotik nitelikli araçlarla karşılanır hale geliyor. Tüm bunların küresel koordinasyonunun da “yapay zeka“ ya, kuantum bilgisayarlara devredeceği bir yeni kapitalist sisteminde devlet yapıları hantal, işlevsiz, verimsiz yapılara dönüşecektir. Böyle bir sistemde yapay zeka ve ona bağlı bütün teknolojilerin yönetimini elinde tutan ve bunlarla yaşamın bütün alanlarını (doğa, toplum) üzerinde mutlak iktidar kuran küçük bir azınlık-efendiler ile mutlak köleliğe yatırılmış tüm toplumsal çoğunluklar kapitalist modernitenin yeni sistemsel yapısını oluşturacaktır.

Hem kapitalist modernitenin “ticaret-enerji yolu “eksenli oluşturduğu yeni küresel dizayn hem de kurgusal gelecek modeli bağlamında oluşacak muhtemel yapı, topluma, doğaya karşı onların niteliklerini yok eden ve daha da derinleştirilmiş iktidara mahkum eden sistemlerdir. Bunların oluşturulması için Üçüncü Dünya Savaşı kendini özgü karakteri ile sürüyor. Doğa ve toplum yok olmamak için ontolojik bir direnme içinde olmak durumundadır. Doğanın direnme kapasitesinin sınırları bellidir. Bu sınırlar aşıldığında hal değişimi ve yıkım kaçınılmaz oluyor. Doğanın hal değişimleri sınırlarında bir dirençten daha fazla yapabileceği bir şey yok. Fakat insanın, toplumun muazzam esnek zekalı oluşu, sınırsız direnç yolları bulabilme potansiyeli taşıyor. Doğayı, toplumu yok ederek varolabilen kapitalist modernite sistemine karşı direniş yolları yaratarak kendi varlığını ve doğasını savunmak ve korumak insanın esas kavgası haline gelmiştir.

 

Alternatif Bir Toplumsal Model: Demokratik Komünal Sistem

İnsanın-toplumun varlığını koruması için doğasını ve bu doğanın kendini dönüştürme ritminde uyumlu bir toplumsal yaşam kurmak temel ihtiyaç haline gelmiştir. Bunun dışında insan için bir gelecek mümkün görünmemektedir.

 Mevcut tüketim hızı insanı, insan olma niteliklerinden kopardığı gibi, doğayı da geri dönülmez biçimde yıkıma uğratıyor. Tüm öngörüler bu durumun sürdürülemezliğini işaret ediyor. Sosyal, duygusal, düşünsel, kültürel, inançsal niteliklerini sürdürmeyen ve yeniden üretemeyen insanlar hem toplum olmaktan hem de insan olmaktan uzaklaşıyor. Metropoller insanı, toplumsal niteliklerini yitirme sürecine girmiş büyük kalabalıkların, yığınların mekanı haline gelmiş durumdadır.

Wallerstein kapitalist modernite karşısında toplumların alternatif arama gerekliliğini şöyle dile getiriyor: “(…) ‘ sistemin sonu’ anı gelecektir ve bence daha şimdiden o uzun anın içinde bulunuyoruz. O halde “olası sıçrayışlar” için tarihsel toplum deneyimlerinden, geleneğinden yararlanmak kadar, yaratıcı yeni fikirlerin de hesaba katılması gereken çok sayıda malzeme vardır. Murray Bookchin “ekolojik toplum“ tanımlaması yapmaktadır; her varlığın, olgunun, düşüncenin, eylemin birbirine bağlandığı, birbirini var ettiği, süreklileştirdiği bir toplumsal yaşam ortamı. Bunun için kar amacı değil, yaşamın sürekliliği için üretim esaslı, doğaya-toprağa dönüş bir gerekliliktir. Kültür, inanç, değerler üretimi için komünal toplumsal yapılara dönüş bir gerekliliktir. Bunlar model olarak cemaat, meclis, çiftlik, sendika, kooperatif vb. olabilir. Önemli olan niteliğine eşitlikçi, özgürlükçü, demokratik birlikler, komünler olmasıdır. Cinsiyetçi, sömürücü, ekonomik, sosyal, kültürel, Siyasal vb. Tüm iktidar biçimlerinin reddi bu arayışın Amentüsü olmalıdır. Bu çeşitliliği, özgürlüğün olması mümkün olmayacaktır. Toplumun demokratik bir katılımla kendi yaşamının her konusu hakkında, doğrudan belirleyici siyaset yapmadan, kendi ortak değerlerini, etiğini de oluşturamaz. Her toplum, topluluk kendi içinde etik değerler, normlar oluşturabilir.

 Özgür toplum için aranan birliğin niteliği komünal, demokratik olmalıdır. Özgürlük ve ahlak böyle bir ortamda eşit ve özgür bir katılımla belirlenebilir. Kurulacak demokratik, ekolojik toplum, kendi siyasetini, etiğini, özgürlüğünü üreten sosyo-politik, sosyo-ekonomik bir toplum olmak durumundadır. Ancak böyle bir toplum doğaya, insana, topluma saygılı, Ölçülü, dengeli yaklaşabilir. Kapitalist modernitenin “at gözlüklü, teneke yürekli“ tiksindirici düzeyde bencilleşmiş bireyinin her şeyi tüketmesinin önüne ancak demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü komünal bir toplumla geçilebilir. “Olası sıçramalar“ ve “ütopyalar” bu gerçeklik üzerinden kurgulanmalıdır.

Üçüncü Dünya Savaşı, yıkılan ulus-devletler, katledilen toplumlar gerçeği güncel olarak “toplumlara gerekli olan nedir?” Sorusunu sorduruyor. Ulus-devletler yıkılıyor tekrar kuruluyor veya birkaç yeni Ulus-devlete dönüşüyor. En son Suriye’de Baas nitelikli ulus-devlet yıkıldı. Yerine henüz hangi nitelikte olacağı belli olmayan, kapitalist modernitenin yeni dizaynına uyumlu bir ulus-devlet tekrar kurulmaya çalışılıyor. Bu, Suriye halkları için bir çözüm değil. Kapitalist modernite ömrünü bu şekilde uzatırken toplumlar tekrardan kaybetme sürecine sokulmaktadır.

Organik-ekolojik-demokratik toplumlar demokratik komünlerden oluşan toplumlardır. Bir alternatif ve çözüm arayışında olan bütün toplumlar, dünyanın her yerinde komünal demokratik toplumun oluşması için tüm koşulları zorlamak durumundadır. İnsanlık için bu yeni bir şey değil, insanlığın iktidar, devlet öncesi tarihi zaten komünal toplumlardır. Günümüze kadar süregelen etnik formlar, cemaatler, inanç toplulukları, bu eski komünal geleneğin devamıdır. Bugün yeni bir yaşam kurma perspektifi ile çağımızın bilgi, birikim, teknik, teknolojisi de ekleyerek yeni komünal toplumlar kurmak gerekmektedir. Komite azgınlaştırılmış bireyciliğin yeniden eşit, demokratik politika ve komünal toplum ahlakıyla “insani” ölçülere çekilmesi olacaktır. Çarkın içinde koştukça çarkı daha hızlı döndüren, çark daha hızlı döndükçe daha hızlı koşmak zorunda kalan deney faresi gibi; kapitalist modernite bireyinin tükettikçe daha fazla tüketme arzu ve hırs, komünal toplum politikası ve ahlakıyla sınırlandırılmalıdır. Bu olmadan ne doğa kurtulabilir ne de insan-toplum kölelikten kurtulabilir.

Devletler, ulus-devletler ve tüm iktidar biçimleri, toplumlar üzerinde varlığına sürdürdüğü sürece, bir diktatörün devrilip daha ılımlısının gelmesinin özgür toplumlar için olumlu bir katkısı yoktur. Toplumlar enerjisini diktatörü devirip daha ılımlısını getirmek için harcamamalıdır. Bu enerji, fazlasıyla tahrip olmuş organik-ekolojik-demokratik toplum yapılarını yeniden, yeni alternatif modeli ile kurmak için harcanmalıdır. Bu halkların alternatifidir; ne kapitalist modernitenin yeni dünya dizaynına eklemlenmedir ne de ulus-devlet statükoculuğunun kuyruğuna takılıp kendini tüketmedir. Her ikisi de toplumların köleleştirilmesi ve sömürüsü üzerinde yükselmektedir. Çubuğun tersine bükülmesi, yani ikisinden de kopmayı ikisini de reddetmeyi gerektiriyor. Her köyün her mahallenin ilçenin, ilin, bölgenin iktidar devlet mekanizmalarına başvurmadan danışarak kendilerini yönettiği ve her ihtiyacını kendi kendine karşılamak üzere kendini örgütlediği komünal birimler; her dilin, kültürün, inancın ve diğer toplumsal farklılıkların kendi cemaati, komünü içinde özgürce kendini yaşayabileceği ortamlar olacaktır.

 

Suriye’de Demokratik Alternatifin Deneyimi

Şu an Suriye çok güncel bir laboratuvar niteliğinde, ne olacağı ve nasıl bir sistem kurulursa toplumsal sorunları çözebileceği sorusu çok yakıcı ve her gün bunun cevabının arayışıyla geçiyor. Suriye ile ilgilenen tüm devletlerin çözümü, yeniden bir ulus-devlet kurmak üzerinedir. Ancak her devlet bu ulus-devleti kendine bağımlı kılmak istiyor, bunun için de kendi aralarında rekabet ediyorlar. Bunun Kürt, Arap, Ermeni, Süryani, Türkmen halklara demokratik, eşit, özgür yaşam olanakları oluşturma amacı ve niteliği yoktur. Aynı şey Müslüman, Hristiyan, Yahudi, Ezidi, Alevi ve diğer inanç mezhepleri içinde geçerlidir. Hiçbirine demokratik bir güvence sağlamıyor. Bir etnisite ve inancın gardiyan, diğer etnisite ve inançların tutsak olarak içine hapsedildiği demir kafes yeniden oluşturulmak isteniyor. Bir ulus-devlet bundan farklı davranamaz, bu amaca göre kurulmuş bir yapıdır. Sadece Suriye ulus-devleti için değil ABD, İngiltere, İsviçre vb. ulus-devletler içinde geçerlidir, aradaki fark liberal demokrasi ekseninde kendilerini esnekmiş olmalarıdır.

Bir de etnisite ve inançların komünal örgütlenmesi bağlamında baktığımız zaman Suriye için heyecan verici bir demokratik çözüm alternatifi oluşmaktadır. Kuzeydoğu Suriye’de (Rojava) Kürtler, Araplar, Ermeniler, Süryaniler, farklı inanç ve kültürleri ile demokratik bir modeli deniyor. Köy, mahalle, ilçe, il, bölge meclisi, komün kooperatif, akademi ve diğer sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik, savunma örgütlenmeler ile demokratik, eşitlikçi, özgürlükçü, dayanışmacı bir model uygulanmaya çalışılıyor. Ulus-devlet olmayan, devlet olmayı amaçlamaya, cinsiyetçiliğin, milliyetçiliğin, dinciliğin, sömürgeciliğin ve bunların türevi her türlü iktidarcılığın aşılmaya çalışıldığı, bunlardan arınmış bir toplumsallığın oluşturulmaya çalışıldığı bir model geliştirilmeye çalışılıyor. Her komünin diğerini koruyup beslediği, her inancın düşman olmak yerine diğer inançlarla eşit şartlara sahip olup birbirini zenginleştirdiği bir model. Bu, Dürziler, Aleviler, ezdiler, Müslüman, Hristiyan, Yahudi inançları ve bunların değişik mezhepleri, cemaatleri için kendilerini demokratik temsil ve güvenceye kavuşturdukları, yaşattıkları bir çözüm modelidir. Her etnisite, inanç, dil ve kültürün kendi içinde otonom, kendi kendini demokratik işleyişle belirleyen ve komşu inanç, etnisite kültürlerle dayanışmacı bir birlik, ortak ortaklık kuran bir model. Özerk ve konfederatif komün birliklerinden oluşmuş, ulus-devletin demir kafesine alternatif bir sistemdir. Bu modelle ulus-devletin yapay sınırları, soykırımcı politika ve dayatmaları, toplumları, inançları kendi içinde parçalayan birlik olmalarını engelleyen, asimile eden, tekleştirmeye çalışan her kanun, yasak, sınırı anlamsız, geçersiz kılan bir sistemdir. Bu modelde Suriye’deki Dürziler, Lübnan’daki Dürzilerin birliği, dayanışması ve kaderini ortaklaştırarak belirlemeleri önündeki devlet sınırları engel olmaktan çıkacaktır. Aynı şeyi diğer halklar, inançlar, kültürler içinde geçerlidir. Şam’daki bir Kürt köyü ile Qamışlo‘daki özerk komünal yönetim kolayca birliğini inşa edebilecek, birlikte belirledikleri politikalar ekseninde yaşamlarını örgütleyebilecekler. Aynı durum komşu halklar, inançlarla da karşılıklı birbirini tanıma, dayanışma, ortak politikalar etrafında birlik olmakla gerçekleşecektir. Suriye’nin birliği bu şekilde olursa toplumlar için demokratik, özgürlükçü bir gelecek mümkündür.

Ulus-devlet her etnisite, kültür, inanç, dil ve diğer toplumsal farklılıkların kendini demokratik ve özgürce belirlediği yaşattığı böyle bir çözümünün önünde engeldir. Merkeziyetçilik, tekçiliği dayattıkça demokratik alanı daraltan bir sistemdir. Bu ulus-devlet sistemini daraltan sınırlandıran demokratik modeller, alternatifler geliştirip demokratik toplumun özgürlük alanlarını genişletmek için temel vazgeçilmez bir perspektiftir.

Bütün dünyada ve Üçüncü Dünya Savaşı’nın en yoğunlaşmış biçiminin sürdüğü Ortadoğu‘da kapitalist moderntin geliştirmeye, gerçekleştirmeye çalıştığı yeni dünya dizayn ve düzenine alternatif olarak halkların eşit, özgür, demokratik alternatif yaşam modellerini geliştirmek aranan çözümü de verecektir.

Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.